cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • ÇORBA

    ÇORBA

    Yaşadığımız sürece “daha neler” demeyi sürdüreceğiz gibi görünüyor.

    Konserden vuramadık çorbadan deneyelim dedi birileri.

    ABB Başkanı Mansur Yavaş bu kez çorba sunumu nedeniyle soruşturulacakmış.

    Toplumu bir tas çorbaya muhtaç duruma düşürenlerin kendilerini sorgulayacak yerde üzerine gidecek birisini bulmakta son derece hünerli oldukları anlaşılıyor.

    Çorbanın Türk mutfağının önde gelen öğelerinden olduğu kuşkusuz.

    Kısa sürede hazırlanabilmesi, hemen her koşulda tüketime sunulabilmesi çorbayı öne çıkartan birkaç özelliği.

    İktidarın çorba üzerinden yürütmeyi aklına getirdiği bu saldırı umarsızlık göstergesidir.

    Milyar dolarların Ankapark’a gömüldüğü başkentte çorbayı soruşturma noktasına düşmek başka nasıl açıklanabilir?

    Çorba deyince aklıma geldi.

    Bundan birkaç yıl önceydi.

    Çorbayı da ben dağıtırım diyenler çorba dağıtımından suç üretmeyi kafaya koymuş anlaşılan.
Suyunu bulandırmasa da kuzuyu yemeye kararlı kurt gibiler.

    İzmir’deki bir devlet üniversitesinin sağlık yerleşkesinde çorba çeşmeleri kamunun yararlanımına sunulmuştu.

    Belli ki, bu parlak düşünceyi yaşama geçirenler bir tas çorbanın gücünden yararlanmak istemişlerdi.

    Osmanlıcı esinti de etkili olmuştur bu kararda yüksek olasılıkla.

    Geçmişin sebil, hayrat uygulamaları ilk akla gelenler.

    Düşünceyi değil de uygulamayı kıyasıya eleştirmek hak olmanın ötesinde görev.

    Bir sağlık yerleşkesinde bir tas çorba sunmanın çok daha sağlıklı yöntemleri varken çorba çeşmesi üzerinden toplum sağlığını tehlikeye atmak çılgınlığın ötesinde akıldışılığın ürünü olmalıydı.

    İçinde bulunduğumuz çağda bu yöntemle çorba dağıtmanın sakıncalarını sorsalar yanı başlarındaki mikrobiyoloji uzmanları anlayacakları dille anlatırdı bu parlak düşünce sahiplerine.

    Sürdürülemez olan bu uygulama birkaç ay içinde tarihe karıştı. Yapılan yatırım da kamunun yanına zarar kaldı.

    ABB’ye çorba üzerinden saldırı aklın, vicdanın, insafın ve elbette ahlâkın kabul edeceği türden olmasa gerektir.

    Olsa olsa tarihe kara harflerle geçme heveslilerinin işi olabilir…

    Not : Araştırınca fark ettim. İzmir’deki devlet üniversitesi yerleşkesine çorba çeşmesi yatırımı o tarihte (2022) yönetimi AKP’de olan İzmit Belediyesi’nce yapılmış.

  • İSRAİL HER YERDE

    Gazze’de işi soykırıma vardıran İsrail’e bu engel olabilmek şöyle dursun sporun hemen her dalında İsrail’in varlığına karşı duruş bile gerçekleştirilemiyor.

    Bu konuyu yazmaya hazırlanırken dün akşam Belgrad’da oynanan Partizan-Fenerbahçe BEKO basketbol maşında açılan bir görsel gündeme oturdu.

    Sırplar, her nedense 600 yıl geriye göndermede bulunma gereği duymuşlar.

    Çok bilinen Kosova savaşını Osmanlı kazansa da padişahını savaş meydanında yitirerek hüzünlü bir zafer çıkmış ortaya. Sultan I. Murat’a ilişkin farklı senaryolardan söz edilse de öldürüldüğü doğrudur. Böylesi bir olayın bunca yıl sonra spor alanında canlandırılma çabası yerinde midir, gerekli midir? Bu ayrıca tartışılabilir.

    Bu arada, belirtmekte yarar var.

    Osmanlı egemenliği altında Sırplarla Türkler yüzyıllarca birlikte yaşamıştır. Ayrıca, Sırpça Türkçe’nin nen çok verinti yaptığı dildir. Yolu Sırbistan’a düşenler bu gerçeğe bire bir tanıklık etmişlerdir.

    Doğrusunu isterseniz Sırpların bu gösterisine anlam veremesem de kırılmayı ve incinmeyi de gerekli görmedim.

    Toplumların bir şekilde yenilgilerinden utku üretme eğilimi olduğu bilinen bir gerçektir. Anlayışlı olmakta sakınca yoktur.

    Oysa, çok daha fazla konuşulması gereken, haydutluğuna, insanlık dışı uygulamalarına karşın İsrail’in spor alanlarında varlığını sürdürebiliyor oluşudur.

    İsrail’e karşı topla, tüfekle karşı koyma olanağı bulunmayabilir. Ancak, aynı İsrail’in spor alanlarından uzak tutulması olasıdır.

    Örnek anlamayı kolaylaştıracaktır.

    Avrupa basketbol ligi Euroleague’de yer alan 20 takımın ikisi İsrailli. Bu takımlar iç saha maçlarını Avrupa’da belirlenen bir kentte oynuyorlar. Belgrad bu kentlerden birisi.

    İsrail takımları dış saha maçlarını ise karşılaştıkları takımın ülkesinde oynuyorlar. Türk takımlarıyla olan maçlarını ise İsrail takımlarının güvenliğinin sağlanamayacağı gerekçesiyle Türk takımlarının belirlediği bir ülkede oynuyorlar.

    Özetle, hiçbir takım İsrail’e gitmiyor, gidemiyor.

    Buna karşılık, İsrail takımlarının Türkiye’ye gelmesi güvenlik gerekçesiyle sakıncalı bulunuyor.

    Neresinden baksanız yaşamın olağan akışına uymayan bir durum.

    Böylesine çarpık ve kabul edilemez bir durum varken Sırpların yenilgilerinden kahramanlık üreten görsele odaklanmak hiç gerekli değil.

    Not : Euroleague yönetimi 1 Aralık’tan başlayarak İsrail takımlarının iç saha maçlarını İsrail’de oynayabileceğine karar verdi.

  • İLK DÜĞME YANLIŞ İLİKLENİNCE

    Böyle birinden kahraman yaratmak! Ya da aslanı kediye boğdurmak!

    Girişinde “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” yazılı TBMM’den bir heyet İmralı’ya gitmeye hevesli görünüyor. Sorunlu ve sorumsuz oldukları anlaşılan bu vekiller ülkeye karşı borçlarını ve görevlerini unutmuş görünüyorlar.

    İçtikleri ant mı? Sözü bile edilmez.

    Kuşaklar sonrasına alınlarında kara bir leke taşıyacaklarından habersiz oluşları dehşet verici.

    Daha birkaç yıl önce İmralı’daki için idam ipi atanların bugün onun için çırpınır durumda oluşları ve partidaşlarının da bu çırpınmaya çoğunlukla katılıyor oluşları bir gerçeği kim bilir kaçıncı kez doğruladı.

    “Şeyh uçmaz, mürit uçurur!”

    İmralı heveslilerini ele veren tılsımlı söz : “Yüz yıllık sorunu çözmek için….” diye başlayan tümceler.

    Yüz yıllık sorun varsa o da Cumhuriyet’le derdi olanlardır.

    Cumhuriyet’in feodaliteye açtığı savaştır onların hoşnutsuzluk kaynağı.

    Cumhuriyet, böylelikle bireylerin önündeki engelleri temizlerken ağalığa son vermeye karar vermiştir. Hem ağalık, hem fırsat eşitliği elbette söz konusu bile olamazdı.

    Bugüne uzanan ikinci açılımın başında işaret fişeğini ateşleyen Bahçeli’nin ağalığa övgü bağlamındaki sözleri unutulmamalı. O gün için günü kurtardığını düşünen Bahçeli bu sözleriyle açılımın yumuşak karnını ortaya koymuş oldu. Ne yazık ki, hak ettiği ilgiyi gördüğü söylenemez içinde bulunduğumuz çağla örtüşmeyen sözlerinin.

    Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kültürel haklar tanınması, dil konusunda ulus devletin doğasına aykırı bitmez tükenmez isteklerin sıralanması…

    Ülkenin ve dünyanın başka birçok ülkesinin birincil sorunu olan feodaliteye değinene rastlayabilene aşk olsun.

    Sıradan bir unutkanlık mı?

    Elbette değil!

    Feodalite sorunu çözülürse Türkiye kazanır. Türkiye gücüne güç katar.

    Emperyal projenin böylesi bir sonuca izin vermeyeceği açık.

    Silah bırakma tiyatrosuna eklenen “umut hakkı” (siz onu İmralı’dakine özgürlük olarak okuyun) zarfın üzerinde yazandır. Zarfın içindeki başka deyişle mazruf ise bambaşkadır.

    Emperyal 100 yıldır kolladığı fırsatı yakalamış gibidir.

    Ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak isteyen, hatta buna zorunlu olan bir iktidarın bugün içine düştüğü ekonomik açmaz emperyal projelere kapıları aralamak şöyle dursun ardına dek açmıştır.

    İmralı yolculuğu açılımın duyarlı aşamasıdır.

    Bir yandan olmazsa olmazdır.

    Diğer yandan, milletten açılım kaçıranlar için önemli bir sınavdır.

    Bu aşamanın sorunsuz geride bırakılması iktidarın ve emperyal işbirlikçilerinin isteğini ve hevesini kamçılayacaktır hiç kuşkusuz.

    Partilerin, meslek kuruluşlarının, sendikaların, derneklerin, demokratik kitle örgütlerinin feodalitenin pençesinde olduğu bir Türkiye görüntüsü var karşımızda.

    Bahçeli’yi avuçları patlarcasına alkışlayanlar, sağda solda ağlarken Cumhurbaşkanı ile aynı ortamda olunca ona övgü sıralamakta kusur etmeyen sarı sendika başkanı, iktidarları onyılları aşan ve ancak ölümle sona eren her türden başkan feodalizmin iliklerimize işlediğinin sağlam kanıtlarıdır.

    Özetle, ülkeye ihanet peşindekilerin açılım tiyatrosu Türkiye’de ayağı yere basanları yanıltmamalı.

    Dünyada emperyalizmi, ülkede feodalizmi göz önüne almayan hiçbir söylemin anlam taşımadığının altını çizerek!

    İhanet başarıya ulaşırsa elveda Cumhuriyet, elveda çağdaşlık, elveda her türlü olumlu değer…

    Geri dönüşü olmayan duruma düşmemek için sorumlu ve bilinçli her birey ve kurum açılım yolunda yürüyenlerin ayağına takılan taş olmalı.

  • SEYİT RIZA AŞKI

    Bir yanda Şeyh Sait, İskilipli Atıf ve Saidi Nursi! Dinci gericiliğin diriltilmeye çalışılan süpürüntüleri.

    Diğer yanda, Seyit Rıza!

    Yobazın kahramanı olur da emperyal maşası etnikçinin, feodal sevicinin ve elbette kendini solcu sanan ayak takımının olmaz mı?

    15 Kasım’ı KKTC’nin kuruluş günü bilirdik.

    Yukarıda sıraladığım tayfa sayesinde Seyit Rıza haininin asıldığı gün olduğunu da öğrendik.

    Açılımda yol almakla yetinmeyenler Seyit Rıza’yı öne sürerek el yükseltiyorlar.

    Hem yobaz hem de etnikçi tayfa kahramanlarını ileri sürse de içten içe dayanışma ve işbirliği içindeler.

    Ortak paydaları Cumhuriyet yıkıcılığı!

    Seyit Rıza Osmanlı’nın yıkıldığından habersiz gibidir.

    Geçmişte olduğu gibi devlete haracımı verir, kula kulluğu başka deyişle feodaliteyi sürdürürüm düşüncesindedir.

    Cumhuriyet böylesi bir seçeneğe göz yumacak değildir.

    Lozan’ı ve Cumhuriyet’i bir türlü içene sindiremeyen İngilizlere de güvenerek kanla, canla kurulmuş devlete silah çeker.

    Seyit Rıza’nın İngilizlere yazdığı mektup. İhanetin belgesidir.

    Darağacında biter sonu belli serüveni.

    Bugün gelinen şizofrenik ortamda kahramanlaşabileceğini kendisi de öngöremezdi.

    Seyit Rıza bahanedir.

    Tunceli’ye heykeli dikilmiş olan bu feodal artık birilerinin kalkanı olarak işlev görmektedir.

    Seyit Rıza’nın devlete başkaldırmış olmasından söz etmeyenlerin acıklı masallar anlattığı bugünlerde acı olan bu masalları dinleyenlerin çıkabilmesidir.

    Çok daha kötüsü bu mide bulandırıcı masalların kurucu parti vekili Orhan Sarıbal tarafından da anlatılmasıdır.

    Kurucu partinin bir önceki başkanının bu işteki rolü unutulmamalı.

    Hani şu Tunceli diyemeyip, her fırsatta Dersim demeyi hüner bilen dürüstlük anıtı var ya!

    Dürüstlüğü cüzdanla sınırlayanlara inat dürüstlüğün vicdanlı olmakla da sınandığını haykırma zamanıdır.

    Tunceli’ye Dersim diyebilmek için vicdansız ötesi olmak gerekir!

    Vicdansızın dürüstlüğü mü?

    Gülüp geçerim…

    Seyit Rıza aşkıyla yanıp tutuşanların üstesinden gelemediğimiz sürece bize rahat yok!

  • ÇİN-JAPONYA DERSİ

    ÇİN-JAPONYA DERSİ

    Derdimiz bize yeter!

    Çin-Japonya geriliminden bize ne diyecekler çıkabilir.

    Bu gerilimde atılan adımlar ders niteliğinde olduğu için bilinmesinde yarar var.

    Bir kez daha yinelemek pahasına Çin’in dünyanın yükselen değeri olduğunu belirtelim.

    Çin’in sosyo-ekonomik yükselişi ilkelerini ve çıkarlarını göz ardı etmesini gerektirmiyor.

    Çin Halk Cumhuriyeti, yönetimleri çeyrek yüzyıl önce Çin’e geçen Hong Kong ve Makao’nun yanı sıra Tayvan olarak bilinen, uluslararası yazında Taipei Çin’i olarak adlandırılan adayı da Çin’in parçası sayıyor.

    Böylelikle Tek/Birleşik Çin kavramı çıkmış oluyor ortaya.

    Her türlü söylemini ve uluslararası ilişkisini belirlerken bu temel kavram rehber alınıyor.

    Komşu Japonya’nın çiçeği burnunda kadın başbakanı geçenlerde, göreve başlar başlamaz büyükçe bir çam deviriyor.

    Tek Çin kavramını göz ardı eden söylemi Çin’den çok kararlı ve üst perdeden bir yanıt alıyor.

    Yanlış anlaşılmasın!

    İki ülke arasında savaş olasılığı falan yok.

    Ama, diplomatik düzlemde sert açıklamalar olduğu kesin.

    Örneğin, Çin’in Tokyo Büyükelçisi Japonya’nın Tek/Birleşik Çin anlayışını yaralayan söyleminin, Çin halkının Japon saldırganlığına karşı kazandığı zaferin 80. Yıldönümüne rastlamış olmasının altını çizme gereği duyuyor.

    Tek/Birleşik Çin yolunda önemli adımlar atılıyor.

    Bu adımlar arasında batılıların sıkça değindiği askersel girişimin adı bile geçmiyor.

    Çin nesine güvenip de böylesi duyarlılık gösterebiliyor?

    Şu gerçek yetip de artabilir bu duyarlılığı açıklamaya.

    Çin Halk Cumhuriyeti, son çeyrek yüzyılda yoksulluğu ortadan kaldırdı. Çin ve yoksulluk ikilisi artık tarihte kalmış bir olgu günümüzde.

    Başlangıçta ucuz emek cenneti olarak kendisini gösteren Çin artık eski Çin değil.

    Bilimde ve teknolojide dünyanın baskın gücü.

    Doğu, Çin önderliğinde yükselirken batının doğudaki uzantısı gibi davranmayı sürdürebileceğini sanan Japonya bölgede pabucun eskisi gibi ucuz olmadığını gördüğü tepkiyle anlamış olmalı.

    Saygın ve güçlü olmanın yolunun kalkınmadan ve tabana yayılmış varsıllıktan geçtiğinin altını çiziyor Çin.

    Bizden örnekle bitirelim.

    Kıyılarımıza seslenme ve yüzme uzaklığındaki Ege adaları 10 yılı aşkın süredir yerleşime açılmakla kalmıyor, silahlandırılıyor komşu Yunanistan tarafından. Dişe dokunan eylem bir yana nota verilmiş olduğunu anımsayan var mı?

    Uzaktaki Çin’in Japonya’ya tepkisi ders olmalı.

    Hem dünyaya hem bize…

  • Türkiye yangın yeri gibi.

    Yas, kaygı, acı…

    Ne ararsan var!

    Durduk yerde yıkılan yapıda ölmek.

    Tapuda tarla görünen ama üzerindeki kaçak yapıdaki merdiven altı parfümeride diri diri yanmak.

    Bir gökdelende temizlik yaparken fırtınaya yakalanıp metrelerce yüksekte dakikalarca savrularak adrenalin tüketmek.

    Diyarbakır’da köprüyol yapımındaki iskelenin çökmesi sonucu canlar yitirmek.

    Gürcistan üzerinde parçalanan 60 küsur yağındaki uçakta yok yere toprağa düşmek.

    Tüm bunların üstüne yazarı belirsiz buram buram komplo kokan İran’dan, Rusya’ya, İsrail’den ABD’ye uzanan bir dizi saldırgan üzerinden kafa karıştırmak.

    Ne ararsanız var!

    Ulusal yas yok!

    Siyah kurdele var.

    Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan olmasa yas gerekliliği akla da gelmeyecek belli ki.

    Yaşananların özeti aklın kullanılmamasıdır.

    Önlemek yerine olduktan sonra harekete geçip gözaltına almak, tutuklamak!

    Dilovası’daki yangının İŞKUR’un yanı başında olması, sözde işyerinin sayısız kez bildirilmesine karşın oralı olunmaması.

    Öngörme ve önleme yerine deneme ve yanılmayla yaşamak bu sonuçları koydu önümüze!

    C 130’a ilişkin bir soruyla bitirmiş olayım!

    Kanıtlanmadıkça komplo kuramlarına ilgi göstermemek gereğinden yola çıkarak.

    Bir uçak kullanımdan düşünce mi çıkartılmalı?

    Cumhurbaşkanlığı filosunda iki elin parmaklarının sayısından fazla uçak bulunduğu göz önüne alırsak 60 yaşını geçmiş ikinci el yük taşıma uçağıyla insan taşımayı sorgulamak seçenek olmanın ötesinde görevdir.

    Bu yazıya konu olan ve hemen her gün benzerleri yaşanan olayların önlenebilir oluşu üzücü olmanın ötesinde yas tutmayı gerektirir türden.

    Yas yoksa siyah kurdele var!

    Buna bir de aklımızı kullanmayı ekleyebilsek…

  • 10 Kasım yas günü değil.

    Anma günü.

    Anlama günü olursa çok daha iyi.

    Atatürk pek çok yönüyle anılır.

    İyi askerdir.

    İyi devlet adamıdır.

    Özetle iyi insandır.

    Bu iyi insanın biz Türklerin payına düşmüş olması bizim biricik şansımız olsa gerektir.

    Bir incelik anıtıdır diğer yandan Atatürk!

    İstanbul’da sanatçıların da bulunduğu bir ortamda “sanat nedir?” sorusunun yanıtı aranmaktadır.

    Atatürk, tüm sanatçılara bu soruyu yöneltmektedir.

    Yeni kurulmuş Cumhuriyet’in sanatçılarından aldığı yanıtlar keyiflendirmektedir onu.

    Bir köşede eşi ve çocuklarıyla oturmakta olan beyefendinin elindeki bardak yere düşer ve çıkardığı gürültü ortamdakilerin o kişiye odaklanmasına neden olur.

    Bardağını düşürerek ortamı bozduğunu düşünen kişi sakarlığının utancıyla sarmalanmış durumdadır.

    Durumu fark eden Atatürk sıkıntı içindeki adamcağızı kurtarmak istercesine kendi bardağını yere bırakır.

    Bu inceliğiyle utanç içindeki bir insanı içine düştüğü durumdan kurtarırken onun utancına neden olan insanlara böyle şeyler hoş görülmeli iletisi vermiş olur.

    Ortamda bulunanlar inceliği alkışlarla ödüllendirmekte gecikmez.

    Alkışlar inceliğin alçakgönüllü ödülüdür.

    Not : Ata’yı inceliğinden örnekle andığımız bu 10 Kasım’da hiçbir yöneten yurttaşına “yalan söylüyorsun” dememeli dersini çıkartmak yerinde olacaktır.

    Kaynakça : Atatürk2ten 20 Anı, Mehmet Ali Ağakay, Türk Dil kurumu Yayınları, Yedinci baskı, 2015, Ankara.

  • EVRİM ÖĞRETİMİ NEDEN GEREKLİ?

    Türk siyaset ortamındaki denetimsiz tartışma ve saldırganlığın itici etki yarattığını duyumsayanların sayısı az değildir.

    Sırf bu nedenle televizyon izlemekten kaçınır oldum.

    Batıcı dış politika izlenmesinde ve terörle uzlaşmada ortak paydada buluşabilen iktidarla muhalefetin kayıkçı kavgasına eşdeğer tartışmayı da düzeysizce sürdürdüğü görülüyor.

    Aşağılamaya varan söylemlerde hayvan dostlarımızın epeyce yer tuttuğunun farkındayızdır.

    Oysa evrim öğretimi etkili ve kavratıcı olsaydı insan üstünlükçü söylemlerden uzak durulabilirdi.

    Evrim kuramı demeye alışmış olsak da evrim gerçeği vardır karşımızda. Kuşkusuz çözülmesi gereken pek çok giz vardır bu kapsamda. Ancak, tüm bunlar evrim gerçekliğini ortadan kaldırmaz.

    Evrim gerçeği, canlı ve cansız dünyayı anlamamızın biricik yoludur.

    Başka deyişle evrim gerçeği insan üstünlükçülüğü sonlandıran dönüm noktasıdır.

    Evrim penceresinden bakmak insanın canlılık ortamının efendisi olması bir yana sıradan bir öğesi olduğuyla yüzleşmeyi gerektirir.

    Yine bunun sonucu olarak tüm canlıların kardeş olduğu gerçeği tüm açıklığıyla kendisini göstermiş olur.

    Yalnızca dinsel pencereden bakanlar için değil akılcı düşünceye sahip olanlar için de insanın üstün varlık olduğu savı çekicidir.

    Özellikle, “insanlar her şeyin en iyisini hak eder” sözünün albenisine kapılmamak kolay değildir.

    Gündelik yaşamda da siyasi ortamda da sokaktaki köpeği, çiftlikteki öküzü ya da dağdaki ayıyı karşıtını aşağılama aracı olarak kullanma saplantısında canlıların kardeşliğini göz ardı etmenin önemli etkisi olduğu kuşkusuzdur.

    Kaldı ki herhangi birimizin aşağılama aracı olarak kullandığı kimi hayvan dostlarımız başka kültürlerde oldukça ayrıcalıklı ve saygı duyulan bir konumda da olabilir.

    Sözün özü!

    Sokaktan siyasete aklınıza gelebilecek hemen her ortama egemen olan kötü ve sövgüye eşdeğer söylemlere hayvan dostların esin kaynağı olması bilgisizlik ve bilinçsizlik ürünü değilse nedir?

  • İMRALI’YA DOĞRU KİMLİKLER GEÇİDİ

    TBMM üyeleri İmralı’ya gitsin mi gitmesin mi? Akla zarar bir tartışma.

    Çok değil 2 yıl önce İmralı’ya gitmek bir yana sözünü etmek ihanet sayılmaktaydı. Son genel seçim bu şeytanlaştırma üzerine kurgulanmıştı.

    Kılıçdaroğlu seçilirse Demirtaş’ı serbest bıraktıracak diyenler bile çıkmıştı. Bugün gelinen noktada, böyle diyenler Demirtaş’ın özgürlüğüne kavuşturulması, TBMM heyetinin İmralı’ya gitmesi gerekliliğini vurgular oldular.

    TBMM üyelerinin bebek katilinin ayağına gitmesine arka çıkanlar konusunda yargı Türk milletinindir.

    Son günlerde açılım yanlısı olsun olmasın çoğu kimse söze Türkler, Kürtler, Araplar diyerek başlar oldu.

    Arap unsurunun eklenmesi Osmanlıcı iktidarının etkisiyledir.

    Daha da kötüsü bu adlandırmanın Cumhuriyetçiliğinden kuşku duyulmayacak kimseler arasında da yaygınlaşmakta oluşudur.

    Onlardan birisi, bir gazeteci geçtiğimiz günlerde açılımdan kaygısını dile getirmek için “Kürtlere sesleniyorum” sözleriyle başlayan tümce kurdu.

    Sayısını kestiremeyeceğim çoklukta yer vermişimdir yazılarımda.

    “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”

    (Mustafa Kemal Atatürk)

    Kurucu partinin, bu söylemleri eleştirecek yerde el yükseltmesi de ayrı ve önemli sorunken bir kesimin “Kürt sorunu yok, Türk sorunu var” söylemi de bir o kadar tehlikeli ve kimlik siyaseti değirmenine su taşıyan nitelikte.

    Geçenlerde kitap fuarında rastladım.

    Bir yayınevinin sergisinde Lazları, Çerkesleri konu eden ve elbette kimlik siyasetine katkıda bulunması olası kitaplar en görünür yere konmuştu.

    Diğer yandan, yine kimlik siyasetinin kaldıraç kolu olarak kullanılmaya aday mezhepsel söylemler de yükseliştedir.

    Başka deyişle, kimlikler etnisite, din ve mezhep kimlik siyasetinin önde gelen kaldıraçlarına dönüştürülmüştür.

    Bu tehlikeli kaldıraçları kullanma alışkanlığı olanlar biliniyor.

    Dincisi, mezhepçisi, etnikçisi bu konuda kötü alışkanlık sahipleri olarak bilinir.

    Üzücü ve şaşırtıcı olan kimlik siyaseti yanlılarının yerleştirmeye çalıştığı terminolojiyi kabullenmesidir.

  • ÇAKALLAR

    Çürük olduk.

    Sürtük de olduk.

    Zaten cibilliyetsizdik.

    Devlet ileri gelenlerimizin bir kısım vatandaşa yakıştırdıklarını sıralamakla başladım.

    Dağarcıkları çok daha varsıl.

    İkinci açılımda sona yaklaştıkça “bir yandan yükümüz artarken diğer yandan süreci kundaklamaya çalışanların çabaları da artıyor” dedi Cumhurbaşkanı.

    TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Öcalan’ın kendisine yönelik ilgisini anımsatan çıkıştan sonra dengesini iyice yitirmiş gibi.

    Bir üniversitenin yeni dönem açılış töreninde yaptığı konuşmada sürece engel olmaya çalışanları çakala benzetmesinden belli bu durum.

    Canlıların kardeşliğine inanan biri olarak çakal olmaktan gocunmam.

    Ancak, TBMM Başkanı’nın çakal nitelemesini argodaki anlamında kullanmış olma olasılığı yüksektir. Dolayısı ile, kabul edilebilir olmadığı açıktır.

    Süreç başlarken herkes düşüncesini açıkça söylemeli, karşı çıkanlar da görüşlerini ortaya koymalı diyenlerin zaman ilerledikçe hırçınlaştıkları görülüyor.

    Bunda sona yaklaştıkça artan yükün etkisi tartışılmaz olsa gerek!

    Bir yılı aşkın süre önce TBMM kapılarının Öcalan’a açılmasıyla birlikte yol almaya çalışan çözüm treni ileri gelenlerin sözlerine bakılırsa son istasyona yaklaşıyor.

    En başta, terör örgütü silah bırakacak ve bunu hiçbir karşılık beklemeden yapacak diyenlerin ikide birde “yeni anayasa” diye mırıldanmaları karşılıksız hiçbir şey olmadığını, olamayacağını tüm açıklığıyla anlatıyor.

    Siyaset kurumundan cılız karşı çıkışlar bile süreç heveslilerini germişe benziyor.

    TBMM Başkanlığı koltuğunda oturan kişinin “çakallar” nitelemesi başka nasıl açıklanabilir ki?

    TBMM Başkanı’nın kendisine yakıştırdığı ancak bulunduğu konuma hiç de yaraşmayan söylemi açılım peşindekilerin gerginliğini açığa çıkartması bakımından önemlidir.

    Muhalefet için işaret fişeği işlevi görebilir.

    İktidarı sıkıştırmak için zayıf halka olduğu anlaşılmıştır bir kez daha açılım tiyatrosunun.

    Böyle biline, değerlendirile…