cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • 2026 İYİ BAŞLADI

    Bu görüntüyü her fırsatta anımsamak gerek. Kahramanlaştırılmak istenen kişi işte bu.

    Bir önceki yılın sonundan başlayarak geçen yılı “terörsüz Türkiye” kurgusuyla oyalanarak geçirdik. İş döndü dolaştı Öcalan’ın özgürlüğünde düğümlendi.

    Gerçeklikle uzaktan yakından ilintisi olmayan, onun da ötesinde Türk Milleti’nin onurunu ve gururunu örseleyen bu kurgu siyaset kurumundan dişe dokunur karşıtlık görmedi. Özellikle kurucu partinin bu konudaki duyarsızlığı ve daha da kötüsü bu kurguya yatkınlığı rahatsızlık vericiydi.

    Kurgunun postacısı ve seslendiricisi konumundaki DEM parti ve bağlaşıkları her fırsatta Öcalan dediler, başka bir şey demediler

    Kurguyu yeni yılla birlikte boyutlandırmak isteyenler Diyarbakır’da Öcalan’a özgürlük mitingi yapılacağını duyurdular.

    Bu duyuru toplumu sarsıcı etki yarattı.

    Toplumsal tepki bir grup yurtseverin mitingin yasaklanması istemli başvurusuyla (Avukatlar İsmail Çevik, İsmail Sami Çakmak, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Selçuk Ulusoy ile Seyfeddin Çelik ve Suay Karaman Cumhurbaşkanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na ve Diyarbakır Valiliği’ne planlanan mitingin yapılmasına izin verilmemesi için dilekçe verdi) ete kemiğe büründü.

    Yılın ilk gününde gelen haber sevindirdi.

    DEM parti amaca ulaşıldığına vurgu yaparak hava koşulları gerekçesiyle mitingin ertelendiğini duyurdu. Amaca ulaşıldığı nitelemesi geri adım atmıyoruz olarak okunmalı. Çekindik de erteledik diyemeyeceklerine göre.

    Bu gelişme açılım sürecine tutkuyla bağlı olan kurucu parti için işaret fişeği olmalı.

    Siyaset kurumundaki aymazlık ve duyarsızlık bir yana eli kanlı katile önderlik sunan açılımın toplumsal düzlemde en küçük destek bulamadığı anlaşılmış olmalıdır.

    Hiç gereği ve somut gerekçesi olmadan açılım başlatmanın anlamsızlığı ortaya çıkmıştır.

    Bu açılımın da önceki gibi duvara çarpacağını öngörmek abartı olmayacaktır.

    Masanın devrilmesi uzak değildir.

    Masanın devrildiği gün bayramımız olacaktır!

    Kurucu partinin bu gelişmeyi doğru okumasını ve ona göre tutum almasını beklemek en doğal hakkımızdır.

  • Yeni yıla geri sayarken öngörüler ve tasarımlar öne çıkar(tılır).

    Unutulan özeleştiriyi öne çıkartmak isterim.

    AKP iktidarının özellikle son 20 yıllık döneminde “Kemalist güç odağı oluşturma” çabası içinde oldum Kemalist olmaya çalışan biri olarak.

    Her seferinde duvara çarptım desem yeridir.

    Hemen eklememde yarar var!

    Türkiye’yi içine düştüğü derin kuyudan ancak Kemalizm ipi çıkartabilir.

    Başka yol, yöntem ve umar yoktur.

    Elbette kanımca.

    Birkaç örnekle sürdürelim!

    Bölüşüm krizi

    Türkiye’nin yakın tarihinin en derin ekonomik kriziyle boğuştuğunu öne sürenler çoğunlukta.

    Ancak, adlandırmada hata olduğu da açık.

    1974 yılında asgari ücretlinin cebine giren para GSYH’nin % 80’ine denk düşmekteymiş.

    Günümüzde bu oran % 40’lara kadar düşmüş.

    Bu istatistiğin anlaşılır dile çevirisi şudur.

    Çalışanların enflasyona ezdirilmediği, ezdirilmeyeceği doğrultusundaki sözler palavradır.

    Ekonomik krizden çok bölüşüm krizi olduğu tüm açıklığıyla ortadadır.

    Gençlere yazık oluyor

    Yıl boyunca sayısız gencimiz acımasızlıkla ve vicdansızlıkla karşılaştı.

    MESEM uygulamasını kınamak için anayasayla güvence altında olduğu sanılan gösteri haklarını kullanan 16 genç tutuklandı. MESEM kapsamındaki iş cinayetlerinden ötürü tutuklu sorumlu sayısı bu kadar var mıdır?

    Yine, benzer şekilde emekli aylıklarının yetersizliğini kınama amacıyla basın açıklamasına katılan CHP Kadıköy gençlik kolu başkanı 19 yaşındaki gencimiz kendisini demir parmaklıkların ardında buldu.

    Güvenlik sorunu

    Dün 3 polisimizi aramızdan alan dinci terör örgütü çok değil birkaç ay önce Yalova’da araç konvoyu oluşturup gövde gösterisi yaptığında oralı olmayanlar şehit cenazeleri uğurlanırken ağlak sesle konuşarak üzülmüş gibi yaptı.

    Yeryüzünde sınırları Türkiye’ninki kadar geçirgen başka ülke(ler) var mıdır?

    Nesin, kimsin diye sorulmadan ülke topraklarına sokulanların iç güvenlik sorunu yarattıklarını anlamak için acı deneyim gerekliydi belli ki.

    İlk belirtilere bakılırsa özverili polisimiz değer yargıları bizimkilerle hiç benzeşmeyen insana değil canlıya benzerlikleri görüntüden öte olmayan vahşilerin karargâhına gel desen gelecekleri almaya gider gibi gitmişler.

    Dinci teröre yönelik operasyonların hız kazandığı ve gözaltı sayısının geometrik olarak arttığı görülüyor.

    Örnekler çoğaltılabilir.

    Ancak, bu birkaçı bile cumhuriyetin devletsiz kaldığının kanıtıdır.

    Ne yapmalı?

    Her ne kadar, Türkiye’yi kurtaracak seçenek Kemalizm olsa da bu bağlamda güç odağı oluşturulamadığı ortadadır.

    Armudun sapı, üzümün çöpü demeden bu durumdan rahatsız olan tüm güçlerin bir ortak paydada buluşmaları gerekli olmanın ötesinde ivedi zorunluluktur.

    Cumhuriyeti devletsiz bırakan iktidar güçlü bir şekilde erken seçime zorlanmalıdır.

    Böyle biline, ona göre davranıla…

    2026’nın cumhuriyetin devletle buluştuğu yıl olması bu tutuma bağlıdır!

    “Geçim için seçim” söylemi kulağa da hoş gelmiyor mu?

    Yeni bir yol yapmak için zaman kısıtlı, bir yol bulmak içinse seçeneksiz değiliz.

  • Geçen yüzyılın başında kendisini gösteren toprak satın almaları bugünkü İsrail’in mayası oldu denebilir. Hiç kuşkusuz Siyonizm ve ondan hiçbir koşulda desteğini esirgemeyen emperyal güçtür İsrail devletini var eden anlayış.

    Vadedilmiş topraklar savı üzerinde yükselen İsrail’de çam ağacı bile bu metaforun silahına dönüştürülmüştür.

    Zeytin ağacı Akdeniz’in kökleşmiş direncinin simgesidir.

    Buna karşılık, Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail zeytinin yerine çamı yeğlemiştir.

    Zeytin, bilindiği gibi yaşam süresi binyılları bulabilen, meyvesiyle sağlıklı yaşam sunan sonsuzluk ağacıdır.

    Oysa, çam görece kısa sürede büyüse de meyvesiyle yararlı olmak gibi bir özellikten yoksundur.

    Çam ormanları bölgeden çok Avrupa’ya benzemenin aracıdır.

    Filistin’e özgü olansa Halep çamıdır. İsrail, Halep çamı yerine başka türleri yeğlemiştir.

    Zeytin, barışın yanı sıra Filistin’in bölgedeki kökleşmişliğinin simgesi sayılmaktadır.

    İşgalci, işgalini bölgenin ağacını dışlayarak ve kendi seçimi olan çam aracılığıyla kabul ettirmeyi amaçlamıştır.

    Her ne kadar bu karşıtlaşmada ağaçlar karşı karşıya gelmiş görünseler de ağaçlar insanların kurbanı olmuştur.

    Zeytin kadar olmasa bile çam da değerlidir.

    İsrail’de hemen her şey gibi ağaçlar da silaha dönüşmüş gibidir.

    Öyle ki, bu yapılanı etkili kılmak için çam ağacı dikme törenlerine Albert Einstein, Michael-Kirk Douglas, Elizabeth Taylor, Julio İglesias, Brooke Shields gibi dünyaca tanınmış ünlülerin katılması sağlanmıştır.

    Bir bakıma, Filistin’in ortadan kaldırılması, Filistin halkının kökünün kurutulması süreci ağaç egemenliği üzerinden yazılmaktadır.

    Bu, ağaçların silaha dönüşmesi olarak da görülebilir.

    Olgunlaşması uzun zaman alsa da çok değerli meyvesi ve o meyveden elde edilen yağ bir yanda.

    Hızlı büyüyen ama yaşamsal önemde meyve vermeyen çam diğer yanda.

    Ortak noktaları mı?

    İsrail-Filistin çatışmasında silah olarak kullanıldıklarının farkında olmayışları.

    Emperyalizm, yeri geldiğinde bitki örtüsünü değiştirerek meydan okumayı deneyebiliyor. Filistin topraklarında zeytine karşı çam bu meydan okumanın kullanışlı aracı olmuş.

    Emperyalizmin yaşamın her alanına egemen olacak bir karşıt olarak görmekte yarar var.

    Hemen her an karşımıza çıkabilecek bir kötülük olarak…

  • YALOVA’NIN BAŞINA GELEN

    İstanbul’a yakın ama görece sessiz ve dingin ilimiz.

    Doksan dokuz depreminde ağır yıkım yaşayan yerleşimlerimizden biri.

    Kurtarıcı Atatürk’ün de ilgi alanında olmuş.

    1929’dan ölümüne dek fırsat buldukça Yalova’ya atmış kendini. Ankara’nın bunaltan ortamından kaçarak sığındığı liman olmuş. Burada geçirdiği günler toplanınca yıla yakın süre çıkmış ortaya.

    Atatürk zamanının dakikasını boşa harcamayan biri olarak dinlenir gibi görünse de “yürüyen köşk” efsanesini yaratmış Yalova’da. Çınar ağacı yaşasın diye köşkü yürütme dehası sergilemiş.

    Böylelikle, bir yandan doğasever ve çevreci yanını ortaya koyarken diğer yandan köşkü yürüterek meydan okumuş dosta, düşmana. Türk milleti yalnız savaşta değil barışta da yaratıcıdır, olmayacağı oldurandır demek istemiş.

    Sığırtmaç Mustafa’yla Yalova’da karşılaşmış.

    Atatürk çok sevdiği Yalova’yı bucaklıktan ilçeliğe yükseltmiş. Bütçesi iyi olan İstanbul’a bağlanmasını sağlamış. Tutkuyla bağlandığı bu güzel yurt köşesi gelişsin, kalkınsın istemiş.

    Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu Atatürk’ün Yalova’daki çalışmaları sonrasında kurulmuş.

    Yalova doğası ve toprağı ile örnek çiftlik kurmaya uygun bir yer.

    Atatürk, kendi cebinden harcadığı parayla bu amaca uygun toprak edindi Yalova’da. Edindiği hemen her şey gibi Yalova’dakileri de milletine bıraktı kalıt olarak.

    Atatürk Yalova’ya son kez 1938 yılının ocak ayının sonlarında geldi. Burada 9 gün geçirdi. Hızla bozulan sağlığı bir daha Yalova’ya gelmesine izin vermedi.

    Bugün Yalova’yı dinci terörle konuşuyoruz.

    Ne büyük acı!

    Sığırtmaç Mustafa’yla rastlaştığı, köşk yürüttüğü, çiftlik kurduğu Yalova bugün köktendinci terörün yuvalandığı yer olarak öne çıktı.

    Atatürk’ün milletine bıraktığı Yalova çiftlik toprakları tıpkı Atatürk Orman Çiftliği gibi yağmalanmış, talan edilmiş.

    Bir zamanlar millete örnek olan bereketli topraklar bugün Türk polisinin aramızdan alındığı yerler olarak geçti tarihe.

    Ne kadar utansak azdır.

    Cumhuriyeti yıkmaya ant içmişlerin sahnelediği bu kez oyun Yalova’da görücüye çıktı.

    Cumhuriyet tutkunlarının yüreği yandı…

    Kim bilir kaçıncı kez!

  • Prof Dr Emel Tümbay’ı geride bırakmak üzere olduğumuz yıl içinde uğurladık sonsuzluğa. Biz öğrencilerinde derin iz bırakmıştı.

    Başka deyişle unutulmazdı!

    Bedeniyle aramızda olmasa da anısıyla ve daha da önemlisi geride bıraktığı ölümsüz yapıtlarla sonsuza dek yaşayacak!

    Ruhu şad olsun.

    Öğrencisi Prof Dr Ramazan İnci hocamızın dokunaklı ve bir o kadar içerikli yazısı onu çok iyi anlatmış.

    Bu kez söz konuk yazar Prof Dr Ramazan İnci hocamın…

    Eylül ayında bir gün telefonum çaldı. Arayan kıymetli meslektaşım, KLİMİK Dergisi baş editörü ve Türk Tabipler Birliği Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap’tı. Sevgili Alpay’ın benden isteği Prof. Dr. Emel Tümbay hakkında bir anma yazıydı. Alpay’la konuşmamızda “Ne yazayım, ne anlatayım ben şimdi?” sorusu gündeme geldi elbette. Alpay, “seni anlıyorum!” dedi ve ekledi: “Emel Hoca için ne yazsak hep eksik kalır”! Sevgili Alpay’ın teşvikiyle hususi bir ivedilikle yazı için çalışmaya başladım. Kafamı ne kadar toparlamaya çalışsam da epeyce bir zaman tek bir satır yazamadım. Emel Hoca’mız hakkında yazmak, hele onun “Ramo”su olarak yazmak hayatın doğal akışına uyan bir eylem değildi benim için. Başlarken yazmaya karşı koyacak gerekçeleri aradım adeta. Bu belirsizlik, yazmanın kendisinden çok, taşıdığı duygusal yükün ağırlığından kaynaklanıyordu.

    Emel Hoca benim için adeta bir roman kahramanıdır. Eğer o gerçekten bir romanın hayali  karakteri olsaydı, neyin hayali olurdu? Olağanüstü başarıların ve sıra dışı bir hayatın kahramanı muhtemelen. Bu anlatıda, mesleki bir birliktelik ve kişisel tanıklık eşliğinde  Türkiye’de tıbbi mikolojinin gelişim süreci içinde, kanlı canlı Emel Hoca’yı neredeyse bir edebi karaktere dönüştürerek anlatmaya çalıştım. Olağanüstü bir hayal gibi görünse de, bu hayat yaşandı.

    Olağanüstü başarılar ve sıra dışı bir hayat söz konusu olduğunda yazmak zordur. Bu yazıyı kaleme alırken Jean-Paul Sartre’ın Varlık ve Hiçlik adlı eserinde yer alan şu sözler bu güçlüğü kavramama yardımcı oldu: “Varlık mevcudiyet olarak tanımlanamaz çünkü mevcut olmama hali de varlığı ifşa eder; yani olmamak da var olmanın bir halidir. Yani nesnenin varlığı yokluğu da kapsar (birdir). Hiçlik bu yüzden varlığa musallattır: Varlık hiçliğe ihtiyaç duymadan kavranabilir gibi görünse de dışında değil; varlığın kalbindedir. Varlığımızdaki bu hiçlik sonsuz olasılıkları mümkün kılar.”

    Belki de hayatta kalmak, yalnızca geçmişi bilmekle değil, o geçmişten hareketle bir gelecek hayal edebilmekle mümkündür. Martin Heidegger, Varlık ve Zaman adlı eserinde insan-gerçekliğinin varlığını “ölüme doğru-varlık” olarak tanımlar; insan için bu kaçınılmaz bir varoluş yoludur. Son ana kadar bilinçli bir farkındalık içinde yaşayan Emel Hocam, hastaneye yattığı ve yoğun bakımlara girip çıktığı zor dönemlerden sonra bile “ölümden korkmadığını” söyleyebilen bir insandı.

    EMEL TÜMBAY’IN MİRASI

    Emel Hocam ile tanışmamız 1979 yılına dayanır. Esasen eşim Sevinç’in çok sevdiği hocasıydı. Sevinç’le hayatlarımız kesişmeseydi belki de Emel Hoca’yı hiç tanımamış olacaktım. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi yönetimi, 1978 yılında 5. sınıf öğrencilerini yıl sonunda Doğu’ya bir ziyaret gezisine çıkarmıştı; amaç Türkiye’nin sağlık sistemini yerinde görmek ve o dönemin sağlık ocaklarının işleyişi hakkında fikir sahibi olmalarını sağlamaktı. Öğretim üyesi olarak o dönem doçent olan Emel Hoca o gezinin sorumluluğunu üstlenmişti. Gezinin fotoğraflarına göz atarken Doğu ve Güneydoğu’nun karış karış ziyaret edildiğini,  Hakkari’ye kadar gidildiğini gördüm. Bu gezi bile tek başına Emel Hoca öğrencilerine gönülden bağlı ve meslektaşlarına dost, efsanevi bir hoca olduğunun kanıtı gibiydi.

    Asistanlık dönemimde ve daha sonra hocanın derslerine hep katıldım. Derslerinde akılcı ve kalıcı metaforlar kullanır,  doğrudan hayata ilişkin örnekler verirdi. Örneğin Candida derslerinde ezberlemesi zor olan adlandırmaları hep bir ağızdan tekrar ettirir, Clostridioides difficile’yi anlatırken gökteki yıldızlar metaforunu kullanırdı. Emel Hoca’nın “Candida Emel” olarak anıldığını da bu dersler sırasında öğrendim. Çünkü Candida türlerinin tomurcuklanmasını kız evlat hücre metaforuyla  öylesine güzel betimlerdi ki, bu anlatım zihnimizde kalıcı bir iz bırakırdı. Dermatofitleri anlatırken de yine akılda kalıcı metaforlardan yararlanırdı. Microsporum canis’i anlatırken köpeklerden söz eder, öğrencilerini dikkatli olmaları konusunda uyarırdı. Bu anlatımın kendi yaşamıyla bağını da bilirdik; terriyer ve kaniş cinsi köpekleri olmuştu. Unutulmaz isimler koyardı köpeklerine. İlk göz ağrısı Pamuk adlı bembeyaz bir terriyerdi. Ardından kaniş-terriyer kırması, zeytin gözlü, simsiyah kıvırcık Zımzım geldi; tam anlamıyla bir can dostuydu. Kediler kapıda bekleşir, balkonda köpekler dolaşırdı. Onlar için özel mamalar hazırlar, derin dondurucuda öğünler hâlinde saklar, ihtiyaç oldukça çıkarırdı.

    Resim 1. Pamuk ve Zımzım ile, 2019.

    Mikoloji dersleri her zaman dolup taşardı. Ders aralarında öğrenciler kürsüye hücum eder, kendilerinde gözlemledikleri lezyonlar için ondan görüş alırlardı. Bir gün hocanın dersine gitmemiştim; laboratuvarda rutin çalışmalarımı yapıyordum. Dersten bir öğrenci laboratuvara gelip “Ramo beyi arıyorum” dedi. Bir lezyonundan örnek alınması için gelmişti bu öğrenci ve evet Emel Hoca bana hep “Ramo” derdi.

    Bugün bile pek çok kez “Emel Hoca’nın dersleri efsaneydi” sözünü duyarım. O, döneminin en çok tanınan hocalarından biriydi. Doğrusu şuna hep inanırım: Bir insanı diğerlerinden ayıran, ona verilenler değil, sahip olduklarından neleri var ettiği ve neler yaptığıdır.

    MİKOLOJİNİN MİSYONERİ

    “İnsan, kendi yaptığından (yapmakta olduğundan) başka bir şey değildir” der, Jean Paul-Sartre,Varlık ve Hiçlik adlı eserinde. Nobel ödüllü yazar Cengiz Aytmatov ise “Bir insan için en zor şey, her gün insan kalabilmektir” sözleriyle bu düşünceyi başka bir yerden tamamlar. Emel Tümbay, bir insan ve bilim insanı olarak, aramızdan ayrılıncaya kadar bu anlamda pek çok kişiye rol model olmuştur.

    Çalışmak, onun için manevi bir beslenme kaynağıydı. Tatil nedir bilmezdi; düzenli bir tatil kaçamağı yaptığını hiç hatırlamıyorum. Daha çok “baykuş tipi” insan karakterine sahipti. Geceleri çalışmaktan yorulmazdı. Analitik düşenceye sahip, rasyonel, planlı ve mükemmeliyetçi kişiliği ağır basardı.

    Benim bildiğim, o kadar çok ilke imza attı ki… Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) ve Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti’nin ortak yıllık toplantılarında hep ön safta yer aldı. Ulusal ve uluslararası pek çok toplantıda düzenleyici olarak sorumluluk üstelendiğini çoğu meslektaşımız bilir. “Söz uçar, yazı kalır” anlayışıyla, bu toplantıların bildirilerinin ve sunumlarının kongre kitabı olarak basılmasını özellikle önemserdi.

    Alanında Türkiye’de bir ilk olan ve Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti’nin resmî  yayın organı olarak yayımlanan  İnfeksiyon Dergisi, 1987 yılının Temmuz ayında yayın hayatına başladı. Dergi, adeta bir “İnfeksiyon Okulu” niteliğindeydi. Yılda dört sayı olarak 23 yıl boyunca kesintisiz yayımlanan derginin editörlüğünü de Emel Hoca yaptı. Derginin bilimsel niteliğinin artırılması ve uluslararası indekslere girmesi için yoğun çaba gösterdi. Derginin yalnızca sınırlı sayıdaki cildi dijital ortama aktarılabildi. Daha sonra değişen yönetim tarafından İnfeksiyon Dergisi’nin yayın hayatı sonlandırıldı.

    EMEL TÜMBAY İLE ÇALIŞMAK

    Asistanlık sınavlarının kürsüler tarafından yapıldığı yıllardı. O dönem başka alanlar da aklımdan geçiyordu; ancak İntaniye Kürsüsü’ne girdim. Bu tercih, Emel Tümbay ile uzun soluklu bir ilişkinin de başlangıcı oldu. Asistanlık yılları hızla geçti; kürsüler ayrıldığında yoluma Mikrobiyoloji’de devam ettim.

    Emel Tümbay, Almanya’da Prof. Heinz P.R. Seeliger’in kürsüsünde edindiği bilgi ve deneyimle Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde modern bir Mikoloji laboratuvarı kurmuştu. Prof. Seeliger, Almanya’da kalması için kadro dahi sağlamıştı; ancak o, ülkesine olan sevgisi ve Mustafa Kemal Atatürk’e olan saygısı nedeniyle Türkiye’ye dönmeyi seçmişti. Almanya’dan kalan mavi Vosvosu, o dönemin bir hatırasıydı.

    Daha sonraki yıllarda Prof. Seeliger birçok kez Türkiye’ye geldi; tam anlamıyla bir Türk dostuydu. Bu ziyaretler kapsamında ortak bilimsel toplantılar düzenlendi; Listeria konulu toplantı bunlardan birisiydi. Almanya’dan getirilen farklı mantar kökenleriyle Ege Üniversitesi’nde bir kültür koleksiyonu oluşturuldu. O yıllarda bu kültürleri düzenli olarak pasajlayarak canlı tutuyorduk.

    Ben Emel Tümbay’ın ilk tez asistanıyım. Onunla çalışmanın en yoğun ve öğretici dönemlerinden biri bu süreçti. Tez konum “Yanık Yaralarında Mantarlar” idi. Küf ve mayalar dâhil her tür mantarla çalışıyorduk. O dönemde Türkçe mikoloji kaynakları yok denecek kadar azdı. Bu boşluğu, 1983’te yayımlanan Pratik Tıbbi Mikoloji kitabı doldurdu. Kitaptaki çizimlerin tamamı Emel Tümbay’a aitti; Türkçe tıp terminolojisinin özenle kullanılması eseri ayrıcalıklı kıldı.

    Resim 2. Pratik Tıbbi Mikoloji

    Kitabın üniversite matbaasında basımı için başvurduğunda bu talebi çeşitli gerekçelerle reddedilmişti. Tüm maddi zorluklarına rağmen kitabı Bilgehan Basımevi’nde Cemal Usta’nın desteğiyle bastırdı. Bilim üretiminde engelleri kabullenmeyen, sorumluluk alan bir karakteri vardı.

    1980’li yıllar üniversiteler için zor dönemlerdi. Akademide baskının yoğun olduğu bu dönemde Emel Hoca’nın adının da bu listelerde olduğunu öğrendiğimde “nasıl olur” demiştim. O zaman cesaretin, korkusuzluk değil; korkuya rağmen doğru olanı yapabilmek olduğunu anladım. Bunun ötesinde doğruyu savunmayı ve bunu da özgüvenle yapabilmeyi öğrendim.

    İnsan ilişkilerinde çok sıcaktı; herkesi kucaklayan, çok yönlü bir kişiliği vardı. Herkesin yeni yılını kutlar, odasının duvarları yeni yıl kartlarıyla dolardı. Ulusal bayramlar ve Tıp Bayramı da onun için çok önemliydi. Kurduğu dostluklar bakiydi. Çocukluk döneminden kalan ilişkileri vardı; eğitim ve akademik yaşamı boyunca edindiği dostluklarıyla birlikte geniş bir sosyal çevreye sahipti. Çevresindeki ihtiyaç sahibi herkese elinden gelen her türlü yardımı yapardı.

    Mesleki iletişimde son derece yetkindi. Meslektaşlarına ve hastalarına bağlıydı. Ulusal ve uluslararası düzeyde kolaylıkla ilişki kurar, bilimsel iş birlikleri geliştirirdi. Uzun yıllar boyunca zihninde olgunlaşan Tıbbi Mikoloji Derneği’ni, 2011 yılının sonunda birlikte kurduk. Böylece Türkiye, Avrupa Tıbbi Mikoloji Konfederasyonu (European Confederation of Medical Mycology, ECMM)’nda temsil edilmeye başlandı. Bu süreçte ülkemizde ileri düzey “Master Class” adı verilen eğitim toplantıları düzenlendi ve Balkan Mikoloji Topluluğu’nun kurulmasına katkıda bulunuldu.

    Tıbbi Mikoloji Derneği yayını olarak basılan Tıbbi Mikoloji kitabı, asistan ve konunun uzmanları için temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyordu ve yayımlandıktan kısa bir süre sonra tükendi. Emel hoca kitabın yeniden basımı için son günlerine kadar çalıştı. Kitabın yeniden basılması onun vasiyeti gibiydi; bu isteğini, ilgili belgelerin bilgisayarında hangi dosyada yer aldığını özellikle belirterek dile getirmişti.

    Resim 3. Tıbbi Mikoloji.

    Öte yandan Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları bibliyografyası hazırlığı içindeydi. Akademik üretimin yalnızca özgün çalışmalarla sınırlı kalmaması gerektiğine inanarak bilimsel kitap çevirileri de yaptı. Irwin W. Sherman’ın Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık adlı eseri, bu anlayışın somut örneklerinden biri olarak geniş bir okur kitlesine ulaştı.

    Resim 4. Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık

    EMEKLİLİK VE KARABURUN GÜNLERİ

    Emeklilik, Emel Tümbay için akademik hayattan çekilmek anlamına gelmedi. Gaziantep’ten Urfa, Diyarbakır, Elazığ ve Van’a; Edirne’den Çanakkale, Samsun, Kırıkkale’ye ve Kıbrıs’a kadar birçok okuldan lisans ve lisansüstü düzeyde mikoloji dersleri vermek üzere davet aldı. Bu çağrılara büyük bir sorumluluk duygusuyla, çoğu zaman kendi imkânlarıyla gitti. Bir yolculuk sırasında havaalanında düşerek kolunu kırmasına rağmen, alelacele yapılan bir alçıyla ders anlatma sözünü tutmak üzere yola devam ettiğine bizzat tanığım.

    Sadece teorik değil, bölümden taşıdığımız mantar kültürleri ile uygulamalı dersler yapıyorduk; başka fakültelerden mikoloji rotasyonu için gelen asistanlar da bu sürece dâhil ediliyordu. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikoloji Bilim Dalı gerçek bir Mikoloji Okulu idi; Türkiye’de bu alanın yaygınlaşmasında ve ilerlemesinde büyük rol oynadı. Emel Hoca bu anlamda tam bir mikoloji gönüllüsüydü.

    Karaburun emeklilik yıllarında onun sığınağı oldu. İzmir’deki evine zorunlu kalmadıkça gelmez, dostlarını sık sık Karaburun’a davet ederdi. Doğum günlerinde—19 Ocak’ta—yaptığımız ziyaretlerde bizi her zaman özenle hazırlanmış sofralar karşılardı. Bir vejetaryendi; en sevdiği yemek mantıydı. Kutu kutu peynirli mantılar derin dondurucusunda eksik olmazdı. Şakşukayı ve her türlü salatayı da çok severdi. Kahvesi gece gündüz masasından eksik olmazdı. Bir de yemek üzerine keyif için bir sigara tellendirip, “hayatın tadını çıkarmaya çalışırdı.”

    Resim 5. Karaburun, 16 Ocak 2023

    Cenaze törenine yurdun dört bir yanında gelen çok sayıda dostu ve meslektaşı katıldı. Katılamayanlar mesajları ile duygularını ilettiler. Ne zaman mezarlığını ziyaret etsem “burada, bu dünyadaki görevini ve misyonunu hakkıyla tamamlamış bir insan yatıyor!” derim.

    Emel Tümbay’ın aydınlığı, insanlığı ve dostluğu anlatılarak değil, ancak yaşanarak kavranabilirdi. Çok uzun olmasa da onunla birlikte çalışabilme mutluluğunu yaşadım. Ardında bıraktığı asıl miras, bilime sadakatle bağlı, sorumluluk alan ve dünyada kalıcı bir iz bırakmaya çalışan bir yaşamdır. Böyle insanların sayısı maalesef çok değil; Emel Hoca onlardan biriydi.

    Bu dünyadan bir Emel Hoca geçti; bilgisiyle, emeğiyle ve insanlığıyla. Ama hep kalbimizde ve zihnimizde kalacak, Varlık ve Hiçlik ile… Onu çok özlüyoruz.

    Not : Yazı, Klimik Dergisi’nin 2025; 38(4):254-7 sayısında yayımlanmıştır. Buradaki yayımı yazarının izniyle yapılmıştır.

  • COP 31

    COP 31

    İklim değişikliği ve karbon salınımının konuşulduğu COP toplantılarının karbon salınımı kaynağı olması ne yaman çelişkidir.

    COP, Türkçeye “Taraflar Konferansı” olarak çevrilebilir. Birleşmiş Milletler öncülüğünde 1995’ten bu yana her yıl bir ülkenin kentinin ev sahipliğinde bir araya gelen ülkeler iklim değişikliğinin yarattığı sorunları görüşüyor.

    Dilekler bol olsa da somut adımlar yok düzeyinde denebilir.

    Bir tür “dostlar alışverişte görsün” durumu!

    Bu arada, iklim değişikliğini önemli ölçüde etkilediği varsayılan karbon salınımı da bu görüşmelerin önde gelen başlıklarından biri oluyor.

    İlki 1995’te Almanya-Bonn’da yapılmış.

    COP 31, önümüzdeki yıl Ekim’de Antalya’da yapılacak.

    Gururlanalım, ama düşünmeyi unutmayalım!

    Bu kez sıra dışı bir durum yaşandı.

    Ev sahibi Türkiye’yken konferans başkanlığı koltuğunda Avustralya oturacak.

    Bugüne dek buna benzer bir durum yaşanmamış.

    Bunun nedeni şuymuş.

    COP toplantısı için harcanacak para (650 milyon-1 milyar USD) Avustralya kamuoyunu rahatsız etmiş. Bu rahatsızlığın yarattığı baskı Avustralya yönetimini ev sahipliğinden vazgeçmeye zorlamış.

    Ne yardan ne serden vazgeçmek istemeyen Avustralya ev sahibi Türkiye, başkan ben olayım demiş. Böylece, bir yandan kamuoyu baskısı savuşturulurken diğer yandan “başkanlık” elde tutulmuş.

    Büyük başarı!

    Bizim “itibardan tasarruf olmaz” ilkemizden yararlanmış olabilirler mi diye düşünmekten alamıyor insan kendisini.

    Önceki COP buluşmaları listesini gözden geçirince toplantıların çoğunlukla karbon salınımı yüksek ülkelerde yapıldığı dikkat çekiyor. Varsıllıkla doğru orantılı olduğu ve toplantı giderleri göz önüne alındığında bunda şaşılacak durum yok.

    Diğer yandan, milyar dolara varan harcamanın karbon salınımı olmadan gerçekleşmesinin zorluğu da göz önüne alındığında bir yaman çelişki yakalanmış olur.

    Önceki yıllarda, ülkeler için karbon salınım kotası belirlendiği bilgisine rastlamıştım bir kaynakta. Ne iyi, demeden önce izleyen tümceyi okuyun derim.

    Karbon salmaya doyamayan ABD, yeterince karbon salamayan bir Afrika ülkesinin kotasını satın almak istemişti.

    Neresinden baksanız akla zarar bir durum değil mi?

    Yoksullukla sınanma aşamasını geçen, açlıkla sınanmaya başlayan ülkemiz insanının bunca zorluk içinde ülkemizi yönetenlerin bu kadar parayı COP 31 gibi amacı ve hedefi belirsiz, belirli olsa da sonuçsuz bir etkinliğe yatırmasını sorgulayacak hali yok hiç kuşkusuz.

    Bu durumda, yönetenlere dikensiz gül bahçesinde zahmetsizce dolaşmak kalıyor.

    COP 31 toplantısı için harcanması olası paranın şimdiden birilerinin iştahını kabarttığını öngörmek abartı olmayacaktır.

    Bunca beceriksizlik içinde en iyi yaptığımız işlerden biri olan “hizmet” elbette bedelsiz verilmeyecek.

    Yandaşlar, candaşlar, onlara eklenen başka kayırılanlar COP 31’i iple çekmeye başlamışlardır.

    Bu hizmet sunumunda hiç kimsenin aklına karbon salınımını sorgulamak değil düşünmek bile gelmeyecektir.

  • SÖVGÜ ÜZERİNE

    Şiddet denilince kaba güç ve silah kullanımı gelir ilk olarak akla.

    Oysa, şiddet fiziksel olabildiği gibi sözel de olabilir.

    Sövgü bu amaçla sıkça başvurulan araçtır.

    Sosyal medyada öylesine sövgü sözlerine rastlıyorum ki varlığımdan utanasım geliyor.

    Sövgü, umarsızlığın, zavallılığın ve belki de kısa yoldan vicdanı rahatlatmanın aygıtı olarak dolaşıma sokuluyor.

    Başlangıçta kavrayamamıştım.

    Bilgilenince algıladım.

    Bursa’da futbol izleyicisi etnikçiliği ve terör seviciliği belgeli bir kadın siyasetçiye sövgüyle tepki göstermiş. Her nasılsa işin içine bir de gazoz markası sokulmuş.

    Açık ve net söyleyeyim.

    Her türlü kaba güç ve silah kullanımı gibi sözel şiddetin baş öğesi sövgüye de karşıyım. Her kime ve ne gerekçeyle olursa olsun sövgüye başvurmamalı insanım diyen.

    Türkiye “Terörsüz Türkiye” kılıflı bir fırtınaya yakalanmış durumda. Toplumda bu gelişmelere karşı bir öfke selinin oluştuğu ortada.

    Gerekçe ne olursa olsun sövgü haklılık kazanan bir eylem değildir.

    Bundan kaynaklanan atışmanın sosyal medyada olanca hıza kavuştuğunu görüyoruz.

    Bu gereksiz olduğu kadar tehlikeli bir gelişme.

    Her türlü kışkırtamaya karşın bölünemeyen Türk milletinin bu ve benzeri gerekçelerle biri birine düşmesi birilerinin öteden beri arzuladığı tablodur. Haklı gerekçelere dayandırılan ve öfke patlamasının sonucu olduğu söylenebilecek sözel şiddetin bir noktada eylemli şiddete dönüşme olasılığı akıldan çıkartılmamalıdır.

    Türk milletinin, son Türk devletini ateşe atmaya aday gelişmeler karşısında sövmekten önce yapabilecekleri var.

    Öncelikle soğukkanlılık ve sağduyu korunmalıdır.

    Sövgüye karşı çıkmak elbette gereklidir.

    Ancak, özellikle son dönemde açılımı güzellemek için 100 yıl öncenin haklı savaşını, kuruluşu ve devrimleri her fırsatta boy hedefi yapan, işi sövgüye vardıranlar da bundan vazgeçmeli.

    Etkinin (haklı ya da haksız) tepkiye neden olduğu gerçeği unutulmamalı!

    Elbette, eğer kışkırtıcı değillerse.

    Bu arada, sövgüyü gerekçe ederek etnikçiliğe, bölücülüğe yakınlık göstermek, şirinlik yüklemek de bir o kadar sakıncalı.

    Sövgü bahanesiyle bölücülüğe mağduriyet sağlama yaklaşımlarına dikkat!

  • Cem Gürdeniz amiralin paylaşımıyla öğrendik üçüncü kuşak, Ahmet Müfit’in sonsuzluğa göçtüğünü.

    Türk hariciye geleneğinin tükenmeye yüz tutan adlarından biriydi.

    Bir o kadar önemlisi Cumhuriyet neferi olmayı ilerleyen yaşında da sürdürmesiydi.

    Büyük dedesi Hamit Naci’nin adını taşıyan Mavi Vatan Vakfı kurucusu olmayı göze alması bir örnektir.

    Anısı önünde saygıyla eğilmek görevdir.

    Anısı ve adı bu dünyada bıraktığı derin izle unutulmazlar arasına girmiştir.

    Özdeş soyadı belleğimi devindirdi.

    Dede Lütfü Müfit Atatürk’ün silah arkadaşıdır.

    Atatürk yaşam öykülerinde değinilen sürgün arkadaşıdır aynı zamanda.

    Yıl 1905.

    Yer Şam.

    Mustafa Kemal Lütfü Müfit ikilisi Şam’da konuşlu 5. Ordu’da görev başı yaparlar.

    Gördükleri gündüz ve gece kadar zıtlık içermektedir.

    Güneş batınca, Osmanlı ordusu bambaşka bir kimliğe bürünür.

    Devleti dış saldırılardan korumakla yükümlü ordu iç güvenlikten de sorumludur oysa. Gün batımıyla birlikte ordunun “işe” çıktığını görürler. Çevredeki köyler, kasabalar basılır. Orada yaşayanların değerli eşyaları zorla ellerinden alınır ve yukarıdan aşağıya rütbe sırasıyla dağıtılır. Bir tür ganimet paylaşımı söz konusudur.

    Oysa, ortada bir savaş sonucu ele geçirilmiş değerler yoktur.

    Ordu, güvenliğinden sorumlu halkın varlığına çökmektedir.

    Doğal olarak, bu kolektif suça herkesin ortak olması beklenmektedir. Böyle durumlarda suça katılmayan ama tanık olan her zaman için istenmeyen durumdur.

    Mustafa Kemal, Lütfü Müfit’e “Biz bu işlerin içinde olamayız” diyerek tutumunu belirler. Çünkü o yarının adamıdır. Daha o yıllarda Türkçe alfabeye geçişin ve belki de Cumhuriyeti kurmanın planlarını yapmaktadır.

    Bu ibretlik olayı kıssa sayarsak iki hisse çıkarabiliriz.

    Birincisi, her koşulda ve her durumda temiz kalmak önemlidir ve olasıdır. Neredeyse koca ordunun katıldığı kirli işten bağışık kalmanın olası olduğu ikilimizce ortaya konmuştur.

    İkincisiyise, ezbere dönüşmüş olan bir saptama konusunda hiç olmazsa bir değerlendirme yapma gereğidir.

    “Birinci Dünya Savaşı’nda Araplar bizi arkadan vurdu” sözü çokça dolaşır ortalıkta. Bu söze inanan sayısı da az değildir.

    Yaşananlara bakılırsa emperyal güçlerle işbirliği içinde olan Arapların bu sözü doğruladığı ve bölgede cetvelle çizilen sınırların önünü açtığı düşünülebilir. Bu saptamanın Araplara karşı bir nefret doğurduğu da gerçektir.

    Şeytanın avukatlığını yapmak gerekirse, Osmanlı milletinin bir parçası olan Arapların bu olumsuz deneyimi büyük savaştaki tercihlerini etkilemiş olabilir mi?

    1905 yılında Şam’da Osmanlı ordusunun sergilediği eylemleri öğrendiğimde imparatorluğun daha o zaman yıkılmış olduğunu düşünmüştüm. On yılı aşkın süre daha dayanmış olması Osmanlı’nın hünerinden çok paylaşım heveslilerinin anlaşmazlığı kaynaklıydı.

    Bu örnekten de anlaşılacağı gibi Cumhuriyet tertemiz, lekesiz insanların eseridir. Belki de öyle olduğu için üç çeyrek yüzyıldır çabalanmasına karşın yıkılamamıştır.

    Özdeşlerin ve elbette başta kurtarıcı, kurucu ve devrimci Mustafa Kemal’in yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…

    Bu da yetmez!

    Değerli emanetlerine var gücümüzle sahip çıkmak için ne gerekiyorsa yapmamız dileğiyle değil zorunluluğuyla…

  • UMUT HAKKI MI DEMİŞTİNİZ?

    Dimitrios Yuannides’i bilir misiniz?

    Anlatmaya çalışayım.

    Yunanistan’da 1967 yılında yapılan darbenin ön saflarında cuntacı askerler vardı. Bu darbenin gerçek yöneticisi perde gerisinde duran Dimitrios Yuannides’ti.

    Bizim 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na “demokrasi” nitelemesini eklemek yanlış olmaz. Kıbrıs’a barış götürürken faşist darbeci Nikos Sampson’un devrilmesi sağlandı. Kıbrıslı Rumların anavatan bellediği Yunanistan’a da demokrasi götürülmüş oldu. Faşist cunta düştü.

    Cuntadakilerle birlikte perde gerisindeki Yuannides yargılandı.

    Oralarda kimselerin aklına “umut hakkı” demek gelmemiş olmalı ki Yuannides 36 yılını geçirdiği hapishanede yaşamını 2010’da yitirdi.

    Bugünlerde “umut hakkı” diyerek eli kanlı katile özgürlük yolunu açmaya çalışanları öfkelenerek izliyoruz.

    Şunun şurasında çeyrek yüzyıl oldu bu kişi hapse düşeli. Türk yargısının bugün bile mumla aranan duyarlı tartısı yaşam boyu hapis yaptırımına uğrattı bu kişiyi.

    Ölüm cezasının kaldırılmasıyla canını kurtardı.

    Ölüm cezasının kaldırılması elbette o günün gereğiydi.

    Ancak, o cezanın kaldırılmasında oyu olan kişi izleyen yıllarda miting meydanlarında Öcalan’ın idamını savunabildi. Hatta, işi tiyatroya dökerek idam için ipiniz yoksa işte size ip diyerek el bile yükseltti.

    Terörist başından esirgenen yağlı ip “umut hakkı” kılıfında Türk halkının boynuna geçirilmeye çalışılıyor.

    Açılımcılar her geçen gün hızlanarak muratlarına erme peşindeler.

    Görünen o ki, Türk siyaseti tümüyle değilse bile ana gövdesiyle ayartılmış durumda.

    İlk seçimlerin güçlü iktidar adayı ana muhalefet kurucu partinin ayağına gelen fırsatı kullanmak yerine açılım kuyrukçuluğuna yöneldiği günümüzde “kararsızlar partisi”nin hızla yükseldiğini görüyoruz.

    Hem üzülerek hem de ibretle!

    Türkiye’nin zamanı giderek daralıyor.

    “Umut hakkı” bir kısaltmaysa eğer açılımı “teröriste özgürlük, Cumhuriyete veda”!

    Yakın tarihten, komşu Yunanistan’dan bir örnekle irdelemeye çalıştım Türkiye Cumhuriyeti için “olmak ya da olmamak” ikilemine dönüşen bu ihanet kurgusunu!

    Her yazının olduğu gibi bu yazının da bir esin kaynağı var :

    Bağlantıdaki sunum biraz uzunca olmakla birlikte son derece bilgilendirici ve akıcı.

    Zaman ayırıp izleyen çok şey öğrenecektir.

  • FUTBOLUN HALLERİ

    FUTBOLUN HALLERİ

    Milli takımımız dünya kupasının eşiğinde. Elbette önemli sayılabilecek bir başarı.

    Buna karşılık, bir yandan bahis ve hiç eksik olmayan şiddet önemli sorun.

    Zeki ve çevik oldukları kuşkusuz olan kimi sporcuların hiç de ahlâklı olmadıklarını düşündüren gelişmeler yaşanıyor. Sayıca az olmayan hakemlerin onlara katılmış olması da dikkat çekici.

    Bu arada, izleyicileri de irdelemekte yarar var.

    Stadyumlardaki şiddetin ana öznesidir ne yazık ki izleyiciler. Her ne kadar kışkırtılmış olsalar da izleyiciler en azından göze görünen haliyle şiddet kaynaklarıdır.

    Diğer yandan, izleyiciler tıpkı kimi sporcular, hakemler ve hatta yöneticiler gibi bahis tutkunudur.

    Adı çok duyulmadık ülkelerin takımlarının anlık durumunu yansıtan bilgilendirmeler ve bunlara gösterilen ilgi başka nasıl açıklanabilir?

    Futbolda yaşanan bu kirliliğin basketbol ve voleybolda olmayışının ya da göz ardı edilecek düzeyde kalmış olmasının sorgulanmasında yarar olduğu kuşkusuzdur.

    Geçen hafta içinde İstanbul’da iki köklü İstanbul takımının Ziraat Türkiye Kupası maçı öncesinde oluşan bir görselden yola çıkarak yorumlarda bulunmak istedim.

    Fatih Karagümrük-İstanbulspor takımları karşılaşmaktaydı. Maçın yapıldığı stadyum 75 bin kapasiteli. Oldukça büyük kuşkusuz. Bu iki takımı destekleyenlerin burayı doldurmaları elbette beklenmez.

    Ama, görsele bakıldığında kamera kadrajında tek izleyici yok.

    Türk futbolunda olay çok, izleyici (neredeyse) yok demek olası.

    İzleyici her spor gibi futbolun da parasal ve tinsel can suyudur. Daha doğrusu öyle olmalıdır.

    Onun olmadığı yerde yaşananlara şaşırmamak gerekir.

    Türkiye’de futbol, kara para aklama makinesi olarak bile işlev görebilmektedir. Futbolla ve sporla en küçük ilintisi olmayanlar yönetici rolündedir.

    Anımsayalım!

    Her ne kadar izleyiciler şiddetin özneleri gibi görünseler de sahaya inip hakem yumruklayan, sporcuları soyunma odasında tutsak alan yöneticiler bu ortamın tamamlayıcısıdırlar. Sayısı az olmayan kimi yöneticilerin şiddet kışkırtıcısı oldukları kesindir. Hızlarını alamayıp şiddetin öznesi oldukları da belleklerdedir.

    Yöneticiliğin bu denli düzeyden ve nitelikten yoksun olduğu koşullarda bahis sorununun ortaya çıkması olağandır.

    Yöneticilerin önemli bölümü spordan ve futboldan anlamadıkları için kendilerine yol gösterenlerin yönetimi altına girmektedir. Onlara yol gösterenler de kirliliğin parçaları olunca savurganca harcanan transfer bütçeleri sıradan olguya dönüşmektedir.

    İzleyicinin olmadığı yerde onun parasal desteği eksik kalmaktadır.

    Bu durumda, iş bilmez yöneticiler kendi amaçlarına ulaştıktan sonra geride yıkıntı bırakmakta ve bu olumsuzluğu kendilerinden sonra gelen yönetimler bu yıkıntıyı kucaklarında bulmaktadır.

    Ne yapmalı?

    Öncelikle, futbol kulüplerinin gelirleri ve giderleri sıkı bir biçimde denetlenmeli. Bu bağlamdaki akıldışılıkların ve savurganlıkların önüne mutlaka geçilmelidir.

    Diğer yandan, ortamdaki yerli-yabancı sporcu dengesi ülke yararına değiştirilerek düzeltilmelidir. Böylelikle Türk gençlerinin futbol ortamında fırsat bulmaları sağlanmalıdır.

    Saman alevi gibi yanıp sönen başarı yerine süreklilik ve sabırlı yönetim anlayışı egemen kılınmalıdır.

    İzleyicinin yokluğu futbolda ahlâkın yokluğunu doğurmaktadır.

    Her şeyden önce, futbol başka amaçlara erişim aracı olmaktan çıkartılmalıdır.

    Futboldaki olumsuzlukların başarıyı besleyen öğeler gibi gösterilmesinin önüne geçilmelidir.

    Varsın sportif başarı üst düzeyde olmasın!

    Buna karşılık ahlâk ve namus kazansa az şey mi olur?