cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • Trafikte dolaşmakta olan taşıtların beşte birinin iki tekerlekli olduğu verilerle kanıtlı.

    Kilis, Muğla, Manisa, Aydın, Iğdır ve Şanlıurfa illerimizdeyse iki tekerleklilerin sayısı diğerlerini geçmiş durumda.

    Her türden bisikletin ve bingitlerin bu sayının dışında olduğu unutulmamalı.

    Küresel salgına bağlı kurye patlamasına eklenen ekonomik yıkım iki tekerleklilere yönelimi artırdı.

    Uyulmayan kurallar, yapılmayan denetimler cabası.

    Bunlara özellikle kuryeliğin doğasındaki hızlı olma baskısı eklenince iki tekerleklilerden kaynaklanan karmaşa teröre evrildi.

    Yaralanmayla ve hatta ölümle burun buruna iş yapan kuryelerin tehlikeli işçi sayılmaları şöyle dursun serbest meslek etkinliği üzerinden hizmet satan taşeronlar olduklarını bilenlerin sayısı çok değildir.

    Trafik denetimi bir yana sosyal güvenlik denetiminden bile vazgeçmiştir devlet.

    Yaya yolunda yürürken arkanızdan ya da önünüzden bir iki tekerleklinin ansızın kurşun hızıyla geçebileceğine her an hazır olmalısınız.

    Taşıt yolundaki durum da bir o kadar ürkütücüdür.

    İki tekerleklilerin sağdan, soldan gitmek yeri geldiğinde diğer taşıtların arkasından önünden yön değiştirmek gibi alabildiğine özgür olduklarını her an gözlemlersiniz.

    Fırsat bulduklarında hız rekoru kırmaya hevesli oluşları bir başka sorundur.

    Bir yandan diğer motorlu taşıtların diğer yandan yayaların başı derttedir iki tekerleklilerle.

    İki tekerlekli gibi davranıp dört tekerlekli gibi saygı görme beklentisi de bir başka sorundur.

    Trafikteki iki tekerlekli sayısının duraklama olasılığı bir yana çok daha artması kimseleri şaşırtmamalı.

    Geçen haftaya kadar gündemde olan trafik cezalarının artırılması yasa tasarısı birdenbire geri çekildi.

    Vur deyince öldürenlerin yaptığına benziyordu tasarı.

    Orantısız olmasının yanı sıra uygulanabilir gibi de görünmüyordu.

    Uçuk yasal düzenlemeler için çaba harcanacak yerde yürürlükte olanlar uygulansa iki tekerlekli terörüyle büyük ölçüde başa çıkılabilir(di).

    Nüfus yoğunluğunun zaten son derece yüksek olduğu büyük kentlerimizdeki yaşam iki tekerlekli terörüyle iyice zorlaşıyor.

    Başka pek çok konuda olduğu gibi yönetim bu önemli sorun karşısında da uyur gibi davranmayı yeğliyor.

  • ŞİMDİ METİN OKTAY’I ANIMSAMA ZAMANI

    Yalnız Türk futbolunun değil Türk sporunun da taçsız kralıdır saymak Metin Oktay.

    Taçsız kral nitelemesi hiç kuşkusuz eşsiz futbol becerisinin ürünüdür. Onun bu yanı tartışılmaz.

    Yaşım onu yeşil sahada izlemeye elvermedi.

    Buna karşılık, onunla ilgili çok şey işittim, okudum.

    Çoğunlukla futbolu üzerineydi öğrendiklerim.

    Bu yazıya konu olan etkinlik bundan birkaç ay önce yapılacaktı. O günkü olağandışı engel bugüne erteletti tanıtımı.

    Böylelikle etkinlik Türk futbolundaki kirliliğin paçalardan aktığı günlerle çakışmış oldu.

    Kitabın yazılması düşüncesi kent kültürü yazılarıyla ve girişimleriyle tanınan Orhan Beşikçi’ye ait. Bu düşünceyi, deyim yerindeyse iğneyle kuyu kazarak, sabırla yerine getirmekse meslektaşım Metin Özer’e düşmüş.

    Dr Metin Özer ve kitabın düşünce babası kent kültürü gönüllüsü Orhan Beşikçi

    Ortaya oylumsuz görünen ama son derece içerikli ve değerli bir yapıt çıkmış.

    Kitapta futboldan söz edilse de insan Metin Oktay’la karşılaşıyor okur.

    İzmir’de Yün Mensucat’ta başlayan futbol yaşamı İzmirspor’da sürmüş Metin Oktay’ın. Daha sonra Galatasaray ve ona eklenen Palermo serüveni.

    Kısa süreli teknik adamlık deneyimini spor yazarlığı tamamlamış.

    Her nerede olursa olsun, İzmir’i ve İzmirlileri hiç unutmamış.

    Futbol oynarken göremesem de İzmir’de şimdilerde sessizliğe gömülmüş olan Kardıçalı Han’daki Gol Pub’ı dün gibi gözlerimin önündedir.

    Son yıllarda ilgisi olsun olmasın hemen herkesin gazetelerin ve başka yayın organlarının spor sayfalarında gördüğü kör fanatizmden başka bir şey değildir.

    Oysa, Metin Oktay’ın jübilesinde Galatasaray ve Fenerbahçe karşı karşıya gelmiştir. O yıllarda Fenerbahçe’nin efsanesi olan Can Bartu ile 10 dakikalığına da olsa forma değiştirerek futbolun düşmanlık değil dostluk aracı olduğunu anlatabilmiştir Metin Oktay.

    Eli açık, yardıma gereksinim duyan herkese koşan tam bir halk adamıdır o.

    İyi bir bireydir.

    Kitaptan öğrendiğimize göre Metin Oktay futboldaki becerisine derinlikli bir kültür insanı olma özelliğini eklemiştir. Futbol için dünyaya gelmiş olan ve onun için yaşadığını her fırsatta dile getiren Metin Oktay’ın bir kitap kurdu olduğunu öğrenmek şaşırtıcı bir hoşluktur.

    Günümüzde Türk futbol ortamının lümpen kültürüyle ve bahis üzerinde şikeyle sarmalandığı acı gerçeği “bir zamanlar Türkiye” dedirtecek türdendir insana.

    Yaşarken de aramızdan ayrıldıktan sonra da yandaşıyla, karşıtıyla hemen herkes onun iyi bir birey olduğunu içtenlikle onaylamıştır, onaylamaktadır.

    Metin Oktay, darbe dönemlerindeki idamlara karşı duruşuyla iyi bir vatandaş olduğunu ortaya koymuştur.

    Biyolojik evladı olmasa da ikinci eşinin önceki evliliğinden olan Rıfat Halil Pala ile babası tarafından Metin Oktay’a emanet edilen ünlü çizer Nuri Kurtcebe’yi öz evladı gibi bağrına basmıştır.

    Etkinliğin yapıldığı yapıdan da söz etmek gerekiyor.

    İzmir Basmane’de oteller sokağı olarak bilinen yerleşimde yer alan Hacı Ayşe Nebahat Tabak evi Konak Belediyesi’nce onarılarak yaşama kavuşturulmuş. Altmışlı yıllarda kimsesiz çocukların yetiştirme yurdu olarak kullanılmış.

    Basmane oteller sokağı Metin Oktay’ın önemli zamanını geçirdiği ve dönemin İzmir futbolunun kalbinin attığı yer olarak da ünlenmiş olan Altınpark’ın çok yakınındadır. Bu bakımdan da Metin Oktay’ı anmak ve anlatmak için son derece uygun bir yerde olduğumuz kuşkusuzdu.

    Yazar, Metin Oktay’ı anlatırken adaşını anlatmış oldu.

    Yazarın Metin Oktay’la adaş olduğunu gözden kaçırmayanlara!

    Yazarın dayısı Metin Oktay’ın mahalle arkadaşıymış. Yazarın adının Metin Oktay’dan esin olduğunu öğrenmek günün bir başka hoşluğu oldu.

    Not : Kitap yazmak başlı başına sabır ve emek gerektiriyor. Seven için yazmak büyük zevk. Ancak, sorun kitabın yazımından sonra başlıyor.

    Baskı ve dağıtım aşılması olanaksız dağlar gibi dikiliyor yazarın karşısına.

    Kitabı nereden edinebilirim diye mırıldananları işitir gibiyim.

    İzmir Alaybey’deki Mavi Lotus kitabevi ve e Nadir Kitap’tan edinilebilir.

  • İKİ MUSTAFA, BİR CUMHURİYET

    Cumhuriyet, 10 yılı aşan savaşlardan sonra kuruldu. Bu zorlu 10 yıl bir yandan ekonomiyi engelli kılarken diğer yandan insan varlığını tüketti.

    İnsan varlığının tükenişi çiftçi ya da eğitimli, öğretimli ayrımı gözetmedi.

    Geriye kalan insan varlığının yoksulluğu, yoksunluğu ve sağlıksızlığı da cabası!

    Bilenler bilecektir bu yazıya konu olan iki Mustafa’nın karşılaşmasını.

    Bilenlere yinelemek pahasına bir kez daha anlatmış olalım.

    Eylül 1929!

    Cumhuriyet henüz 10 yaşına bile erişmemiş.

    Yalova yakınlarındaki kırsalda küçük Mustafa sığırlarını otlatmaktadır.

    Yolculukta da olsa Gazi Mustafa gördüğü insanlara yakın ilgi gösterir. Özellikle de çocuklara.

    Yol sormak gerekçesiyle duraklar Gazi.

    Küçük Mustafa’yla söyleşmeye başlar.

    Sığırtmaçlıktan ayda 3 lira kazandığını söyleyen küçük Mustafa’ya, Gazi yıllık kazancı olan 36 lira vermek ister.

    Küçük Mustafa yoksul ve yoksun olsa da karşılıksız para alınmayacağının farkındadır. Gazi, parayı karşılıksız vermediğini gideceği yerin yolunu söylediği için verdiğini söylese de küçük Mustafa parayı almak istemez.

    Yanındaki cevizleri Gazi’ye uzatarak, ancak bunlar karşılığında kabul edebileceğini söyler parayı.

    İki Mustafa’nın yolları kesişmiştir bir kez.

    Ertesi günü küçük Mustafa kaplıcalara çağırılır.

    Gazi, küçük adaşına kendisini kâhya yapacağını söylese de asıl niyeti onu okulla buluşturmaktır.

    İlk iş olarak küçük Mustafa Şişli Etfal Hastanesi’ne yatırılır. Bakılır, beslenir.

    Sonrası mı?

    Ver elini okul.

    İlköğretim sonrasında sınavını kazandığı Kuleli Askeri Lisesi’ne yazdırılır.

    Türk ordusuna subay olarak hizmet verecektir yaşamının geri kalanında.

    Sığırtmaç Mustafa soyadı yasasıyla Demir soyadını aldı.

    Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ın manevi oğlu oldu.

    SIĞIRTMAÇ MUSTAFA

    Mustafa Kemal’in elinden tuttuğu

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa

    Çiftlik ağasının dağda unuttuğu

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Kırlarda güttüğün davarla inekti

    Yediğin bir parça kararmış ekmekti

    Katığı kurtarmak, bu az mı emekti

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Yolunun üstüne Gazi’yi çıkaran

    Talihin milletin talihi ey çoban

    Bak benzine kan geldi, dizine derman

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Küçücük zihnini, bu kim? diye yordun

    Sonra anladın ki en Ulu’su yurdun

    Gazi adaşınla diz dize oturdun

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Sen de medeni bir insan olacaksın

    Sırasında aranıp sorulacaksın

    Bilgi hamuruyla yoğrulacaksın

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Milletin tarihten silinmiş izi

    Dağılan sürümüze baş olan Gazi

    Senin gibi dağdan toplamıştı bizi

    Bunu hiç unutma Sığırtmaç Mustafa.

    MEHMET SELAHATTİN

    Şair Mehmet Selahattin’e yukarıdaki dizeleri yazdırdı Sığırtmaç Mustafa’nın dokunaklı öyküsü.

    Aradan geçen 100 yıldan sonra Cumhuriyet’i küçümsemenin, azımsamanın sıradanlaştığı günümüzde Sığırtmaç Mustafa’nın öyküsü kulaklara küpe olmalı.

    Coşkuyla kutladığımız Cumhuriyet’in bu yazıya konu olan gibi nice görkemli öykünün yazılmasına olanak tanıdığı unutulmamalı.

    29 Ekim, en büyük bayram kutlu olsun!

    Cumhuriyet ne pahasına olursa olsun yaşatılmalı.

  • BUGÜN GÜNLERDEN CASUSLUK

    Güne casusluk savlarıyla uyandık.

    Bir süredir gündemde olan rüşvet, irtikap ve yolsuzluk suçlamaları duvara mı çarptı da yeni bir suçlama üretildi diye sormamak olmaz.

    Sözlük, casusluğu bir kurum ya da devlet adına bir başka kurumun ya da devletin gizli bilgilerini elde etme çalışması olarak nitelendirmiş.

    Casusluğun söz konusu olabilmesi için gizlilik olmazsa olmaz gereklilik.

    FETÖ etkinlikleri sırasında kozmik odanın kapıları bir savcıya ardına dek açılmıştı. Şimdilerde ortalarda olmayan o savcının altın tepsi içinde kendisine sunulan bilgileri kendisi için saklamamış olduğunu bilmek için çok da hünerli olmaya gerek yok.

    Kozmik odanın kapısını kıranın FETÖ olduğu kuşkusuzdur.

    Ancak, bu kapının kırılarak içeri girilmesinde dönemin asker ve sivil tüm üst düzey yöneticilerinin ağır sorumluluğu olduğu kesindir.

    Mahkeme kararı gibi uyduruk bir gerekçeye yenilmemeleri gerekirdi.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin birliği, dirliği ve varlığıyla ilgili son derece gizli ve duyarlı bilgiler ortalığa döküldü. Hatta, bu bilgilere dayanılarak kimi önemli görevdeki kimselerin infaz edildiği bilgileri bile yayıldı.

    Bir başka konu.

    Bu yazıyı okuyan hemen herkesin başına gelmiştir.

    Cep telefonunuzdan size ulaşan birileri dolandırıcılık amaçlı girişimlerde bulunmuşlardır. Çoğu değilse de bir bölümü başarılı olmuşlardır bu kötü niyetlerine erişmeye.

    E devletteki bilgilerin sızdırıldığı konusundaki savlara bakan düzeyinde “benim dönemimde olmadı” karşılığı alındığına göre bu bağlamda da gizlilik kalmadığı açıktır.

    Başka deyişle, her bir TC vatandaşının iletişim, adres, sağlık, vergi ve kazanç bilgileri sayılarını kestiremeyeceğimiz kadar çok kurumun ve kişinin elindedir. Dolandırıcılık olgularının sayısındaki patlama büyük ölçüde bu bilgilerin ortalık yerde dolaşıyor oluşu kaynaklıdır.

    Gizliliğin bu denli buharlaştığı ortamda yine de casusluk eylemi ve buna bağlı olarak casusluk öznesi aranacaksa eğer, “sığınmacı” etiketlilerin casusluk eylemi için bereketli bir dağarcık oluşturdukları kuşkusuzdur.

    Tüm bunları bir yana bırakıp tutuklu belediye başkanlarından ve onların çevresindekilerden, gazetecilerden casus üretme yoluna girildiyse eğer bu yola girenlere acımanın yanı sıra katıla katıla gülmek gerekir.

  • TECAVÜZCÜ DE OLDUK…
    TBMM komisyonunda yaşananlar kimlik siyaseti esnafının eriştiği özgüveni göstermesi bakımından ibretlik.
Onlar saldırıda, Türkiye Cumhuriyeti savunmada.

    Çeşitli gerekçelerle daha önce de yazdım. TBMM’deki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tutanakları üşenmeden, aksatmadan ve elbette özenle okunmalı.

    Bir hekim olarak, bu tutanakları okumadan önce aklınızı başınızda tutabileceğinizden kuşku duymuyor olmanız gereğini anımsatmak isterim. Kuşkunuz varsa okumamanız daha uygun olur.

    Yaşadıkça daha neler öğreneceğiz sorusunu akla getirmemek olası değil.

    Tecavüzcü olduğumuzu öğrenmek çok daha çarpıcıydı.

    Barışa İhtiyacım var Kadın İnisiyatifi Temsilcisi Ruşen Seydaoğlu eksiği tamamlarcasına Türkiye Cumhuriyeti devleti güvenlik güçlerini tecavüzcülükle etiketlemiş komisyonun 15.10.2025 tarihli oturumunda.

    Meğer Türkiye Cumhuriyeti devleti 2016’da kentlerin ve ilçelerin mahallelerini dümdüz etmiş. Bizim hendek savaşları olarak bildiğimiz ve yüzlerce cana mal olmuş bu acılar Öcalan ağzıyla bu şekilde tanımlanmış.

    İnisiyatif adına söz alan Feride Eralp de aynı perdeden konuşmayı sürdürünce AKP’li Selami Altınok “Bu barış dili değil” diyerek tepki göstermiş. Altınok’un barış dilinden ne anladığını bilemeyiz. Ama, söz alanların barış dilinden anladığının kimlik siyasetine eklemlenen yıkıcılık olduğundan kuşku duyamayız. Bir kez o yol açıldığında bu ve benzerlerinin geri döndürülemeyeceğini kestirmesi gerekirdi geçmişte üst düzey kamu yöneticiliği de yapmış olan Altınok’un.

    Bu denli saldırgan konuşma TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un bile sabrını taşırmış olmalı ki ölçülü(!) tepkisini esirgememiş.

    CHP adına söz alan Murat Emir, bu konuşmaları dinliyor olmamız onayladığımız anlamına gelmez diyerek ortamı yumuşatmaya çalışmış. Bu kimseleri buraya çağırdığımıza göre onları dinlemek yükümlülüğümüzdür diyerek bağlamış sözlerini.

    Emir’in ilk tümcesine tamam.

    Ama, Türkiye Cumhuriyeti’ni dayanaksızca suçlayanları dinleme yükümlülüğünün açıklanmaya muhtaç olduğu kesindir.

    Türkiye Cumhuriyeti devletini hem de TBMM çatısı altında tecavüzcülükle suçlayabilmenin aldığı karşılığa bakar mısınız?

    Eksik kalmasın!

    Türk ordusunu kimyasal silah kullanmakla suçlayan Dr Şebnem Korur Fincancı da çağırılmalı komisyona. Çok daha çarpıcı ve ilgi çekici şeyler söyleyeceği güvencesi verebilirim kendisinin.

    TBMM’de yaşananlara verilen ölçülü(!) tepkilerle İmralı yoluna düşmeye hazırız iletisi verildiği kanısındayım.

    Tecavüzcülük günahından arınmanın tek yolu da bu olsa gerek…

  • GERİ KALMA KARARLILIĞI
    Başımıza gelenleri soyut kavramlarla açıklamak yerine somutlaştırmak gerekir. 
Böylelikle hoşumuza gitmese de gerçeklerle baş başa kalma fırsatı yakalarız.
    Screenshot

    Ülkede ve dünyada olan biteni anlamada istatistiklerden yararlanılabilir.

    Dünyadaki 45 ülkenin eğitim, öğretim düzeyini yansıtan tablo öğretici olduğu kadar etkileyici.

    Bilindiği gibi gün tiyatro günü.

    İlk perdesi Tel Aviv’de sahnelenen gösterinin ikinci perdesi Şarm El Şeyh’te sahnelendi.

    Görünürde Hamas’ın gerçekteyse Filistin’in yenilgisi kutlandı.

    Neden mi?

    Ülkelerin eğitim, öğretim karneleri nedeni anlamamıza yardım edebilir.

    Görseldeki tabloyu inceleyelim.

    Bugün ülkelerin kişi başına düşen gelirleri ve gelişmişlik düzeyleri bu tabloyla doğrudan ilişkilendirilebilir.

    Öteden beri izlenen ama bugün gözler önüne serilenler ürpertici.

    Filistin’de Trump barışına sevinenlerin fonunda tam bir yokluk ve yoksunluk vardı. Bu ortamda, eğitim, öğretim bir yana karın tokluğu biricik mutluluk kaynağıydı.

    Tabloda, İsrail’in eğitim, öğretim görünümü göz ardı edilmemeli.

    Hiç kuşkusuz İsrail yüzölçümü ve nüfusuyla sınırlı değildir.

    Başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere Batı İsrail’in arkasındadır.

    Tüm bunlar gerçeği ıskalamayı gerektirmez.

    Aklın kullanımı ve bu kullanımın topluma yaygınlaştırılması önemlidir.

    Listede yer almayan Çin’e bakalım.

    Küresel ölçekte üst sıralarda yer alan üniversiteler bakımından Çin’in yükselişi dikkate değerdir.

    İyi eğitim, öğretim bakımından Çin dünya 9.sudur.

    Bir dönem ucuz işgücü kaynağı olarak görülen Çin’in bu başarısı önemlidir.

    Çin, dünyayı dize getirdiyse şifresi burada saklıdır.

    Bir yanda haklıyken yoksulluğa ve yoksunluğa tutsak düşen Filistin.

    Diğer yanda, bu görkemli başarıya tek kurşun atmadan ulaşan Çin.

    Çin’in Mao sonrası önderi Deng Xiao Ping’in 1976’daki bir sözüyle bitirelim :

    “Bundan böyle Çin’in rehberi bilim olacaktır”

    Aklı ve bilimi rehber edinmeyenlerin yasını tutmayı sürdüreceğiz…

  • EMPERYALİZMİN NOBEL MASKESİ

    Nobel ödüllerini ikiye ayırarak yargılamakta yarar var.

    Fizik, kimya, tıp bir yana!

    Edebiyat, barış, iktisat diğer yana.

    İlk üçlüdeki ödüllere yaraşır sayısız aday olsa da sonuçlar tartışılmaz. Bir şarlatanlık, siyasi tercih olmadığı içindir bu tartışılmazlık.

    Edebiyat, barış ve iktisat ödülleri hemen her zaman tartışılmıştır.

    Özellikle de barış ödülü!

    Bu ödül emperyalizmin seçimi olmuştur öteden beri.

    Bu yılki barış ödülünün verilmesini uman Trump’ın düş kırıklığını bir yana bırakalım. Bu başarımını (!) sürdürürse seneye güçlü aday olacaktır diyelim.

    Bu yılki barış ödülü Venezuelalı muhalif Maria Corina Machado’ya verilmiş. Veriliş nedeni şu tümceyle özetlenmiş : “Venezuela’da ve dünyada barış, insan hakları ve demokratik değerler için yürüttüğü yorulmak bilmez mücadele”

    Venezuela uzun yıllar boyunca emperyalizmin arka bahçesi olmuş bir Latin Amerika ülkesi.

    Hugo Chavez’le birlikte yaramaz çocuk oldu.

    Venezuela’nın emperyale başkaldırısı ve ulusal çıkarlarını öne koyması bir türlü sindirilemedi. Çok barışsever Trump savaşları bitirmekle övünse de Venezuela’yı önde gelen düşmanı olarak görmeyi sürdürdü.

    Venezuela, Maduro döneminde de Beyaz Saray’da boy gösteren, ABD dayatmalarına boyun eğen olmadı. Başka deyişle fevkaladenin fevkinde kıvamına gelmedi.

    Venezuela’da emperyalizme meydan okuyan iktidarın muhalifi olmak Nobel almak için yeterliydi. Ödül altın tepside gelirdi. Öyle de oldu!

    Bir türlü yola getirilemeyen Venezuela’da muhalefeti diri ve umutlu tutmanın havucuydu Nobel ödülü. Emperyal sopa elbette Venezuela iktidarı içindi. Venezuela açıklarından eksik olmayan ABD donanması sopanın çeliğe bürünmüş halidir.

    Yazarken aklıma geldi.

    Eduardo Galeano’nun başyapıtı : “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”

    Venezuela’da Hugo Chavez’le başlayan Maduro’yla süren, ona Bolivya’dan eşlik eden Evo Morales, Ekvator’da bir dönem halkçı iktidar kuran Rafael Correa o kesik damarları onarma yolunda önemli adımlar attılar.

    Venezuela muhalefetini yücelterek barış Nobeliyle ödüllendirenler Chavez’i, Maduro’yu, Morales’i, Correa’yı darbelerle alt etme girişimlerinin perde arkasında yer aldılar. Darbe planlarken ve yaşama geçirirken akıllarına gelmeyen barışın bugün akıllarına gelmiş olması anlamlıdır.

    Emperyalizmin koçbaşı işleviyle donatılmış Nobel barış ödülünün zerre kadar değeri yoktur.

  • SPOR SİYASETİN SIÇRAMA TAHTASIDIR

    Yazının başlığı sporun amacıyla ve tanımıyla uyumsuzdur.

    Kuram ve uygulama farkı diyelim.

    Spor ben kendimi bildim bileli bir propaganda aracı olmuştur.

    Yaşıtlarım ve büyüklerim anımsayacaktır.

    Soğuk Savaş döneminin önemli aygıtlarından biriydi spor.

    Bugün de farklı sayılmaz.

    Gazze denince çoğumuzun aklına gelen tümce!

    “Kahrolsun İsrail, katil Netanyahu!”

    Çok yaldızlı ve bir o kadar etkileyicilikten uzak.

    BM ortamında hemen her fırsatta dile getirmiyor muyuz “dünya beşten büyüktür” sözünü.

    O düzlemde sonuç alamadığımız ortada.

    Dünya basketbol örgütü FİBA’yı bile aşamadığımız da.

    Son bir haftada Türk basketbol takımları İsrail takımlarıyla en az 4 maç yaptı.

    Bunca vahşetine karşın İsrail’in spor ortamından uzaklaştırılamamış olması önemsiz bir sorun sayılmaz.

    İsrail takımları iç saha maçlarını İsrail’de oynayamıyor. Gerekçe açık. İsrail güvenli bir ülke değil.

    İsrail takımları Türk takımlarıyla olan basketbol maçlarını Türkiye’de oynamıyor. Gerekçe Türkiye’nin İsrail takımları için güvenli olmaması.

    Bunca söz yerine dişe dokunur, ses getirir bir karşı çıkışı spor ortamına taşıyamıyor oluşumuz Gazze için timsah gözyaşı dökmenin ötesine geçemiyor oluşumuzdan kaynaklı olabilir mi?

    İsrail’in spor ortamından uzaklaştırılması için bir çabamız oldu mu? Bilmiyorum demekle yetiniyorum.

    Gazze konusundaki tepkileri bizimkini epeyce aşmış olan İspanya ve İtalya gibi ülkelerin spor yönetimleriyle bağlantı kurmayı denedik mi?

    Bir uluslararası birlik oluşturarak İsrail ve takımları varsa biz yokuz demek aklımızdan geçti mi?

    İsrail’le ticaret yapmıyoruz desek de Filistin’e demir çelik dışsatımımız patlamış durumda.

    Arka bahçeyi coşturan ve etki altında tutan sözler yerine eyleme geçmek çok mu zor?

    Spor deyip geçmeyin!

    Yazının başlığındaki olanağı İsrail’in kullanımından kurtarmak bile başlı başına iştir.

    Uluslararası spor oluşumlarının İsrail’e arka çıkan, onu koruyan kollayan tutumu açık ve ortada.

    Basketbol ya da futbol gibi popüler spor dallarında kalkışılacak boykotun bedeli ağır. Bu ağır bedel üzerinden oluşturulan engel ancak birlik olunarak aşılabilir.

  • CUMHURİYET’İN ÇAĞRISINA ÇAĞRI

    Cumhuriyet’le yaşıt Cumhuriyet’in imece çağrısı elbette önemli.

    Basına yönelik baskıların giderek arttığı günümüzde iktidara karşıt yayın organlarının işinin zorlaşması şaşırtıcı değil.

    İktidar karşıtı yayın organlarının varlığını koruması kuşkusuz önemli.

    Onlar içinde de Cumhuriyet’in yeri ayrı.

    Cumhuriyet gazetesinin imece çağrısının Cumhuriyet’i savunma, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkma temelinde yükselmesi olağan.

    Ancak, eleştirilecek bir şeyler de yok değil gazete Cumhuriyet’in yayın çizgisinde.

    Cumhuriyet parantezini kapatmaya kararlı bir iktidarın varlığında muhalefeti ve onların içinde kurucu partiyi desteklemek anlayışla karşılanabilir.

    Bu durum kurucu partinin yanlışlarını ve eksiklerini görmemeyi gerektirmez.

    Kurucu partinin bir yandan belediyeler diğer yandan da kurultay üzerinden ateş altına alınmış olduğu koşullarda bu destek daha da anlam kazanıyor.

    Gazetenin pusulası Cumhuriyet ve Atatürk ilkeleriyse kurucu partinin çelişkilerine ve yanlışlarına sessiz kalmak anlayışla karşılanamaz.

    Yazarlar düzeyinde karşı çıkışlar ve sert eleştiriler yapılmıyor mu sorusuna karşılık gazetenin manşetiyle, haberiyle kurucu partiye uyarıların, eleştirilerin yapılması gereğini anımsatırım.

    Özellikle son yıllarda kurucu partinin sapkınlıkları ve yanlışları karşısında ses çıkartanlara “muhalefete muhalefet edilmez” sığlığıyla ayar verildiğine sıklıkla tanıklık eder olduk.

    Kurucu parti kendisine bu sıfatı sağlayan gerekçelere dört elle sarılmakla yükümlüdür.

    Örneğin, kurucu partinin Cumhurbaşkanı adayı, Özal hayranı olamaz.

    Partinin Cumhurbaşkanı adayı “Kürt adayları listeye yazdığım için tutukluyum” diyerek etnikçi, yıkıcı bir kimliğe bürünemez.

    Kurucu parti ateş altındadır. Haksızlığa uğramaktadır. Elbette yanında durulmalıdır.
Ancak, bu durum İmamoğlu'nun el yükselten sorumsuz sayıklamalarını duymazdan gelmeyi gerektirmez.

    Kurucu parti, kurduğu Cumhuriyet’i yıkmakla işlevli komisyon ucubesine katılarak katkı veremez. Diyelim ki böyle bir yanlışa düşüldü. Komisyonun İmralı yoluna düşmeye hazırlandığı şu günlerde bu yanlışından ivedilikle dönmesi beklenir kurucu partiden.

    Örnekler çoğaltılabilir.

    İstanbul’da başarılı olsa da, İstanbul seçimini 3 kez kazanmışsa da kurucu parti adayı Cumhuriyet’le hesaplaşma derdindekilerle aynı çizgiyi izleyemez.

    Diyelim ki izledi!

    O kişi kurucu partinin Cumhurbaşkanı adayı olamaz.

    Olsa da seçimi kazanamaz.

    Cumhuriyet’in çağrısına Cumhuriyet’e çağrıyla karşılık vermiş oldum.

    İktidara muhalefetle Cumhuriyet’e muhalefeti biri birine karıştıran kurucu sıfatlı partinin varlığında ilkesel gerekçelerle ana muhalefeti uyarmak, onu doğru çizgiye yöneltmek gazetenin önde gelen ve vazgeçilmez görevi olmalıdır.

    Cumhuriyet gazetesi bu bağlamdaki çekingenliği bir yana bırakır ve Cumhuriyet’in yılmaz savunuculuğunu her şeyin önüne koyarsa imece gereksinimi azalacağı gibi gereken durumda yapacağı imece çağrısı çok daha güçlü yanıt bulacaktır.

    Kişilerin ve kurumların değil ilkelerin sesi olunmalı!

    Böyle biline, ona göre davranıla!

  • İktidar değişikliği gereksinim içindeki Türkiye’de İmamoğlu Türk milletini dinlemeli. Tıpkı Atatürk gibi.

    Türkiye, sözcüğün tam anlamıyla bir kimlik siyaseti çukuruna yuvarlanmış görünüyor.

    İktidarın açılım hevesi sınır tanımıyor.

    İktidarın, iktidarda kalma zorunluluğu hukuk düzeneğini yargı sopasına dönüştürmüş durumda.

    Öcalan’ı TBMM’ye çağıranlar muhalefeti kent uzlaşısıyla suçlayarak yol almakta sakınca görmüyorlar.

    Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı uğradığı haksızlık karşısında yargıdan umudunu kesmiş olacak ki diğer yolları zorluyor.

    Yabancı basına yazmak, uluslararası kamuoyunu etkilemek bu yollardan birisi.

    İki tarafı keskin bıçak gibidir bu yöntem.

    Bir yandan derdinizi anlatırken diğer yandan seslendiğiniz kamuoyunun gururunu okşamayı gerektirir.

    İmamoğlu bir süredir bu yolu deniyor.

    Son olarak ünlü Fransız gazetesi Le Monde’a yazmış.

    Kafkavari davalar benzetmesinde sorun yok.

    Ancak, yazısının bir yerine sıkıştırdığı şu sözler önemli ve bir o kadar sorunlu!

    “…Diplomama haksız şekilde el konulması hakkımdaki tek dava değil; hakkımda başka pek çok Kafkavari dava var: ‘hakaret’, ‘yolsuzluk’, ‘terörizm’ (çünkü 2024’te İstanbul’daki belediye listelerime Kürt adaylar koymaya cesaret ettim). İşte mücadele ettiğimiz sistem bu.”

    Bu satırları kaleme alan İmamoğlu elbet bir gün özgürlüğüne kavuşacaktır. Anlaşıldığı kadarı ile İBB başkanlığı koltuğuna da oturacaktır.

    Kendisine öğüdüm, göreve başlar başlamaz odasındaki Atatürk görselini kaldırmasıdır. Bunu yapsa da, yapmasa da Le Monde’a yazdığı yazının son satırı bunu gerektirmektedir.

    Sözleri Atatürk Cumhuriyeti’ne yapılmış büyük haksızlıktır. Gerçekle ilintisi olmayan sözlerinin gereğini yerine getirmekle yükümlüdür.

    Diğer yandan, İmamoğlu kimlik siyaseti hevesiyle yol alan iktidara karşılık vermek istemiş olabilir.

    Bu bakımdan zahmete girmemesinde yarar var!

    Kimlik siyaseti yolunda İmamoğlu ne yapsa iktidarın eline su dökemez.

    Silivri’deki 15 metrekarelik hücresinde izlemekte olmalıdır İmamoğlu, TBMM heyetinin İmralı yoluna düşmeye hazırlanmakta olduğunu.

    Durum bu denli ortadayken, İmamoğlu’nun kimlik siyasetinde iktidarla boy ölçüşemeyeceği belli değil midir?

    İmamoğlu bir an önce özgürlüğüne kavuşsun.

    Tutuksuz yargılansın!

    Hak, hukuk, adalet arayışındaki İmamoğlu kimlik siyasetine boğazına kadar batmak zorunda olmadığını fark etmeli.

    TBMM’deki kimlik siyaseti ustaları çoktan uzlaşmış görünüyorlar.

    Dün İmamoğlu!

    Bugün Erdoğan!

    Kimlik siyasetinin ve elbette terörün TBMM’deki temsilcileri istediklerini kimden alacaklarsa onlarla uzlaşmaktan çekinmezler.

    Onların istediklerini verme gücü iktidardadır.

    İmamoğlu’na düşen kimlik siyaseti yarışına girmek değil Türkiye’den yana olmaktır.

    Bunu yaptığında büyür, iktidarın ve kimlik siyasetinin izinde gittiğinde yok olmak kaçınılmaz yazgısı olacaktır.