Her ikisinin önüne “vahşi” eklense hiç de fazla olmaz.
Yeryüzünde otomotiv üretimini üretim bandı üzerinden gerçekleştiren ilk kişidir Ford.
Bu üretim yönteminin ad babasıdır.
Fordizm!
Henry Ford Almanya’da yaşasa dört dörtlük Nazi olurdu. Hitler’le yazışmaları ve karşılıklı iyi dilekleri pek bilinmez.
ABD Başkanlığına aday olmayı aklından geçiren Ford’a, Hitler keşke bu konuda yardımcı olabilseydim diye yazmıştır. Hatta, biraz daha ileri giderek olanaklı olsa birkaç tugay asker göndermeyi bile düşünebilmiştir.
Bu özverili ve içtenlikli yaklaşımı Ford’un karşılıksız bırakmadığını ekleyelim.
Bir dönem neredeyse tüm üretimini bir yana bırakıp Alman savaş makinesinin gereksinimlerini karşılamaya odaklandığı bilinse de pek dillendirilmez.
Gelelim Ford’un bir başka özgün girişimine.
Otomotiv üretimi arttıkça doğal olarak yan sanayi gereksinimi de artmıştır.
Yirmili yılların sonunda kauçuk üretimi üzerinden lastik gereksinimini karşılamak isteyen Ford, devlet içinde devlet ya da anklav sayılabilecek özgün bir girişime imza atmıştır.
Bu amaçla Brezilya’da ham maddenin olduğu yerde oluşturduğu düzenekle ucuz işgücüne de ulaşmış olmayı ummuş olmalıdır.
Şirket yöneticisi Amerikalılar için küçük bir uydu kent oluşturdu. Seçkin çalışanlar burada, ABD’den millerce uzakta kendilerini yabancı bir ortamda hissetmemiş olacaklardı.
Bu gibi bir ortam Brezilyalı çalışanlar için elbette söz konusu olamazdı.
Bir ayrıntı hesaba katılmamıştı.
Yönetişim konusunda uzman olan Amerikalıların kauçuk üretimi konusunda en küçük bilgileri yoktu.
Ford’un çalışanlar üzerindeki dayanılmaz baskı Brezilyalı çalışanları bezdirdi.
Amerikalıların kauçuk tarımını bilmemeyle kendisini gösteren yumuşak karnı Brezilyalılarca ustaca kullanıldı.
Du Pont’un yapay kauçuk üretimi konusundaki buluşu Ford’un girişiminin üzerine tüy dikti.
Ford, Brezilya’nın Boa Vista bölgesinde kullanım hakkını ele geçirdiği 10.000 km2’lik alanı Brezilya hükümetine satarak ülkeden ayrıldı.
Fordlandiya, Ford için başlangıçta ütopyayken sonunda distopya oldu.
Orada uğradığı zararı çalışanlarına yansıtarak yitimini karşıladı kuşkusuz.
Vahşi kapitalizmin, vahşi bir anamal sahibiyle girişebileceği serüveni yansıtması bakımından anlamlıdır Fordlandiya deneyimi!
Elementler tarih boyunca uygarlıklara yön ve biçim vermiş. Günümüzde her geçen gün kızışan elementler savaşının geçmişte de izdüşümleri olduğu kuşkusuzdur.
Değişen element adlarıdır.
Örneğin, bakır, tunç ve demir bir dönem çağların adı olmuştur. Bu çağların açılıp kapandığı dönemlerde doğal olarak bu elementlerin doğada bulunup, çıkartılması kadar bulunamadığı yerlere götürülmesi önem taşımıştır. Bu elementleri bir şekilde edinebilenler uygarlaşma yolunda sıçrama yapabilmişlerdir.
Uygarlığın sıfır noktası Bereketli Hilâl’de elementlerin izini sürmek bugüne uzanan serüveni anlamaya yardımcı olabilir.
MÖ 2000’de başlayan Asur kaynaklı ticaret etkinlikleri bölgenin ve dünyanın uygarlık süreçlerine önemli katkılar sunmuştur.
Asur’da kendisini gösteren monarşi-aristokrasi-demokrasi karması yönetsel anlayışın bu etkinlikleri olumlu etkilediği yönünde görüşler olduğunu anımsatmakla yetinelim.
Ticaretin örgütlülüğü ve o günün koşullarında Karadeniz kıyılarına ve bugünkü Afyonkarahisar’a uzandığı göz önüne alındığında devlet yapısının olumlu katkısı daha iyi anlaşılacaktır.
Asurlular 40 kadar ticari merkez oluşturmuşlar. Bunların 30’u günümüz Türkiye sınırları içinde kalmıştır. Asurlular bu merkezleri liman ya da karum/wabartum olarak adlandırmışlar.
Develerin taşıma amacıyla kullanımının MÖ 1200’de başladığı düşünülürse Asurlular ticaret için başka bir canlı kullanmak zorundaydı. Bu amaçla her birinde sayıları 250’ye varan eşek kervanlarını kullandılar. Her bir kervanın Anadolu’ya gidişi ve dönüşü 3 ay sürmekteydi.
Kalay ticareti
Asurlular, Anadolu’ya baharat, ipek ve değerli taşlar gibi nesneler taşımış olsalar da uygarlığı etkileyen ve Anadolu’nun önde gelen beklentisi olan kalayı ilk sıraya yazmak doğru olacaktır. Latince adı Stannum (Sn) olan kalay, uygarlığı biçimlendiren birincil ticari ürün olmuştur denebilir.
Bakırla 1’e 10 karıştırıldığında elde edilen bronz ya da tunç bir çağa adını verecek denli önem taşımıştır. Tunç, savaş araçları üretiminde de önemli üstünlük öğesi olmuştur. Belki de böylelikle bölgede güçlü siyasal oluşumların ortaya çıkmasının yolu açılmıştır.
Anadolu’ya gelen kalayın Türkmenistan ve Afganistan kaynaklı olduğu yapılan arkeolojik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Asurlular, uzaklardan gelen ve Anadolu’da aranan bir ürünü taşıyarak önemli bir iş yapmışlardır.
Bu noktada, şu bilgiyi de eklemekte yarar var. Asurlular için kalay ticareti çok kazançlı olmamakla birlikte Anadolu’daki alıcılar diğer ürünlerin ticareti için kalay getirilmesini zorunlu kılmışlardır. Kazançlarını güvence altına almak isteyen Asurlular bu koşula uymak zorunda kalmışlardır.
Kalayla birlikte getirilenler
Doğudan, Anadolu’ya taşınan ve kalaya göre ikincil önemde olan ipek ve değerli taşlar Anadolu seçkinlerinin statülerini sağlamlaştırmada önemli işlev görmüşlerdir.
Asurluların, Anadolu’ya taşıdığı bir diğer önemli değer yazıdır. Başka yerlerde dayanıksız gereçler üzerine yazılan ve günümüze ulaşmayan yazı örneklerinin tersine Asurluların kil tabletleri bugüne ulaşmakta güçlük çekmemiştir.
Bugün, Asur ticaret kolonilerine ilişkin bir şeyler biliyorsak Kaniş’te bulunan kil tabletlere çok şey borçlu olduğumuz kuşkusuzdur.
Elle tutulup gözle görülemeseler de Asur ticaret kolonileri düşünce ve deneyim de taşımıştır Anadolu’ya.
Anadolu’ya yerleşen Asurluların buradakilerle melezleşmesi de bir başka karşılıklı değişim öğesi olmuştur.
Anadolu’dan götürülenler
Anadolu’ya getirilenlerin karşılığında Asurlular geriye altın, gümüş, bakır, obsidyen ve yün götürmüşlerdir. Verimli topraklara sahip Mezopotamya yeraltı kaynakları bakımından son derece yoksuldur ve dolayısı ile dışa bağımlıdır. Asurlu tüccarlar geri dönerken bu yoksunluğu giderecek ürünler taşımışlardır.
Asur ticaret kervanlarının güvenliği geçtikleri yerlerin yönetimince karşılanmıştır.
Assur ticaret kolonileri ticaret aracılığıyla bölgenin kalkınmasına ve varsıllaşmasına önemli katkıda bulunmuştur.
Eşeklerin çektiği arabalarla yapılan ticaret düzgün ve engebesiz bir yol gerektirince bayındırlık hizmetleri bu ticaretin bir diğer kazanımı olmuştur.
Kervanların geçiş yollarındaki yönetimlere vergi ödemeleri zorunluydu. Bu zorunluluk, farklı yolların izlenmesi ve vergiden bağışık kalınması seçeneklerini taşımıştır gündeme. Bu da kaçakçılığı doğurmuştur.
Asur ticaretinin sona ermesi ve geçmişten bugüne element egemenliği
Yaklaşık 200 yıl süren Asur ticaretinin sonlanması üzerine farklı görüşler dile getirilmektedir.
Kesin olmasa da ticaret yollarında kendisini gösteren güçlü devletlerin ortaya çıkmış olması bu sonlanmada öne çıkan öğe olarak değerlendirilmektedir.
Asur ticaret kolonileri aracılığıyla yaşama geçirilen alışveriş günümüzün petrolüne eşdeğer görülüyor kimi kaynaklarda. Doğrudur kuşkusuz.
Ancak, ben bir adım öteye geçerek Asur ticaretinin temel öğeleri olan elementlerin oynadığı rolü günümüzün seyrek elementlerininkiyle özdeşleştiriyorum.
Günümüzde, her ne kadar petrol baskın rolünü korusa da seyrek elementlerin önemi hızla artmaktadır. Hem teknoloji ürünlerinde giderek artan kullanımları hem de enerji kullanımına etkileri bakımından seyrek elementlere sahip olmanın önemi artık tartışılmamaktadır.
Gelinen noktada, tıpkı gıda egemenliği gibi element egemenliği kavramı kendisini göstermektedir.
Aşağıdaki görsel element egemenliğini anlatmamı kolaylaştıracaktır.
Radyoaktif element olan Uranyum ve bugün de değerli metaller olarak konumlarını koruyan Altın ve Gümüş bir yana bırakıldığında “seyrek elementler”in değerliliği dikkat çekicidir. Bu örnekten yola çıkarak, bu elementlere sahip olmanın önemini vurgulamış olduğumu varsayıyorum.
2022 yılı verilerine göre 1 kg Galyum’un 350 USD’lik ederiyle Demir’den 3000 kat pahalı olduğunu söylersek ne demek istediğimizi daha iyi anlatmış oluruz.
Henry Kissinger’ın şu sözü belleklere kazınmıştır.
“Toplumları tarımla, ülkeleri petrolle denetim altına almak olanaklıdır.”
Değişen dünyada, o söze seyrek elementlerle ilgili bir ekleme yapmanın zamanı gelmiştir.
Tam da burada yeryüzündeki seyrek element egemenliğinde Çin’in % 92’yle ezici üstünlüğe sahip olduğu bilgisini paylaşmakta yarar var.
Seyrek elementlere sahip olmak ya da onlar üzerinde egemenlik kurmak kadar bu elementleri işlemenin ve uç ürünlere dönüştürmenin önemini göz ardı etmemek gerekir.
Teknoloji üretmek : Çağımızın temel gerekliliği
Bor elementi üzerinden örneklemek anlamayı kolaylaştırabilir. Bilindiği gibi, yüksek teknoloji üretmekte önem taşıyan bor rezervlerinin % 60’ından çoğu ülkemizdedir. Tonu birkaç yüz dolara dışsatımı yapılan Bor’un işlendikten sonra bize binlerce dolar ederle geriye satıldığını anımsayalım. Bor’a sahip olmak kadar onu işleyip teknoloji ürününe dönüştürmek göz ardı edilmemesi gereken bir önemli ayrıntıdır. Bor’dan el dezenfektanı ve çamaşır deterjanı üretmenin ötesine geçmek olmazsa olmaz gerekliliktir.
Unutulmamalıdır ki, çağımızda teknoloji üret(e)meyen toplumların kalkınmayı ve gönenci yakalaması neredeyse olanaksızdır.
Çağa uygun üretim ve stratejiler geliştirilmesi bakımından Türkiye’nin yeni düzenlemelere gitmesi kaçınılmazdır.
Teknoloji üretebilir olmak mutlak gerekliliktir. Teknoloji üretimi savunma sanayisindeki tekillikten çıkartılmalıdır.
Yeraltı kaynaklarımız : Altın ve seyrek elementler
Bir cumhuriyet kurumu olan MTA’nın adı varsa da etkinliği kısıtlanmış gibidir.
Ülkemiz toprakları altındaki seyrek element rezervleri konusunda bir çalışma var mıdır? Varsa sonuçları nelerdir? Yanıtları beklenen sorulardır.
Bu bağlamda aradığımız yanıtın ABD Başkanı Trump’tan gelmiş olması ironiktir. Eskişehir Beylikova’daki seyrek element rezervlerine ilgisi ve bunu da aşan isteği bizler açısından düşündürücüdür.
İstatistiksel bilgilere bakıldığında ülkemizde madencilik etkinlikleri nicelikçe son derece etkindir. Örneğin, son 15 yılda 386 bin madencilik ruhsatı verilmiştir. Bu uğurda ağaçtan, çiçekten, böcekten, kurttan, kuştan bile vazgeçilmiştir.
Altın, Türkiye’de en çok söz edilen madencilik türlerinden biridir denebilir.
Türkiye’de yılda çıkartılan 31 ton altın dünya üretiminin % 1’inden azına denk düşmektedir. Bu madencilik kendi ülkelerinde dalından çiçek kopartmanın yaptırıma bağlı olduğu ülkelerin şirketlerince yapılmaktadır. Türkiye’de 2024 yılında çıkartılan 31 ton altının en iyi olasılıkla % 10’u ülkemize kalmış olsa bile yitirilenleri karşılamaya yeter mi?
Madencilik ve çevre
Diğer yandan, altın başta olmak üzere ülkemizde gerçekleştirilen madencilik etkinlikleri doğal dokuyu yerle bir ederken kırsalda tarımdan ve hayvancılıktan kopartılmış işsiz kitleye iş olanağı yaratmaktadır. İlk bakışta olumlu gibi görünen bu durumun da son derece tehlikeli ve hatta ölümcül bir iş kolu olduğunu vurgulamaya bilmem gerek var mıdır?
Seyrek element madenciliğinin çevreye etkileri görmezden gelinecek gibi değildir. Bu yanıyla seyrek elementlerin iki tarafı keskin bıçak olduğunu saptarsak abartmış olmayız.
Günümüz teknolojisinin gereksinimleri göz önüne alındığında bir sonraki kuşağın geçtiğimiz 70.000 yıl boyunca 2500 kuşağın tükettiğinden fazla element tüketeceği öngörülmektedir.
4-7 gram platin için 1 ton kayanın, 1 kg vanadyum için 8.5 ton kayanın işlenmesi gerekmektedir. Bu yerkabuğunun altının üstüne getirilmesi demektir.
Diğer yandan, 2 gram yonga üretimi 32 kilogram atık üretilmesi anlamına gelmektedir.
Uzun erimde çevre sorunlarının gündeme gelmemesi olanaksızdır.
Madencilik ve elbette seyrek element madenciliği iki tarafı keskin bıçağa benzetilirse hataya düşülmüş olmaz.
Başka birçok konuda olduğu gibi bu önemli başlıkta da etkinliklerin ulusal çıkarlara uyarlanması önem taşımaktadır. Seyrek element madenciliğinden kaçınmak çok olası görünmemektedir. Böyle bir durumda hiç olmazsa seyrek elementleri işlemek ve uç ürünlere dönüştürmek öncelenmelidir.
Savlanana bakılırsa Türk toplumunda Amerikan karşıtlığı üst düzeydedir ve giderek kabarmaktadır.
Ne kadar iyi demeye kalmadan “Trump bizi seviyor!” sözünün etkili olduğundan söz edildiğini görüyoruz hemen her ortamda.
Pek Atatürkçü geçinen basında bile dünkü Erdoğan-Trump görüşmesi olumlu not alabiliyorsa eğer daha fazla söze gerek yoktur.
Trump’ın bizi sevdiği farklı kaynaklarca doğrulandığına göre, sevenimizin nasıl biri olduğuna bakalım.
Uzun uzadıya irdeleyip zaman yitimine yol açmak istemem.
Son günlerde gündeme düşen bir başka inci üzerinden değerlendirelim Trump’ı.
Düşünmeden konuştuğu gibi, üzerinde görüş belirttiği konuda bilgi sahibi olmayı gerekli görmeyenlerden olduğu kuşkusuzdur Trump’ın.
Gebelik döneminde kullanılan parasetamolün otizme yol açtığı sözleriyle yürekleri titretmekte sakınca görmedi Bay Trump!
Belki de sayın demeliydim. Bizde sıkça başvurulduğu gibi.
Parasetamol, bebeklikten başlayıp hemen her yaşta kullanılan ateş düşürücü etkisi de güçlü olan bir ağrı kesici. İlâç kullanımının kısıtlı olduğu gebelik döneminin de sıkça başvurulan ilâçlarından biridir.
Geçtiğimiz günlerde herhangi bir kanıta ve dayanağa gereksinim duymayan Sayın Trump, parasetamolü otizmle ilişkilendirmekte sakınca görmedi. Biraz daha ileri giderek gebelik döneminde parasetamol kullanılmamasını önerdi.
Sıradan bir kimse bunu söylese dönülüp de bakılmazdı.
Ancak, konuyla ilgili uzmanlığı olmasa da adı Trump olunca kamuoyunun ilgisi kaçınılmazdı.
Trump’ın sağlık bakanı Robert F Kennedy Jr’ın kararlı bir aşı karşıtı olduğunu bilmeyen yok gibidir.
Parasetamol-otizm ilişkisi dayanaksız olunca aşılarla birlikte kullanılan parasetamolü otizmden sorumlu tutmanın tam da sırasıydı. Bu da yapıldı.
Sözü bilime vermek gerekirse!
Parasetamol-otizm ilişkisi konusunda en küçük kanıt bulunamadığı bildiriliyor.
Şu veri son derece çarpıcıdır.
Gebelikte annesi aracılığıyla parasetamol alan çocuklarda otizm oranı % 1.42 iken, gebelikte parasetamol almamış bebeklerdeki oran % 1.33’tür. Aradaki anlamlı olmayan farkın parasetamolü otizmden sorumlu tutmaya yetmeyeceğini söylemeye bilmem gerek var mı?
Son söz : Bir devlet insanı, hele bir de ABD Başkanı sıfatı taşıyorsa ağzından çıkan her sözü tartmalıdır. Yol açabileceği ürküyü ve zararı önceden kestirebilmelidir.
Böyle birince sevilmek sevindirici bir durumsa tadını çıkartalım!
Deniz Berktay’ın Cumhuriyet’teki köşesinden öğreniyoruz Fener Rum Patrikhanesi’nin başındaki kişinin Türkiye’yi Trump’a şikâyet ettiğini. Ortalama yurttaşın önemli de olsa bu haberi bir şekilde öğrenememiş olması olağan sayılabilir.
Yetkililerimizin derin sessizliğine bakılırsa onların da bundan haberi olmadığı düşünülebilir. Haberli olmalarına karşın sessizlerse bu çok daha kötü bir durum.
Çoğumuz Cumhurbaşkanı Erdoğan-Trump görüşmesine odaklanmışken birisi Trump’la bir araya gelmiş bile. Bir araya gelmekle kalmamış, bizi, bizi seven Trump’a şikâyet etmiş.
Patrikhanenin varlığı Lozan’da belirli koşullara bağlanarak korunmuştur. Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir kurum olması o belirli koşulların gereğidir. Her ne kadar Cumhuriyet hükümetlerinin kimileri Patrikhane’ye esnek davranmış olsa da bu gerçek değişmemiştir.
Patrikhane’nin belirlenen kurallara uymaması durumunda harekete geçecek kurum olarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin değil de Fatih Kaymakamlığı’nın belirlenmiş olması bu kurumun sınırlarını bilmesi gereğinden kaynaklanmıştır. Kaymakamlığa bağlanmış olmanın simgesel anlamı budur.
Türkiye Cumhuriyeti ekonomik bakımdan zora düştükçe siyasi ödün vermeye yöneliyor.
Son açılımı da bu kapsamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
Ege’deki ada, adacık ve kayalıkların belirlenen statüler dışına çıkartılarak Yunan işgaline uğraması ve daha da kötüsü buna tepkisiz kalınması bir örnektir.
Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye’yi ABD Başkanı’na şikâyet etmesi ve bu kabul edilemez davranışın karşılıksız bırakılması bir başkası sayılmalıdır.
Ülke içinde hak, hukuk, adalet adına ne varsa yok etmekte sakınca görmeyen iktidarın birkaç örneğini verdiğimiz çarpıcı gelişmelere sessizliği olsa olsa Batı emperyalizmi karşısındaki umarsızlığına ve edilgenliğine bağlanabilir.
Bu gelişmeleri duymamış olamayacağına göre Fatih Kaymakamı’nın elini tutan birileri var demektir.
Türkiye-ABD ilişkileri NATO’dan bu yana önemli olmuştur. Görünürde bağlaşıklık üzerine olsa da bu ilişkilerin kimi zaman ilginç sapmalar gösterdiğine tanık olunmuştur.
En Amerikancı Türk yönetimleri bile yeri gelince Amerikan üslerini kapatabilmiş, sanayileşmede Sovyet ortaklığına yönelebilmiştir.
Son çeyrek yüzyıl boyunca Türk-ABD ilişkileri al ver ilişkisinden “ver-ver” evresine geçmiştir.
AKP iktidarının kurgulayıcısı olan ABD’nin bu durumdan hoşnut olduğu kesindir. Her ne kadar arka bahçeye ABD karşıtlığı pompalansa da her kritik dönemeçte Türkiye verici olmayı sürdürmüştür.
Ver imamı, al papazı bir örnektir.
İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girişinde yaşananlar belleklerdeki tazeliğini korumaktadır.
Son yıllarda ABD Başkanı’yla görüşebilmek bile anlam taşır olmuştur.
“Trump bizi seviyor!”
Ama, neden?
Bir dediğini iki etmeyişimizden olabilir mi?
Kendi içlerindeki demokrasi tutkusu yanıltmamalı!
Emperyalizm ilerlememeye kararlı ülkelerdeki monarşik yönetimlerin bir numaralı destekçisidir, gözeticisidir.
Birkaç gün sonraki Erdoğan-Trump buluşmasının gündemi ortama düşmüş durumda.
Üç yüz Boeing alımı!
Eskişehir Beylikova seyrek element rezervlerinin ABD’ye sunulması!
Parasını ödemiş, yükümlülüklerini yerine getirmiş olmamıza karşılık uzaklaştırıldığımız F 35 projesine dönüş?
F 16 almamıza izin verilmesi bizi pek mutlu edecek gibi görünüyor.
Vereceklerimiz çok!
Alacaklarımız sınırlı!
Belki de yok!
Bağımsız olamamanın, her türlü dış ilişkinin tek kişinin çıkarına uyarlı oluşunun sancılarıdır yaşamakta olduğumuz!
Üç yüz Boeing uçağıyla yeni bir THY kurulur!
Emeklisine, çalışanına yok diyenlerin Trump’a gelince eli açıklığı ibretliktir.
Daha da kötüsü, bu çarpıklığın önüne geçilmesi bir yana sorgulanamıyor oluşudur.
Altın madenciliği, ülkemiz gündeminde önemli yer tutuyor. Toplumumuzun altına geleneksel yatkınlığı altın madenciliğine bakışı da etkiliyor. Bu bakışta bir yanılsamaya yol açtığı da kuşkusuzdur bu durumun.
Bu yanılsamada altın madenciliğinin yapıldığı ülkeye bir şey kazandırmadığı ve hatta çok şey yitirttiğinin bilinmiyor oluşunun payı büyüktür.
Farklı oranlardan söz edilse de ülkemizdeki altın madenciliğini yürüten çok uluslu şirketler çıkartılan altının % 5-10 arasında değişen niceliğini Türkiye’de bırakmaktadırlar. Altın madenciliği yapan şirketlerin çıkarttığı altının bir bölümünü kayıt dışı tuttuğuna ilişkin söylentiler eksik değildir.
Bir açık kaynakta rastladığım bilgiye göre 2022’de Türkiye’nin altın madenciliğinden kazancı yılda 500 milyon USD dolayındadır.
Buna madenin bulunduğu yerdeki iş olanakları eklenebilir. Tarımdan ve hayvancılıktan kopartılarak işsizleştirilen yöresel kitlenin bu işe (canını tehlikeye atma pahasına) ilgi gösterdiği bir gerçektir.
Yabancı şirketlerin bir yerli ortakla çalışmaları zorunlu değilse de akılcı ve gereklidir. Yerli ortağın devletle ilişkileri yürütmesi ve sürdürmesi söz konusudur. Diğer yandan, madende çalışacak olanların belirlenmesi ve elbette iktidarın belirlediği kimseler olması da neredeyse kuraldır.
Bu ve benzeri ayrıntıların yabancı şirket için en küçük önemi yoktur. Onun için birincil olan kazancıdır.
Görselden anlaşılacağı gibi 2024 yılında Türkiye’deki altın üretimi 31 tondur. Dünya üretiminin % 1’inden daha az bir niceliğe denk düşmektedir. Bu düzeydeki altın üretiminden Türk devletine kalacak olan birkaç ton kadardır.
Devlete kalan bu nicelikten elde edilecek 500 milyon USD bu uğurda yitirilenleri geri almaya yeter mi?
Can alıcı soru budur!
Zeytinden, ormandan, kurttan, kuştan, çiçekten ve böcekten vazgeçilerek edinilen bu kazanç(!) ortaya çıkan geri dönüşü neredeyse olanaksız zararı karşılar mı?
Her şeyden önce altın madenciliğinin yabancı şirketlere bırakılması gözden geçirilmelidir.
Başka birçok yeraltı kaynağı gibi altın da çıkartılabilir Türkiye’de. Bu yapılırken, akılcı ve bilimsel davranılmalıdır. İşi bittikten sonra ülkemizden ayrılan, yarattığı doğa yıkımıyla ilgili en küçük sorumluluk ve yükümlülük duyumsamayan çok uluslu şirketlerle ilişkilerin sıkı kurallara bağlanması ve daha da iyisi altın madenciliğinin kamu eliyle yapılması zararı en aza indirmede önemli ayrıntı olarak çıkmaktadır karşımıza.
Son söz : Vatanseverlik tanımı yeniden yapılmalıdır. Bugüne dek vatanseverlik kaba, saldırgan ve şovenizme vardırılan bir kavram olmuştur. Düne kadar İmralı’dakine idam ipi atanların yeni açılımla birlikte eli kanlı katili düştüğü kuyudan çıkartmak için ip sarkıttıkları görülmektedir. Vatanseverlikle ilintilerinin olmadığı anlaşılmıştır bu kaba ve ilkesiz sözde milliyetçilerin.
Vatanseverlik başka pek çok şekilde tanımlansa da, dağına, taşına, kurduna, kuşuna, çiçeğine, böceğine sahip çıkmak olarak tanımlanmalıdır. Bunun için de ülkenin doğal varlıklarının emperyal ülke şirketlerince yağmalanmasının önüne geçilmelidir.
Kimisi aracıyla ve traktörlerle yollara düşmüş durumda.
Yayalar eksik değil.
Onlardan birisinin çığlığı etkileyiciydi.
Katar’da toplanan Arap Birliği Zirvesi’ne sesini duyurma derdindeydi.
Çığlığın sahibine acımak mı umarsızlığı karşısında yerle bir olmak mı?
Ne zaman Gazze’de ya da Filistin’in başka bir köşesinde acıklı görüntüler oluşsa benzer duygular ve düşünceler uçuşur kafalarda.
Petrol vanasını elinde tutan dindeşlerin edilgenliği sorgulanır.
Baştan aşağı yanlış beklentidir.
Ortadoğu’daki petrol varsılı ülkelerin toplumsal ve siyasi yapısı göz ardı edilir her seferinde.
Geçtiğimiz pazar günü sona eren İspanya bisiklet turu La Vuelta’da bile Filistin dayanışması sergilendi. Birkaç etapta İsrail takımının engellenmesi başarıldı. Madrid’deki son etap Filistin dayanışması adına yaptırılmadı.
Madrid’de Filistin dayanışması
İspanya başbakanı Sanchez protestocularla gurur duyduğunu söyledi.
ABD topraklarında bile Ortadoğu’da yapılanın fazlası başarıldı.
Emmy ödülleri dağıtımında bir aktris “Özgür Filistin” diye haykırabildi. Bir aktör Filistin poşusu doladı boynuna.
Hannah Einbinder : Yahudi, Emmy ödüllü oyuncu “Özgür Filistin” diyebildi
Filistin poşulu İspanyol oyuncu Javier Bardem
Doha’da ne mi oldu?
İsrail kınandı! Daha fazlası olamazdı.
Doha’da kurulan masada ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Suriye özel temsilcisi sıfatlı Tom Barrack da vardı. Bu görüntü Barrack’a bölge valisi sıfatının da yakıştırılabileceğini doğruladı.
Çok belli ki, Barrack güttüğü ülkelerin doruğunda yer alarak ABD ve İsrail karşıtı önemli bir kararın çıkmamasına tanıklık etmek istedi.
Filenin Sultanları nitelemesini itici buluyorum. Her ne kadar pek çok yerde kullanılsa da özellikle kaçınıyorum sultanlar demekten.
Onlara “Ata’nın Kızları” demeyi yeğliyorum.
Kimden söz ettiğim anlaşılmış olmalıdır.
Onların sivrilmesi her ne kadar son yıllarda olduysa da çeyrek yüzyıllık bir geçmişi vardır Türk kadın voleybolunun sıçramaya başlamasının.
Atatürk’ün “zeki, çevik ve ahlâklı” tanımlamasına bire bir uydukları kuşkusuzdur.
Ata’nın kızlarının başarısının kökünde Türk kadın devrimi vardır. O eşsiz devrimi görmezden gelirsek onların başarısını anlamakta zorlanırız.
Yıl 1926!
Atatürk İzmir’dedir. Bir sinemaya gider. İlk dikkatini çeken izleyicilerin tümünün erkek oluşudur. Durumu sorguladığında kadınlar için ayrı gösterim yapıldığı yanıtını alır.
Devrimci ruh hemen orada harekete geçer.
Sinemanın tümünü değil yarısını boşalttırır. Girişte kendisine sevgi gösterilerinde bulunan kadınların içeri alınmasını ister.
Amacı kadınla erkeği yan yana getirmektir.
Türkiye’de daha önce buna benzer bir durum yaşanmamıştır.
Bu davranışıyla kadın-erkek yan yanalığının önündeki duvarı yıkmıştır.
Yıkılan duvardan sonra kadının sıçramasının, toplumsal yaşama katılmasının önündeki engeller bir bir temizlenecektir.
Sabiha Rıfat (Ecebilge) Gürayman (1910, Manastır-4 Ocak 2003, İzmir)
Sabiha Rıfat Fenerbahçe erkek voleybol takımıyla
Kadın devriminin açtığı yola ilk girenlerdendir.
Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendislerinden birisi olmasının yanı sıra, ülkemizin ilk kadın voleybolcusudur.
Fenerbahçe’de oynamıştır. Onun sporculuk döneminde yeterince kadın voleybolcu olmadığı için erkek takımlarında oynayarak sürdürmüştür spor yaşamını. Fenerbahçe yandaşları ona “uçan parmaklar” adını takmıştır.
Erkeklerle yan yana spor yapma gücünü ve özgüvenini Atatürk’ün kadın devriminden aldığını söylemek abartı olmayacaktır.
Anıtkabir inşaatının şantiye şefliğini yaptı. Bu durum Yunan Başbakanı Venizelos’un da dikkatini çekti. “Hayatımda ilk kez böyle bir işin başında kadın görüyorum” diyerek şaşırtışını gizlemeyen Venizelos, Gürayman’ı kutlamayı unutmadı.
Ankara-Beypazarı yolunun 86. kilometresinde yapılan köprünün yapımında da görev aldı. Anadolu’da köprü yapan ilk kadın mühendis unvanını bu görevine borçludur. Bu nedenle eseri “Kız Köprüsü” olarak anıldı.
Halet Çambel (1916, Berlin-2014, İstanbul)
Arkeolog Çambel, Hitit hiyerogliflerinin çözüldüğü yer olarak da bilinen Karatepe-Arslantaş kazılarını yönetmiştir. Yine, burada ülkemizin ilk açık hava müzesini kurmuştur.
Sporcu Halet Çambel eskrim dalında Suat Fetgeri Aşeni ile birlikte Türkiye’yi olimpiyatlarda temsil eden kadın sporcu olmuştur.
Hatta, oyunlar sırasında Hitler tarafından görüşmeye çağırılmıştır. Hükümetimin izni olmadan bu çağrıya uyamam diyerek Hitler’in huzuruna çıkmaktan uzak durmuştur.
Ata’nın kızlarının öncülerinden iki örnek paylaşmış oldum.
Kadın voleybolcularımıza ilginin ve sevginin kaynağında Atatürk’ün kadın devriminin ürünleri olmalarının ayrı yeri vardır diye düşünüyorum.
Görseller tarafımdan amatörce çekildi. Çok sayıda usta işi görsel de eksik değildi çeşitli ortamlarda.
Ay ya da güneş tutulması ve daha da seyrek olan kuyruklu yıldız geçişi bir gökbilim şenliğidir aynı zamanda.
Herkesin bilim insanı olması beklenemez. Ayrıca, buna gerek de yoktur.
Ama, akılla ve bilgiyle haşır neşir olmasında yarar vardır toplumun geniş kesimlerinin. Bu gibi olaylar bu yakınlığı sağlamada biçilmiş kaftan gibidir.
Gözlemevleri bu fırsattan yararlanarak popüler bilim ortamı yaratabilirdi meraklılar için.
Gelişmiş ülkelerde bir müzeye gittiğinizde her yaştan öğrencilere rastlarsınız öğretmenleri eşliğinde. Kimi zaman müzeyi ve müzede gördüklerini resimlemek, kimi zaman da yazıya dökmek ödeviyle de donatılmışlardır. O öğrenciler sonraki yıllarda bilim insanı olmasalar da tarihle, coğrafyayla ve bilimle tanışmış olurlar bu etkinlikleriyle.
Geçtiğimiz pazar günü kanlı ay tutulması gerçekleşti. Önceki son kanlı ay tutulması 10 yıl kadar önceydi. Daha seyrek bir gök olayı olduğu için mutlaka izlemek istedim.
Büyük kentte olmak böyle bir şöleni izlemek için elverişli koşullar sunmuyor.
Bir yandan sur gibi yükselen yapılar diğer yandan ışık kirliliği değil tutulmayı izlemeyi gökyüzünü görmeyi olanaksızlaştırıyor.
Yine de kendimi alamadım!
Yüksekçe bir yer bulup izlemek tek olasılıktı.
Telaşla dolaşırken rastladığım bir dosta durumu anlattıktan sonra bizim yapının terasına çıkalım deyince dünyalar benim oldu.
Bir gözlemevindeki kadar olmasa da kanlı ay tutulması tüm görkemiyle karşımdaydı.
Bu önemli gök olayı basınımızda yer almadı diyemem.
Kendisini Türk basınının amiral gemisi sayan çok satışlı bir gazete konuyla ilgili haberi astrolojiyle süslemekten geri kalmamıştı.
Oysa, astroloji çoktan çürütülmüştü. Belli ki, amiral gemisinin kaptanının bundan haberi yoktu.
Tutulmayı izlemek için telaşla yürürken bir şey dikkatimi çekti.
Kendimi çok yalnız hissettim.
Sanki benden başka hiç kimse bu önemli gök olayına ilgi göstermiyor gibi geldi. Kafasını kaldırıp gökyüzüne bakana rastlamadım.
Bu gözlemim bir toplumun bilgiyle ilişkisini gözler önüne sermiş oldu.
Akıl tutulmasının etkili olduğu toplumlar ay tutulmasıyla ilgilenmiyor mu ne diye mırıldanmaktan alamadım kendimi!