• Kauçuk eldiven salgınla birlikte tüketim patlaması yaşayan ürünlerden birisi. Özellikle sağlık ortamlarında ve son aylarda akla gelebilecek pek çok yerde kullanımı artan eldivenlere karışan kan ve gözyaşı ilgiye değerdir.

    Küresel ölçekte üretim yaparak 2019’da (300 MİLYAR ÇİFT) dünya kauçuk eldiven gereksiniminin 2/3’ünden çoğunu karşılayan ülke : MALEZYA!

    Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’ya göre yabancılar Malezya’daki işgücünün % 20-30’unu oluşturuyor. Nepalliler, Myanmarlılar ve Bangladeşliler önde gelen yabancılar.

    Ülkelerine ve yakınlarına parasal destek sağlama umuduyla bu tuzağa düşen yabancı işçiler topluca yurtlarda kalıyor. Sudan gerekçelerle para cezalarına çarptırılmaları ya da iş sözleşmelerinin askıya alınması sıradan durumlar.

    Bu kapsamda çalıştırılanların tutsaklaştırıldıklarının altı çizilmeli!

    Bu amaçla öncelikle binlerce Avro borçlandırılıyorlar. Ardından pasaportlarına el konularak olası kaçışın ya da vazgeçişin önü kesiliyor. Malzeya’da aylık asgari ücretin 240 Avro olduğu ve fazla çalışmayla bu eşiğin en fazla 400 Avro’ya çıkartılabileceği düşünüldüğünde binlerce Avro borçlandırılmış olarak işe başlayanların bu sarmaldan kurtuluşunun zorluğu anlaşılmış olacaktır.

    İşçiler böylesi umutsuz bir döngüye sokulmadan önce aracıların albenili önerileriyle bu iş için ayartılıyorlar. Aracıların uzattığı havuca kayıtsız kalamayan işçiler evet dedikleri ve Malezya’ya adım attıkları anda kendileri için cehennemin kapısını açmış oluyorlar.

    Bunca oylumlu üretimin Malezya içinde tüketilmesinin söz konusu olmadığını daha önce belirtmiştik. Dünya ölçeğinde hatırı sayılır büyüklüğü olan şirketler Malezya eldivenlerinin önde gelen alıcıları olarak boy gösteriyorlar. Başka deyişle küresel şirketler Malezya’daki eldiven cehenneminin dolaylı ya da dolaysız özendiricileri ve sürdürücüleridir.

    Bu şirketlerin insanlık suçuna eşdeğer yanlışlıklar karşısındaki sessizliği de suça ortaklıklarının bir diğer kanıtı olarak kabul edilmelidir.

    Buna karşın kimi kurumların işin peşini bırakmadığı ve iş edinmek için para ödeyen 2500 göçmen işçiye 1.6 milyon Avro ödence ödenmesini sağladıkları iyi haber olarak okunabilir. Kimi alıcıların koşulların değişimi için Malezya’dan eldiven dışalımını askıya aldıkları da bir başka iyi haber olarak ortamda yerini almış durumda.

    Her şeye karşın bu bağlamda alınacak epeyce yol olduğu açıktır.

    Ayrıca, Malezya’da yaşanmış olsa da olan bitenden üretilenleri alıp dünyaya pazarlayanların sorumlu olduğu kuşkusuzdur. Henüz belleklerimizden silinmiş olamaz. Küresel salgının ilk aylarından birisinde kişisel koruyucu donanım gönderilerinin havaalanlarında paylaşılamadığı, bu türden gereçlere devletlerin el koyma haberleri yayılmıştı. Bu türden eylemlerin altına imza atmış olanların Malezya’daki etik dışılıklarla savaşması beklenebilir mi? Beklense bile sonuç alınabilir mi?

    Yazıya esin kaynağı olan yazıyı okurken yıllar öncesine döndüm. Yaklaşık 15 yıl önceydi belleğim yanıltmıyorsa. İzmir’deki Tek Gıda İş sendikasına asılmış dev bir pankart ilişmişti gözüme.

    “Müslüman bir ülkede,

    Müslüman patronun,

    Müslüman çalışanlarının,

    Sendikayla ne işi olabilir”

    Yazılıydı dev boyutlu pankartta. Parlak düşünce YÖRSAN kaynaklıydı.

    Malezya da bir İslâm ülkesi değil mi?

    Küresel ölçekli kirli eldiven sürecine engel olunamadığına göre din, iman, inanç sömürüye engel olamıyor.

    İnsanın canlılığa ve kendisi dışındaki türlere karşı vahşeti ve sınır tanımazlığı bugünkü salgını doğurdu.

    İnsanın kendi türüne şiddeti ve vahşeti de görmezden gelinir gibi değil. İnsanın insana yaptığı insanlık tarihine utanç sayfaları eklemekten öte işlev görmüyor.

    Takvim yaprakları birer birer kopup, zaman ilerlerken sizce insanlık ilerliyor mu?

    Not : Yazıya esin kaynağı olan yazı Cumhuriyet gazetesinin her ayın ilk pazartesi günü Türkçe yayımlanan Le Monde Diplomatique ekinde (03.05.2021) yer aldı. Malezya Eldivenlerindeki Kan ve Gözyaşı, Peter Bengsten.

  • KOVİDPİYAT

    Bu yıla ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyatları için geri sayım sürüyor. Küresel salgın hız kesmeden sürerken olimpiyatların bu koşullarda yapılması elbette tartışma konusu oluyor.

    Japonya’da yapılan kamuoyu yoklamalarında halk büyük çoğunlukla ertelenmeli düşüncesindeymiş. Buna karşılık, Japonya hükümeti olimpiyatları bir kez daha ertelememe kararlılığı sergiliyor.

    Tarihten ilginç bir not : savaş nedeniyle yapılamayan 1940 olimpiyatlarının ev sahibi de Tokyo kentiymiş. Bir öncekinin Berlin’de Nazilerce düzenlendiği anımsandığında ardışık MİHVER DEVLETLERİ gösterisinin planlanmış olduğu söylenebilir. 1940’ı değil düzenlemek, aklına getiremeyen Tokyo’nun olimpiyat özlemini gidermesi için 1964’ü beklemesi gerekmiş. Yaklaşık 60 yıl sonra olimpiyat ertelemesi bir kez daha Tokyo’nun yazgısı oldu demek yanlış olmaz.

    Olimpiyat özünde küresel bir spor etkinliğidir. Ancak, görünüşe yansıyan bu durumun içyüzü oldukça farklıdır. Japon halkının eğilimine yansıyan ERTELEME’nin ülke yönetimine ve IOC’ye (Uluslar arası Olimpiyat Komitesi) yansımamasının köklü nedenleri olduğu açıktır. Tek sorun bu nedenlerin açıkça ve yüksek sesle dile getirilmemesidir.

    Ayrıca, olimpiyatlar ilk kez ertelenmemiştir.

    İki dünya savaşı sırasında 1916, 1940 ve 1944 olimpiyatları yapılamamıştır. Günümüzde o yıllardaki savaş koşullarından söz edilemese de küresel salgının yarattığı korku ve ürkü azımsanmamalıdır. Günümüzün ulaşım ve erişim olanakları göz önüne alındığında olimpiyat gibi bir düzenlemenin tüm sınırlama ve kısıtlamalara karşın on binlerce insanın hareketine yol açacağı unutulmamalıdır.

    Japonya Covid 19 istatistiklerinde etkileyici bir başarıma sahiptir. Milyon kişide ölüm sayısı olarak 82, Çin’in milyon kişide 4 ölümüne göre yüksek olsa da; 1500-2000 aralığındaki Brezilya, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’ya göre uzak ara düşüktür.[1] Az önceki değinimizi anımsarsak eğer on binlerce insanın farklı yerlerden Japonya’ya akacak oluşu kaygı kaynağı olmayı hak etmektedir.

    Japonya’yla ilgili bir diğer olumsuzluk kaynağı nüfusun % 2’sinin ancak aşılanabilmiş olmasıdır. Japonya’nın, oyunların başlayacağı 23 Temmuz’dan önce hiç olmazsa 65 yaş üstü aşılamasını tamamlaması önemli gereklilik olarak görülmektedir.

    Modern olimpiyatlar tarihinde daha önce 3 olimpiyatın yapılamadığından söz etmiştik. Geçen yıldan bu yıla erteleme ise bir ilktir.

    Denebilir ki, ne var bunda? Bir yıl daha ertelenebilir. Ya da tümüyle yapılmasından vazgeçilebilir.

    Bu düşünceyi bir de IOC’yle (Uluslararası olimpiyat komitesi), büyük destekçilerle ve yayın haklarını elinde bulunduran iletişim kuruluşlarıyla paylaşın bakalım!

    Şu sıralarda sporcuların 4 yıl boyunca bu önemli düzenleme için hazırlandıkları ve erteleme/iptal ile onların heveslerinin kırılacağı, hayallerinin yerle bir olacağı gibi sözler de işiteceğinizden adım gibi eminim. İşin bu yanı duygularla oynanmasıdır.

    Oysa, altta yatan köklü neden son derece farklıdır.

    Her şey gibi olimpiyat da göründüğü gibi değildir. Göze görünen bölümü olduğu gibi çıplak gözle görül(e)meyen yanı da vardır. Sporun ve dostluğun simgesi olimpiyatlar geçtiğimiz yıllarda dünyayı da etkileyen koşullarda giderek ticaretin etki alanına girmiştir. Çok da üzerinde durulmayan bu olumsuzluk günümüz koşullarında olimpiyatı KOVİDPİYAT’a çevirmeyi göze alacak denli güçlenmiştir.

    Sporcunun, izleyicinin ve hatta halkın sağlığı görmezden geliniverir bunca ticarileşmenin söz konusu olduğu ortamda.

    Küresel salgından en azından şimdilik ders çıkarttığı söylenemeyecek olan insanlık olimpiyatların yeniden spor ve dostluk sınırları içine çekilmesi doğrultusunda harekete geçer mi?

    DSÖ’nün aşı patentlerinin paylaşılması çağrısına kulak tıkayan neoliberal kazanç kararlılığının, çok umutlu olamasak da bu konudaki yaklaşımı da ilgiyle beklenecektir.


    [1] https://www.nytimes.com/2021/05/05/briefing/olympic-games-japan-covid-summer.html

  • TÜRKSAT’ı ülkemizin uzaya açılan penceresi sayabiliriz. Uzaydaki varlığımız iletişim düzeyindedir. Gelecekte Türkiye’nin uzaydaki etkinlikleri boyut değiştirecek olursa TÜRKSAT bu aşamada da yer alacaktır.

    Konumuz farklı!

    Kapanmaya saatler kala TÜRKSAT’a yolum düştü. İzmir’deki bir TÜRKSAT müşteri merkezine uğradım. İki hanımefendi işlemlerimle ilgili yardımlarını esirgemediler. Bu arada ben de kapanmadaki durumlarını sordum.

    Ertesi günü 3 hafta süreyle kapanacaklarını öğrendim.

    TÜRKSAT bir kamu kuruluşu olduğuna göre çalışanına sahip çıkar diye düşündüm. Ücretsiz izine çıkartıldıklarını söyleyen hanımefendilere sorduğuma soracağıma pişman oldum. Sorumla yaraya tuz basmış olduğumu düşünerek üzüldüm.

    Her ikisi de yüksek okul mezunuymuş. Birisi öğretmen diğeri de işletmeciymiş. Alanlarıyla ilgili iş yokluğundan burada çalışmaktalarmış.

    Ücretsiz izine takıldım.

    TÜRKSAT kamu kurumu değil mi ki ücretsiz izine çıkartılıyorsunuz diye sormaktan alamadım kendimi. TÜRKSAT kamu kurumu olmakla birlikte sunduğu internet ve televizyon hizmetleri çoktan özelleştirilmiş. Durum böyle olunca kazancı önceleyen işletmeci kapanma sırasında çalışanlarını işten çıkartamasa da onun eşdeğeri olan ücretsiz izin seçeneğini kullanmış.

    Her fırsatta salgın boyunca işten çıkartmayı yasakladığını savlayan yönetenlerimizin bu uygulamalarının da pratikte anlam taşımadığı anlaşılıyor. Kişi aylığından yoksun olduktan sonra işten çıkartma ya da ücretsiz izin arasında ne fark olabilir?

    ÖZELLEŞTİRME, bilindiği gibi sosyalist blokun çökmesiyle birlikte ipten kazıktan kurtulan kapitalizmin tek kutuplu dünya ortamındaki önde gelen aygıtı olmuştu.

    Karşıtsızlığın da etkisiyle yeryüzünün toplumcu bilinen ülkeleri bile ÖZELLEŞTİRME hastalığından kurtaramadılar kendilerini. Onlar bir yana, Türkiye gibi ülkeler bu konuda çok daha ileri gittiler. Gerek psikolojik ve gerekse ekonomik baskılar aracılığıyla ÖZELLEŞTİRME çılgınlığı sürecinde Türkiye’de elde avuçta ne varsa altın tepsi içinde kimi zaman yerli sermayeye ve çoğu zaman da çok uluslu şirketlere sunuldu.

    Böylece kamunun toplumculuğu unutulmuş oldu. Kazanç odaklı hizmet sunumu anlayışı toplumun kılcallarına işlemekle kalmadı. Toplumculuk geçmişte kalmış bir olguya dönüştü.

    Kamunun altyapısıyla hizmet satarak cüzdanını şişirenlerin vicdansız ve insafsız davranışına şaşırmamak gerekir. Ama, bu davranışa seyirci kalan devleti yönetenleri ise acımasızca eleştirmek kaçınılmaz görevdir.

    Hemen her alanda olduğu gibi bu konuda da ikiyüzlülük ve kandırmaca olanca varlığıyla kendisini göstermektedir.

    İşten çıkartma yoksa ücretsiz izin var! İkisi arasında ise hiçbir fark yok!

    İşsiz ve aşsızsınız!

    Salgının kendisinin yönetilemeyişine odaklanıyoruz çoğunlukla.

    Oysa, salgının ekonomik ve toplumsal sonuçları da azımsanmayacak boyutta yıkıma yol açtı, açmayı da sürdürüyor.

    TÜRKSAT uzaya çıkmış olabilir. Ancak, aynı TÜRKSAT çalışanına yaklaşımda yaya kalmıştır.

    Acı veren bir durumdur…

  • Tıpkı çocuk, kadın, engelli ya da korunmadan yoksun birisi gibi dünya da kötüye kullanılabiliyor. Başka şekilde söylemek gerekirse kötüye kullanılan dünya aracılığıyla canlılık ve doğadır.

    Yirminci yüzyılın ortalarında İNSAN ÇAĞI’na geçildiğini savlayan İNSAN ÜSTÜNLÜKÇÜLÜK üç çeyrek yüzyıl sonra doğanın ve çevrenin duvarına çarptı. Bu çevrelerin dillerine doladığı söylemlerin pek çoğunun olaya geniş açıdan bakması engellenen kitlelerin gururunu okşadığı tartışmasızdır. Bilimsel ve teknolojik gelişmelerle birlikte kendisi dışında kalan her canlıya ve doğaya egemen olacağı izlenimini her geçen yıl pekiştiren İNSAN bir yılı aşkın süredir yaşamakta olduğumuz KÜRESEL SALGIN’la bir dönemin sonuna gelmiş oldu.

    İnsanın canlılar dünyasında kendisini ayrı yere koyması hiç kuşkusuz bilime de aykırıydı. Dünyaya egemen olan güçlerin de zorlamasıyla sokaktaki insana hoş görünen İNSAN ÜSTÜNLÜKÇÜLÜĞÜ’nün ürünü olan ANTROPOSEN (İnsan Çağı) gözle göremediğimiz, elle tutamadığımız bir canlı tarafından yerle bir edildi. Salgın ortamının ürkü ve korkusuyla şu günlerde yeterince odaklanılamayan ve değerlendirilemeyen bu tarihsel gelişme ilerleyen yıllarda ayrıntısıyla mercek altına alınacaktır.

    Kuşkusuz insan, içinde yaşadığımız dönemde pek çok özelliğiyle yerküreye egemen konumdadır.

    Elbette şimdilik!

    Bilimsel devrimler zincirinin önemli halkası olan ve biyolojiyle ilgili hemen her şeyi kökünden değiştirmiş olan Darwin Kuramı’nın kuram olmaktan çıktığı yaşamın gerçeğine dönüştüğü kuşkuya yer bırakmayacak denli ortada olduğuna göre kendisi dışındaki her şeye ayrıntı olarak bakan insanın her şeyden önce akıl ve bilim çizgisine gelmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir.

    Sanayi Devrimi’yle birlikte kendisini gösteren ve hızla dünyaya egemen olan kapitalizmin de insan üstünlükçülüğü anlayışından yararlandığı gözlenmiştir.

    “Her şey insan için!”

    “İnsan her şeyin en iyisine lâyıktır!” türünden özlü (!) sözlerin insanlığın kendisinden geçmesindeki etkisi kuşkusuzdur.

    Uyuşturucuya eşdeğer bu söylemlerin en üstün varlık insan imgesine yaptığı katkı sınır tanımayan, çevre ve başka türler kaygısı taşımayan bir insan tipi yaratması İNSAN ÇAĞI’nı daha başlangıçta kısa ömürlü kılmıştır.

    Henüz belleklerimizdedir.

    Salgının başında yoğunlukla tartışılmıştı. Bu tartışmanın sürdüğünü söylemek de olasıdır. Küresel salgına neden olan virüsü insana bulaştıran canlılarla ilgili pek çok olasılığa göndermede bulunan saptamalar okuduk, izledik ve işittik.

    İnsan çağıyla birlikte sınır tanımazlık duygusu depreşen insanın yaptıklarını kısaca özetleyelim!

    Bilimsel ve teknolojik buluşlarla utku sarhoşu olan insan çoğalma ve yerkürenin hemen her yerine yayılma konusunda da sınırları zorlar oldu. Dünyanın kuş uçmaz kervan geçmez yerleri insanın yerleşim alanına dönüştü.

    Otlaklar, çöller, ormanlar, tarım alanları ve aklınıza getirebileceğiniz pek çok doğal alan insanın yerleşimine açıldı. Buraların gerçek sahibi olan canlıların bir bölümü tükenirken bir diğer bölümü de varlığını sürdürdü. Bu da gündelik yaşamda diğer yaban türlerle yakınlık anlamına geldi. Yaban türlerden, evcil olanlara atlayan virüsler buradan da insanlara geçme olanağı yakalamış oldu.

    1914-1918 yılları arasında dünyayı etkisi altına alan ve küresel ölçekte 50 milyon can aldığı kestirilen İspanyol gribi Kansas’ta domuzdan insana ve oradan da dünyanın her yerine yayıldı. Dünya savaşının da etkisiyle PANDEMİ’ye dönüştü.

    Güncel salgında insanlığın kaynak tür arayışı içinde olduğuna az önce değinmiştik. Hiç kuşkusuz bir yaban türden geçiş söz konusudur. Ancak, bu geçişte insanın rolünün yeterince irdelenmediği de kesindir. Sınır tanımayan insanın bu yaban tür(ler)le yakınlaşması her nedense hak ettiği ilgiyi görmeyen önemli ayrıntıdır. Doğaya ve canlılığa saygısını yitiren insanlık bir bakıma aymazlığının ve duyarsızlığının bedelini ödemektedir patlayan salgınlarla.

    Bir diğer örneğe 1997-1998’de rastlanmıştır. Malezya’da tarım alanı açmak amacıyla kesilen meyve ağaçları çok sayıda meyve yarasasını yersiz yurtsuz bırakınca bu yarasalar yaşama tutunmak için insanların yetiştirdiği meyve ağaçlarına yerleşirler. Elbette, bu yakınlaşma yarasaların Nipah virüsünü insanlara aktarma fırsatı yaratmış olur.

    Bundan 10 yıl önce şimdiki salgından sorumlu virüsün yakın akrabası sayabileceğimiz MERS hastalığının etkeni develer aracılığıyla insanlara geçmiştir. Bu geçişten de Kuzey Afrika ve Arap yarımadasındaki deve sayısındaki insan eliyle ortaya çıkan artış ve deve-insan yakınlaşması sorumlu tutulmuştur.

    “İnsan eşsiz becerisiyle dünyayı büyük bir köye dönüştürdü!” Son yıllarda bu tümceyi okumayan ya da işitmeyen kalmadı. Güncel salgın belki de insanın bu eşsiz becerisi (!) üzerinden insanın karabasanına dönüştü desek yanılmış olur muyuz?

    Dr. Anthony Fauci’nin şu sözlerini göz ardı etmemeliyiz :

    “Güncel Covid 19 salgını, tarihe düşülmüş birçok nota eklenen bir diğeri olmuştur. Doğaya yönelik dengesiz, saldırgan ve yıkıcı eylemlerin öne çıktığı İNSAN EGEMEN dünyada bu yaklaşımdan vazgeçmediğimiz sürece başka salgınların ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Öngörülebilir gelecekte risk artarak var olmayı sürdürecektir. Bu durum bizi doğayla dengeli bir yaşam kurma doğrultusunda düşündürmelidir.”

    Fauci’nin sözlerini daha anlaşılabilir şekilde algılamak gerekirse bugüne kadarki hoyrat yaşam anlayışımızı gözden geçirmemiz gereği ortadadır.

    Bu arada, bir kötü haber daha!

    Korona virüs ailesinden başka türlerin de insanlara bulaşma potansiyelinin yüksek olasılık olduğu bilim insanlarının çalışmalarıyla ortaya konmuş durumdadır. Kısaca vurgulamak gerekirse çevre için iyi olan insan sağlığı için de iyidir. Çevrenin, bitkinin ve hayvanın sağlığı insanın sağlığını doğrudan etkileme gücüne sahiptir.

    Yazıyı aynayla bağlayalım!

    Ayna basit ama bir o kadar da yararlı bir gereçtir. Yüzümüzü, gözümüzü, boyumuzu, bosumuzu gösterir.

    Aynanın bir işlevi daha vardır ki, çok üzerinde durulmaz, değinilmez.

    Şimdi insan olarak aynaya bakmanın zamanıdır!

    Aynaya baktığımızda doğayı ve canlılığı hiçe sayarak başta kendisi olmak üzere hemen tüm türlerin başını derde sokan ve dünyayı kötüye kullananı görmüş olacağız.

    Şimdi aynaya bakma zamanıdır!

    Son Söz :

    DÜNYAYI KÖTÜYE KULANMAKTAN VAZGEÇMELİYİZ!

    İnsan : Kirlilik kaynağı!

    İnsan : Kirlilik kaynağı[1]


    [1] https://www.counterpunch.org/2021/04/21/earth-abuse-and-the-next-pandemic/

  • Çok değil, 2 gün önce, sözde tam kapanmanın ilk gününde gözlemlerime da dayanarak “tam kapanma kandırmacası”nı sorgulamıştım.

    https://www.veryansintv.com/tam-kapanma-kandirmacasi

    O sorgulamada sokağa çıkma yasağından bağışıklığın geniş tutulmasını ve işe giden milyonları söz konusu etmiştim.

    Dün yaşananları öngörememişim.

    TFF 1. Lig’de Adana ve Giresun’da seyircili maçlar oynandı. Bu maçlara ve diğerlerine izleyici alınması için TFF’nin bir kararı yoktu. Tıpkı yasalara ve kurallara dayanmayan “alkol satış yasağı” gibi bu maçlara izleyici alınması salgın kurallarına karşın gerçekleşen bir gelişmeydi. Üstelik iki maçı da izleyenlerin sayısı birkaç yüzle sınırlı değildi. Her iki maçı 5000’er kişinin izlediği bilgisi yansıdı basına. Sokağa çıkma yasağının olduğu bir günde binlerce insan nasıl olup da evlerinden çıkıp, kimselere yakalanmadan stadyuma gidebilmiş ve maça girebilmişti?

    Hakkın, hukukun, vicdanın ve bunlar kadar önemlisi ahlâkın unutulduğu Türkiye manzarasıydı gözler önüne serilenler. Bu akla, vicdana ve ahlâka sığmayan seyircili maçlar olgusu karşısında siyasi iktidar her zaman olduğu gibi pişkindi. Durumu sorgulayan Samsunspor başkanı açıklama alacak yerde sorgulamayla karşılaştı. “Süleyman Soylu’nun kardeşi dediler” sözü üzerinden sorumlu duruma düştü, düşürüldü.

    Türkiye, tek kişilik iktidar çağında iktidarın kendi koyduğu kuralların yerle bir edilebildiği bir karmaşa ortamına dönüştü.

    Tam kapanma adı altında sergilenen tiyatroya binlerce kişinin maça gidebildiği, lebalep olabildiği utanç, vicdansızlık ve hatta ahlâksızlık görüntüleri eklendi.

    Bu arada, engelli evladını dışarı çıkartan babanın başına gelenler yansıdı bugün basına.

    https://www.veryansintv.com/afad-muduru-engelli-cocugunu-parka-goturen-babayi-azarladi-vali-insanlik-hali-dedi

    Kim bilir ülkenin kaç yerinde bu ve benzeri olaylar yaşandı?

    Binlerce kişinin kurallar hiçe sayılarak maça gidebildiği yerde kimi neyle suçlayabilirsiniz? Pişkin ve sınır tanımaz bir iktidarsanız kendi hatalarınızı ve sınır tanımazlığınızı sorgulamak yerine bunları sorgulayanları sorgularsınız.

    Aşsız, işsiz kalmış milyonların kol gezdiği ülkemizde, toplumun vicdanını kanatmak bu değilse nedir?

    Salgınla ilintisi iktidarın bilinçaltına yerleşmiş saplantılardan öteye geçmeyen yasal dayanaktan yoksun “alkol satış yasağı” haksızlık ve hukuksuzluk dışında başka neyle açıklanabilir?

    Buna karşın, kurallara uyma çabası içindeki çoğunluğa göz göre göre haksızlık yapan iktidara sormak gerek!

    Hakla, hukukla, vicdanla ve ahlâkla bağdaşmayan uygulamalarınızla toplumun güvenini ve saygısını kazanabilir misiniz? Bu sorunun yanıtı HAYIR olduğuna göre olgu ve ölüm sayısında dünya birinciliğine oturduğumuz Covid 19 salgınıyla toplumsal destek olmadan nasıl baş edebileceğinizi sanıyorsunuz?

    Sorgulanmaktan değil ama sorgulamaktan hoşlanan iktidarımız can alıcı sorularımızla ilgilenmeyecektir.

    Yanıt almamız şaşırtıcı olur!

    Soruşturulmamız ve kovuşturulmamız ise bir Türkiye klasiği olarak ne bizi ne de toplumumuzu şaşırtmayacaktır.

    Kaygıyla…

  •  

    Tam kapanma (?)

    Hafta başında Cumhurbaşkanı’nın “TAM KAPANIYORUZ” sözleri uzun süredir bilim çevrelerinin önerdiği yöntemin geç de olsa onaylanması izlenimi verdi. Bir kez daha kandırıldığımızı anlamamız için çok beklememiz gerekmedi. Birkaç saat sonraki İçişleri Bakanlığı genelgesini okumak uzun süre alsa da 43 başlık altında tanımlanan AYRICALIKLILAR listesi Tam Kapanma’nın özde değil sözde olduğunu açıklıkla ortaya koymaktaydı.

    Lebaleb parti kongrelerine eklenen sınırsız ve sorumsuz açılma kararları olgu sayılarını patlatıp da Türkiye’yi dünya birinciliğine taşıyınca zor duruma düşen iktidar bir şeyler yapmak zorunluluğu duydu. Bir şeyler yapmayı söze indirgeyince de TAM KAPANMA söylemi üzerinden “halkla ilişkiler” çalışmasına girişmek biricik yol olarak görüldü.

    Kırk üç başlıktan oluşan AYRICALIKLILAR listesindeki insan sayısı bile milyonlarla tanımlanabilecek oylumdaydı. Bu listede TAM KAPANMA’da işe gitmek zorunluluğu içinde olan 16 milyon kişi yer almamaktaydı.[1]

    Tam kapan(a)mama izlenimleri

    Ayrıcalıklılar listesindeki bir hekim olarak bu sabah (30.04.2021) işime gitmek için yola çıktım. Trafik yoğunluğu önceki günler kadar olmasa da kesinlikle hiç de az değildi.

    İlerleyen saatlerle birlikte ayrıcalıklı işyerleri açıldıkça sokaktaki insan sayısında artış gözlemledim. Canın kuruyemiş çekerse gidip alabiliyorsun. Markete, manava, kasaba ya da tatlıcıya gitmen de serbest. Hatta, vatandaşının eğlencesini bile düşünen devletimiz ganyan ve diğer şans oyunlarını da ayrıcalıklılar listesine eklemiş. Bu gibi son derece gerekli (!) fırsatlardan da yoksun olmadığınızı bilmek içinizi rahatlatıyor.

    Yine de polislerin araçları ve sokakta yürüyen vatandaşları denetlediğine şaşırarak tanık oldum. Ülkenin kabaca % 30’unun sokağa çıkma yasağından bağışık olduğu ve geri kalanların da sokağa çıkmak için az önce özetlediğimiz gerekçeleri olduğu göz önüne alındığında bu denetimlere anlam vermekte zorlansam da denetimlerin bir halkla ilişkiler çalışması olduğu kuşkusuz olan “tam kapanma” kandırmacasının bir parçası olduğunu kestirmekte zorlanmıyorum.

    Türkiye salgınla baş etme sürecinde başından bu yana başarılı olamasa da son aylardaki çaresizlik ve beceriksizlik örnekleri başlangıçtaki göreceli olumlulukları da ortadan tümüyle kaldırmıştır. Bu bağlamda açık bir başarısızlık olduğu saklanamaz durumdadır.

    Tarafıma hasta olarak başvuranlara yaptığı işi sormak meslek uygulamamızın bir parçası olduğundan bu soruyu hiçbir zaman unutmam. Tam Kapanma palavrası dolaşıma sokulduğundan bu yana soruyu ayrıntılandırdım. Meslek sorgusuna ek olarak tam kapanmadaki durumlarını da öğrenmeye çalıştım. Sirke, beyaz eşya, jant, makine üretimi ve akla gelebilecek başka pek çok işkolunda çalıştığını söyleyen hastalarımın hiç birisinden kapanıyoruz bilgisi edinmedim.

    Dün günün sonunda Türksat’taki abonelik iptal işlemimi yaptırırken bu kez oradaki iki hanımefendi çalışana kapanmadaki durumlarını sordum. Türksat’ı bir kamu kurumu olarak bildiğim için son derece rahattım bu soruyu yöneltirken. Sormaz olsaydım! Meğer Türksat’ın tv ve internet hizmetleri de altın tepsi içinde birilerine kazanç kapısı olarak sunulalı çok olmuş. Birisi edebiyat fakültesi mezunu diğeri de işletmeci olan iki çalışanın yarasına tuz basmışım sorumla. 30 Nisan’dan başlayarak 17 Mayıs’a dek ücretsiz izine çıkartıldıkları bildirilmiş kendilerine. Aylığın yarısından fazlasının eksilmesi anlamına gelen bu ve benzeri uygulamaların da tam kapan(a)mama tiyatrosunun bir diğer acıklı yüzü olduğunu anlamış oldum.

    Dünyada ve Türkiye’de durum

    Tam Kapanma konusunda Çin’in çıtayı oldukça yükseğe koyduğunu biliyoruz. Bir eyaleti ve o eyaletin 10 milyonu aşkın nüfuslu kenti Wuhan’da “tam kapanma”nın nasıl olacağını dünyaya gösteren Çin’in eline su dökebilmek yalnız bizim için değil dünyanın gönenç ülkeleri için de kolay değil kuşkusuz.

    Ama, her fırsatta G-20 ülkesi olmakla övünç duyan Türkiye’nin birazdan değineceğimiz devlet desteği konusunda düştüğü durumu açıklamak da ancak iktidarın eğme, bükme, karartma ve abartma alışkanlığıyla açıklanabilir.

    Küresel ölçekli istatistiklere bakılınca Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın öne sürdüğünün tersine salgın sürecinde en az harcama yapan birkaç ülkeden birisi olduğu çıkmış ortaya. Saraya, uçağa, lüks ötesi akla gelebilecek ne varsa akıla almaz paralar harcayabilme gücüne sahip olan, bakanların kendi işletmelerinden kendi bakanlıklarına ürün satabildiği ülkemizde devletin elindeki parasal olanağı vatandaşından esirgemiş olduğu sayısal gerçeklere bire bir yansıyor. Küresel ölçekte salgın gerekçesiyle yapılan destek ve harcamaların 7.9 trilyon dolara eriştiği hesaplanmış. Türkiye’nin bu pastadaki payının yalnızca binde bire karşılık geldiği belirlenmiş.[2] Hastalığa yakalanma ve hastalığa bağlı ölümlerde başa güreşen Türkiye’nin geniş kitlelere gülünç denebilecek düzeydeki desteği devede kulağa eşdeğerdir.

    Salgın döneminde ekonomisi ve psikolojisi altüst olmuş vatandaşından desteği esirgeyen devletimizin yalnızca 2020 yılının ikinci yarısı için Osmangazi Köprüsü işletmecisine 1.6 milyar TL ödeyeceğini belirtelim.[3]Türk Hava Yolları çalışanlarını salgın gerekçesiyle yarı aylığa razı eden devletin otoyol ve köprü işletmecileri karşısındaki eli açıklığını yorumunuza bırakıyorum.

    Doğrusu varlıklı ülkenin devleti yoksuldur. Kasası boştur. Merkez Bankası kasasındaki yedek akçenin bile yerinde yeller esmektedir. Özetle, ülke doğru yönetilmemiştir. Salgın ya da bir başka beklenmedik durum öngörülmediği için olağandışı sürece hazırlıksız yakalanılmıştır. Tam Kapan(a)mama olarak niteleyebileceğimiz tuhaf uygulamanın kökündeki nedeni de ekonomik durum bozukluğuyla açıklamak yanlış olmayacaktır.

    Bayram sonrasına dek uygulanacak “tam kapanma” görünümlü KARANTURKA (bize özgü karantina) şu ya da bu şekilde olgu ve ölüm sayılarını aşağıya çekecektir. Ancak, bu hiçbir zaman olması gereken düzeye inmeyi sağlamayacaktır.

    Turizm ortamına yönelik tablonun biraz iyileştirilmesi yönetenler açısından yeterli sayılacaktır.

    KANDIRILMAK eyleminin tepeden tırnağa tüm Türk yurttaşlarının değişmez ve kaçınılamaz yazgısı olduğu bu vesileyle bir kez daha anlaşılmış olacaktır.


    [1] https://www.dw.com/tr/disk-kapanmaya-ra%C4%9Fmen-%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fanlar%C4%B1n-y%C3%BCzde-70i-i%C5%9Fe-gidecek/a-57366355

    [2] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/disk-ar-acikladi-turkiye-covid-19-ile-mucadelede-vatandaslara-en-az-nakit-destek-veren-ulke-1811516

    [3] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/osmangazi-koprusune-16-milyar-odeme-1819837

  • Geçen yılki1 Mayıs küresel salgın gölgesinde kutlandı!

    Bu yıl da öyle olacak!

    Emeğe ve üretime giderek saygısızlaşan insanlık nanometrik yarı canlı tarafından yaptırıma uğratıldı!

    İnsanlığa ders olması dileğiyle…

    YAŞASIN 1 MAYIS!

    1 Mayıs afişinin yaratıcısı Orhan Taylan ve 1 Mayıs Marşı’nın bestecisi Sarper Özsan’a saygıyla…

    Marşı seslendiren Cem Karaca’nın anısı önünde eğilerek…

  • Her 24 Nisan’da olduğu gibi bu kez de kaygıyla bekledik. Kaygımız ABD Başkanı Joe Biden’ın sözde Ermeni Soykırımı’nı kutsamasıyla karşılık bulmuş oldu. Uluslararası mahkemelerce karara bağlanmış olan bu durumla ilgili olarak ne ABD Başkanı ne de bir başkası Türkiye’yi soykırımcılıkla suçlama hak ve yetkisinde olamaz.

    Durum bu denli açık ve ortadayken, özellikle yazılı ve görsel basın organlarında soykırım suçlamasına karşı öfke dolu yanıtlar gırla giderken dişe dokunur söz söyleyene rastlayabilene aşk olsun.

    Diğer yandan ise, meslek kuruluşları, sendikalar ve bu kapsamdaki başkaca kurumların (tepki gösterenleri bağışık tutarak) soykırım suçlaması karşısındaki sessizliği ibretlik olsa gerektir.

    Olur olmaz her konuda görüş açıklamayı ve özellikle de Türkiye’nin önde gelen baş derdi bölücü terörle ilgili dolaylı ya da dolaysız olarak terörün yanında tutum almayı görev edinen Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve büyük kentlerdeki tabip odalarının bu konuyla ilgili bir kınama bildirisi yayınlamaktan kaçınmaları ilginç olduğu kadar Tıbbiyeli ruhuyla ülkemizin var edilmesinde önemli katkısı olan hekimler için utanç kaynağıdır.

    Amerikan ve Avrupa emperyalizminin gözbebeği olan bölücü terör örgütü PKK ve YPG’ye toz kondurmayan, her fırsatta bir şekilde desteğini esirgemeyen TTB’nin ve onun izindeki tabip odalarının sessizliğini işbirlikçiliğin sessizliği olarak nitelememek elde değil.

    TTB’yi ve onların bağlaşığı konumundaki tabip odalarını yakından tanıyan ben ve benim gibi meslektaşlar için hiç de şaşırtıcı olmayan bu çarpıklığı kamuoyuna biraz olsun anlatmakta, bu kuruluşların başındakilerin içyüzünü açığa çıkartmakta yarar var. Bu yazıyı kaçınılmaz bir görev gereği kaleme almış oluyorum.

    Biraz geriye gidildiğinde ve kimi olaylara yakından bakıldığında TTB’ye egemen olanların “Ermeni Soykırımıyla Yüzleşmeliyiz” diyen solcu/sosyalist görünümlü ama gerçekte Batıcı liberal eğilimde oldukları görülür.

    Amerikan emperyalizminin kara gücü olduğu bilinen PKK/YPG’ye yakınlığıyla tanınanların Emperyalist Yalan olmaktan öte anlam taşımayan Sözde Ermeni Soykırımı suçlamaları karşısındaki sessizliklerini anlamak bu bakımdan hiç de güç değildir. Biraz daha cesaret bulsalar Ermeni Soykırımı gerçektir ve özür dilenmelidir bile diyebilirler. Buna eşdeğer söylemlerin geçmişteki kimi TTB yöneticilerince çeşitli ortamlarda seslendirildiği bilinmeyen bir durum değildir.

    Bağlantıdaki habere göz atılırsa ne demek istediğimiz çok daha iyi anlaşılabilecektir.

    https://www.medimagazin.com.tr/medilife/tr-ermenilerden-ozur-imzasina-tepki-10-681-18113.html

    Yurtsevmez tutumlarıyla kamuoyunda yer edinen TTB ve izcisi tabip odalarının kendi görev alanlarındaki söylemlerinin haklı da olsa ilgi görmesi bir yana tepki çekmesinde yanlış tutumlarının etkisi yadsınmayacak denli pay sahibidir.

    Bardağın dolu kısmını görerek sonlandıralım yazıyı. Sayıları 150 bini aşkın olan Türk hekimlerini izledikleri akıl almaz politikalarla kendi meslek kuruluşlarından başarıyla uzak tutarak marjinalleşen TTB’nin karşısında duran hatırı sayılır bir hekim kitlesi olduğu da kuşkusuzdur.

    Bu bağlamda bir araya gelen çok sayıda tabip odası ve hekim topluluğu aşağıdaki bildiriyi yayımlayarak Tıbbiyeli ruhunun ölmediğini haykırmış oldular.

    Tarihe not düşme görevi de yerine getirilerek…

    https://www.veryansintv.com/turk-tabipleri-birligi-neden-sessiz

  • TBMM 101 yaşında!

    Parola : ULUSAL EGEMENLİK

    İşareti : TBMM

    Bugünden bakıldığında kanıksadığımız bir kurum gibi görünebilir.

    Eşi benzeri az bulunur gerçekte.

    Yüz elli yıllık ileriye yolculuğumuzun üçüncü aşamasıdır.

    Birinci ve İkinci meşrutiyet(ler) inişleri ve çıkışlarıyla her şeye karşın ileri adımlardı!

    Kolay değil!

    Her ikisi de şu ya da bu şekilde monarkın mutlakiyetine sınırlama getirmişti!

    Her ikisi de Cumhuriyet’e uzanan yolun önemli köşe taşlarıydı!         

    Bugün 101. Yaşını kutladığımız TBMM başkanının birkaç hafta önceki Montrö sözleri sarsıcı oldu. Sözlerin sarsıcılığı Montrö gibi bir varlık belgesinden vazgeçilmesini seslendirmesinin yanı sıra TBMM aracılığıyla yaşama geçirilen ULUSAL EGEMENLİK kavramının yerinde yeller estiğine ilişkin yarattığı izlenimle ilgiliydi!

    Bugüne gelirsek!

    TEK KİŞİLİK rejime iliştirilmiş bir konuma geriletildi TBMM!

    Koskoca TBMM, başkanı aracılığıyla TEK KİŞİLİK rejimin sesine dönüştürüldü.

    Türkiye ÜÇÜNCÜ MEŞRUTİYET dönemine girmiştir. Elbette, açıkça söylenmeden!

    İlk ikisi ileri adımlar olan meşrutiyetlerin sonuncusunun zayıflatılmış parlamento, güçlendirilmiş TEK KİŞİ özellikli günümüzde eşi benzeri olmayan bir model olduğu su götürmez gerçektir.

    TBMM 101 yaşındadır

    Ama, ne yazık ki ULUSAL EGEMENLİK özden çok sözdedir!               

    Yeni ikilememiz!

    Parola : TEK ADAM!

    İşareti : KİŞSEL EGEMENLİK!

    Kaygıyla…

  • Pankart benim gençlik yıllarımın önde gelen gündelik kamusal gereçlerinden birisiydi. Çoğunlukla korsan olarak asılır ve iliştirilen patlayıcı görünümlü eklentiler pankartı birilerinin indirmesi bir yana yanına bile yaklaşamaması güvencesini sağlardı. Kısacası, pankart o yılların gündelik yaşamında kaygı, korku ve ürkü kaynağıydı.

    Aradan geçen 40 yıldan sonra pankartın bir kez daha gündelik yaşamımızın gerginlik kaynağı olacağı akla getirilemezdi.

    “128 Milyar Dolar Nerede?” sorusu pankartı bir kez daha sakıncalı kılmaya yetti. Yanlış okumadıysam bu sorunun kamusal ortamda görseller aracılığıyla dile getirilmesi altın çağını yaşayan yargımızın “Cumhurbaşkanına hakaret ihtimali” yorumuna bile yol açmış. Önleyici hukuk kapımıza gelmiş dayanmış da haberimiz olmamış.

    Gerginlikten beslenmesiyle bilinen güçlü iktidarımızın pankart konusunu da amacına uygun şekilde kullandığı görülüyor. Oysa, 128 milyar dolar öncekilerde olduğu gibi dövizin yukarı yönlü gidişini denetim altına almak amacıyla kullanılmıştır anlamında bir açıklama yeter de artardı. Önceki hazine ve maliye bakanı katıldığı izlencelerde “ben dolara bakmıyorum, siz de bakmayın derken” perde gerisinde dolara oldukça yakın ilgi göstermiş olmalı ki 128 milyar dolar tüketilmiş.

    “128 milyar dolar nerede” sorusuna karşılık arayanların Türkiye’nin artık gangrenleşmiş “döviz açığı sorununu” da mercek altına almaları beklenirdi. İktidarın da yönlendirmesiyle bu konu gerginlik gereci yapılmıştır. Anlaşıldığınca bu konudaki kısır tartışmalar hem iktidarın hem de muhalefetin hoşuna gitmiştir. Sonuç alınamasa da “iktidarcılık” ve “muhalefetçilik” oyununun sahnede kalması sağlanmıştır. Unutmadan eklemekte yarar! Hiçbir gerekçe bu haklı ya da haksız sorunun sorulmasının önünde engel olarak duramaz.

    Zehir hafiyelikte üstüne olmayan Türk polisi de durumdan görev çıkartarak işi gücü bırakıp vatandaşın balkonundaki pankartın bile peşine düşerek içinde bulunduğumuz dönemin acıklı güldürüye eşdeğer ortamına eşsiz katkı sunmaktan geri durmamaktadır.

    Bu konuda polisimizden rol çalmaya hevesli bir başka kamu görevlimiz olduğunu bugünkü (18.04.2021) tarihli Cumhuriyet gazetesine yansıyan bir haberden öğrenmiş olduk.

    Edirne valimiz kırk yıl önce buğday taban fiyatı konusundaki tartışmalara “kim ne veriyorsa 5000 TL fazlasını veriyorum” diyerek nokta koyan şimdi artık aramızda olmayan büyüğümüze taş çıkartan bir uygulamanın altına imza atmış. Korona virüs önlemleri kapsamında Edirne il sınırları içinde pankart asmayı yasaklamış. Yanlış okumadınız! 2021 yılının 21. Yılında yalnızca 128 milyar doları soran değil “koş vatandaş koş, tükenmeden sen de al” diyenleri de kapsayan bir yasağın altına imza atılmış.

    Bu eşsiz parlak düşünce ürünü kararın valimiz için hayırlara vesile olması yüksek olasılıktır. Türkiye’de yaşayan bizler gibi ortalama yurttaşlar için ise bu yasağın anlamı çok farklıdır!

    Ülke her geçen gün açık tımarhaneye dönüştürülmektedir.

    Edirne valisinin bu dönüşüme olan benzersiz katkısı hiç ama hiç unutulmayacak!