• (MARY WORTLEY MONTAGU 1689-1762)

    Küresel salgınla yatıp kalktığımız bugünlerde salgınlara ilişkin hemen her şey ilgilenen dağarcıkları doldurur oldu. Güncel salgınla baş etmede eldeki biricik gereç olduğu hemen her gün belirginleşen aşı konusundaki bilgiler tarihsel olanlarla birlikte öğrenilenlerin başında geliyor.

    Bu konuda öğrenilenlerin eksik kaldığı görülüyor.

    Bugünden 300 yıl önceye dönerek tarihte kısa bir gezinti eksikliği tamamlama olanağı verecektir. Aşı tarihinin ilk başarılı adımı XVIII. yüzyıl sonlarında İngiliz Edward Jenner tarafından bulunan çiçek aşısıdır. Ayrıcalıklar bir yana bırakıldığında tarihin yazdığı bilgi budur.

    Büyük Atatürk’ün “Tarihi yapanla, yazan…” konusundaki sözlerini anımsayarak bu konunun geri planına dokunmakta yarar var.

    Leydi Mary Wortley Montagu Osmanlı’nın Lale Devri’ne denk düşen dönemde İngiltere’nin payitahttaki büyükelçisinin eşidir. Büyükelçilik konutuna kapanıp gün saymak yerine bulunduğu yerin toplumsal yaşamına doğrudan katılmak gibi o dönemlerde alışılmış olmayan bir davranışa sahiptir. Yaşadığı dönemin küresel salgın etkeni çiçek virüsü güzel yüzünde yaşamı boyunca silinmeyecek bir iz bırakmıştır.

    Montagu’nun İstanbul’da bulunduğu dönemde Osmanlı’daki çiçek olgularının sayısı dünyanın diğer yerleriyle karşılaştırıldığında oldukça düşüktür. Kuşkusuz nedensiz değildir bu seyreklik.

    Bulunduğu yerdeki toplumsal yaşama ikilemsiz katılan Leydi Montagu bu özelliğinin karşılığını tanıklığıyla almaktadır. Böylece XVII. yüzyıldan beri Osmanlı’da uygulanan aşı öncülü bir uygulamayı görmüş olur. Çiçek hastalığı geçirmekte olan kişinin derisinden alınan ve virüs içeren sıvı sağlıklı kimselerin el ya da ayak bileklerinde oluşturulan çiziklere sürülmektedir. Böylelikle sağlıklı kişi virüsle tanışmakta ve hastalığa karşı bağışıklık geliştirebilmektedir. Çiçek hastalığının silinmez izini yüzünde taşımakta olan Leydi Montagu hiç olmasa evlatlarını bu yolla çiçek hastalığına karşı bağışıklama arzusundadır. Yakın çevresinin bu yaklaşıma karşı durmuş olması kolaylıkla kestirilebilir. Buna karşılık, Montagu Osmanlı’da oğlu için yapılan uygulamaya tanık olan İskoç hekim Charles Maitland’ı ikna etmeyi başarır. Yıl 1721’dir. Sırada 3 yaşındaki kızı vardır.

    Düşünüldüğü zaman ne Jenner ne de Pasteur geliştirdikleri aşıları kişiler üzerinde sınamamışlardır. Oysa, Leydi Montagu Osmanlı’dan taşıdığı tekniği oğlundan sonra kızında da deneyerek paha biçilmez bir deneyim aktarımında bulunmuştur. Bu durumu Montagu’nun öncü duruşunu taçlandıran yanı olarak da değerlendirmek olasıdır. Bu yaklaşım kimi aileleri bu uygulamaya özendirse de uygulamanın yaygınlaşmasındaki önemli adım Newport tutukevindeki mahpusların gönüllü olmasıdır. Bu gönüllülüğün karşılığı özgürlük olarak ödenecektir. Uygulamanın tutuklular üzerinde de olumsuz sonuca yol açmamış olması yeni tekniğin utkusu olmuştur.

    Çiçek aşısının öncüsü sayılabilecek bu yeniliğin siyasi sonuçlara yol açtığını da eklemek gerek. Hannover kökenli Almanca konuşan hükümdar ailesinin İngiliz halkının gözündeki saygınlığı tartışmalıyken, çiçek hastalığına karşı bağışıklık sağlayan bu yeni uygulamanın aileye saygınlık kazandırmış olduğu pek çok kaynağın doğruladığı bir gerçektir. Buna karşılık dedikodu kaynaklarının yanı sıra çiçek hastalığına karşı bağışıklık kazandıran bu uygulamayı Tanrı’nın yaptırımına karşı durmak olarak niteleyen din çevreleri karalayıcı etkinliklerini sürdürmekten geri kalmamışlardır.

    Tüm karşı çıkışlara karşın aşı öncülü uygulamadan ölme olasılığının çiçekten ölme olasılığının kat kat altında olduğu dönemin ileri gelen bilimcilerince doğrulanmıştır. Bununla birlikte Leydi Montagu 1755’te Avrupa’ya göçmeden önce İngiltere’de bu işlem için resmi onay almamıştır. XVIII. Yüzyıl sonlarında bu yöntemin aşıya evrilmesi sonrasında bile Hıristiyan çevreler yöntemin Hıristiyan olmayan köklerini kamuoyunun gözünden kaçırmayı sürdürmüşlerdir.

    Kuşkusuz Edward Jenner’ın çiçek aşısını geliştirmesi ve kitlesel uygulamaya hazır duruma getirmesi devrime eşdeğer bir ilerlemedir. Günümüzde saymakta zorlanacağımız kadar çok sayıya erişmiş olan aşıların mayası da saymak olasıdır Jenner’ın öncü buluşunu.

    Bu buluşun geri planındaki yenilik hak ettiği ilgiyi ve değiniyi görmemiştir. Akademik ortamda bile günümüzde de varlığını sürdüren bir durum olarak konuyla ilgili örnekler de kitaplara konu olacak denli oylumludur.

    Okuyucuyla içinde bulunduğumuz yıl içinde buluşan bir kitap Leydi Montagu’yu “bilimci” ve “feminist” unvanlarıyla onurlandırılmıştır.

    Yazının başında vurgulamıştık.

    Leydi Montagu İstanbul’da geçirdiği yılları içine kapanarak ve bulunduğu yerdeki toplumdan uzak durarak geçirmemiştir. Tersine, Osmanlı toplumunun yaşamına olabildiğince girme çabası içinde olmuştur. Bu izlenimlerinin sonucu olarak Osmanlı toplumunda kadının İngiltere toplumundakinden çok daha özgür ve baskın olduğunu saptamıştır.

    Leydi Montagu’ya çağının feministi unvanını kazandıran da özel yaşamındaki özgür davranışları olsa gerektir. Yarı yaşındaki İtalyan Francesco Algarotti’ye aşkı onu Venedik’e götürmüştür.

    Leydi Montagu, bilimci olmasa da çiçek hastalığına karşı bağışıklık kazandıran Osmanlı kökenli uygulamayı yaşama geçirme konusundaki kararlılığı ve özgüveniyle “bilimci” unvanını hak etmiştir.

    Sayısız insanı çağın vebası çiçekten koruyan ve böylelikle yaşamlarının kurtulmasını sağlayan Leydi Montagu yaşadığı dönemdeki pek çok kadın gibi bu önemli başarısına karşın göz ardı edilmiştir.

    Öncü rolünün okurlarca öğrenilmesi için 300 yıl geçmesi gerekmiştir.

    İnsanlığa kazandırdıklarıyla anısına saygı duyulacak kadındır…

    Leydi Montagu’nun yaşam öyküsünden çıkartacağımız bir diğer önemli sonuç Rönesans’ı yaşama geçiren Batı’nın kadına bakış konusundaki bağnazlığı olabilir. Rönesans’ı birkaç yüz yıl sonra yakalayan Cumhuriyetimizin kadın hakları konusundaki devrimci atılımlarının ve kadınlara bakıştaki özgüvenli adımlarının birçok Avrupa ülkesini geride bırakacak denli ileride olduğunu unutmamak gerekir.

    Diğer yandan, Batı’nın Doğu’ya tepeden bakma ve Doğu kaynaklı buluşları göz ardı etme kötü alışkanlığından izler de belirgindir Leydi Montagu’nun yaşam öyküsünde.

    Okuma önerileri :

    http://medikritik.com/kose-yazilari/asida-turk-izi

    Türkiye Mektupları 1717-1718, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.

    https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(21)00994-6/fulltext?dgcid=raven_jbs_etoc_email

    The Pioneering Life of Mary Wortley Montagu : Scientist and Feminist. Jo Willett, Pen&Sword, 2021

  • Bu yazımıza konu olan Mareşal Birdwood Çanakkale kara savaşlarında ANZAC kolordusu komutanıdır.

    O zaman mareşal olmasa da Birdwood generaldir. Karşısında ise Yarbay Mustafa Kemal vardır.

    Savaş tarihinin o ana dek gördüğü en büyük kara çıkartması sonrasında Birdwood Mustafa Kemal’e 3 kez yenilmiştir.

    Deniz savaşlarındaki düş kırıklığı kara savaşlarında da yinelenmiştir İngilizler için.

    Tarih 20 Kasım 1918!

    İstanbul’a savaşarak gelemeyen İngilizler Mondros sonrasında tek kurşun atmadan payitahtı ele geçirmişlerdir.

    Birdwod’la Mustafa Kemal’in yolu bu kez Pera Palas’ta kesişmiştir. Birdwood kafasını kemiren sorunun yanıtını alma fırsatı yakalamıştır. Mustafa Kemal’le görüşme isteği olumlu yanıt bulur.

    Birdwood’un sorusu açık ve nettir!

    “Sayın komutan bizi nasıl yendiniz?”

    Mustafa Kemal her zamanki gibi alçakgönüllüdür. Böbürlenme ve büyüklenme fırsatı varken bu yola sapmaz.

    Mustafa Kemal bir kâğıt peçete üzerine kroki çizer! Sorma sırası Mustafa Kemal’dedir!

    “Neden olduğunuz yerde çakıldınız, ilerlemediniz?”

    Birdwood :

    “Askerlerimiz çok yorulmuştu. Su da yetişmedi…”

    Anadolu’yu yakıp yıkan Yunan birliklerinin komutanı Trikopis’e bile iyi davranabilen bilgelik iş başındadır. Mustafa Kemal

    “Gördüğünüz gibi ben bir şey yapmadım. Önce yorgunluk sonra da susuzluk durdurdu ordunuzu!”

    Oysa, susuzluktan duran bir ordunun karşısında askerlerine ölme buyruğu verebilen bir komutan vardı.

    Birdwood’un yanıtı kısa ve açıktır :

    “Sizin gibi kahraman ve yüksek karakterli bir asker tanımadım!”.

    21 Kasım 1938!

    Yüce Atatürk için Ankara’da uluslararası katılımlı cenaze töreni yapılmaktadır. Pera Palas’taki buluşmadan 20 yıl sonra bir kez daha Türkiye topraklarına ayak basan Mareşal Birdwood bu kez saygısını ve sevgisini hiç yitirmediği Ata’yı uğurlamaktadır.

    Rahatsızlığına karşın kendisi için hazırlanan koltuğa bir an için olsun oturmamıştır Birdwood. Büyük insanı son yolculuğuna ayakta uğurlamıştır.

    Birdwood Ata’yı ayakta uğurlarken…

    Kıssadan hisse!

    Mareşal Birdwood ile Mustafa Kemal savaş alanlarında karşı karşıya gelmiş iki askerdir. Düşman değillerse de karşıt oldukları kuşkusuzdur.

    Karşıtlık Birdwood’un Mustafa Kemal’e saygı duymasına engel olmamıştır.

    Ayakları Atatürk’ün kurtardığı toprağa basan ama akılları başka yerlerde olan Atatürk düşmanlarının sevmeseler de Atatürk’ü saymaları gereği yerine getirilemeyecek bir istek olmasa gerek!

  • Pasaport bir ülkenin uluslararası ortamda dalgalanan bayrağı gibidir. Onurudur, gururudur, namusudur. Bu bilinçle korunmalı, kollanmalıdır.

    Pasaportumuza hak ettiği özen gösterilmedi. Üstelik belediyeler aracılığıyla, o pasaporta leke düşürüldü. Daha da kötüsü “İNSAN KAÇAKÇILIĞI”yla yan yana getirildi ayyıldızlı namusumuz.

    Belediyelerin insan kaçakçılığına şu ya da bu şekilde karış(tırıl)mış olması bile başlı başına acı verici bir durum.

    Cumhuriyet tarihinde neredeyse yaşanmamış bu kötü örneğin oluşmasına yol açanların soruşturulup, kovuşturulduğu konusunda en küçük bilgimiz yok. Son 20 yılda alışkanlığa dönüştürülen üstünü örtme, yok sayma yaklaşımı burada da kendisini gösterdi.

    Olaya neden olanla ilgilenecek yerde, olayı araştıranlarla ve kamuoyuna duyuranlarla uğraşıldı. Bu kez de öyle olursa şaşırmayacağız.

    Şimdiden kimi Avrupa ülkelerinin görevlilere ve üst düzey devlet memurlarına verilen gri ve yeşil pasaportları güvenilmez listesine almış olmaları bile pasaportumuzun başına gelenleri anlatmaya yeter.

    Devlet geleneğinin unutulması, tek kişilik rejimde her türlü kurum ve kuralın yerle bir edilmesi alışkanlığının yerleşikleşmesi pasaport bağlamında yaşananlarda önemli etken olsa gerektir.

    Pasaport konusunda kamuoyunun bildiğiyle başladım.

    Bir de kendi deneyimimi paylaşayım!

    Süresi biten yeşil pasaportumuzu yenilemek istedik.

    E devlet’e güvenerek sorunsuz, zahmetsiz ediniriz yeni pasaportumuzu diye düşündük.

    Çok beklememiz gerekmedi yanıldığımızı anlamamız için!

    Neredeyse soluk alışverişimizi, vergi yükümlülüğümüzü, taşınır-taşınmaz varlığımızı en ince ayrıntısıyla bilen yüce devletim yeşil pasaportu hak edip etmediğimi bir kez daha kanıtlamamı istedi. Emekli olduğum kurumun il müdürlüğünden alınacak belge olmadan işini görmem dedi.

    Zaman ve enerji kaybı anlamına gelen bu istek her şeyin ötesinde akla, mantığa ve e devletin ruhuna aykırıydı. Emir kulu görevlilere dert anlatmak zor değil olanaksız. Hatta, bunu yapmak yerine sayısız bürokratik işlemi tamamlamak hiç olmazsa ruh sağlığının korunması bakımından çok daha az zararlı.

    Sözü ilk olayla bağlamak gerekirse!

    Devletin, ülkenin ve milletin namusu olan pasaportu koruyup kollayamayanların benden yeşil pasaportu hak ettiğimi kanıtlayan belge istemesine şaşırmamak gerekiyor.

    Her geçen gün kirletilen, saygınlığı aşındırılan özel pasaport sahibi olmak mı yoksa olmamak mı tercih konusu olmalı?

    Bilemedim…

    Pasaportun başına gelen ülkenin başına gelenin göstergesi değil mi?

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üçüncü doz Covid 19 aşısı yaptırdığı anlaşıldı. Aşıya güvensizliğin ve az da olsa aşı karşıtlığının pusuda olduğu koşullarda devlet ileri gelenlerinin, siyasetçilerin ve onlara eşlik diğer ünlü kişilerin aşılarını basına açık şekilde yaptırması olumlu bir tutumdu. Çeşitli ortamlarda aşıya güvensizlik oluşturabilecek paylaşımların olduğu düşünüldüğünde bu ve benzeri paylaşımların toplumu olumlu yönde etkileyerek aşılanma oranlarını artırması beklenir.

    Cumhurbaşkanı’nın “üçüncü doz” aşı yaptırması ve bunu basın yoluyla paylaşması özendirici olmaktan çok kadar kuşku yaratıcı olmaya adaydır.

    Aklımıza geliveren soruları sıralayalım!

    • Cumhurbaşkanı’nın üçüncü doz aşı yaptırmaya karar vermeden önce kime danıştığı öğrenilerek başlanabilir işe.
    • Daha önce Coronavac aşısı yaptırdığı varsayıldığında Cumhurbaşkanı’nın üçüncü doz olarak yaptırdığı aşı hangisidir?
    • Cumhurbaşkanı bu konuda herhangi bir öğüt ya da bilimsel öneri almadıysa kendi kararıyla mı yaptırmıştır son dozu?
    • Eğer kendi kararıysa herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının da böylesi bir karar verme hakkı var mıdır?

    Türkiye salgınla neredeyse eş zamanlı olarak bilim kurulunu oluşturarak doğru bir ilk adım atmıştı. Ancak, ilerleyen zamanda bilim kurulunun özerkliği sorgulanır oldu. Bilim Kurulu’nun aldığı karar(lar) sözcüsü aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılmadığı için saydamlık ilkesi hiçe sayıldı. Bilim Kurulu ne karar aldı ya da yürütme bu kararın ne kadarını uyguladı gibi sorular aylar boyunca yanıtsız kaldı!

    Böylelikle Bilim Kurulu’nun Sağlık Bakanı’nın ve dolayısı ile de yürütmenin denetimi ve gözetimi altında olduğu izleniminin oluşması kaçınılmazlaştı.

    Bugün için Türkiye’de 29 milyon kişinin aşılandığını biliyoruz. On üç milyona yakın kişininse iki doz aşılandığı biliniyor.

    https://covid19asi.saglik.gov.tr/

    Dünyadaki birkaç ülke dışında çoğu ülkeyle birlikte Türkiye toplumsal bağışıklık edinilmesi için gerekli aşılanma oranının hâlâ oldukça uzağındadır.

    Aşıların koruyuculuk süresine ilişkin tartışmaların bilimsel ortamları aşıp basına da konu olduğu görülüyor. Oysa, aşılanma oranlarının bu denli yetersiz düzeyde olduğu günümüzde bu tartışmaların öne çıkartılmasında toplum yararı olmadığı açıktır. Üçüncü dozun gerekliliğine ilişkin olarak bilim çevrelerinden dişe dokunur bir yorum gelmezken “üçüncü doz” söylemlerinin daha çok aşı üreticisi şirketlerin CEO’larından gelmiş olması da oldukça manidardır.

    https://www.cnbc.com/2021/04/15/pfizer-ceo-says-third-covid-vaccine-dose-likely-needed-within-12-months.html#:~:text=Pfizer%20CEO%20Albert%20Bourla%20said,vaccinated%20against%20the%20coronavirus%20annually

    Hiç kuşkusuz üçüncü doz gerekliliğine ilişkin tartışmalar bilim insanlarının öncelikli ilgi alanında olmayı sürdürecektir.

    Cumhurbaşkanı’nın üçüncü doz yaptırmasına bir kez daha dönersek!

    • Bu habere konu olan üçüncü doz hangi bilimsel dayanakla yapılmıştır?
    • Bilimsel görüş bilim kurulu kaynaklıysa bu önemli veriye erişmek herkesin hakkıdır.
    • Yok eğer bilim kurulu kaynaklı değilse bir başka kaynağın önerisi ya da Cumhurbaşkanı’nın kişisel tercihiyse salgın yönetiminde şu ya da bu şeklide yeri olduğu varsayılan bilim kurulu ağır yaralı demektir. Saygınlığı önemli ölçüde aşınmıştır.

    Cumhurbaşkanı’nın üçüncü doz aşı açıklamasına eklenen bir başka açıklama daha vardı. O da az sorunlu değildi. Cumhurbaşkanı antikor testi yaptırdığını ve antikor düzeylerinin oldukça yüksek çıktığını ifade etti. Böylesi bir açıklamayı yapmadan önce bilimsel görüş almış mıydı?

    Bilindiği kadarı ile antikor testleriyle saptanan düzeyler önemsiz olmamakla birlikte antikor düzeyleri düşük olan ya da hiç olmayan kimselerde aşıyla bağışıklamanın sağlanamadığı yargısından bilim insanları bile özenle uzak durmaktadır. Bağışıklıkla ilgili farklı ölçütlerin varlığı ve kimi bağışıklık öğelerinin nicel olarak belirlenemeyebileceğinden hareketle bilim insanları yalnızca antikor düzeyi üzerinden bağışıklık yorumundan kaçınmaktadır. Dolayısı ile çok sayıda bilim insanı antikor düzeyi baktırmanın gereksizliğine özellikle vurgu yapmaktadır.

    Devletin doruğundan gelen bu paylaşımın Covid 19’la baş etmede yarar sağlamadığı hatta kuşku yarattığı açıktır.

    Yazıya başlık olan soruya gelince!

    Üçüncü doz gerekli mi sorusu bilim tarafından yanıtlanacaktır.

    Bu soruyu gerekmediği kadar gündemde tutmanın hiç de gerekli olmadığı ortadadır.

    Yazıya konu soruların sorulabildiği, yanıtlarının da saydamlıkla ve açıklıkla alınabildiği bir Türkiye özlemiyle!

    https://www.veryansintv.com/ucuncu-doz-asi-gerekli-mi

  • Türkiye’de olan biteni mafyadan öğrendiğimiz bugünlerde gündeme düşen bir haber kimin ne kadar ilgisini çekti?

    Bunu bilmemiz kolay değil.

    Bir soruyla başlayalım!

    Kanada’yı nasıl bilirsiniz?

    Yanıtınızı unutmayın!

    Aşağıdaki haberi okuduktan sonra yeniden değerlendirin!

    Haber şöyle!

    Kanada’da bir okulun bahçesinde 200’den fazla çocuğun bedenine ait olduğu anlaşılan buluntular ortaya çıkartıldı. En küçüğü 3 yaşında olan çocuklara ait buluntuların saptandığı okul Kanada yerlilerinin devam etmek zorunda olduğu devlet destekli bir kurumdu. Okulun amacı kuşkusuz kutsaldı. Yerli çocuklarının Kanada toplumuna uyum sağlaması amacıyla kurulan okulun gerçek amacı yerli toplumunu Kanada toplumu içinde eritmek ya da diğer deyişle asimile olmalarını sağlamaktı. Diğer yandan, bu okullara devam zorunluluğu olan yerli çocuklarının şiddete uğradıkları ve aralarından 6000’inin öldükleri bilindiğinde durum daha iyi anlaşılmaktadır.

    XIX. yüzyıl sonundan başlayarak 1970’lere dek bu türden “uyum” okullarına 150.000 dolayında yerli çocuğunun devam ettiği biliniyor. Öyle ki, bu okullara devam eden yerli çocuklarının ana dillerini konuşmaları bile yasaklanmış.

    Bu okulları soykırım aygıtı olarak görenler bile çıkmış. Toplama kamplarının İkinci Dünya Savaşı’nda kaldığını düşünen pek çok kişi için Kanada deneyimi dehşet verici olduğu kadar yürek burkucu olmalıdır.

    Aynı Kanada’nın ülkemizi Ermeniler üzerinden soykırımcılıkla suçladığını anımsatmış olalım.

    Kanada’yı nasıl bilirsiniz sorusuna dönersek çoğu kimse için Kanada dünyanın huzurlu ve gönençli ülkelerinden birisidir.

    Kuşkusuz doğruluk payı vardır.

    Ama ne pahasına huzur ve gönenç sorusunu sormazsanız eksik bırakmış olursunuz!

    Kanada’nın güneydeki ve tek komşusu ABD’nin topuyla, tüfeğiyle, dolarıyla ve elbette kültürüyle yerkürede oynadığı emperyal rol hemen hiç kimsenin yabancısı değildir.

    Kanada’nın topla tüfekle kan döktüğü neredeyse görülmemiştir. Kendi topraklarındaki yerlilerin çocuklarına yaraştırdığı acıklı son bir yana bırakılırsa kimselerin kanına girmediği de söylenebilir.

    Kanada kurbanı yerli çocukları huzur içinde uyuyabilirler mi?
    Kanada’da yerli çocuklarına yapılanların insanlık tarihinin utanç sayfalarından birisi olduğu kuşkusuzdur.

    Kanada’nın küresel bağlamda oluşturduğu algı neredeyse olumsuzluk taşımaz.

    Ama, aynı Kanada kendi yeşiline, mavisine, çiçeğine ve böceğine toz kondurmazken dünyanın dört bir yanındaki Kanadalı maden şirketleri çevresel zararlara yol açma konusunda birinciliği kimselere bırakmaz.

    Kanada, Türkiye’den İHA ve SİHA motorlarını esirgerken, aynı Kanada’nın çevre talanıyla ünlenmiş maden şirketleri gözlerini kırpmadan ne gerekirse yapmaya ara vermezler.

    Kanada’nın dünyanın farklı yerlerinde yarattığı izlenime örnek olsun diye vurgulamakta yarar görüyorum. Bağlantıdaki yazıya göz atmanızı dilerim.

    https://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/yilmaz-ozdil/g20-987609/

    Atatürkçülüğü tartışılmaz yazarımızın satırlara döktüğü olumlu Kanada algısını Kanada hükümeti çabalasa bile ancak bu denli oluşturabilirdi. Bu algının yedi düvele kafa tutmuş bir ülkenin ilerici, Atatürkçü yazarınca dışa vurulmuş olması ayrıca dikkate değer olsa gerektir.

    Ormana bakıp da ağaçları görememeye eşdeğer çıkmazdan kurtulup da emperyalin gerçek yüzü görülürse gerçeğin farkına varılacaktır.

    Kanada gibi “güleryüzlü” ve bir o kadar “silahsız!” gücün çok daha sinsi ve tehlikeli olduğu çok açıktır. Yerinden yurdundan ettiği yerlileri topluma uyum adı altında yok etmekten geri durmayan bir gücün göz ardı edilmemesi gereği ortadadır.

    Vancouver yakınlarındaki okulda cansız bedenlerinin kalıntıları günyüzüne çıkartılan 200’den fazla çocuğun ölüleri emperyalizmin kirli yüzünün tanınmasına ve algılanmasına katkıda bulunursa bu utanç sayfasından biraz olsun kazanç sağlanmış olacaktır.

    Nazilerin toplama kamplarından yıllar sonra Kanada’da kurulan benzerlerinde sonsuzluğa göçen çocukların yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…

    Kaynakça :

    https://www.cbsnews.com/news/215-bodies-found-canada-indigenous-school/

    https://www.globalresearch.ca/murder-by-decree-the-crime-of-genocide-in-canada-the-indian-residential-schools/5746601

    https://www.veryansintv.com/kanadali-kizilderili-cocuklar-ile-ataturke-soven-ayasofya-imami-arasinda-ne-alaka-var

  • Önce Ayasofya imamı, onu izleyerek Ayasofya’da bir başka imam Cumhuriyet’e ve Atatürk’e kin kustu. Geçmişte Atatürk’e dil uzatmaktan kaçınan yobazlığın her geçen gün özgüven kazandığı görülüyor. Doğrudan Atatürk’ün hedef alınması da sıradanlaşmaya başladı.

    Bu ve benzeri olaylarla ilgili olarak perde önünde kendisini gösterenlerle ilgili çok şey söylenebilir. Hatta, bu kişilere yönelik öfke kabarmasının olağan olduğu kuşkusuzdur.

    Ancak, ülkeye egemen olan iklim ve ortamın Atatürk’e uzatılan dillerin arayıp da bulamadığı türden olduğu unutulmamalıdır. Elbette, ülkeyi yönetenler hiç kimselere doğrudan açın ağzınızı yumun gözünüzü dememektedir. Buna karşılık ortamdan aldıkları güçle kendilerine görev çıkartanların işinin kolaylaştığı da açıktır.

    Din adamı unvanlıların çağdaşlığa, vatanseverliğe ve vicdanın gereklerine karşı ilk çıkışları değildir bugünlerde yaşanmakta olanlar.

    Osmanlı tarihi boyunca benzeri din adamı davranışları hiç eksik olmamıştır.

    Osmanlı’nın son döneminde sahneye çıkan din adamları ayrıca mercek altına alınırsa ibretlik örneklerin varlığı kolaylıkla anlaşılacaktır.

    İşgal altındaki İstanbul’da Fatih’e göndermede bulunmak amacıyla düzenlenen törenle İstanbul’a kırat üzerinde giren Fransız Geneal Franchet d’Esperey Hadisat gazetesinin 9 Şubat 1919 tarihli sayısında Süleyman Nazif’e “Kara Bir Gün” yazısını yazdırmıştır. Kara Bir Gün yaşanmışken, bu karanlığı yırtmaya kararlı Mustafa Kemal ve beraberindekiler için idam fermanı yayımlanmasına dinsel fetvayla katkıda bulunan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi en üst düzeydeki din adamıdır. Her koşulda saraya hizmeti önceleyen Dürrizade tarihin çöp sepetindeki onursuz yerdedir. Bu durumdan kurtulması da olanaksızdır.

    Dürrizade Fetvası

    Buna karşılık vatanı kurtarmak için Anadolu’ya çıkan Mustafa Kemal’e Anadolu’daki hemen her adımında yardımcı olan vicdanlı, akılcı ve vatan sevgisiyle dolu din adamları da hiç eksik olmadı.

    Başka deyişle saraycı, teslimiyetçi ve onursuz din adamı tiplemesi eş zamanlı olarak karşıtını da doğurdu.

    Amasya Müftüsü Hacı Hafız Tevfik Efendi’nin (1868-1921) Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını dinin korunması ve devlet yolunda mücadelelerini överek bağrına basması son derece önemlidir. Bugün, bu olayın tam olarak algılanması belki çok olası olmayabilir. Ancak, zamanın Osmanlı toplumu ve o toplumda dinin yeri göz önüne alındığında her düzeydeki din adamının desteğini almak Milli Mücadele yolunda ilerleyenler için çok önemli bir güvenceydi. Hatta, Amasya müftüsünün bu gözü pek çıkışının Amasya Genelgesi’nin duyurulmasında önemli rol oynadığını saptayan tarihçiler vardır. Müftü Hacı Tevfik’e vaiz Abdurrahman Kâmil Efendi’yi (1850-1941) eklemeyi unutmamak gerekir. Verdiği vaazla Milli Mücadele’ye güç kattığı kuşkusuzdur. Amasya Genelgesi Samsun’dan başlayan Anadolu yolculuğunun sön derece önemli ilk adımıdır. Burada Milli Mücadele’nin duyurusu yapılmıştır demek abartı olmayacaktır.

    Hacı Hafız Tevfik Efendi
    Abdurrahman Kâmil Efendi Mustafa Kemal’le

    Mustafa Kemal Samsun yolculuğuna çıkmadan 1 gün önce İzmir Yunan işgaline uğramıştı. Samsun’a hiç de yakın olmayan Denizli’de bir başka din adamı Müftü Ahmet Hulûsi Efendi (1861-) Mustafa Kemal’in aklından geçeni okumuş gibi Denizli’de İzmir işgalini kınama mitingi düzenlenmesine öncülük etmişti. Bu mitingde kalabalığa duyurduğu şu sözler bu tepkinin sıradan olmaktan çok derin bilinç ürünü olduğunu ortaya koymaya yetecektir :

    Denizli Müftüsü Ahmet Hulûsi Efendi

    “İşgal edilen memleket halkının silaha sarılması dini bir görevdir….”

    Yine aynı mitingdeki şu sözleri de anımsanmaya değerdir :

    “Müftünüz olarak Cihad-ı Mukaddes Fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum. Elinizde hiçbir silahınız olmasa dahi üçer taş alarak düşmana atmak suretiyle mutlaka fiili mukabelede bulununuz.”

    Müftü Ahmet Hulûsi Efendi din adamlığı sınırlarını aşarak Denizli sancağı Heyeti Milliye Başkanlığı görevini de yürütmüştür.

    Ahmet Hulûsi Efendi’nin millici çıkışı İstanbul hükümetinin ve elbette sarayın dikkatini çekmekte gecikmez. Özellikle, Hürriyet ve İtilaf Partisi müftünün halkı yüreklendiren ve özendiren tutumuyla Milli Mücadele’ye verdiği desteğin önünü kesmeye çalışmıştır.

    Yetmemiştir!

    Ahmet Hulûsi Efendi’nin millici duruştan vazgeçirilmesi için saray veliaht Abdürrahim Efendi’yi Denizli’ye gönderme gereği duymuştur.

    “Nush ile uslanmayanın hakkı tekdir, tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir” sözünü anımsayan saray çareyi Ahmet Hulûsi Efendi’yi görevden almakta buldu.

    İlginç bir başka nokta müftüye baskı korosuna İngilizlerin de katılmış olmasıdır. Bu amaçla Denizli’ye gönderilen İngiliz subayına da ikilemsiz kapıyı göstermiştir vatansever müftü.

    Ahmet Hulûsi Efendi’nin düzenli ordudan önce efelerle de yakın ilişki içinde olması önemli bir başka bilinç göstergesi sayılmalıdır.

    Vatansever ve millici din adamlarının Milli Mücadele’ye katkıları Erzurum ve Sivas kongrelerinde de sürmüştür.

    Erzurum Kongresi sırasında Hoca Raif Efendi (1874-1949) Mustafa Kemal Paşa’nın kongre başkanlığına seçilmesi için gösterdiği çabayla öne çıkmıştır.

    Hoca Raif Efendi

    Balıkesir ve Alaşehir kongreleri sırasındaki din adamı katılımı ve desteği de dikkate değerdir.

    Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler Büyük Millet Meclisi’ni açmak üzere Ankara’ya geldiklerinde yedi düvele kafa tutanların bir sorunu vardır. Hem de çok önemli bir sorundur. Parasızlık çekilmektedir. Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat (1860-1941) yetişir millicilerin imdadına. Kendi birikimlerinden oluşan 1000 lirayı gözünü kırpmadan verir millicilere.

    Mustafa Kemal’in “ordu yoktur diyenlere kurulur”, “para yoktur diyenlere bulunur” ve “düşman çoktur diyenlere yenilir” sözleri gerçekleşmeye başlamıştır. Para bulunmuştur, ordu kurulacaktır ve çok denilen düşman yenilerek denize dökülecektir.

    Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat

    Yazının başında vurguladığımız ortam ve iklim ikilisi günümüzdeki din adamı görünümlü kapıkullarının önde gelen güç kaynağıdır. Dinci gericiliğin güç sarhoşluğu sapkın din adamlarının kendisini göstermesini kolaylaştıran önemli etkenlerden bir diğeridir.

    Aklın, vicdanın ve vatanseverliğin sesi olmuş Ahmet Hulûsi Efendi’nin, Abdurrahman Kâmil Efendi ile Hacı Tevfik’in ve elbette Börekçizade Rıfat’ın karşısına günümüzde adını anmaya değmeyecek akılsız, vicdansız ve vatan düşmanları dikilmiştir.

    Milli Mücadele’ye eşsiz katkılarıyla ölümsüzleşenlerin karşısına dikilenleri bekleyen kaçınılmaz son tarihin onursuz ve kirli çöp sepeti olacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

    Ancak, bunun gerçekleşmesi kendiliğinden olamayacağına göre Cumhuriyet ve Atatürk tutkusu sahiplerinin çaba göstermesi olmazsa olmaz gerekliliktir.

    Okuma önerileri :

    1. Milli Mücadele’de Din Adamları, Hanri Benazüs, İleri Yayınları, İstanbul, 2019.
    2. Milli Mücadelede Din Adamları, Ali Sarıkoyuncu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 6. Baskı, 2012.
  • Ancak düşte görülecek bir son karşılaşma sonrasında İzmir süper lige bir takım daha gönderecek. İzmir’in iki köklü takımının karşılaşması sonrasında iki değerli kristal bardaktan birisi kırılacak.

    İşin futbol yanını bilenlere bırakalım. Geçmişten bugüne uzanan Altay-Altınordu irdelemesine girelim. Spor basınımız da diğer basın gibi yozlaşmış durumda. Gündelik dedikodu ve kirli futbol çarkına duyarsızlık spor basınının önde gelen kötü alışkanlığına dönüştü. Sorgulamak yerine duruma uymak hiç de övülesi bir tutum değil.

    İzmir’i bilenler için değil ama bilmeyenler için anımsatma olsun.

    Süper lige çıkmak için karşılaşacak olan Altay ve Altınordu uzun yıllardır komşudur. Alsancak Garı önündeki meydan Sait Altınordu, biraz ötesindeki Anglikan Kilisesi önündeki ise Vahap Özaltay adını taşır. İkisi arasındaki uzaklık birkaç yüz metre var ya da yoktur.

    Foto : Ceyhun Balcı
    Sait Altınordu Meydanı

    ALTAY (1914)

    Kuruluş tarihi 1914 olan Altay’ın ilk adı Altay İdman Yurdu’dur. O yıllarda Levant kenti İzmir’deki Rum, Ermeni ve İtalyan etkisini kırmak amacıyla İzmir Valisi Rahmi Bey Vasıf (Çınar) ve (Mustafa) Necati beylere Şark İdadisi’ni açtırmıştı. Altay’ın kuruluşu kentteki Türkçü akımın spor aracılığıyla desteklenmesi amaçlıdır. Osmanlı sona geri sayarken İttihat ve Terakki etkisiyle güçlenen Türkçülük akımının Altay’ın kuruluşundaki etkisi yadsınamaz. II. Meşrutiyet Devrimi’nin etkisi de göz ardı edilmemeli. Kurucuları arasında Mustafa Necati ve Vasıf Çınar’ın yanı sıra Şükrü Saraçoğlu ve Mahmut Esat Bozkurt adlarına da rastlanır. Osmanlı’nın son döneminde Altay’ın milliyetçilik ve Türkçülük akımlarının önde gelen itici gücü olduğu kuşkusuzdur. Az önce adlarını andıklarımızın hem Milli Mücadele hem de Cumhuriyet’in kuruluşu ve onu izleyen devrimlerdeki önde gelen rolleri anımsandığında Altay’ın üstlendiği özgörev daha iyi anlaşılacaktır.

    9 Eylül’de komutasındaki süvari alayıyla İzmir’e giren kurtarıcı Fahrettin Paşa’nın da Altay soyadını aldığını anımsatmış olalım.

    Gazi Mustafa Kemal ve Fahrettin Altay

    Gazi Mustafa Kemal’in Altay’la ilgili övücü sözleri de hiç kuşkusuz kulüp için ayrıca övünç kaynağıdır.

    “Altay Spor Kulübünde tanıdığım gençlik iftihara şayandır. Bu gençlik müvacehesinde (kişiliğinde, karşısında) istikbalin kuvveti ve saadeti en bariz görülmektedir.’’ (Gazi Mustafa Kemal, 1925)

    Altay, Türk futbol tarihinde dış sahada maç yapan ilk takımdır.

    Altay 15 kez İzmir şampiyonu olarak bu bakımdan uzak ara öndedir.

    İzmir’in önde gelen kulüplerinden birisi bu yazının da konusu olan Altınordu ve Göztepe’nin de Altay’dan doğduğunu bilmekte yarar var. Bu yanıyla Altay ana takım olarak da nitelenebilir.

    Altay, Türkiye kupasını İstanbul’un 3 büyükleri dışında kazanan ilk Anadolu takımıdır.

    Yazının başındaki meydanlara dönecek olursak Altay’ın soyadından da anlaşılacağı gibi simge futbolcusu Vahap Özaltay (1909-1965)’dır. O sırada yaşadığı kent Aydın Yunan işgaline uğrayınca ailesi Kastamonu’ya göçer. Cumhuriyet kurulduktan sonra 1924’te aile İzmir’e döner ve Vahap Özaltay için Altay serüveni de başlamış olur.

    “Kara İnci” takma adıyla da bilinen Vahap Özaltay 1932’de Fransız Racing kulübüne geçer ve başarılı futbolunu orada sürdürür.

    “Siyah İnci” takma adlı Vahap Özaltay

    Dönemin tanınmış gazetecisi Vâla Nureddin’in Vahap Özaltay için yazdıkları ilgi çekicidir :

    “Eli altında binlerce lira bulunan spor teşkilatımız, kabiliyetli fertleri tefrik edemiyor. Bizim burnumuzun dibindeki Vahap’ı dünyanın öte tarafındaki Racing kulübü bizden evvel görmüş ve almış.”

    Vâla Nureddin bugünleri görse neler yazardı demeden edemiyor insan. İyisi kötüsü, genci emeklisiyle yabancı futbolcu cennetine dönüşen Türkiye’de yetenekli gençler bu kez onların önlerini tıkaması nedeniyle kendilerini gösteremez durumdalar. Bu yıl TFF 1. Lig’de yaşanan bir olay ne demek istediğimizi anlatmamıza yardımcı olacaktır.

    Türkiye Futbol federasyonu sporumuzun kanayan yarası “yabancı futbolcu” sorununu çözmek yerine yarayı derinleştiriyor. Yine bir İzmir takımı olan Menemenspor’da o kadar çok yabancı futbolcu var ki, sezon içinde Adanaspor ile oynanan maçta sahada olması gerekenden bir fazla yabancı bulundurduğu için kazandığı maçı hükmen yitirdi. Bu ibretlik olaya hak ettiği yer elbette verilmedi spor basınımızda.

    Vahap, yaşıtı olan Fuat (Göztepe) ve Sait (Altınordu) ile birlikte soyadı yasası çıkar çıkmaz özdeşleştiği (öz)Altay’ı soyadı olarak aldı.

    Az önce Altay’ın Göztepe ve Altınordu’yu doğurduğundan söz etmiştik. 26 Aralık 1923’te kurulan Altınordu Cumhuriyet’le yaşıttır.

    Altay’ın günümüz efsanelerinden Mustafa Denizli bu kez takımın başında. On sekiz günlük teknik direktör 18 yıllık süper lig özlemine son verebilecek mi? Bugünün yanıtı ilgiyle beklenen sorusudur.

    ALTINORDU (1923)

    Dr Hacı Hasanzade Ethem Bey ve Süleyman Ferit Eczacıbaşı Altınordu kurucularından ikisidir. Ad olarak Göktürk ve Sakatürk gündeme gelse de vatanı ve İzmir’i de kurtaran ordumuza gönderme yapılarak eski Türk devleti Altınordu’da karar kılınmıştır.

    Altınordu kurucularından Süleyman Ferit Eczacıbaşı (Fotoğraf : Ceyhun Balcı)

    Kulübün kırmızı ve lacivert renkleri kan ve sağlamlığı simgeleyen çelikten gelir.

    Kuruluşta belirlenen ilke “vatana spor ahlakı içerisinde gürbüz evlat yetiştiermek, sportmenlik ve centilmenlik”tir.

    Altınordu İzmir’in çekirdek yerleşimleri olan Tilkilik, Namazgâh, İkiçemelik ve Hatuniye semtlerinin takımıdır. Buraları şimdiki durumlarıyla değil de 100 yıl önceki konumları ve yapılarıyla gözler önüne getirmekte yarar var.

    İlginç bir not. Altınordu kurulduktan sonraki ilk resmi maçını Altay’la oynamış ve 2-1 kazanmış.

    Altı İzmir şampiyonluğu olan Altınordu Türkiye Birinci Ligi’nde kurulduğu 1959’da yer almış. 1970’te küme düşen takım 3. Ligi de tatmış. İkinci ve 3. kümelerde in çık yapan Altınordu 2012’de yeniden yapılanarak bugünlere uzanan başarı öyküsünü yazmaya başladı.

    Bu arada, adı futbolla özdeşleşse de basketbol ulusal ligimizin ilk şampiyonu da Hüseyin Alp’li Altınordu’dur.

    Hüseyin Alp’li Altınordu

    Altınordu’yu soyadı yapan Sait Altınordu (1910-1979)’dan söz etmemek olmaz. Altınordu formasını ilk kez 1926’da giyen Sait Altınordu 1953’e dek 27 yıl süreyle aralıksız terletmiştir bu formayı. İstanbul kulüplerinin daha fazla para önerilerini yok sayarak futbolu başladığı yerde bitirmiştir.

    Sait Altınordu’nun sahaya çıkarken hiç eksik etmediği uğuru hindisidir. Hindisiyle sahaya çıkmıştır çoğu kez. Sahalaramızın “bir baba hindi, olaydı imdi, atardı Sait” tezahüratına da esin kaynağı olmuştur Sait’in hindisi. Bu sözler değişerek de olsa uzun yıllar boyunca yeşil sahalarımızı çınlatmıştır.

    “İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu” üçlemesini rehber edinen yeni Altınordu kısa erimli başarılara odaklanmak yerine kulübü futbolcu akademisine dönüştürme yoluna gitti. Türk futbol ortamına egemen olan “hemen başarı, hemen şampiyonluk” tutkusu yerine kökleşme ve yerleşikleşme tercihi Altınordu’nun 10 yıl gibi kısa süre içinde hemen herkesin dikkatini çekmesiyle sonuçlandı.

    Altınordu’yu en iyi anlatan görsellerden birisi

    Az önce değinmiştik.

    Bir başka İzmir takımı Menemenspor yabancı futbolcusunun sayısını şaşırırken Altınordu yabancı futbolcu sevdasından uzak durdu. Bu duruşu bir ilkeye dönüştürdü.

    İçi boş “yerli ve milli” söylemlerinin olur olmaz her yere egemen olduğu Türkiye’de Altınordu “yerli ve milli” kavramının içini doldurdu. Avrupa’da örnekleri az değildir ama takımın şu andaki A takım teknik direktörü Hüseyin Eroğlu’nun 10 yıldır görevde oluşu Türkiye’nin hiç de alışık olmadığı bir durumdur.

    Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklısını severim” sözleri Altınordu’da ete kemiğe bürünmüş gibidir. Sportif başarı hiç kuşkusuz önemsiz değildir. Ama, bunun kadar önemlisi iyi birey ve iyi vatandaş olmaktır Altınordu’ya göre.

    İki gün sonraki Altay-Altınordu maçı sonrasında bir takım bulunduğu yerde kalırken kazanan süper lige çıkacak.

    İzmir kentinin kazançlı çıkacağı kesin.

    Sonuç ne olursa olsun Altınordu şimdiden kazançlıdır.

    Kimselerin göze alamadığını göze almış ve sportif başarı kadar diğer bakımlardan iyi olmanın gereğini hemen herkese öğretmiştir.

    İzmir’in köklü kulüpleri Altay ve Altınordu’nun tarihinde kısa bir gezinti yapmış olduk.

    Futbol futboldan çok daha fazlasıdır desek yanılmış olur muyuz?

  • Atatürk’ün 1927’deki 2. CHP Kurultayı’ndaki konuşması da olan Büyük Nutuk üç on dokuzla başlar.

    1919 yılının Mayıs ayının 19. günü….

    Öncesindeki 6 ayı İstanbul’da çıkış yolu arayışlarıyla geçiren Mustafa Kemal

    üç 19’un bir araya geldiği mayısta Samsun’a çıkarak kurtuluşun ancak Anadolu’da Anadolu halkıyla sağlanabileceği düşüncesiyle çoban ateşini yaktı.

    Rastlantıya bakın ki çoban ateşini yakan Mustafa Kemal (2 x 19) 38 yaşındaydı.

    Başka deyişle iki seksen bir doksan yere serilmiş bir milletin ayağa kalkışı yolunda işaret fişeğidir üç on dokuzda, bir 38’in yaptığı…

    Bunca güzel rastlantıya bakarak 19 tılsımlı sayımızdır desek yeridir.

    Üç on dokuzdan sonraki 19 ayı konu alan kitabıyla Alev Coşkun da 19’ları çoğaltmış.

    Kurtuluşun ilk adımı 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun!

    Üç on dokuza 38 yaşında yaşam veren yüce Atatürk’e ve onun kişiliğinde 19 Mayıs’ı ve sonrasını var edenlere saygı, sevgi ve şükranla…

  • Bölgenin ve dünyanın kangrenleşmiş sorunu : FİLİSTİN!

    Üzerinde çok şey yazılsa da, çok söz söylense de ikiyüzlülüğün ve sorunu kavrayamayışın gölgesinden kurtulamayan ve vicdanları kanatan insanlık dramının da adıdır.

    “Tam kapanma” adı altında uygulanan kısıtlamaların gölgesinde meydanlarda toplanamayan kalabalıkların kolayı seçerek araç konvoyları oluşturduklarını gözlerimle gördüm. Pek çok yurt köşesinde benzer görüntülerin oluştuğundan kuşkum yok.

    Yolda yürüyene izin belgesi soran kolluk güçlerinin Filistin kınaması için direksiyon başına geçenlere belge sormak şöyle dursun onlara eşlik ettiklerine de tanık oldum.

    Konvoyda aklınıza gelebilecek her türden araca doluşanların Rabia ve bozkurt işaretleri sergilediklerini ve elbette tekbir getirdiklerini kestirmek güç değil.

    Geçmişteki meydan gösterilerinde Filistin bayrakları sallanırken bulunan bir İsrail bayrağının yakılması ritüeli taçlandırırdı. Bu kez Filistin bayrakları görülse de İsrail bayrağı yakma eylemi eksik bırakıldı.

    Hiç kuşku yok ki, bayram boyunca hemen her gün “özel izinli” oldukları anlaşılan kalabalıklar şenlikli kınamadan sonra evlerine vicdanlarını yıkamış olarak ve iç rahatlığıyla dönmüşlerdir.

    Hemen hiç birisi Filistin’de son 3 çeyrek yüzyılda olanları aklına getirmediği gibi bu konuda en küçük fikir sahibi bile değildir. Bindirilmiş kıta öğesi olmaktan öte özelliği olmayan bu gibilerin sorunu da değildir incelikli ve derinlikli düşünmek.

    “Öl de ölelim!” anlayışına tutkuyla bağlı kalabalık önüne konan görevi tamamlamıştır nasılsa.

    Haritalara özel önem yükleyen yayılmacılar harita çizmeyi de harita değerlendirmeyi de pek iyi bilir. Böyle olduğu için de yayılmacılıkta başarılıdır.

    Biz de onlara öykünüp haritadan yararlanalım.

    Filistin yurdunun 3 çeyrek yüzyılda Filistinliden arındırılmasının acıklı belgesidir bu harita.

    Filistin’de toprak satın alarak gedik açanlar ilerleyen yıllarda bu toprakları çevreleyen ülkelerin başındakileri satın almayı unutmadılar.

    Kimisi diktatör çoğu da monark olan çevre ülke önderlerinin tek derdi taht ya da iktidardı. Bunların karşılığında vermeyecekleri ödün, atmayacakları adım yoktu.

    Filistin yurdunun 3 çeyrek yüzyılda Filistinliden arındırılmış olduğunu bu haritadan daha iyi başka nasıl anlatabilirsiniz?

    Yüzyıl başında bölge haritasını cetvelle çizen yayılmacılık bu kez ülkeleri yönetenleri hizaya getirmekteydi.

    BAAS’la başlayan Arap kıpırdanması bastırılıp da Filistin’le dayanışma “din kardeşliği”ne indirgenince sonrası zor olmadı.

    Milyonlarca nüfuslu Arap ülkeleriyle çevrelenmiş İsrail’in Filistin’i kendi yurdunda yurtsuz bırakmış olması süreci kavranmadıkça Filistin sorunu anlaşılamaz. Anlaşılamayınca da çözülemez!

    Sınırlarını cetvelle çizdirmiş olanların yanı başındaki Türkiye sınırlarını kanla, canla çizdi. Doğal olarak da o sınırların değerini bildi.

    Otuzlu yıllarda Sadabat, Akdeniz ve Balkan paktları bu değerbilirliğin yapılanmaları olarak boy gösterdi.

    Ne zaman ki, bu yapılar yerlerini CENTO’ya, RCD’ye, NATO’ya bıraktı! Başta Filistin olmak üzere bu gelişme bölge için sonun başlangıcı oldu.

    Bilinçten yoksun taşkın kalabalıkların saman alevi gibi yanıp sönen tepkileri yasak savmaktan öteye geçemez.

    İsrail devleti 27 milyona karşı 700.000 kişiyle kuruldu. Gelinen noktada ufak tefek İsrail dev Arap dünyasını dize getirmekle kalmadı.

    Filistin sorunu emperyalizmin isteğine göre çözülmeye çok yaklaştı.

    Dincilik temelinde yükselen tutucu eğilimler bilinçsiz kalabalıkları yönlendirmek için bire bir olabilir.

    İsrail-Filistin çelişkisini çözmede en küçük etkisi olamaz!

    Bakınız yakın geçmişe!

    Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür deyişi boşa söylenmemiştir.

    Filistin’in sözüm ona yanında olanların hangi birinin zayıflığından ve kırılganlığından söz etmeli?

    Ya da bu zincirde sağlam halka var mı?

  • Türkiye “tek kişilik yönetim”le 3. yıla girerken, hemen her alanda akıllara durgunluk veren gelişmeler yaşanıyor. Siyaset, hukuk, sağlık ve yargı aksaklıkları hemen her gün konuşulurken çevreye ilişkin korkunç gelişmeler gündemde hak ettiği yeri bulmakta zorlanıyor.

    Özellikle HES’lerin Karadeniz başta olmak üzere pek çok yerde yol açtığı çevre felaketleri görsellerle desteklense de hükümetin bu konudaki duyarsızlığı ve bildiği yolda ilerlemesi sürüyor. Bağımlı ve buyruk altındaki yargı geçmişteki çevreci ve kamu yararını gözetici niteliğini çoktan yitirdiği için umut kapısı olmaktan çıkmış durumda. “Ankara’da yargıçlar var!” sözü de çoktan anılarımızdaki yerini aldı.

    Son günlerde gündeme düşen haberlere göre Türkiye Avrupa’nın çöplüğü olmuş durumdadır. Türkiye 2019’da AB’ye insan göçü için kapıları açar gibi yapsa da anlaşılan asıl kapı AB çöpünün ülkemize gelmesi için açılmış. 13.4 milyar Avro değerinde 31 milyar ton çöp Türkiye’ye getirilmiş.

    https://www.dw.com/tr/abden-en-%C3%A7ok-%C3%A7%C3%B6p-alan-%C3%BClke-t%C3%BCrkiye/a-53153246

    Bu kadarla kalsa iyi!

    Türkiye’nin çöp tutkusu radyoaktif çöpleri de katmış bu kervana. On yılı aşkın süre önce İzmir’in Gaziemir ilçesinde kökeni belirsiz radyoaktif atıkların yerleşim yerlerinin yanı başında depolandığı anlaşılmıştı. Son günlerde bu atıklar bir kez daha gündeme geldi. Hak, hukuk, vicdan ve ahlâk yerini utanmazlığa ve zorbalığa bıraktığı için konuyla ilgili olumlu gelişme beklentimiz yok düzeyindedir. Ancak utanmamız için en küçük engel olmadığı da açıktır.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/gaziemirdeki-nukleer-atiklarin-temizlenmesi-icin-eylem-basliyor-1828357

    Türkiye’de çevreden konuşulacaksa unutulmaması gereken yerlerden birisi Aliağa’dır. Hatırı sayılır bir gemi söküm kurumlaşması olan Aliağa ne yazık ki böylesi olumsuzluklarla anılmaktadır. Son habere göre Brezilya donanmasından emekliye ayrılan asbestli gemi sökülmek üzere Türkiye yolundadır. Altı yüz ton asbest içeren dev gemi çilekeş ve gözü pek Türk emekçisi tarafından sağlığı hiçe sayılarak sökülerek kahramanlık sergilenmiş olacak.

    https://www.sozcu.com.tr/2021/gundem/bir-zehir-gemisi-daha-turkiye-yolunda-6363587/

    Her geçen gün parlayan, rekorları altüst eden Türk ekonomisi neden çöple, asbestle, nükleer atıkla uğraşır? Sorulması gereken soru budur. Çevrecilik ve demokrasi dendiğinde mangalda kül bırakmayan Batılıların atıkları ve çöpleri başkalarına yıkma ikiyüzlülüğünde şaşılacak bir şey yok.

    Elbette, biz kendimize bakmalıyız.

    Neden çöpe muhtaç bir ekonomimiz var?

    Neden kevgire dönmüş bir gümrüğümüz var? Ülke sınırlarını çevre ve toplum sağlığı duyarlılığıyla koruyamıyor oluşumuz düşünmeye değer olmalıdır.

    Neden bilgiye ve teknolojiye dayanan bir üretim değil de çöpe ve atığa dayanan sınıflar altı işlerle uğraşıyoruz?

    Ürettiği 1 kilogramlık ürün karşılığında 75 bin dolar kazanan ülkeler varken neden bir 1 kilogramlık ürünümüz karşılığında 1.1 dolarla yetiniyoruz?

    Sıralanan sorular yanıtlanmadıkça çöplük olmayı sürdürürüz!

    Bu arada, Türk Hava Yolları’nın Türkiye’den transit geçecek yolculardan PCR testi istemeyeceği haberleri düştü gündeme. Bu akıl dışı karar sonrasında yazının başlığına Türkiye yol geçen hanı mı sorusu da eklense yeridir.

    https://www.sozcu.com.tr/2021/gundem/thyden-tartisilacak-transit-yolcu-uygulamasi-6414320/

    Çevre sorunlarına da salgın ortamında dıştan gelebilecek tehlikelere karşı kayıtsızlığın ülkemizin nitelik ve saygınlık yitimiyle doğru orantılı gelişmeler olduğu kuşkusuzdur.

    İçinden geçtiğimiz olumsuz dönemde yargı, sağlık ve eğitimle birlikte çevre de yerle bir ediliyor.

    Gerçek budur!

    Çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakacağımız ülke hiç de övünülesi değildir.