cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • Kanlı ay tutulması gecesi bizim için futbolda da kanlı geçti.
Kırk yılı aşkın zamandan sonra Türk milli takımı kendi evindeki en ağır yenilgiyi aldı İspanya karşısında.
Futbol öteden beri, ama özellikle de son yıllarda giderek kirlenen, yozlaşan bir alana dönüştü. Lümpen kültür imparatorluğu olarak da nitelenebilir futbol.

    Dün (07.09.2025) iki zıtlık birkaç saat arayla yaşandı. Önce sevindik, sonra üzüldük!

    Ata’nın kızları dünya ikinciliğiyle taçlandırdı süreklilik kazanan başarılarını. (Filenin Sultanları nitelemesini sevmiyorum. Sultanlık tarihte kaldığına göre çağdışı bir adlandırma olduğu için.)

    Kanlı ay tutulması gecesi bizim için futbolda da kanlı geçti.

    Kırk yılı aşkın zamandan sonra Türk milli takımı kendi evindeki en ağır yenilgiyi aldı İspanya karşısında.

    Futbol öteden beri, ama özellikle de son yıllarda giderek kirlenen, yozlaşan bir alana dönüştü. Lümpen kültür imparatorluğu olarak da nitelenebilir futbol.

    Futbol lümpenlikten beslenirken lümpenliği besleyen bir kaynağa da dönüştü ülkemizde.

    Bunca soruna karşın halâ ilgi görebiliyorsa, futbolun araçsallaşması kaçınılmazlaşıyor.

    Şampiyonluk açlığı çeken Fenerbahçe’den örnek vereyim!

    Ali Koç yönetimi boyunca değiştirilen teknik direktör sayısı iki elin parmaklarının sayısını aşmış. Omuzlarda karşılanan ama kurtulmak için gönderilen futbolcu sayısı ise üç basamaklı olmuş. İşe yaramayacaktıysa niye aldınız diye soran da olmamış belli ki.

    Gömlek değiştirmeye eşdeğer teknik direktör ve futbolcu değişiklikleri elbette parasal kaynak gerektiriyor. Son teknik direktör Maurinho’nun sözleşme bitimi beklenmeden gönderilmesinin kulübe, dolayısı ile ülkeye faturası 15 milyon Avro. Sokağa atılan para da denebilir.

    Futbol ortamımızın kötülük üretmesine örnek olarak bir ünlü topçumuzun milli takım uçağında gazeteciye fiziksel saldırısından söz edelim. Bitmedi. Aynı kişi cinsel saldırıya eşdeğer bir başka olayın kahramanı da olmuştur.

    İnsan içine çıkamaması gereken bu lümpenlik anıtının Türkiye’de teknik direktörlük yapmış olması yetmemiş olmalı ki bir Avrupa takımının başına geçmiş olması ibretlik olsa gerektir.

    Ata’nın kızları…

    Diğer yanda ise, Ata’nın kızları namlı kadın voleybolcular. Dürüst oynayan, formasında taşıdığı Ayyıldız için canını dişine takan gülen aydınlık yüzler.

    Hem kulüp hem de milli düzeyde dünyanın doruğuna tırmanmış kadın voleybolcularımız.

    Birkaç yüz sözcükle konuşmayı yeterli sayan sözünü “önümüzdeki maça bakıcaz” diyerek bağlayan futbolcu sığlığı karşısında İngilizce konuşabilen kadın voleybolcular.

    Bir güne sığan iki zıtlık!

    Hem kötüyü hem iyiyi aynı günde yaşamak çelişkili olsa da öğretici.

    Uzunca süredir öne sürdüğüm bir görüş var!

    Türkiye’de doğru giden az sayıdaki işten birisidir voleybol.

    İyiyi simgeleyen voleybol kötünün ve çirkinin ete kemiğe büründüğü futbola örnek olsun.

    Savurganlıktan ve akıldışılıktan sıyrılarak başlanmalı işe.

  • 6-7 EYLÜL

    Yılın belirli günleri Cumhuriyete ve onun üzerinden Kemalizm’e saldırı fırsatı olarak kullanılır.

    6-7 Eylül 1955’de İstanbul’da yaşananlar çarpıtılır ve suç Kemalizm’e yüklenir.

    Oysa, bu vahşetin birincil sorumlusu o günün iktidarıdır.

    Ya da açık adıyla sağ ve sığ akımların kutup yıldızı olan, toplumu cepheleştirmekte sakınca görmeyen Demokrat Parti.

    İkinci Dünya Savaşı’nın toplumda yarattığı hoşnutsuzlukları değerlendirerek iktidara geçen DP sol gösterip sağ vurmuştur sözcüğün tam anlamıyla.

    DP iktidarının ne olduğu ve neler yapacağı ilk ediminden bellidir.

    14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidar olan DP işbaşı yapmasının üzerinden 32 gün geçmişken 1932’den beri Türkçe okunan ezanı Arapça’ya çevirerek başlamıştır edimlerine.

    Cumhuriyete, ve devrimlere dolayısı ile de Atatürk’e meydan okumadır yaptığı.

    DP iktidarının başlarında çıkartılan bir yasa da yanılsama yaratmıştır.

    25 Temmuz 1951 tarihli 5816 sayılı yasayla Atatürk’e karşı işlenen suçları yaptırıma bağlayan bu düzenleme DP’nin Atatürk’ü koruma girişimi olarak görülmüştür kimi çevrelerce. Oysa, göstermelik bir düzenlemedir.

    Bu, sözüm ona koruma yasasına karşılık DP, Atatürk’ün değerli kalıtını her fırsatta yerle bir etmeye ant içmiş gibidir gerçekte.

    Cumhuriyeti yıkmayı amaçlayan DP kesintisiz ve mutlak iktidarı boyunca tıpkı bugünkü iktidar gibi arka bahçesini ve o bahçeyi dolduracak kalabalıkları oluşturma becerisi göstermiştir.

    Atatürk’e ve onun yüce anısına saygılı görünen DP iktidarı 6-7 Eylül 1955 olaylarından birinci derecede sorumludur.

    Atatürk’ün Selanik’teki evine zarar verildiği yalanının yayılmasına kayıtsız kalan Menderes iktidarı hemen her konuda otoriterlik sergilemekteyken ve muhalefete göz açtırmazken 6-7 Eylül 1955’te hepimizin başını önüne eğdiren olayları önlemekte zorlanmazdı diye düşünmek gerekiyor.

    Gericilik Cumhuriyet kurulur kurulmaz harekete geçen gericilik pek çok yerde ve zamanda olduğu gibi 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da sahne aldı.

    Yaşanan budur!

  • IRKÇILIK YASAK, SOYKIRIM SERBEST

    Spor alanlarında yaşananlardan yola çıkarak emperyalist saldırganlığın hemen her aygıtı ve elbette sporu da işine yarayacak şekilde kullandığını görebiliyoruz.

    Hemen her mevsimde eksik olmayan spor etkinliklerine özenle bakıldığında sporun saldırganlığa konu edilişini görmek zor değil.

    Özellikle, futbolda hem FİFA’nın hem UEFA’nın ırkçılığa karşı duyarlı bir duruş içinde olduğu görülür.

    Daha doğrusu sanılır.

    “Irkçılığa hayır!” (No to racism) sözleriyle süslenir stadyumlar. Siyahi oyunculara fındık, fıstık ve muz atarak ırkçılık yapanlara yöneliktir daha çok bu girişim.

    Öte yandan, İsrail’in Gazze vahşeti ikinci yılını doldurmaya gün sayıyor. Orada sergilenenlere bakılırsa olayın adının “soykırım” olarak konması hiç de abartı olmayacaktır.

    Bir başka savaşsa Ukrayna’da yaşanıyor.

    Buna bağlı olarak (saldırgan) Ruslar ve Belaruslar uluslararası spor etkinliklerinden yalıtılıyor.

    Çok ilginçtir.

    Kimi spor dallarında bu yalıtım titizlikle uygulanırken tenis ve bisiklet gibi profesyonel sporlarda her iki ülkenin sporcuları boy gösterebiliyor.

    Tek eksikleri bayrakları ve ülke adları.

    İsrail’e gelince!

    Ne ülkenin adı ne de bayrağı yasaklı!

    Aklınıza gelebilecek her spor dalında İsrail adına ve bayrağına rastlamanız son derece sıradan bir durum.

    Geçen yılki olimpiyat oyunlarında da Rusya ve Belarus yer alamazken İsrail tüm varlığıyla kendisini göstermişti.

    Oysa, hükümetlerine söz geçiremeseler de ya da ülkelerinin başına Filistin’de yaşananlar karşısında vicdanlı davranabilecekleri getiremeseler de yaz boyunca Avrupa ülkelerindeki pek çok spor etkinliğinde Filistin bayraklarına sıkça rastlandı.

    Filistin bayrağı sallayarak İsrail vahşetinin önüne geçilemese de toplumsal vicdan gösterisi yoluyla dayanışma sergileniyor.

    Hamamın namusunu İspanyollar mı kurtaracak?

    Her ne kadar toplumların Filistin dayanışması giderek belirginleşmekteyse de uluslararası spor örgütlenmelerinin Gazze’de bir şeyler yaşanmıyormuş gibi davrandığı görülüyor.

    Bu kurumlar öylesine güçlü ve etkili ki herhangi bir ülkenin bu örgütlenmelerin düzenlemelerine kınama amaçlı katılmazlık etmesi ya da spor alanında protesto sergilemesi akıldan bile geçirilemiyor.

    Yaz aylarının öne çıkan sporu olan bisiklette İtalya ve Fransa turlarında bolca Filistin bayrağı görülmüştü.

    Şu anda koşulmakta olan İspanya turunda ise Filistin dayanışması bayrak sallamanın ötesine geçti bile.

    Geçen haftaki zamana karşı takım yarışında İsrail bisiklet takımının yolu protestocularca kesildi.

    Hemen eklemekte yarar var.

    Hiçbir sporcuya fiziksel saldırı olmadı. Hiç kimse bu yapılandan zarar görmedi.

    Turun dünkü (03.09.2025) etabı da bir eyleme sahne oldu. Bilbao’da sonlanacak etabın bitiş çizgisinde yoğunlaşan Filistin bayraklarından kaygılanan düzenleme kurulu yarışın burada değil de 3 km önceki bir noktada bitirilmesi kararı aldı.

    Yine kimsenin fiziksel zarar görmediği başarılı bir eylem yapılmış oldu.

  • KURTARICIYA VEDA

    KURTARICIYA VEDA

    Maurinho, Fenerbahçe’ye 2 Haziran 2024’te imza attı. Yaklaşık 15 aylık Türkiye serüveni geçtiğimiz günlerde sona erdi.

    Maurinho geldiğinde yazmış olduğum yazıyı yeri gelmişken paylaşıyorum.

    Maurinho hiç kuşkusuz dünya futbolunun ikonik kişiliklerinden.

    Türkiye’den ayrılışına ilişkin haber etkileyiciydi. Tek başına ve bir sırt çantasıyla.

    Bizde ve belki başka yerlerde değişmeyen görüntüdür bu.

    İlk düğme yanlış iliklenince olabileceklere örnektir Fb'nin ve başka takımların başına gelenler.

    Kurtarıcı geldiğinde görkemlidir karşılama.

    Gidene eşlik eden yalnızlıktır.

    Maurinho’nun 15 aylık Türkiye serüveninin “başarısız” olduğu söyleniyor.

    Futboldan anlamadığım için bu konuda yargıda bulunmaktan kaçınıyorum.

    Olaya başka açıdan bakmak isterim.

    Her ne kadar Maurinho özelinde olsa da buna benzer olaylar araya kopya kâğıdı konmuşçasına çok yaşanmıştır Türkiye’de.

    Gelen kişiye kurtarıcılık sıfatı biçilince ve bu gerçekleşmeyince hemen her şey bir kalemde silinir. Başka bir kurtarıcıya yelken açılır.

    Fenerbahçe kumpas mağdurudur.

    O gün bugündür (futbolda) belini doğrultamamıştır.

    Oysa, aynı Fenerbahçe diğer sporlarda uzak ara başarılıdır.

    Olimpiyata giden Türk sporcuların önemli bölümünü ya yetiştirmiştir ya da kulübün sporcusudur.

    Futbolda aranan şampiyonluk olunca ve bu bir türlü başarılamayınca “başarısızlık” etiketlemesi kaçınılmaz olmaktadır.

    Bir süredir hedefte olan Maurinho’nun gidişi kulübe gönül verenleri sevindirdi.

    Öyle ya, 15 ay önce başarının anahtarı olan kişi artık başarısızlığın baş sorumlusuydu.

    Onun gidişine sevinenlerin bir şeyleri sorgulaması gerekirdi.

    Maurinho gündemde olunca bir yerde gözüme ilişti. Çeyrek yüzyıllık teknik adamlığı boyunca işine son verilmesi sonucu kazandığı ödence 108 milyon Avro tutarındaymış.

    Daha önce Manchester United’dan ayrılışı sonrasında 22 milyon Avro kazanmış.

    Fenerbahçe ayrılığının kazancı da az değil.

    15 milyon Avro.

    Her ne kadar kulübün kasasından çıkmış olsa da Maurinho’nun cebine zahmetsizce giren para Türkiye’den çıkmıştır. Krizin hiç eksik olmadığı Türkiye için önemsenmeyecek nicelik değildir.

    Başka birçok alanda olduğu gibi sporda da kötü yönetimle ikiz kardeş gibiyiz.

    Örneğin, Ali Koç FB yönetimine geldiğinden bu yana 13 teknik direktör değişikliği yaşanırken 100’den çok futbolcu transferi yapılmış.

    Hesap sormak, sorgulamak yalnız siyasette değil yaşamın her alanında gerekli olan bir davranış biçimi olmalı.

    Hesap sormanın, sorgulamanın unutulduğu durumlarda FB’nin başına gelenler kulüp ve kişi adları değişerek pek çok kez yinelenecektir.

    Sportif başarı önemsiz olmasa da her şey değildir.

  • XIII. yüzyıl sonlarından başlayarak XX. Yüzyılın başına dek süren bir projedir Türk devletlerini yıkmak ve sonunda Anadolu’dan kovmak.

    Bu konuda düşünmek, kafa yormak ve bir şeyler yazmak öteden beri kuruntuyla ya da komplo kuramcılığıyla etiketlenmiştir.

    Oysa, son derece somut bir durumdur.

    Avrupa’da buna heves etmeyen ülke yok gibidir. Siyasal birliğini 1871’de sağlamış İtalya’nın bu başarısındaki önemli ad Garibaldi’nin bile bu bağlamda projesi olduğu pek bilinmez.

    Bu projelerin bir bölümü kilise kaynaklıdır. Kilise kaynaklı olmayanlarda da kilise bir şekilde projenin arkasındadır.

    Gottfried Wilhelm Leibniz’i (1646-1716) nasıl bilirsiniz diye sorsam alacağım yanıt aşağı yukarı kestirilebilir.

    Matematikçi, filozof ve hukukçu. Bir de dönemin yöneticilerine danışmanlık yapmaktan geri kalmamıştır.

    Latince kaleme aldığı projesini dönemin Fransa (Güneş) Kralı XIV. Louis’e sunmuştur.

    Adı biraz uzunca, ama projenin amacını yansıtması bakımından anlamlı.

    “Mösyo de Hoffman’ın önsözü ve notları ile Mısır’ın fethi hakkında XIV. Louis’e sunulan belge…..”

    Leibniz’in Mısır’ın fethi önerisinin yaşama geçmesi için bir yüzyılı aşkın süre beklemek gerekse de gerçekleşmiş olduğunun altı çizilmeli. Bu arada, aralarındaki yazışmalara bakılırsa kralın Leibniz’in projesiyle ilgilendiği anlaşılabiliyor.

    Leibniz’e göre Osmanlı’yı yıkmak için koşullar son derece elverişlidir. Doğu toplumları başkaldırmak için bir kıvılcıma gereksinim duymaktadırlar. Mısır’ın fethi o kıvılcım olacaktır. Böylece Osmanlı’nın çökmesi kolaylaşacaktır.

    Leibniz’e göre Türklere karşı savaşta Fransa, Papalık başta olmak üzere İtalya prenslerinden, İspanya’dan, Lehistan’dan yardım almakta zorlanmayacaktır.

    Türklere karşı başarı sağlayacak Fransa’nın paha biçilmez fırsatlara kavuşacağından kuşku duymamaktadır Leibniz.

    Bu arada, kimi tarihçiler Leibniz’in Fransa’yı başka şeylere özendirerek dikkatini kendi ülkesi Almanya’dan uzaklaştırmayı amaçladığını savlamışlardır.

    Neden ne olursa olsun Leibniz’in Osmanlı’nın yenilebilirliğini öngörmesi önemlidir. O dönemde Haçlı Seferleri hayaletinin Avrupa’da dolaşmayı sürdürdüğü de unutulmamalıdır.

    Leibniz, Fransa’ya Mısır’ı uygun bulsa da Osmanlı’nın yıkılması sonrasındaki paylaşım konusunda görüş belirtmemiştir. Bu da onun önemli eksiğiydi.

    Leibniz’in önerisi sonradan gerçekleşse de Güneş Kral döneminde bu bağlamda bir etkinlik söz konusu olmamıştır.

    Yararlandığım kaynak 1281-1913 zaman aralığındaki projeleri içeriyor. Patlayan birinci paylaşım savaşının önde gelen nedenlerinden birisi Osmanlı’yı paylaşacakları belirlemekti.

    Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki gelişme olan Türk Milli Mücadelesi emperyal bakımından hiç hesapta yoktu.

    Türk yurdunu paylaşma projeleri Milli Mücadele sırasında da sahne almayı sürdürdü. İrili ufaklı başkaldırılardan Koçgiri bağımsız Kürt devleti kurulmasını amaçlamıştı.

    Milli Mücadele’yi verenler dış düşmanlarla olduğu kadar içtekilerle de baş etmek zorunda kaldı.

    Cumhuriyetle birlikte sahneye çıkan son Türk devletine “hoş gelmedin” diyenler hemen hiç eksik olmadı.

    Şeyh Sait, Nasturi, Dersim, Karaköse başkaldırılarını da Türk devletini yıkma projeleri olarak sıralamak gerekir.

    ASALA’dan bayrağı alan PKK terörü de dört dörtlük kökü dışarıda, sol görünümlü bir kalkışma olarak son 40 yıla damga vurdu.

    Silahlı kalkışması başarının yanından bile geçemeyen PKK terörünün içinde bulunduğumuz günlerde Türk devletiyle değil ama Türk devletinin başındakilerle masaya oturma fırsatına kavuşması üzerinde ayrıca durulmayı gerektirecek denli önemli bir gelişme olarak çıktı karşımıza.

    Yazının kaynakçasından kısaca söz etmekte yarar var.

    Kitapta, yazıya konu ettiğimin dışında 99 proje daha yer alıyor. Yazar, Trandafir G. Djuvara 1896’da Romanya büyükelçisi olarak İstanbul’da görev yapmış. Kitap ilk olarak 1914’te Paris’te basılmış. Dilimize ülkemiz adına büyükelçilik yapmış olan Pulat Tacar tarafından kazandırılmış.

  • SFENKSİN BURNUNU KİM KIRDI?

    Giza’daki Keops, Kefren, Mikerinos ve diğer piramitlerle birlikte varlığını sürdüren sfenksten söz ediyorum.

    Gidip görenler bilir. Görsellerine özenle bakanlar da kolaylıkla görürler.

    Burnu kırıktır sfenksin.

    Böyle durumlarda söylence üretme dürtüsü devinime geçmeye hazırdır.

    Mısır’a gelen Napolyon’un sfenksin burun yapısını Avrupalıya benzemediği için ve ırkçı dürtülerle topa tutturduğu söylenir.

    ABD’deki İslâm Topluluğu önderi olarak da bilinen Louis Farrakhan 1995’te yaptığı bir konuşmada Napolyon’un “beyaz üstünlükçü” kuruntuyla sfenksin burnunu kırdırdığını ileri sürer.

    Oysa, Napolyon 1769 doğumludur. Mısır’a gelişi 1798’dedir.

    Sfenksin burnunun kırık olduğunu gösteren yayınlar Napolyon’un doğumundan bile önceki tarihleri taşımaktadır. Ayrıca, Napolyon Mısır tarihine ilgi duyan ve buradaki tarihsellikle ilgili çalışmalar yaptıran bir kişiliktir.

    Bir başka sava göre sfenksin burnunu kıranlar Müslümanlardır. Tarihçi El Makrizi sfenksin burnunun 1378’de Saim el Dehr tarafından kırıldığını yazmıştır. Gerekçe ise yerel halkın antik Mısır geleneğine uyarak sfenkse sunum yapmayı sürdürmeleridir.

    Arkeolog Mark Lehner’e göre bu da olasılık dışıdır.

    Sfenksin burnu MS III-X. Yüzyıllarda kırılmıştır. Bundaki amaç sfenksteki ruhun özgürleştirilmesidir.

    Diğer yandan, yalnızca Mısır heykellerinde değil Roma ve eski Yunan heykellerinde de rastlanan bir durumdur burnun, kolların ve bacakların kırılması. Heykellerin en kırılgan yerleridir bu adı anılanlar.

    Özetle, sfenksin burnunun ırkçı amaçlarla kırılmış olması neredeyse olasılık dışıdır.

    Bizim Mısır gezimizde de rehberimiz bu söylencelere göndermede bulunmuştu. Söylenceler hiç kuşkusuz anlatan ve aktaran açısından ilgi çekici olabilir. Dikkati dağılan gezgin topluluklarını konuya odaklanmaya yöneltebilir.

    Bu nedenle de söylencelere başvuruluyor olabilir!

  • 1 EYLÜL 1921’DE NE OLDU?

    Sayısız olay yaşamıştır insanlık tarihi 1 Eylül 1921’de.

    İlk akla gelen Türklerin canlarını dişlerine takarak Sakarya’da direndiği zaman aralığının ortasına denk düşen gündür.

    Türklerin 1683’te Viyana bozgunuyla başlayan geri çekilmesi sonlanacak mıdır?

    Yoksa, bu kez de yenilecekler midir?

    Bu kezki yenilgiTürklerin emperyal proje gereğince Anadolu’dan kovulmaları sonucunu doğuracaktır ki bunun anlamı “yurtsuz” kalmaktır.

    Neyse ki, Mustafa Kemal Paşa’nın dehasına eklenen destansı direniş 238 yıllık geri çekilmeye son vermiştir.

    Bir yıl sonraki karşı saldırıya, yurdun kurtarılmasına maya olmuştur.

    Anadolu’da olmak ya da olmamak savaşı verilirken Osmanlı payitahtında ne olmaktaydı?

    Bundan sonrasını bilinçsiz Osmanlı tutkunları ve Vahdettin’den bile kahraman çıkarmaya çalışan geri kalmışlar özenle okusun isterim.

    1 Eylül 1921’de Yıldız Sarayı’nda telaş vardı.

    Bu telaş Sakarya’da neler oluyor sorusu gereğince yaşanmıyordu.

    Yıkılmış imparatorluğun son sultanı 60. Yaşında beşinci eşi 19 yaşındaki Nevzat hanımla dünyaevine girmeye hazırlanmaktaydı.

    Bu yazıya konu olan olayı unutmamalıdır özellikle Osmanlıcılıkla yanıp tutuşanlar. Şanlı geçmişten bir sayfa olarak algılayıp algılamamak onlara kalmış.

    Ülke yangın yeriyken, düşmanın yenilgiye uğratılıp uğratılmayacağı bile belli değilken tahtı ve sevgili payitahtı olsun da ne olursa olsun diyen son sultanın derdine bakar mısınız?

    Bundan birkaç yıl önce son sultanın adını taşıyan köşkün önünde selâm durmaya zorlanmıştı Türk ordusunun üst düzey komutanları.

    Önünde selâm durulan kişinin düzeyi ve niteliği konusunda yeterince bilgilendirici olmalıdır bu paylaşıma konu olan ibretlik olay.

    Tarih geçmiş bilgisi olduğu kadar, bugünü anlama ve geleceği kurgulama aracıdır.

    Unutturulmaya çalışılsa da tarihte yaşananlar bir yerlerde kayıtlıdır.

    Tıpkı gerçekler gibi tarihsel olayların da günün birinde ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.

  • ENSESİ KALIN OLMAK !

    ENSESİ KALIN OLMAK !

    Yazının başlığı kullandığımız ya da sıkça işittiğimiz deyimdir. Türkçede daha çok toplumsal, ekonomik, kültürel anlam taşır.

    Anlaşılan bundan böyle tıpta da kendine yer bulacak bu deyim.

    Beden Kitle İndeksi kilo fazlalığını ve obeziteyi göstermesi bakımından önemli göstergedir.

    Boyun çevresi ölçümü BKİ’ye eklenen yeni bir ölçüt olabilir.

    Bedenin üst bölgesindeki yağlanmanın kana yağ asidi karışması olasılığını artırdığı kabul edilmektedir.

    Konuya ilişkin çalışmalar boyun çevresi ölçümüyle kişinin :

    • Atrial fibrilasyon (inme başta olmak üzere yaşamsal sorunlara yol açabilen aritmi türü)
    • Tip II Diyabet
    • Koroner kalp hastalığı
    • Uyku apnesi gibi sorunlara eğilimi belirlenebilmektedir.

    Erkeklerde 43, kadınlarda 35.5 cm;’yi geçen boyun çevresi ölçümü kişinin riskli olduğunun göstergesi sayılmaktadır. Bu ölçüleri aşan her bir santimetrenin ölüm ve hastaneye yatma olasılığını artırdığı öngörülmektedir.

    Beden kitle indeksi ölçümü yeni bir yardımcıya kavuşmuş olabilir.
Boyun çevresi ölçümünün de kişinin yaşamsal sorunlara eğilimini belirleme bakımından yardımcı olabileceği öngörülüyor.

    Tam da bu noktada, araştırmacılar boyun çevresi ölçümü riskli olan kişilerin beden-kitle indeksinin olağan sınırlar arasında olabildiğinin altını çizmektedirler.

    Buna karşılık, boyun çevresi ölçümü riskli aralıkta olanların hemen ürküye kapılması da gerekmiyor.

    Yine çalışmalara dayanılarak yaşam biçimindeki uyarlamalarla bu değerlerin değiştirilebileceği gösterilmiştir.

    Aşırı kaloriden kaçınan bitkisel beslenme ilk adım olabilir.

    Son olarak, boyun çevresi ölçümünün yalnızca bir gösterge olduğu başkaca bulgularla ve laboratuvar incelemeleriyle bütünleşik olarak değerlendirilmesi gereğine vurgu yapılmalıdır.

    Özetle, boyun çevresi ölçümü hastalık kanıtı olarak değil uyarıcı öğe olarak görülmelidir.

  • KOMİSYON TUTANAKLARI

    KOMİSYON TUTANAKLARI

    Her ne kadar saydamlıktan söz edilse de hiç öyle değil. Örneğin, Türk Milleti’nin komisyonda Cumhuriyetle hesaplaşmaya gidildiğinden, etnikçi sözcülerinin her fırsatta Cumhuriyete saldırdığından haberi var mı?

    Komisyon tutanaklarını TBMM resmi internet sitesinden okuyorum.

    Örnek olsun diye 20.08.2025 tarihli tutanağın erişkesini paylaşıyorum.

    https://tbmm.gov.tr/Tutanaklar/TutanakGoster/5244

    İnsan Hakları Derneği, Mazlûm Der ve İHH temsilcileri tutanaktan da okunabileceği gibi gövde gösterisi yapmışlar.

    Kürt Sorunu etiketi altında her söz alan “100 yıllık sorun” demiş. Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi feodal bey olmakla kalmayıp yabancılarla işbirliğinde sakınca görmeyenler her fırsatta olumlanmış.

    Çıta Öcalan’ın TBMM’ye çağrılmasına uyarlanınca hemen her söz alan gelişmeleri yeterli görmediğini ifade etmiş.

    Komisyonu zararsız görenlerin gözünün içine sokmak gerek bu tutanakları.

    Benim dikkatimi çeken bir başka ayrıntı komisyonun tek yönlü iletişimi oldu.

    Tıpkı 30 yıl öncenin interneti gibi bu komisyonda da etkileşim yok.

    Başka deyişle, komisyon yalnızca bilgi alınan, karşılık vermeye ve içerik oluşturmaya izin vermeyen Web 1.0 gibi.

    Anlatılanı dinleyin!

    Ama, karşılık vermeyin.

    Kabul edilemezlikleri tepkisizlikle izleyin diyen buyurgan bir ortam oluşturulmuş.

    Günümüzde internetin Web 4.0’la ya da nesnelerin arasındaki iletişimle tanımlandığı anımsandığında çağın gerisinde kalındığı açık.

    Her ne kadar tartışmaya açık olacağı söylense de bu komisyonun tartışmaksızın önceden belirlenenleri yaşama geçirmek için oluşturulduğu kuşku götürmez gerçektir.

    Komisyonda söz alanların Cumhuriyete, onu kuranlara ve elbette devlete karşı oldukları, onu yıkmak için işbirliği yaptıkları anlaşılıyor hem komisyon başkanının sessizliğinden hem de kurucu partinin oralı olmayışından.

    Cumhuriyete yönelik dehşet verici suçlamaların en küçük karşılık görmemesi komisyonun uzlaşı içinde olduğu izlenimi veriyor.

    Komisyonda Cumhuriyet karşıtlığına ve yıkıcılığına karşı durması beklenen kurucu parti dağlarına kar yağmıştır.

    Bir şekilde konuya ilgisi olanların tutanaklara erişmesi elbette olasıdır.

    Ancak, milletin ezici çoğunluğunun bu fırsatı olmadığı gibi uzun metinlerden sonuçlar çıkartması, tehlikenin farkına varması hiç de kolay değildir.

    Bu durumda, komisyonda bulunan kurucu partiye büyük görev düşüyor.

    Olanı, biteni ve konuşmaları milletin anlayabileceği şekilde kamuoyuna aktarmak!

    İçinde bulunduğumuz günlerde TBMM’ye çağırılan Öcalan’ın komisyonu İmralı’ya çağırması gibi bir tablo oluştu.

    Suçun tümü ona atılamaz, ona bu cesareti verenleri göz ardı etmemek gerekir.

    Bir gizli oturum da İmralı’da yapılır, olur biter.

    Akıl vermek gibi olmasın ama İmralı oturumunun yapıldığından bile söz edilmeyebilir.

    Elbette, milli dayanışma, kardeşlik ve demokrasi uğruna!

  • 26 AĞUSTOSLAR

    26 AĞUSTOSLAR

    Çoğumuz farkındayız.

    Son yıllarda 26 Ağustoslar tokuşturuluyor.

    Devletimizin ileri gelenleri hemen her yıl 26 Ağustos’ta soluğu Ahlat’ta alır oldular.

    Görkemli Selçuklu mezar taşlarıyla Ahlat yeryüzündeki en büyük Müslüman gömütlüğü olarak da bilinir. Yurdumuzun her karışı gibi orası da bir başkadır.

    Konumuz 26 Ağustos olduğuna göre 954 yıl öncekini öne çıkartıp 103 yıl öncekini unutmayı sorgulayalım.

    Şu günlerde 104. Yıldönümünü kutladığımız Sakarya Savaşı Türklerin 238 yıllık geri çekilmesine son vermesiyle ayrıca önem taşır.

    26 Ağustos 1922 ise Türklerin 239 yıl sonra ileri atılmasının simgesidir.

    26 Ağustoslardan ikincisi de Türklere Anadolu kapılarını açan birincisi kadar önemlidir.

    Ülkemizin başındakilerin Ahlat tutkusuna elbette sözüm yok.

    Ama, bunu yaparken bugün Ahlat’a gidebilmemizi, Ahlat’ın doğusuna sürülmemiş olmamızı sağlayan 26 Ağustos’a ilgisizlik ve sevgisizlik neden diye sorma görevini unutabilir miyiz?

    İktidarın artık çeyrek yüzyıla dayanan serüveni boyunca Cumhuriyet’e ve onu kuranlara sevgisizliği ve kimi zaman yok sayan yaklaşımı bu yazıyı yazdırmış oldu.

    26 Ağustoslar bizimdir!

    Birini diğerinden ayırmak aklımızın ucundan geçmez.

    Ancak, ilkini hükümsüz kılacak yenilgiden kurtuluşumuzun simgesi olan ikinci 26 Ağustos’u unutmayı ve değerini göz ardı etmeyi de içimize sindiremeyiz.

    Her ikisini bizlere armağan edenlere selâm olsun!

    Yüce anılarına saygıyla…