Sıcak çarpmasına bağlı iyon dengesizliğinin çoklu organ yetmezliğine yol açması göz açıp kapayıncaya dek kısa sürede gelişmesi akla ve bilime aykırı bir olasılık.
Bilinmemesi gerekenlerin ortalıkta uçuştuğu ülkemizde bilinmesi gerekenleri bilmek neredeyse olanaksız.
Birlikte doktor var mıydı?
Varsa bilgine başvuruldu mu?
Başvurulduysa ne gibi kararlar verdi?
Bu soruların yanıtlarını almamız zaman alacaktır hiç kuşkusuz.
Asker sağlığına gelince!
Ordu ve ona bağlı olarak ordu sağlık sistemi bu topraklardaki çağdaşlaşmanın başlangıcı sayılabilir.
1827’de modern ordu yapılanmasına geçişle eş zamanlı olarak çağdaş tıp öğretimi başlatılmıştır.
Yaklaşık 200 yıl sonra çağa uygun bu yapılanmaya “darbe girişimi” gerekçesiyle son verilmiştir.
Bu mantıkla yaklaşılacak olursa Türkiye’de yargı başta olmak üzere pek çok kamu hizmetine son verilmesi gerekirdi. Bu düşünülemeyeceğine göre askeri sağlık sisteminden neden vazgeçilmiştir.
Yaklaşık 10 yıldır, ordumuz sağlık örgütlenmesinden yoksundur. Buna bağlı olarak, sıcak çatışmalarda sağlık yardımından, mağaraya girişte temel bilgilerden ve sıcakta eğitim gören askerlere ilk yardımdan ve yönlendirmeden yoksundur.
Tüm bu olaylar ardışık yaşanınca ordunun sağlık sisteminden yoksunluğu konusunun irdelenmeyi hak ettiği kesindir.
Demokratik ortamın bulunduğu yerde başkomutandan, savunma bakanına, genelkurmay başkanından birlik komutanına varıncaya dek bir dizi yetkilinin hesap verme sorumluluğuyla karşı karşıya olduğu açıktır.
Ordu sağlık sistemine son verildiği günden bu yana söyleneni yineleyelim.
Ordu sağlık sistemi yeniden kurulmalıdır.
Bu, akla ve bilime olduğu kadar Türkiye’nin 200 yıllık birikimine saygının da gereğidir.
Her fırsatta Osmanlı, ecdad, tarih diyerek söze başlayanların dikkate alması dileğiyle…
Pusulayı şaşırsa da TRT yer verdi yayınlarında FISU (Dünya Üniversiteler Oyunları) yarışmalarına.
Eurosport yayınlarıyla birleştirince bir şeye benzedi.
Bu oyunlar 2005 yılında İzmir’de düzenlenmişti. Aramızdan ayrılmazdan önce Ahmet Piriştina’nın çabalarıyla İzmir’e getirilmişti oyunlar. Olimpiyat düzenleme hevesimiz sonuçsuz kalsa da olimpik bir başka etkinlik Türkiye’ye getirilmişti.
Piriştina sonrasında oyunların öksüz kaldığını duyumsamıştım. Yerine geçenlerin bu düzenlemeye hazır olmadığını anımsıyorum. Çok daha iyi bir düzenleme deneyimi bu hazırlıksızlık nedeniyle gerçekleşmedi. Yine de, İzmir kentinin siciline olumlu şekilde işlendi bu etkinlik.
İzmir, bu konuda deneyimliydi. 1971 Akdeniz Oyunları’na ev sahipliği yapmıştı.
2005 Universiade’ına gönüllü olmuştum..
Uzundere’deki sporcu köyündeki sağlık merkezinde hekim olarak görev yaparak katılmıştım bu heyecana.
Artık aramızda olmayan Hıncal Uluç’un İzmir Universiade’ına yönelik aşağılayıcı ve küçümseyici yazılarını bugün de anımsıyorum.
Kuşkusuz olimpiyat en üstte yer alan spor düzenlemesidir. Ama, Akdeniz Oyunları ve Universiade gibi olimpik spor etkinlikleri yabana atılamaz.
Yaşamımdaki olumlu etkinliklerden birisi olarak kaldı Universiade 2005 gönüllülüğüm!
Sözü bugüne bağlamak gerekirse!
2025 FISU oyunları Almanya’da Rhine-Ruhr bölgesinde yapıldı.
Öncekiler gibi bunu da zevkle izledim. Zaman zaman TRT’ye kızsam da!
Yirmi yıl önceki madalya tablosu bugünle karşılaştırılınca Rusya’nın eksikliği dışında fark olmadığı görülebilir.
Tek ayrıcalık Güney Kore kaynaklı sıçramadır. Bu durum, dünyayı etkisi altına alan teknoloji fırtınasıyla uyumludur.
Üst sıralara sıçramanın biricik yolu üretici olmaktan, o da yetmez özgün üretici olmaktan geçiyor.
Hemen her şey aldatma aracı olunca Misakı Milli’nin kendisini kurtarması düşünülemezdi.
Lübnanlaşma millete nasıl yutturulur sorununu çözmede Misakı Milli’ye başvurulduğu görülüyor. Milli Mücadele’yi küçümseyenler, Lozan’ı yenilgi belgesi gibi sunanlar ve elbette Misakı Milli’yi yeterli bulmayanların “Misakı Milli tutkusu” içtenlikten yoksun olduğu gibi gerçekçi de değildir. Misakı Milli sınırlarımızı çiziyoruz diyerek ilerideki küçülmenin ve belki de parçalanma riskinin gözden kaçırılması amaçlanıyor.
Bilindiği gibi, Misakı Milli son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın aldığı son önemli karardır. Bu kararın alınmasında başrolü Mustafa Kemal Paşa’ya vermek yanlış olmaz. Onun uzaktan da olsa kararlı ve örgütçü çalışmaları bugünkü sınırlarımızı belirleyen kararın alınmasını sağlamıştır.
Misakı Milli özgün halinden fire vermiştir kuşkusuz.
Üç fireyi kısaca sıralarsak :
Batum : 1921 Moskova Antlaşması ile Sovyet Rusya’ya bırakılmıştır. Batum karşılığında bu ülkeden alınan desteği düşünürsek oldukça kazançlı bir ödün olduğu kuşkusuzdur.
Musul : Lozan’a da konu olan Musul daha sonra çözüme kavuşturulmak üzere sınırlarımız dışında kalmıştır. Son yıllarda yere göğe sığdırılamayan feodal-dinci ve elbette emperyal işbirlikçisi Şeyh Sait başkaldırısı Musul’un sınırlarımıza eklenmesi önünde önemli engel olmuştur. Sürüncemede kalan Musul sorunu 1926 Ankara Antlaşmasıyla Irak’a (Britanya’ya) bırakılmıştır. Musul petrollerinden 25 yıl süreyle % 10 payın Türkiye’ye ödenmesi antlaşmaya eklenmişse de 4 yıl süren ödemelerden sonra geri kalan 21 yıllık ödemeye karşılık 500.000 sterlin alınarak Musul sorunu kalıcı çözüme kavuşturulmuştur.
Hatay : 1921 Ankara Antlaşması’yla Fransa’ya bırakılan Hatay izleyen yıllarda Atatürk’ün özverili girişimlerine eklenen ustaca hamleleriyle Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmıştır.
Özetle, Misakı Milli belgesiyle çizilen sınırlar bugün için tam olarak yaşama geçirilemediyse de konu kapanmıştır.
Rus karikatürist Vitali Podvitsky başımıza gelmesi olası tehlikeyi anlaşılır şekilde çizmiş.
Akıl temeli üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası ve sınırlarının belirlenmesi de akılcı ve gerçekçi ilkelere dayandırılmıştır.
Değişen koşullar Musul’un sınırlarımız içine alınmasını olanaksızlaştırınca geri adım atılarak sorunun çözümsüzlüğe bırakılmasının önüne geçilmiştir.
Hiçbir şeyini beğenmedikleri Cumhuriyet’in Misakı Milli’sini kullananlara aldanmamakta yarar var.
Yüz yıl önce çözüme kavuşturulmuş sorunları diriltmenin ve bu yolla toprak kazanıyoruz aldatmacası sahneleyerek toplumu yanıltmaya çalışanların çoğaldığı günümüzde uyanık olunması gereği gün gibi ortadadır.
Misakı Milli kisvesi altında kazanım sağlamaya çalışmanın uzak olmayan gelecekte yıkıcı sonuçlara yol açabileceği akıldan çıkartılmamalıdır.
Son söz : Türkiye’nin ne alacağı ne de vereceği bir karış toprak yoktur.
Sevr’den Lozan’a bin bir emekle, kanla, canla gelmiştik. Yoksul ve yoksun ama başı dik, onurlu Türk milleti böylelikle çağdaş bir devlet kurmanın sağlam temelini atmıştı.
Yüz yıl sonra Lozan’dan Sevr’e giden yola çıkılacağını kestirsek de dillendirmek içimizden gelmezdi.
Artık, bundan da kaçınamıyoruz!
Önce terörist başını TBMM’ye çağıran ses işitildi. Düne dek asalım, keselim, kapatalım diyenlerin bu isteğinin kendi istençlerinden çok dış kaynaklı olduğunu anlamak güç değildi.
Anahtar sözcük : Misakı iktisadinin çökmesine eklenen iktidarda kalma zorunluluğu.
Dış kaynak olarak ABD’nin Ankara elçisi öne çıktı son günlerde.
İşe Osmanlı millet sistemi güzellemesiyle başladı. Osmanlıcılık düşleriyle yanıp tutuşan iktidarın arayıp da bulamadığı fırsat ayağına gelmişti. Elçi görünümlü sömürge valisini “istenmeyen adam” sayacakları yerde ümmet güzellemeleriyle olumlu yanıt vermeyi yeğlediler ona. Başka deyişle dış Sevrcilere, içten destek gelmiş oldu.
Aldığı olumlu geri bildirimden hoşnut kalan elçi bu kez “ulus devletler çıkarımıza değil” diyerek el yükseltti.
Ümmetleşmenin hız kazandığı yerde ulus devletin yerinde yeller esmesi olağan bir durumdu.
İktidarından başka kaygısı olmayan, iktidarını korumanın ötesine geçerek sonsuzlaştırmaya çalışan iktidarın varlığı emperyal güçlerin arayıp da bulamadığı olanaktı.
İktidar sonsuzlaşırken, 100 yıldır pusuda bekleyen emperyalizm özlediği hedefe ulaşma düşlerini gerçekleştirmeye doğru yol almaya başladı.
Yugoslavyalaştırma bu topraklarda kabul görmeyeceği için biçem değiştiren iktidar-emperyal işbirliği Lübnanlaştırma kartını oynamayı daha sonuç alıcı bulmuş olmalı ki iktidarın sözcüsü konumundaki MHP’den “bir Alevi bir de Kürt cumhurbaşkanı yardımcısı” sesi duyuldu.
Hedefe giderken her yol geçerlidir diyen bir iktidar varken yönetenlerin bu tutumu şaşırtıcı değildi.
Kurucu partinin de içinde olduğu siyaset kurumlarının, sömürgeciliği diriltme çabalarına kararlılıkla karşı çıkmamaları üzerinde durulmaya değerdir.
Siyasetin işbirlikçiliğine ve sessizliğine Türk milletinin edilgenliğinin eşlik ediyor oluşu ürkütücüdür.
Siyasetçilerin aymazlık içinde oldukları açıktır.
Türk milleti Lozan’dan Sevr’e dönüşle neler yitireceğinin 100 yıl önce kanla, canla edindiklerini o gün yendiği düşmana bugün altın tepside sunacağının farkında değil midir?
Hemen her nesneyi ve günümüzde ilâçları bile akıllandıran insanın akla gereksinim duyuyor oluşu ironik bir durum olmalı.
Aramızdan kısa süre önce ayrılan Nihat Genç’e uygulanan akıllı ilâç kürlerinin ilk ikisi aile tarafından zorlukla da olsa karşılanmış. Üçüncüsü ise SGK’den bedeli alındıktan sonra ödenmek üzere bir eczaneden borç olarak alınmış.
İlk derece mahkeme olumlu karar verse de istinaf mahkemesi kararı bozmuş. Böylelikle, SGK üçüncü kür akıllı ilâç giderini ödemekten bağışık tutulmuş.
Sorgulama yapılsa söz konusu ilâcın SGK ödeme listesinde bulunmadığı yanıtı alınır. Biraz daha deşelenirse “parasal olanaksızlık” gerekçesine başvurulduğuna tanık olunabilir.
Devletimiz varsıl mıdır yoksa yoksul mudur?
Ekonomik göstergelere bakılırsa devletin kasasının boş olduğu görülür. Durumumuz hiç de iyi değildir buna göre.
Devlet maliyesinin ancak borçla ve faizle ayakta tutulabildiği göz önüne alınırsa saptama doğrudur.
Diğer yandan, şeytan ayrıntıda gizlidir.
Geçtiğimiz günlerde ABD’de yaklaşık bir ay süren dünya kulüpler kupası gerçekleştirildi.
Borçla ve faizle ayakta duran Türkiye Cumhuriyeti bu turnuvada bir Türk takımı olmadığı halde halkın vergileriyle var olan TRT aracılığı ile ABD’ye sunucular ve yorumcular gönderebildi. Sağlam gelir kaynakları bulunan TRT’nin rahatlığı buna bağlanabilir.
Ama, sonuçta parasal kısıtlılık içinde olan bir ülkenin üstelik kamu kurumu olan yayıncısının savurganlık sayabileceğimiz bu tercihi eleştiriye konu olmalıdır.
Akıllı ilâca kaynak ayıramayan akılsız insanın futbola savurganca para harcaması elbette akılcı değildir.
Akılsız insanın akılsızca kararının ardında yatansa futbolun kitleleri oyalamada kullanışlı bir aygıt olmasıdır.
Akıllı ilâç ve benzeri yaşamsal sağlık gereksinimlerinin karşılanamaması yeni bir durum değildir. Nihat Genç’le ilgili olması konunun kamuoyu ilgisine sunulması sonucunu doğurmuştur.
Nihat Genç’le ilgili bu aksaklığın unutulacağından kuşku duymayanlar için futbol afyonunu besleyip büyütmek vazgeçilmezdir.
Kişiler geçicidir, kitleleri uyutmaksa sonsuza dek kalıcı…
Çoğu yerlinin de farkında olmadığı ya da bilmediği güzelliklerin peşine düşmek oldukça sürükleyiciydi.
Bir anıtı, parkı ya da yapıyı görüntüleyip geçmek sıkça yinelenen gezgin davranışıdır. Görüntüleyip geçmemek için o kent değeriyle ilgili bilgi sahibi olmak durumu değiştirebilir.
Çevreye göz gezdirmek, hatta kafayı kaldırıp yüksekleri taramak gezgin refleksidir. Ama, siz siz olun yerlere de bakın. Basıp geçtiğiniz yerdeki bir nesne ya da figür bir giz barındırıyor olabilir.
Penrose üçgenleri
Helsinki’de merkez gar yakınında yürürken bilimin ayaklarınızın altında olduğunu görebilirsiniz. Güneş, yıldız ve uçurtma biçimli kaldırım döşemeleri düzensiz ve rastgele yerleşimli.
1931 doğumlu matematikçi Roger Penrose kendi adını taşıyan üçgenlerle anılıyor Helsinki sokaklarında. Orta doğuda da sıkça rastlanan bu türden yer döşemeleri ortaçağ İslâm geometrisinden esinlenildiğini düşündürüyor.
Kluuvi Körfezi sınırı
Aleksander caddesinde yürürken üzerine bastığınız metal şeritler sanatçı Tuula Narhinen tasarımı. Geçmişte deniz kıyısının yer aldığı sınırı imlemektedir.
Bizim İzmir’de Hisarönü olarak bildiğimiz bölgenin bir zamanlar deniz kıyısındaki bir ortaçağ kalesini tanımlaması gibi.
Buradan anlaşılacak olan Helsinki’nin geçmişe göre deniz düzeyinden yükselmiş olduğudur.
Bakır şeritler üzerindeki Latince yazılar türlü bitki ve hayvan adlarıdır.
Pohjola
Aleksander caddesindeki Pohjola yapısı adını bir dönem içinde yer alan aynı adlı sigorta şirketinden almış. Mimarlar Gesellius, Lindgren ve Saarinen’in tasarımı olan yapının girişindeki heykelcikler ilgi çekici olduğu kadar kimileri için korkutucu olabilir.
Yapıda faaliyet göstermiş olan bir başka sigorta şirketi Kullervo, Kalavela’ya göndermede bulunmaktadır.
Gülümseyen yüzler Fin mitolojisinde ormanlardan saunalara varıncaya değin pek çok unsura yaşam alanı sağlayan tonttu ya da haltija’yı simgeler. Haltija Fincede “koruyucu” demektir.
Finlerde hemen her varlığın ve nesnenin koruyucusu olduğunu bilmekte yarar var.
Cadde köşelerinde bitkili ve hayvanlı tabelalar
Her ne kadar Helsinki sokaklarında zürafalara ya da gergedanlara rastlanmasa da bu tabelalar eski kent sınırını belirlemektedir.
XVII. yüzyıl Stockholm’ünden alıntıdır. Her bir bölge, bir hayvan ya da bitki türüyle belirlenmektedir.
Okuryazarlığın yaygın olmadığı geçmiş dönemlerde belirli işleri yapan işyerlerinin belirlenmesinde bu türden simgeler kullanılmıştır. Kuzgun, eczaneleri belirleyen ikon olarak seçilmiştir. Günümüzde böylesi bir belirleyiciye gerek kalmamış olsa da kuzgun tarihsel bir varlık olmayı sürdürmüştür.
Hükümet Sarayının saatleri
İlmajokili saat ustası Jaaco Köni tarafından 1821’de yapılan saatler tek düzenek tarafından çalıştırılmaktadır. Saatlerden birisi Senato Meydanı’na bakarken diğeri iç avludan görülebilmektedir.
Alman mimar Engel bu saatlerin ilk olarak Alman saat ustalarına ısmarlandığını ancak daha sonra Senato’nun, bu gereksiniminin bir köylü ailesi olan Könnilerce karşılandığını belirtmiştir.
Ökönni ailesinin saat ustalığını izleyen yıllarda da sürdürmesi köylerinin ilk teknik köy olarak nitelenmesi sonucunu doğurmuştur.
Herttoniemi emekçileri
Herttoniemi metro istasyonundan beş dakika uzaklıktaki bölgede yer alan sokak tabelalarına emekçi fügürleri eşlik ediyor. Aynı zamanda endüstri alanı olan bölge 2014’ten sonra bu figürlerle donatılmış.
Sanatçılar Sirpa Hynninen ve Vesa-Ville Saarinen tarafından tasarlanan, çelikten yapılarak siyaha boyanmış bu yapıtlar Helsinki Sanat Müzesi tarafından desteklenmiş.
Herttoniemi metro istasyonu yakınındaki Sorsaniemenpuisto parkındaki demir çağı gömütünün farkında olanlar var mıdır?
Varsa da kaç kişidir?
Demir çağı gömütünü belirleyen bir öbek kayadır.
1886 yılında yapılan kazılarda bulunan bölge UNESCO Dünya Mirası listesindedir.
Herttoniemi’de Lanetli Konak
On altıncı yüzyıldan kalma konak bugünkü görünümüne XIX. Yüzyılda kavuşmuş.
Koramiral Carl Olof Cronstedt tarafından yaptırılmış.
Anlatılana göre koramiral Ruslarca altın karşılığında teslim olmaya razı edilmiş. İsveç mahkemesi ise koramirale vatana ihanetten hüküm giydirmiş. Sonradan kendisinden özür dilendiği gibi çar tarafından ödüllendirilmiş.
Yine anlatılana göre koramiral Ruslarca kandırılmıştır. Üst tabakada görünen bir sıra paranın altında kumdan başka bir şey yoktur.
Koramiralin suçlu mu suçsuz mu olduğu bir türlü anlaşılamamıştır.
Konağın son özel sahibi Johan Bergbom Fin iç savaşında Rus kızıl güçlerce öldürülmüştür. Dul eşi Helene Gustava Bergbom konağı Fin-İsveç kültürü müzesi yapılmak üzere bağışlamıştır. Bu istek gerçekleşmemiştir.
Helsinki Üniversitesi Kütüphanesi
Dışı alçak gönüllü görünen yapının içine girdiğinizde büyüleyici bir görkemle karşılaşıyorsunuz.
Senato meydanında yer alan yapı bu bölgeye konuşlanmış üniversite yerleşkesinin bir parçası.
Alman mimar Engel tarafından tasarlanarak 1844’te tamamlanmış.
İçini görkemli kılan çok sayıda heykel ve resim görüyorsunuz.
Korint başlı sütunlara eşlik eden resimler yapıya derinlik ve uzamsallık katmış.
Dört bir taraftaki yarım ay biçimli betimlemeler dikkat çekici.
Adalet tanrıçası bir elinde tartı diğerinde kılıçla görülüyor.
Betimlemeler arasında Türk mezar taşının varlığı gözümüzden kaçmıyor.
Felsefe, tiyatro, yazın, astronomi ve yaşamı ilgilendiren pek çok alan betimlenmiş bu etkileyici kütüphanede.
Kütüphane ve üniversite yerleşkesindeki diğer yapılar halkın erişimine açık. Danışmadaki görevliler her soruyu yanıtlamak için olağanüstü çabalıyorlar.
Kentin sıfır noktasında konuşlu üniversite yapılarının içindeki bilimsel etkinliklere kente tuttuğu ışığı da eklemek olası bu yerleşimle.
Tam da burada bizim üniversitelerimizin bulundukları kentlerden yalıtılmışlıklarını düşünmemek elde değil.
Halkın erişimi bir yana bugünün Türkiyesinde kimi üniversitelerin emekli öğretim üyelerinin erişimine kapalı oluşu akla getirildiğinde acıklı bir süreçten geçmekte olduğumuzu düşünmemek olanaksız.
Üniversiteyle toplumun iletişimi ve etkileşimi konusunda alınacak çok yolumuz olduğu kuşkusuz.
Eski kilise parkı (Ruttopuisto parkı)
Veba parkı olarak da bilinen ve mezar taşlarıyla donanmış bu mekân bir zamanlar şehir gömütlüğüymüş. Mezar taşı sayısı 48 olsa da 10.000 dolayında kişi yatıyormuş burada.
Burayı bunca kalabalık gömüte dönüştüren önde gelen etken 1710 veba salgını olmuş.
Buraya son gömülenler Fin iç savaşının (1918) beyaz ordu askerleriyle Estonya bağımsızlık savaşında (1919) toprağa düşenlermiş. Bu askerler için yapılmış olan anıtsal yapılar dikkat çekiyor.
Giriş kapısı Helsinki’deki pek çok önemli yapının mimarı olan Alman Engel tarafından tasarlanmış.
Finlerin önemli destanı Kalavela’nın yaratıcısı Elias Lönnering’in heykeli de yakında olunca görüntülemeden geçmedik.
Öncekinde de vurgulanmıştı. Açılım adı altında pazarlanan barışın “barışa son veren barış” olduğu. Sonrasında hendeklerde toprağa düşen 800’ü aşkın güvenlik görevlimiz en azından o gün için akılları başlara getirmişti.
Bugünlerde diriltilen sözde barışın artık Türkiye Cumhuriyeti devletini sonlandırma girişimi olduğu, iki perdelik tiyatro gösterisinin bu acı gerçeği Türk milletine sunma amaçlı olduğu olabildiğince anlatıldı. Bunun için çığlık atıldığı bile söylenebilir.
15 Temmuz gerekçesiyle ülkenin her yerinde sergilenen görseller bizim çok uğraşıp da anlatamadığımızı anlatır gibi.
Başından bu yana, PKK bir istekte bulunmaksızın tükendiği için silah bırakıyor palavrası bu görseldeki bir çift sözle inandırıcılığını yitirmiş oldu.
“Milletin adı Türkiye”
Paylaşılan (yalanlanmayan) haberlere bakılırsa kitlesel katliam eylemlerinden hükümlü kimi PKK’liler salıverilmeye başlamış bile.
Her ne kadar, görünürde görüşmeler PKK ve uzantılarınca yapılmaktaysa da masada oturan gerçek oyuncu batı emperyalizmidir.
ABD elçisi olmasının yanı sıra Suriye temsilcisi sanını da taşıyan diplomat görünümlü sömürge valisinin “Osmanlı millet sistemi” övgüsü hiç de sıradan bir söylem değildi.
Kısa süre önce dile getirilen öğüt “Milletin adı Türkiye” görseliyle ete kemiğe bürünmüş görünüyor.
Türkiye milleti’ne Cumhurbaşkanı’nın Türk-Kürt-Arap üçlemesi eklendiğinde durum anlaşılmış oluyor.
Çok dillilik, çok mezheplilik, çok kültürlülük vb nitelemeler yaşama geçmek için gün sayıyor.
Bundan sonraki aşamada bu çokluğun anayasaya işlenmesi çabalarına tanık olacağımız kuşkusuzdur.
Elveda Türk milleti dememiz yakındır.
Kültür alanında seslendirilmeye başlanan Türkiye(li) söylemlerinin o sınırı aşıp anayasal düzenlemelere konu olması öngörülmeyen bir durum değildi elbette.
Ayrıştırmaya, bölmeye, parçalamaya odaklı çalışmalar silah bırakma tiyatrosuyla sindirilebilir kılınmaya çalışılıyor.
Tüm bu toz duman içinde yalnız belirli bölgelerin değil tüm ülkenin önde gelen sorunu olan feodalizme değinene rastlayabilene aşk olsun.
Terörsüz Türkiye, topraksız köylüye ne getirecek?
Terörsüz Türkiye, pazar artıklarıyla beslenmeye çalışanlara ne verecek?
Terörsüz Türkiye, ayın sonunu getirmek için eşsiz çözümler üretmeye çalışan milyonlara nasıl bir çözüm sunacak?
Sorular çoğaltılabilir.
Bildiğimiz bir şey varsa Terörsüz Türkiye’nin emperyal proje BOP’a Anadolu topraklarında can suyu olacağıdır.
Terörsüz Türkiye bu riskli projeye katılan iktidara da iktidarını uzatmanın ötesinde sonsuzlaştırma fırsatı sunacağı kuşkusuzdur.
Terörsüz Türkiye, bir taşla vurulan iki kuşun adıdır.
Terörsüz Türkiye, Cumhuriyet’le hesaplaşmadır.
Böyle biline, buna göre saf tutula!
Cumhuriyete bağlı her bir Türk yeni açılımın ayağına takılacak kocaman taş olmalı!
Yukarıdaki bağlantıda ayrıntısı var. Kısa da olsa özetlemekte yarar var.
Başarıyı futbolda şampiyonluğa indirgeyerek kendisine tuzak kuran bugünkü Fenerbahçe yönetimi kulübün en uzun süre (17 yıl) başkanlığını yapanlardan Şükrü Saraçoğlu’nun adını silmek istemişti Kadıköy’den. Bunu yaparken de Atatürk’le aldatmayı seçmişti.
Şükrü Saraçoğlu kimdi?
Milli Mücadele’nin başladığını haber alır almaz Mahmut Esat Bozkurt’la birlikte bir geminin ambarında kaçak olarak Anadolu’ya dönendi.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında başbakanlık yapmış, Türkiye’yi ilgilendirmeyen bu savaştan ülkesini uzak tutmayı başarandı.
Uzun süre başkanlığını yaptığı Fenerbahçe’nin maçını izlemek için bilet kuyruğuna girme alçakgönüllülüğü gösterendi.
Yukarıda saydıklarımızın hiç birisi adının Kadıköy’den silinmesine gerekçe olamazdı.
Bir başka kusuru vardı.
Varlık Vergisi!
Bugün de bilenin bilmeyenin hedefinde olan, savaş yıllarının zorluklarını aşmada başvurulması kaçınılmaz olan vergi.
Varlık kimlerdeyse doğallıkla onlardan alındı bu vergi.
Milli Mücadele’ye katılan yoksul ve yoksun Anadolu halkının canından başka verecek hiçbir şeyi yoktu. Canını vermeyenlerse sağ salim evlerine döndüklerinde varlık vergisi verecek gönence sahip olmak bir yana varlığını sürdürme savaşımı vermek durumunda kaldı.
Saraçoğlu adının Kadıköy’den silinmesinin ardında yatan gerçek neden Atatürk’ü onurlandırmaktan çok Varlık Vergisi’nin öcünü almaktı. Cumhuriyet kurulduğunda varlığı ve varsıllığı elinde tutan gayrimüslim Türkler yanlış algılarla ve yönlendirmelerle Varlık Vergisi ve dolayısı ile Şükrü Saraçoğlu karşıtlığına sürüklenmişlerdir. Bu sürüklenişin gerçekte Cumhuriyet ve Atatürk karşıtlığına evrildiğini söylemek yanlış olmaz.
Başka deyişle, Fenerbahçe Spor Kulübü yönetimi taraftarlarının ezici çoğunluğunun tersine Atatürk adı üzerinden Atatürk karşıtlığı yapmıştır.
Habere bakılırsa Fenerbahçe, ABD’de üretilen bir yoğurt markası olan Chobani’yle sponsorluk anlaşması yapmış. Söz konusu kurumun sahibinin Türk(iye) karşıtı söylemleri ve duruşu göz önüne alındığında Fenerbahçe taraftarlarının ve özellikle de kongre üyelerinin önemli bölümünün bu anlaşmadan hoşnutsuz oldukları açıktır.
Atatürk’ü ve Atatürk’ün en büyük eseri Cumhuriyet’i bayramdan bayrama göz yaşartıcı görsellerle anmak yetmez. Yılın her günü Atatürk’e sahip çıkmak, Cumhuriyeti koruyup kollamak göz ardı edilmemesi gereken vazgeçilmez görev olmalıdır.
Chobani’nin patronu Hamdi Ulukaya, 2015’te CNN’e verdiği röportajda Kürt kökenli olduğu için ayrımcılığa uğradığını ve bu nedenle ABD’ye gelmek zorunda kaldığı yalanını söylemiş. Gerçekle bağdaşmayan bu sözleri söyleyen birinin patronu olduğu kurumun Fenerbahçe gibi Atatürk ve Cumhuriyet tutkunu olduğunu savlayan bir spor kulübüne destekçi olmasına fırsat verilmesi hoş görülebilir bir durum olmasa gerektir.
Chobani’nin 200 milyon dolarlık desteği hiç kuşkusuz önemlidir. Ama, kulübün geçmişi ve sıkça dile getirilen ilkeleri göz önüne alındığında çok da yüksek bir nicelik olmadığı kolaylıkla söylenebilir.
Spor kulüpleri de ticari oluşumlardır artık günümüzde.
Chobani’yle anlaşma bugünün ruhuna son derece uygun olsa da, milyonların gönül verdiği Fenerbahçe’nin ulusal duyarlılıkları ve varlık nedenini hiçe sayması hiç de kabul edilebilir değildir.
Fenerbahçe Atatürkçülük konusunda tutarlı olmak istiyorsa Saraçoğlu’yla başlayan ve Chobani’yle süren yanlışlardan vazgeçme göreviyle karşı karşıyadır.
Helsinki’ye havadan yaklaşırken aşağıya baktığınızda bir adalar denizi görüyorsunuz. Yalnızca Helsinki açıklarındaki ada ve adacık sayısı 300’ü aşkın sayıda.
Deniz bitip de kara başlayınca bu kez göller denizine dönüşüyor yerdeki görüntü. Tüm Finlandiya’daki göl sayısı 187.000’i aşkın.
Helsinki’nin kıyıdaş olduğu Baltık’ı adalar denizi olarak tanımlamak yanlış olmaz. Tıpkı Finlandiya’nın tümünü göller denizi olarak nitelemenin yanlış olmayacağı gibi.
Helsinki açıklarında 330 dolayında ada, adacık var. Oldukça az sayıda ada yerleşimli.
Her şeyden önce adaların yüzyıllar boyunca Helsinki’yi korumada önemli işlev gördüğüne vurgu yapılmalı. Bin yıl öncenin balıkçıları adalarda yaktıkları ateşlerle kent halkına Vikinglerin geldiğini haber vermişler.
Çok daha yakın tarihte, 80 yıl önce ise adalarda yakılan ateşlerle Sovyet bombacılarının yanıltılması sağlanmış.
Bu arada, yakın geçmişte özellikle alkol kaçakçılarına barınak olmuş buralar.
Adalar denizini tanımanın ve yakından görmenin en iyi yolu tekneyle gezmekti.
Önceki gelişimizde geçmişte kale ve garnizon işlevi de görmüş olan Sumenlinna’da karaya çıkarak bu önemli adayı tanımıştık.
Suomenlinna’yı da kapsayan önceki yazımızın erişkesi :
Suomenlinna komşuluğundaki Santahamina’yı geride bırakıyoruz. Adanın Fin ordusunun eğitim alanı olarak kullanıldığını öğreniyoruz. Doğal olarak sivillerin erişimine kapalı.
Santahamina ve Laajasalo adaları arasındaki dar boğaza yapılan köprü iki adayı birleştiriyor. Yüksekliği sınırlı olduğu için geçişimiz sırasında köprünün açılması gerekti.
Açılır-kapanır köprü
Solumuzda kalan Laajasalo adası büyük adalardan birisi. Yirmi bin dolayında insan yerleşimi var.
Sağımızdaki Villinki adasının da yarısı askeri bölge olmakla birlikte villa tipi konutlarıyla dikkat çekiyor.
Laajasalo’da ise daha çok site tipi konutlar öne çıkıyor.
Laajasalo
Dönüş yolunda Vartiosaari ve Laajasalo adaları arasındaki dar geçitteki bir köprünün altından geçiyoruz. Dar geçitlerde kaygılanmamak elde değil. Neyse ki, kaptan buraların alışkını.
Vartiosaari adasında da yazlık konutlar görüyoruz.
Laajasalo’yu anakaraya bağlayan ve henüz tamamlanmamış şık asma köprünün (Kruunuvuori köprüsü) altından geçtiğimizde turun sonuna gelmiş oluyoruz. Köprüye ilişkin ilginç bir notla bitirelim. Görkemli köprüde yalnızca tramvay, bisiklet ve yaya yolu olacakmış. Motorlu taşıtların adaya kolaylıkla erişiminin istenmediği anlaşılıyor.
Laajasalo köprüsü
Yine sağımızda kalan bir başka ada olan Kulosaari’ye anakaradan yaya geçilebiliyor.
Finlerin adalarını ses, hava ve görüntü kirliliğinden koruma çabalarının bizlere de rehber olması dileğiyle tura başladığımız yere, Pazar Meydanı’ndaki rıhtıma dönüyoruz.
Bunu da Lübnan kökenli yeni ABD elçisi Barrack’a söylettiler. Çok iyi Türkçe bilen ve güler yüzü eksik etmeyen bu kişi emperyale hizmeti görev bilenlerin övgülerini almakta gecikmedi.
“Osmanlı milleti yöntemi Türkiye için iyi olur!”
Destan yazmaya doyamayan Osmanlı atalarımız Islahat Fermanı (adı ferman olsa da siz onu batılının buyruğu olarak okuyun) sonrasında Lübnan’da yaşama geçirdiği birlik görüntülü bölünmüşlük bugün de varlığını sürdürüyor. Her ne kadar Osmanlı tarihe karışsa da bir eseri Lübnan’da dimdik ayakta.
Lübnan’da Cumhurbaşkanı Maruni Hıristiyan olmak zorundadır.
Başbakanlıksa Sünni Müslümanlara aittir.
Şiiler parlamento başkanlığı düşü görebilir ancak.
Hıristiyanlığın diğer mezheplerine de farklı kurumlarda yardımcılıklar düşer.
Parlamentoya da dinsel ve mezhepsel farklılıklara göre belirlenmiş kotalar doğrultusunda girilir.
Bu nedenle Lübnan’da bizim bildiğimiz anlamda bir milletleşme hiç gerçekleşmemiştir. Ümmetleşmedir Lübnan’da Osmanlı’dan başlayan, manda döneminde süren ve sözde bağımsızlıktan sonra da korunan. Lübnan’ın iç savaşa sürüklenmesinin de İsrail’in şamar oğlanına dönüşmesinin de altında yatan bu bölünmüşlüktür.
Barrack’ın Osmanlı güzellemesi hem bir bölünmüşlük yaratmak hem de bizim iktidarımızın gururunu okşamak bakımından bir taşla iki kuş vurmayı amaçlamıştır. Bölünmeyi yalnızca sınırların yeniden çizilmesi olarak algılamak büyük hata olacaktır. Sınırlar değişmeden de bölünebilir bir ülke. Şu anda, girilen yol böyle bir bölünmeyle sonuçlanabilir.
Dikkat edilirse son zamanlarda söze Türk, Kürt, Arap üçlemesiyle başlayanların sayısı geometrik olarak artmıştır.
Bu üçlemede yol alınırsa başka eklemeler yapılması güçlü olasılıktır.
Ne de olsa, ne kadar bölersen o kadar küçültürsün, ne kadar küçültürsen o kadar kolay yutarsın!
Emperyalizmin bu hiç değişmeyen ilkesi yerelleri onurlandıracak motiflerle bezenirse ve bir de “toprak kazanıyorsunuz”, “bölge halklarına ağabeylik edeceksiniz” türünden pohpohlamalarla desteklenirse son açılımdan “şapkadan tavşan çıkartmaya” benzer bir algı yaratmak olanaklı kılınabilir.
Kısa erimde kazanç sağlayıcı görünen bu kurgunun orta ve uzun erimde benzer çekicilikte olmayacağı tarihte yaşananlarla kanıtlıdır.
Sonuçta, bugün bu kurguyu coşkuyla karşılayanların uzak olmayan gelecekte başlarına gelecekler karşısında onlara “aklınıza şaşarım” demek görevi bize düşüyor.
Onları düşündüğümden değil ama kanla, canla ve binbir emekle kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne tutkulu bağlılığımdan…
Not : Yazının görseli WP yapay zekâ desteğince oluşturuldu.