• Yıldönümünde Srebrenica kurbanlarını saygıyla anarken, bugünlerde sergilenen açılım tiyatrosuna uzanalım.

    Srebrenica’da 8.000 Boşnak’ın yaşamına mal olan katliamın uygar Avrupalılar gözetiminde ve denetiminde (yüksek olasılıkla yönetiminde) gerçekleştirildiğine değinilmemesi olanaksız. Ancak, bu değininin emperyalizmi göz ardı edişi de bir o kadar anlamlıdır.

    Sonuçta ortaya çıkan “Sırplar Boşnakları yok etti” tablosudur. Doğru olsa da yeterli değildir bu açıklama.

    Soğuk Savaş’ın geride, başka deyişle batı emperyalizminin karşıtsız kalmasıyla ve azgınlaşmasıyla sahnelenen bir kurguydu Yugoslavya’da yaşananlar. Yugoslavya’da başlayan “böl, parçala, yönet” döneminin dünyanın hemen her köşesine dalga dalga yayılacağını öngörememek ancak emperyalizmi yok saymakla olanaklıydı.

    Oysa, Yugoslavya’da yaşananlar için rol dağılımı gerekiyordu. O günün koşullarında Sırplara düşen katliamcı olmaktı. Bunu yapabilecek güç baskın öğe olan Sırpların elindeydi. Tito sonrasının kaba Sırp milliyetçiliği emperyal kurgu için biçilmiş kaftandı.

    On yıl kadar önceki Balkan gezimiz sırasında Makedonya’daki kimi tarihsel yerlerde rastladığımız Amerikan ve AB bayrakları her şeyi anlatır gibiydi.

    Elbette anlayanlara!

    O zaman öngörüldüğü gibi başta orta doğu olmak üzere dünyanın pek çok yerinde sınırların yeniden çizilmesi gündeme geldi.

    Irak’la başlayan BOP kurgusu Suriye’de başarıyla sonuca ulaştırıldı. Bizdeki kimi budalalar Suriye illerine plaka numarası verme hayallerine kapılsalar da Suriye İsrail’in bağlaşığı oldu. İsrail savaş uçakları Suriye göklerinde akaryakıt ikmali yapar duruma geldiler.

    Son olarak İran’a açılan savaş başarıya ulaşamasa da Türkiye bu olayın çok öncesinde “Terörsüz Türkiye” yaldızlı paketle boynunu giyotine uzattı.

    Bugün ilk perdesi sahnelenen “Terörsüz Türkiye” tiyatrosu yarınki ikinci perdeyle tamamlanacak.

    Birkaç aydır örgüt önderliğine atanan Öcalan’ın etkisiyle ve elbette postacıların çabalarıyla “süreç” tamamlanma aşamasına getirilmiş görünüyor.

    Bundan sonraki aşamada bu kötü yemeğin Türk milletine yedirilmesi çabalarına tanık olacağız.

    Bu da başarılırsa bir taşla iki kuş vurulmuş olacak.

    Birincisiyle, bu sürçe yol veren Cumhurbaşkanı’nın koltuğunu koruması sağlanacak.

    İkincisiyle, emperyalizmin 100 yıldır hiç rafa kaldırmadığı Sevr canlandırılmış olacak.

    Türk milletinin şaşkın bakışları arasında…

    Dünyaya emperyalizm gerçeğini göz ardı ederek bakmanın doğal sonucudur.

    Kendi düşen ağlamaz!

  • Akıllı robotlar işinizi çalabilir.

    (CNN Int)

    Beyaz yakalı robotlar işinizi elinizden alacak

    (Wall Street Journal)

    Robotlar işinizi elinizden alacak mı? Eninde sonunda, mutlaka.

    (New York Times)

    Yukarıdaki haberlerin bire bir aynısı ya da benzerleri her geçen gün ortamda daha çok yer alır oldu.

    Bunları okuyanların kaygılanmaması olanaksız.

    Kısaca, robot kavramına değinmekte yarar var.

    Robot sözcüğüyle geçen yüzyılın başlarında Karel Csapek aracılığıyla tanıştığımız söylenebilir. Çek yazar Karel Csapek’in “Rossum’un Evrensel Robotları” oyunu bugünlerde gündemin başlarında yer alan robotu yazın alanına da taşımıştır. Mary Shelley’in Frankestein’ının açık etkisi görülür Csapek’in oyununda.

    Çekçede “robota” sözcüğünün “zorla çalıştırma” anlamına geldiğini de anımsatmış olalım.

    İlk kez 1921’de sahnelenen Csapek’in oyununda fabrikalarda çalışacak robotlar ordusu kuran sınır tanımaz bir bilim insanının öyküsü anlatılır.

    Günümüzde makine öğrenmesi ve derin öğrenme gibi kavramların giderek daha çok konu edilmesi robotların özerkleşmesi ve insana başkaldırması gibi olasılıkları akla getirir olmuştur.

    Her ne kadar son yıllarda daha sık dillendirilse de başlıktaki sorunun 200 yıllık geçmişi olduğu akıldan çıkartılmamalıdır. Sanayi Devrimi’yle birlikte gündeme gelmiştir.

    Sanayi Devrimi’yle birlikte yükselen fabrikalar ev dokumacılığını, otomatik montaj hatları da küçük ölçekli üretim işletmelerinin sonunu getirmiştir.

    Sürücüsüz taşıtlar, kasiyersiz ödeme noktaları ve akla gelebilecek başkaca insansız yürüyen işler robot kıyametinin habercileri olabilir mi?

    Şimdilik robotların ve yapay zekânın insan denetimini aşması olasılığı düşüktür.

    Ancak, bu olasılığın ve robotların öne çıkartılması hiç de bilinçsiz bir tercih değildir.

    Robotların ve yapay zekânın insanın gördüğü işleri yapmaya başladığı kuşkusuzdur.

    Robotlar özneleştirilerek insanı işten yoksun bırakan kararları verenlerin gözden kaçırılması amaçlanmaktadır.

    Robotların ve yapay zekânın yaşamımızda daha çok yer alması elbette kaçınılmaz bir olgudur.

    Karşı çıkış bundan çok, bu dönüşümde insanı göz ardı eden yaklaşımlara ve daha fazla kazanç sağlama anlayışınadır.

    Goldman Sachs’ın 2023 tarihli araştırmasına göre küresel ölçekte 300 milyon insan robot ve yapay zekâ kaynaklı olarak işini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

    Bu tehlike, robotlar ve yapay zekâ kaynaklı olmaktan çok bunların yaşamımıza denetimsizce ve insanı, yaşamı göz ardı edercesine sokulması kaynaklıdır.

    Dördüncü Sanayi Devrimi ya da İkinci Makine Çağı olarak da adlandırılan yeni dönemde işverenler/patronlar açıkça dışa vurmasalar da makinelerin insanların yerini olabildiğince hızlı alması yanlısıdırlar.

    Zorla çalıştırılan robotun insana zor kullanması her ne kadar seslendirilse de şimdilik çok yakınımızda olan bir durum değildir.

    Yapay Zekâ’yla, robotlarla ve başkaca teknolojik gelişmelerle yaşamı kolaylaştırmak ütopyaysa, bu yeni çağın getirilerinin kötüye kullanımı distopya olacaktır.

    Ütopyaya evet demek, ama distopyaya engel olmak öne sürülenin tersine insanın elindedir.

    Başlıktaki soruya geri dönersek, insanların işlerini yitirmesi ne yazık ki olasılıklardan birisidir. Ancak, insanların işlerini ellerinden alacak olanlar robotlar değil kazanç tutkusuyla yanıp tutuşanlar olacaktır.

    Hedef şaşmasın!

    İki yüz yıl sonra bir Luddist başkaldırı daha gündeme gelebilir, gelmelidir.

  • Helsinki’den 2 saatlik keyifli bir tren yolculuğu bizi Tampere’ye ulaştırıyor.  Sırtımızı gara verip yürüdüğümüzde Tampere’nin en işlek caddesi Hameenkatu boyunca ilerlemiş oluyoruz.

    Tampere Finlandiya’nın ikinci kalabalık kenti. Nüfusu 500 bin dolayında.

    Kentin resmi kuruluşu Fin-İsveç dönemine, 1779’a tarihlense de güneydeki Pirkkala bölgesindeki yerleşimin ortaçağa kadar uzandığı biliniyor.

    Bizi Tampere’ye çeken Lenin Müzesi.

    Hızla ve biraz da sabırsızlıkla müzeye yöneliyoruz. 

    Hameenkatu caddesini bir solukta kat ediyoruz. Eski yapılaşma korunmuş. Modern yapılaşmanın eski kenti yozlaştırmasına izin verilmemiş.

    Finlandiya’nın bir parçası olarak Tampere su varsılı bir kent. Çevredeki göller kimi yerlerde kanallarla bağlanmış. Köprü çokluğu su bolluğunun olağan gerekliliği.

    Köprüdeki heykeller kentin ilk yerleşimcilerini simgeliyor

    Belediye

    Tampere, Finlandiya’nın endüstrileşmedeki öncü ve simge kenti olmuş öteden beri. Artık çalışmıyor olsalar da fabrika bacalarının korunmuş olduğunu görüyoruz. Tampere’nin kimliği gibi de işlev görüyorlar varlıklarıyla.

    Köprüyü geçer geçmez sağımızda tiyatro ve kilise yapılarının yan yana yer aldığını görüyoruz.

    Hameenkatu caddesinin sonunda içinde Aleksander kilisesini de barındıran parka ulaşmış oluyoruz.

    Park girişinde özgürlük anıtı karşılıyor bizi. 1921’de Fin heykeltraş Viktor Jansson tarafından yontulmuş. 

    Özgürlük anıtı

    Aleksander kilisesi önünde dikkat çeken bir diğer sanat yapıtı havuzlu bronz yontu. Kevat, Richard Rautalin tarafından 1937’de yapılmış. Dört çıplak erkek çocuk dans ederken betimlenmiş.

    Kevat (Bahar) anıtı

    Parkın girişinde sağda ilginç mimarisiyle boy gösteren yapının kütüphane olduğunu anlıyoruz. Mimarlar Reima ve Raili Pietila tasarımı yapı 1986’da kullanılma açılmış.

    Belediye kütüphanesi

    Parkın çevresinde müzeler yer alıyor. Onlardan birisi Tampere Sanat Müzesi. Pazartesi müzelerin kapalı günü olduğu için yapıyı fotoğraflamakla yetinmek zorundayız.

    Tampere sanat müzesi

    Tampere endüstri kenti. Böyle olunca emekçilerin kümelendiği Tampere’deki bir başka müze İşçi Yerleşimi adıyla düzenlenmiş. İçine girememek ve görselleştirmekle yetinmek Tampere günümüzün yazgısı oldu.

    Lenin müzesine doğru giderken Fin işçi sendikası yapısının girişindeki plaket çarpıyor gözümüze. Elbette belgeliğimize ekliyoruz plaket görselini Finlandiya’nın NATO üyeliğine hayıflanarak.

    “Neredeeen nereye”!.

    İşçi sendikası plaketi

    Düş kırıklığı yaşıyoruz müzeyi kapalı bulunca. 

    Meğer müze dönüştürülmek üzere kapatılmış. Yeniden açıldığında Fin-Rus İlişkileri müzesi olacakmış adı.

    Girişteki plaketi fotoğraflamak yapabildiğimiz tek şey oluyor. Yeryüzündeki son Lenin müzesinin tarihe karışmış olmasına üzülerek.

    Müzelere girememiş olmanın düş kırıklığını bir yana bırakıp kent merkezine yöneliyoruz.

    Şık asma köprü, çalışmasalar da bacaları dimdik duran eski fabrikalar.

    Geri dönmek için geldiğimizde Tampere garının farklı bir saat kulesiyle olduğunu görüyoruz. 

    Müzelere giremeyince Tampere turunu kısa kesiyoruz.

    Hoşça kal Tampere…

  • Farklı televizyon kanallarında yaptığı programlarda içindeki coşkuyu da, öfkeyi de saklama gereği duymaksızın dışavuran duruşuyla anımsayacağız Nihat Genç’i.

    “Ödünsüz Kemalist” nitelemesi onu az ama öz şekilde tanımlar.

    23 Nisan 1920, Ankara.

    Anadolu’nun farklı yerlerinden Ankara’ya BMM üyesi olarak gelenler gözleri önüne serilen yokluklar ve yoksunluklar silsilesini gördüklerinde umutsuzluğa kapılırlar.

    Çoğunun ortak düşüncesi “biz bu koşullarda mı kurtaracağız vatanı?” doğrultusundadır. Memleketlerine dönme niyetindedir çoğu.

    Gelişmelere karşısında telaşa kapılmasa da bir şeyler yapma gereği duyan Mustafa Kemal Paşa umutsuz topluluğa şöyle seslenir :

    “Hepiniz buradan ayrılsanız da ben bir yere gitmem. Tek başıma kalsam, mavzerimi alır, fişeklerimi kuşanır Elmadağ’a çıkarım. Son fişeğimi attıktan sonra bedenimi albayrağa sararak yaralanırım. Temiz kanımı kutsal bayrağıma içire içire bir başıma can veririm. Ben buna ant içtim.”

    Bu etkileyici sözlerin ardından Ankara’dan ayrılmaya hazırlananlar kendine gelir, yaptıklarından utanarak savaşımı sürdürme kararı alırlar.

    Nihat Genç’i, tutkunu ve izcisi olduğu Mustafa Kemal’e benzetebiliriz bu örnekten yola çıkarak.

    Tek başına da kalsa Atatürk ve onun en büyük eseri cumhuriyeti korumak, kollamak için yapmayacağı olmayanlardandı.

    Öyle yaşadı!

    Son sözü “Cumhuriyeti yaşatın!” olmuş.

    Ona yakışan şekilde göçmüş sonsuzluğa…

    Başımız sağ, ruhu şad olsun!

    Anısı yolumuzu ışıklandırsın…

  • “ABD’nin düşmanı olmak tehlikelidir, dostu olmaksa ölümcül.”

    Henry Kissinger

    Romantizm insanın hava, su ve besin kadar gereksinimi. Ama, yerinde ve zamanında olmak koşuluyla.

    “Trump bizi seviyor!” Sözde basının son günlerde sakız gibi çiğnediği sayısız sözden birisi.

    Kissinger’ın sözünü bilmeyen çok belli ki.

    Şaka bir yana!

    Bu sözün işitilmemiş, okunmamış olması olasılık dışıdır kanımca.

    Sorun köksüzlüktedir.

    Sorun ilkesizliktedir.

    Sorun geçmiş bilinçsizliğindedir.

    ABD başkanının bizi seviyor oluşundan övünç duymak olsa olsa sömürgelerde rastlanacak türden bir durumdur.

    Varlığını bağımsızlık savaşıyla sağlamış bir ülke içinse ancak utanç kaynağı olabilir.

    Bizi çok seven Trump yeni Ankara büyükelçisini atadığında romantizm bir kez daha şaha kalktı.

    Atalarının Osmanlı topraklarında doğmuş olmasından tutun da çok iyi Türkçe bilmesine varıncaya dek bir dizi hüneri sözde basınımızın ve onlara katılmakta gecikmeyen kimi ileri gelenlerimizin abartılı övgülerine konu oldu.

    Özellikle son yıllarda göreve çevirmenle giden dışişleri görevlilerimizin sayıca artmış olmasına bakınca Türkçe bilen ABD elçisi bizdeki şakşakçı takımını doğal olarak etkilemiştir.

    Oysa, devlet geleneği olanlar özellikle Türkiye gibi ülkelere hemen her zaman Türkçe bilen, buraları iyi tanıyan diplomatlar göndermiştir. Bunda şaşılacak çok da fazla bir durum yoktur.

    Göklere çıkartılan yeni elçi Barrack ağzındaki baklayı çıkartmak için çok da bekleme gereği duymadı.

    Sykes-Picot Antlaşması!

    Yine de incelik göstermiş Sevr demeyerek.

    Yüz yıl önce çöl kumlarının üzerine hem de masa başında çizilen sınırları Türkiye’ye de dayatma zamanının gelmiş olduğunu aklından geçirdiği açıktır. Her ne kadar bu sözler elçininse de ABD’nin isteği olarak algılanmalıdır.

    Çok daha kötüsü!

    Bu sözlerin karşılıksız kalmış olmasıdır!

    “Ankara’da birileri var mı” diye haykırasım geliyor.

    Öte yandan da düşünüyorum!

    Bu sözlere emperyal maşayı TBMM’ye çağırarak iktidarlarını sonsuzlaştırma histerisine yakalananlar mı karşılık verecek?

    Açılıma hevesli olan ama Sevr meydan okumasına gelince uyur gibi yapan kurucu partinin bugünkü kadroları mı tepki gösterecek?

    Sınırları kanla, canla çizilmiş bir ülkenin siyaset kurumundan “burası Sykes-Picot dayatmasıyla sınırı çizilen yer olmadı, olmayacak” diyen birilerinin çıkmaması ne acı.

  • TBMM zeytine kıymak üzere.

    TBMM üyelerinin çoğunluğu tarihsel sorumluluklarının farkında mı?

    Vatan kurtarmış, Cumhuriyet kurmuş, çağdaş uygarlığa erişmeyi amaç edinmiş TBMM için acıklı bir tablo.

    Vatanseverliği albenili sözcüklere ve kavramlara sıkıştırarak kitleleri avlayanları tam da buradan vurmak gerekir.

    Sıra zeytine geldiğine göre ağaçtan, yeşilden, kurttan, kuştan, çiçekten böcekten vazgeçmekte olduğumuz açıktır.

    Yüz yıl öncenin gerisine düşmekte olduğumuzu üzülerek görmek durumundayız.

    1925 yılında cumhuriyeti kuranlar ağaç yasası çıkartmışlar.

    Gerekçesiz ağaç kesmek yaptırıma bağlanmış bu yasayla.

    Onun da öncesine uzanıp 17 Şubat 1923’te açıklanan Misakı İktisadi bildirgesine göz atalım :

    “Madde 5 : “… Ormanlarını çocukları gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar; yeniden orman yetiştirir….”

    Cumhuriyet bilgeliği budur.

    Bu konuda, kurtarıcı, kurucu, devrimci Atatürk’ün duyarlılığı üzerinde ayrıca durmayı gerektirir.

    Yalova’daki yürüyen köşkün öyküsü biliniyor olmalıdır. Bir çınar ağacını korumak için köşk yürütmek bir yandan güç gösterisi olarak algılansa da diğer yandan eşsiz bir çevrecilik örneği olarak geçmiştir tarihe.

    Günümüz Ankarasında, Söğütözü’de gökdelenler arasında varlık savaşı veren “koliba”nın öyküsü öğrenilmeye değerdir.

    Yine, Ankara’da Gazi’nin çok önemli eserlerinden birisi olan Atatürk Orman Çiftliği’nin başına gelenler de “neredeeen nereyeee!” dedirtecek türdendir.

    Yıkıntıya dönüşmüş, yoksulluğun, yoksunluğun, hastalığın ve elbette ölümün kol gezdiği, henüz ülkeye dönüşmemiş vatandaki canlı ve canlılık duyarlılığıdır “ağaç yasası”.

    Her fırsatta, elbette Cumhuriyeti ve kurucularını incitmek, aşağılamak için laf ebeliğini elden bırakmayanların bunlardan haberi var mıdır?

    Haberlerinin olmaması olanaksız!

    Ancak, amaç ve hedef başka olunca bu haberdarlığın en küçük önemi kalmamış oluyor.

    Yinelemek gerekirse!

    Vatanseverlik ve vatanı savunmak çok boyutlu, yerine göre karmaşık bir iş.

    Söylem kadar eylem gerektiriyor.

    Canlıların ve canlılığın doğrudan hedefe konduğu bugünlerde vatan savunması ağacı, yeşili, kurdu, kuşu özveriyle korumaktan, kollamaktan geçiyor.

    Canlı ve canlılık yoksa vatan da yok…

  • Helsinki’ye önceki gelişimiz küresel salgına rastladığı için müzelere kapanma önlemleri nedeniyle gidememiştik.

    Üç gün ayırıyoruz Helsinki müzelerine. Üç günlük Helsinki Card bu amaç için bire bir. Böylelikle üç gün boyunca hemen tüm müzelere ücretsiz giriş olanağı yakalıyoruz. Yanı sıra 3 gün boyunca Helsinki toplu ulaşımından sınırsız ve ücretsiz yararlanıyoruz. Bu kartla Helsinki adalar denizi tekne gezisi de ücretsiz edinilmiş oluyor.

    Kent turu yapan indi bindi otobüslerden sınırsız yararlanacak oluşumuz bir başka artısı bu kartın.

    Müzeler Helsinki kent merkezine serpiştirilmiş olduğu için birinden diğerine geçmek son derece kolay ve çoğunlukla yürünebilecek uzaklıktalar.

    Amos Rex

    İki dönümü aşkın kapalı alanı olan bu sanat müzesi yeraltına konuşlandırılmış. Süreli sergiler sunuyor sanatseverlere.

    Biz Anna Estarriola’nınkine rastladık.

    Katalan doğumlu sanatçı heykel, zaman ve uzay sanatı ile modern dansa odaklanmış.

    Epidermis (İnsan derisi)

    Günümüzde sanat yapıtlarının oluşturulmasında ve sergilenmesinde teknolojiden de yararlanıldığı için hareketli yapıtlara rastlıyoruz sergide.

    Çıkışta gözümüze çarpan ahşap yapının da Helsinki Card kapsamında olduğunu fark ediyoruz.

    Finlandiya göller ve adalar ülkesi olduğu kadar ormanları unutulmamalı. Ülkenin % 78’i ormanlarla kaplı olunca Helsinki’de ahşap ürünü yapılara sıkça rastlanmasının nedeni kolaylıkla anlaşılır.

    Ahşap kilise 2012’de tamamlanmış. Mimarları Mikko Summanen, Kimmo Lintula ve Niko Sirola. Evanjelik Lutheran topluluğunun kullanımında.

    Kiazma

    İkinci durağımız Kiazma.

    Modern sanat müzesi olarak düzenlenen Kiasma Athenum ve Sinebrychoff sanat müzeleriyle birlikte Fin Ulusal Galerisi’nin üçüncü parçası.

    Müzede süreli sergi Kuveyt kökenli, Senegal doğumlu, Berlin’de yaşayan Münire el Kadiri’ninki.

    Ülkesinde Körfez Savaşı’na tanık olan sanatçının petrolün gücü ve yıkıcı etkisi üzerine verdiği yapıtlar öne çıkmış.

    Petrol temelli kimyasalları simgeleyen şişme yapıtlar dikkat çekiyor.

    Diğer yandan ince bağırsak içinde yolculuk yaptıran bölüm de ilginçti.

    Athenum

    Müze, Helsinki’nin kalbinde merkez garın hemen karşısında.

    Ağırlıklı olarak Fin sanatçıların yapıtlarına ev sahipliği yapsa da Van Gogh yapıtına rastlamak da olanaklı burada.

    Yapımı 1887’de tamamlanan müzenin mimarı Theodor Hoijer.

    Heykellerle bezeli ön cephesi oldukça görkemli.

    Müzedeki yapıtları barındıran etkileşimli ekranlar günümüz teknolojisiyle oluşturulmuş. Yapıtlara ilişkin ayrıntılı bilgi edinimini olanaklı kılıyor.

    İki kata yayılan müzenin içi de dışı kadar görkemli ve etkileyici.

    Synebrichoff Sanat Müzesi

    Ulusal galeriyi oluşturan üçüncü müzedeyiz.

    Müze yapısı Synebrichoff ailesinin eviymiş. Yapı, 1842’de Rus iş adamı Nikola Synebrichoff tarafından yaptırılmış.

    Oldukça geniş bir dağarcığı olan müzede Eski Yunan mitolojisine gönderme yapan yapıtlara olimpiyatlara ve spora değinenlerin eşlik ettiğini görebiliyorsunuz.

    Diğer yandan, aile evinin eşyalarıyla birlikte görüşe sunulduğu bölümler hatırı sayılır bir alana yayılmış durumda.

    Diğer yandan, Eski Avrupa (XIV-XIX yüzyıllar) sanatının yapıtları sergilenmektedir.

    Bu arada, çağcıl kavramlara yönelik sanat yapıtlarına da rastladık bu müzede.

    Helsinki Sanat Müzesi

    Bu müze 1952’deki Helsinki olimpiyat oyunlarında tenis maçlarının oynandığı ve tenis sarayı olarak da bilinen eski bir spor alanında etkinlik gösteriyor. Tenis sarayı her ne kadar 1952’de kullanılmış olsa da 1938’de 1940 olimpiyatları için yapılmış. Araya giren savaş 12 yıllık gecikmeye neden olmuş.

    Helsinki Bienali kapsamındaki geçici sergi küresel ölçekli sorun iklim değişikliği temalı.

    Helsinki Kent Müzesi

    Müze Senato Meydanı karşısında kentin sıfır noktasında yer alıyor.

    Alçak gönüllü yapı Finlerin gösterişsiz yaşam anlayışını yansıtır nitelikte. Bir tür etnoğrafya müzesine de denk düşen bir yapıt gamı var.

    Wee Gee Sergi Merkezi

    Sergi merkezi Helsinki’nin batısındaki Espoo banliyösünde. Müzelerin çoğunluğunun kent merkezinde kümelendiği göz önüne alındığında uzak yerleşimi bakımından sıra dışı bir örnek.

    Merkez hem Espoo Modern Sanat Müzesi’ne hem de Mauri Kunnas müzesine ev sahipliği yapıyor.

    Merkezin tanıtımında da yer alan Futuro (Gelecek) evi de burada (sürekli) sergileniyor.

    Futuro evi

    Matti Suuronen (1933-2013) tasarımı Futuro evi eliptik biçemli. Günümüzle uzay çağı mimarisini bütünleştirmeyi amaçlamış tasarımcı.

    Futuro evi 1968’den 2011’e dek Matti Kuusla tarafından kullanılmış. Buraya getirilmeden önce gözden geçirilmiş ve onarılmış.

    Futuro 8 metre çaplı, 4 metre yüksekliğinde ve 4 ton.

    Altı kişilik oturma grubu, 2 kişilik yatak odası, mutfak, fırın, şömine ve tuvaleti olan banyosuyla temel gereksinimlere yanıt verecek şekilde tasarlanmış.

    Sergi salonunun girişindeki ayrı bölüm biraz geçmişte kalmış eğlence nesnelerine ayrılmış. Gençlik kültürü olarak da adlandırılan bu bölümde geçmişe özlem duyanların ilginç bulacağı örnekler sergilenmiş.

    Cam ve seramik sanatlarına ilgi duyanlar için de ilginç örneklere rastlamak olası.

    Üç günde Helsinki’nin tüm müzelerini gezemesek de öncelikli ve önemli olanları gördük.

    Bakım ve onarım geçirmekte olan Helsinki Ulusal Müzesi ziyarete kapalıydı.

    Helsinki Ulusal Müzesi

  • Bir meslek büyüğümüzdü Eren AKÇİÇEK.

    Sonsuzluğa göçmesi hepimizi sarstı.

    Gastroenteroloji uzmanlığına tıp tarihçiliğini eklemişti.

    Hekimlikten emeklilik yıllarını tıp tarihi başta olmak üzere farklı konulardaki üretkenliğiyle doldurdu.

    Milli Kütüphane’de karınca gibi çalıştı.

    Sayamayacağımız kadar çok kitap bıraktı ardında.

    Bedeniyle değilse de yapıtlarıyla yaşayacak!

    İyiliğini, üretkenliğini, alçakgönüllülüğünü elbette unutamayız.

    Sövgü sözlüğümüzün temel taşı eşek dostumuzu unutmayacak denli canlıseverdi.

    Hepsi kadar önemlisi sarsılmaz bir Kemalistti!

    Atatürk’ün ikonik “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!” sözüne bire bir uyan kişiliğiyle Ata’nın emanetine de son nefesine dek sahip çıktı.

    İzmir Tabip Odası yönetiminde olduğumuz yıllardaki desteğini ve oda çalışmalarına katkılarını unutamayız.

    Yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…

    Başımız sağ, ruhu şad olsun!

    Kitaplarını bir çırpıda sayamayacağım için aşağıdaki bağlantıdan yararlandım :

    https://www.pandora.com.tr/Yazar/eren-akcicek/58843

  • Işığı gören gelir!

    Yeni açılımın farklı ürünleri yaşamımızdaki yerini almayı sürdürüyor.

    Amedspor ve Diyarbekirspor önceki açılımım ürünleriydi. İlki, etnikçilerin beklentisine karşılık olurken ikincisi Osmanlıcı-Arapçı anlayışın beklentisini karşılamıştı.

    Açılım “Terörsüz Türkiye” adıyla canlandırılınca hemen her alanda çok şey dile getirildi. Siyasetten kültüre varıncaya dek bir dizi değişiklik istemi gündemdeki yerini aldı.

    Kitleleri etkilemede hemen her zaman önemli rolü olan sporun göz ardı edilmesi düşünülemezdi.

    Önceki açılımın meyvesi Diyarbekirspor bu açılımın kaldıraç kolu olmayı sürdürdü. Öyle ki, kendini feda etti ve Kobanispor’a dönüştü.

    Denebilir ki, Osmanlıcı iktidar bu değişimden hoşnut kalmış mıdır?

    İlk bakışta ikileme düşüren bu sorunun yanıtını yeni açılımı kotarmak için kılı kırk yaran iktidarımızın sınır ötesi emellerinde aramak yanlış olmaz. Her ne kadar “özgürleşen!” Suriye’de yeni plaka numaraları üretme hevesi gerilerde kalmış olsa da hemen her alanda duvara çarpan iktidarı kurtaracak olan seçenek görünürde de olsa toprak kazanımı ve sınırların genişletilmesi projesi olacaktır.

    Bir şekilde canlılığını sürdüren bu heves göz önüne alındığında iktidarın Kobanispor’a soğukluk göstermesi bir yana Diyarbekirspor’u feda etmesi güncelin olağan akışına uygundur.

    Bu türden değişikliklerin Türkiye Futbol Federasyonu’nca onaylanması gereği akla getirilse de, yeni açılımda eli silahlı teröristlere bile dokunmama politikasının en yetkili ağızlarca dile getirildiği unutulmamalıdır.

    Durum böyle olunca da iktidara bağlılığı tartışılmaz olan TFF’nin Kobanispor’un ayağına takılan taş olması akıldan bile geçirilemez.

    Kobanispor gelişmesini bir işaret fişeği olarak nitelemek abartı olmaz.

    Diriltilen açılımın spor ayağıdır. Bu ve benzeri değişimlerle ve dönüşümlerle toplumun Terörsüz Türkiye adıyla anılan ihanet projesine alıştırılması amaçlanıyor olabilir. Sporun ve onun da içinde futbolun hiç akla gelmeyen kesimleri ortak paydada buluşturabildiği anımsandığında Kobanispor hamlesinin açılımı hedefe götürecek itici güçlerden birisi olarak kullanılması kimseleri şaşırtmamalıdır.

    Arşivde gezinirken önceki açılımın ürünleri olan Amedspor ve Diyarbekirspor üzerine yazmış olduğumu fark ettim.

    İkisi birlikte okunduğunda anlamlı olabileceğini düşünerek 3 yıl önceki yazımı da ilginize sunuyorum.

  • Bir ülkeye ya da kente ikinci kez gidince farklı ve çok da bilinmeyen yerler arayıp, bulma dürtüsü devinime geçiyor. 

    Görece küçük ve derli toplu görünen Helsinki’de keşfedilmeyi bekleyen sayısız yer var.

    Yazılı ve sanal kaynaklar değerlendirildiğinde iyi ki arayıp bulmuşum bu çok fazla bilinmeyen yerleri dedirtiyor insana.

    Günümüzün teknoloji olanakları Helsinki gibi bir kentte böylesi gizli yerlere erişmeyi kolaylaştırıyor.

    Helsinki katedralinin çok yakınında bir yere götürüyor sizi sayısal yol gösterici. Ulusal Arşivler yapısı bir kamusal alan. Yakınındaki üniversite yerleşkesiyle bütünleşmiş gibi. 

    Buna karşılık, tüm kapılar hemen herkese açık. Hatta, danışmadaki görevli gösterilen ilgiden onur ve gurur duyar görüntü veriyor. 

    Yapının üst katına çıkan dış merdivenlerin başında yer alan “bilge fare” heykeli 8-10 cm’lik oylumuyla kentin en küçük heykeli unvanını taşıyor. Elindeki kalemle “söz uçar, yazı kalır” yazarak bu eski Roma özdeyişini canlandırıyor. 

    Finlandiya göl ve orman varsılı bir ülke.

    Görünürde başkaca değerli varlığı yok.

    Görünmeyen değeri ise bilgi. Çağın en önemli değeri.

    2000 yılında heykeltraş Jyrki Siukonen’in elinden çıkan bu neredeyse görünmez sanat yapıtının Finlandiya’da bilgiye verilen değerin yanı sıra belgenin önemine vurgu yaptığı düşünülebilir. 

    Sıra dışı küçük boyutu nedeniyle kolaylıkla gözden kaçabilecek “bilge fare”yi bulabilmek için birazcık çabalamak yeterli.

    Fare çoğumuzun bildiği gibi genetik yapısı bakımından biz insanlara neredeyse özdeş canlılardan birisidir. Bu özdeşlik biz insanların deneği olması şanssızlığı anlamına gelmiştir onun. 

    Helsinki’de fareye bilgelik unvanı vererek insanlık biriken borcunu biraz olsun ödemiş mi olmaktadır?

    Yoksa özür mü dilemekteyiz bu küçük dosttan?