cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • BİONTECH AŞISI TÜRKİYE’YE GELDİ Mİ?

    Sorun yaratmada ustalaştığımız kuşkusuz.

    Sayısız derdimize olmayan birini ekleyerek bu konudaki yeteneğimizi kanıtladık.

    Pfizer firmasının bir mahkemenin sorusu üzerine verdiği yanıtın üzerine mal bulmuş Magripli gibi atlayanlar olmayan (olmayan) sorun yarattıklarının farkına vardılar mı?

    Bilemiyoruz!

    Mahkemeye verilen yanıt doğru. Pfizer firması Türkiye’ye BioNTech aşısı getirmedi. Ancak, bu Türkiye’ye Biontech aşısı getirilmediği anlamına gelmiyor.

    Belleğimizi tazeleyelim.

    Covid salgının sıcak günlerinde bırakın aşıya ulaşmayı koruyucu araçlara ve gereçlere erişmek bile sorundu. Kimi gelişmiş ülke havaalanlarında başkalarına ait araçların ve gereçlerin alıkonulabildiği günlerdi.

    BioNTech aşısını üreten şirketin kurucuları olan Dr Özlem Türeci ve Dr Uğur Şahin aşıya erişimin sorun olduğu o günlerde ürettikleri aşıyı doğup büyüdükleri Türkiye’ye aracısız göndereceklerini açıklayarak ülkemize olumlu ayrımcılık yapmışlardı.

    Birinci vatanlarına yücegönüllülük de denebilir.

    Durum bu kadar açıkken BioNTech aşısı Türkiye’ye getirilmedi, getirilenler de çöp aşılardı yargısına varmak kötü niyetli olmasa bile bilgi eksikliği kaynaklıdır.

    Kötü niyetli olmasa da (misenformasyon) yanlış bilginin yayılması kötü niyetlilerin (disenformasyon) kullanımına kapı aralamaktadır.

    Yeri gelmişken paylaşmakta yarar var!

    Türkiye’de, 2024 verilerinden göre çocukluk çağı hastalıklarından koruma amaçlı aşı reddi sayısının 40 bine dayandığını öğreniyoruz.

    Bu tırmanışın önüne geçilemezse önümüzdeki yıllarda adını unuttuğumuz hastalıkların salgınlarına tanıklık etmemiz yüksek olasılıktır.

    Muhalefeti aşı üzerinden yürütmek bunu yapana yarar sağlamayacağı gibi toplum sağlığı zararına sonuçlara yol açacaktır.

    Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğu unutulmamalı!

  • HANİ AL VER YOKTU

    HANİ AL VER YOKTU

    Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma huyu iyi ki var!

    Bir yılı aşkın süredir yeniden ısıtılarak önümüze konan “süreç”le ilgili gerçekler su yüzüne çıkmaya başladı. Bu kurguyu sahneleyenler baştan bu yana “al ver yok” söylemiyle zaman kazandılar.

    Türkiye bir savaş mı yitirdi de böyle bir belgeyle karşılaştı sorusu çokça soruluyor. Soru böyle sorulursa Türkiye’nin terörle mücadelesine haksızlık olur.

    Diğer yandan, savaş nitelemesi karşımızda simetrik bir yapı bulunduğu izlenimi yaratır ki bu da bir o kadar sakıncalıdır.

    DEM Parti’nin konuya ilişkin 99 sayfalık belgesi, “pazarlık yok” geçiştirmelerine son vermesi bakımından yararlı oldu.

    Böylesi oylumlu bir belgenin kısaca irdelenmesi elbette olanaksız.

    Ancak, ana başlıklar üzerinden birkaç şey söylememek de olmaz.

    TBMM’deki komisyonda da hemen her fırsatta dile getirilen Cumhuriyetle hesaplaşmayla giriş yapılmış. Belgenin hemen başında Osmanlı’ya gönderme yapılmış olsa da ana hedefin Cumhuriyet olduğunu süzmek güç değil.

    Gerçekte anayasalığı bile tartışmalı olan 1921 belgesine tutkulu bağlılığın gereği olarak Cumhuriyet ateş altına alınmış. Cumhuriyetin yanı sıra kurucu ilkeler de sanık sandalyesine oturtulmuş.

    Cumhuriyetin yüzyıllar boyunca bir arada yaşayan etnik ve dinsel grupların birlikteliğine son verdiğinden bile söz edilmiş belgede. Bu değinide iktidarla sıkı fıkı olmanın, ona yaranma gereği duymanın etkisi yadsınamaz. Bir bakıma, Cumhuriyeti birlikte yıkarız ifadesidir bu. Hedefimiz ortaktır anımsatması olarak da okunabilir.

    Yine bu bölümde Cumhuriyetin önündeki feodal engellerin birer birer ortadan kaldırılması da eleştiriden payına düşeni almış. Her fırsatta demokrasi, insan hakları ve benzeri kavramlara başvuran, kendisini sol olarak tanımlayan DEM Parti kula kulluk anlayışının ete kemiğe bürünmüş hali olan feodal yapıya dört elle sarılmış.

    Erken cumhuriyet dönemini tek parti üzerinden vuran DEM Parti hızını alamayarak izleyen dönemi “çok partili ama demokrasisiz” olarak yaftalamaktan geri durmamış.

    DEM Parti, Şeyh Sait ya da Seyit Rıza gibi başkaldırmayan ama feodalizme gönülden bağlı derebeylerinin ülke ölçeğinde Cumhuriyet aydınlanmasının önünü kesenlerin ve Köy Enstitüleri’nin ipini çekenlerin bu feodal beyler olduğunu unutmuş olmalı.

    Sovyetlerin yıkılışından ve AB’nin kurulmasından sonra kendisini gösteren “insan hakları eksenli” güç odaklaşmasının Kürt gerçeğinin tanınmasında etkili olduğunu eklemeyi unutmamışlar. Atlantik ötesindeki ve Avrupa’daki efendi(leri) selâmlama olarak okudum.

    Önceki çözüm girişiminin başarısızlığa uğramış olması sonucu yeniden çatışmalı ortama dönüldüğünden söz edilerek hendek savaşlarının kutsanması unutulmamış.

    Son dönemde AKP ve MHP’den el yükselten CHP’ye uzanan bir dizi siyasi oluşuma övgüler eksik edilmemiş.

    27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum çağrısı çözümün başlangıç noktası olarak belirlenmiş.

    “Ulus devletçilik dilini ve ulus devletçiliğe dayalı kavramları terk etme” zamanının geldiğine vurguyla “al ver yok” diyenler yalanlanmış. Başka deyişle, sözde barış ve demokrasi için Türk devletinden vazgeçilmesi isteği anlaşılır şekilde yazılmış belgeye.

    Emperyalizme göbekten bağlı olduklarını unutarak Syces-Picot üzerinden bölgedeki sınırları çağdışı nitelemesiyle hedefe koyarak kafa karıştırmayı unutmamışlar.

    Kurucu partiye bile aşılama başarısı gösterdikleri “eşit yurttaşlık” üzerine nitelemelerde bulunulmuş olması elbette şaşırtıcı değil.

    Al ver üzerine bir süreç yaşandığının kanıtlarını :

    • Barış yasası ve demokratikleşme yasaları
    • Demokratik entegrasyon,
    • Özgürlük yasaları ve bütüncül hukuk
    • Hukuki tanınma ve demokratik toplumsal sözleşme başlıkları altında bulmak için değil görmemek için çaba göstermek gerekir.

    Farklı bölümlerde Öcalan’ı güzellemede ve yüceltmede MHP’den geri kalmadıkları anlaşılıyor.

    Başından bu yana yinelenen “hukuksal düzenleme yok, tek taraflı silah bırakıldı, örgüt varlığına son verdi” türünden oyalamanın sonuna gelindiği gün gibi ortadadır.

    Açılımın başından bu yana oyalanarak duruma alıştırılan toplumun bundan sonraki aşamada ürpertici düzenlemelerle baş başa kalacağı açıktır. Bunun ancak bir dayatmayla yaşama geçirilebileceğiyse kuşkusuzdur.

  • İSTENMEYEN ADAM

    İSTENMEYEN ADAM

    ABD’nin Ankara büyükelçisi unvanlı kişi göreve bağladığından bu yana bir diplomat olmaktan sömürge valisi gibi davranıyor.

    Çoğu Türk’ü öfkelendiren bu durum iktidarımızı etkilememiş görünüyor. Dil ucuyla da olsa tepki gösterilmiyor.

    Olağan koşullarda bir ülkede görevli elçi bu şekilde diplomasiye sığmayan söylemlerde bulunduğunda “persona non grata” olur.

    Uzaklardan bir örnek vereyim.

    Japonya’nın çiçeği burnunda kadın başbakanı Takaichi “tek Çin” anlayışına aykırı sözleri nedeniyle Çin’in şiddetli tepkisiyle karşılaştı. Bu olguyu izleyen birisi olarak Japon başbakanının hem iç kamuoyunca hem de Çin tarafından bunaltıldığını görüyorum.

    Alt tarafı özensiz birkaç söz diye geçiştirilebilecek densizlik yerden yere vuruluyor.

    ABD elçisine karşı tepkisizliğin yanıtı Ege’de!

    İzmir, Aydın ve Muğla illerimize yüzme uzaklığındaki adaların Yunanistan tarafından yerleşime açıldığını ve şu aşamada silahlandırılmakta olduğunu biliyoruz.

    Anadolu yarımadasının güvenliğine ve elbette uluslararası antlaşmalara aykırı bu gelişmeye “bir gece ansızın gelebiliriz” dışında tepki vermezseniz dillerden düşmeyen “dış güçler”e eşsiz bir fırsat sunmuş olursunuz.

    Ülkenize diplomat gibi gelen sömürge valisi her türlü diplomatik dili ve nezaketi bir yana bırakır.

    Emperyal arzularını yüksek sesle ifade etmekten geri durmamaya başlar.

    Bu kabul edilemezlik neden hak ettiği yanıtı almıyor diyenler işin bu yanını görmek zorundadır.

    Elçiye öfkelenmek yersizdir.

    O, karşısına çıkan fırsatı tepe tepe kullanmaktadır.

    Diplomasi kurallarını hiçe saymayı göze alabilmesi bundandır.

    Her biri istenmeyen adam olmasına yetecek sınır tanımaz çıkışlarını özgüvenle sürdürebilmektedir.

    Unutulmasın!

    “At sahibine göre kişner”

    Büyükelçi her ne kadar ABD temsilcisiyse de görev yaptığı ülke hiçe sayamayacağı üstünlüğe sahiptir.

    Başka deyişle, sahibi bulunduğu yerdir.

    Sahibinin duyarsızlığı ve duymazdan gelişi atın kişnemesini de başkalaştırmaktadır.

    Elçiye efelenmek (çakma) milliyetçilik gösterisinden öte anlam taşımamaktadır.

    İstenmeyen adam yerine duymayan, duyarlı olmayan, oralı olmayan adama odaklanmak gerekir.

  • KGB KISKACINDAKİ TÜRK GENÇLİĞİ

    KGB mi kaldı diyenler yazıyı sonuna dek okusun derim.

    Yazının esin kaynağı ünlü tarihçi İlber Ortaylı’dır.

    Türk gençlerine öğütler kapsamındaki görüşlerini okuyunca bu yazının ana fikri ortaya çıkmış oldu.

    Özetlemek gerekirse!

    Ortaylı, Avrupa ve özlem duyduğunuz başka ülkeler bildiğiniz gibi değil. Ülkenizde kalın demiş. Özü bakımından saygı duyulası görüşler hiç kuşkusuz.

    Gençlerin dışa göçünü yabancı istihbarat örgütlerinin, hükümet jargonuyla nitelemek gerekirse “dış güçlerin” özendirdiğini eklemeyi de unutmamış Ortaylı.

    Hemen her uğraştan gencin ve hatta onlara eklenen herhangi bir işi ve becerisi olmayanların yurtdışı tutkusu “oturun oturduğunuz yerde” yollu öğütlerle bastırılabilir mi?

    Kuryelik!

    Garsonluk!

    Baristalık!

    Türk gençliğinin önüne konan üç bol kazançlı(!) ve saygın(!) kolayca bulunabilecek iş!

    Bunları beğenmeyenler inşaat ve temizlik işçiliği de yapabilir.

    Ortaylı, kendisi gibi tarihçi olmuş gençlerin öğretmen olarak atanmadıkları durumda ne işler yapmak zorunda kaldığını araştırmış mıdır sorusunu ben eklemiş olayım.

    Türk gençleri her ne iş yaparlarsa yapsınlar güvencesizlik ortak paydasında buluşurlar.

    Türkiye’de trafiğe kayıtlı taşıtların beşte biri iki tekerlekliymiş. Kuryelerin bu çokluktaki payı yadsınmaz olsa gerektir.

    Bir yandan yoğun trafik diğer yandan işverenin hız baskısı kuryeliği çok tehlikeli iş yapmaya yeter de artar.

    Bu denli tehlikeli iş yapanların sosyal güvencesi olduğunu düşünebilirsiniz doğallıkla.

    Haksız sayılmazsınız!

    Ancak, bu tehlikeli iş kolunun çalışanlarının önemli çoğunluğu SSK kapsamında çalıştırılmamaktadır. Her birisi serbest meslek kapsamında yapmaktadır işini. Başka deyişle BAĞKUR çatısı altındadır kuryeler. Verdikleri hizmet karşılığında patrona fatura keserek alırlar hak edişlerini.

    Patronsever sistemin harika buluşudur.

    Kuryeler çoğunlukla gençtir.

    Dolayısı ile başlarına bir şey gelene dek sağlık güvencesi gereksinimi duyacaklarını öngörmezler. Buna bağlı olarak, BAĞKUR primlerini ödemeyi aksatırlar.

    Soğuk algınlığına tutulsalar hekime başvurmaları cepten harcama gerektirir.

    Olmaz ya oldu diyelim!

    Trafik kazası geçirir de sağlık hizmeti almaları gerekirse hatırı sayılır harcama yapmaları gerekir. İyileşene kadar günlerce, haftalarca ve belki de aylarca çalışamayacak olma olasılıklarını akla getirmek bile ürkütücü!

    Ülkenin önde gelen gereksinimi hekimlere “giderlerse gitsinler” diyebilen iktidarımızı unutmayalım.

    Ortaylı’nın tarihçiliğine, teatral ve sürükleyici retoriğine şapka çıkartılır.

    Pek çoğumuzun herhangi bir ortamda Ortaylı’ya rastladığında onu tutkuyla izlediği de gerçektir.

    Türk gençlerine “ülkenizin değerini bilin, bir yerlere gitmeyin” tadında öğüt vermek hiç kuşkusuz iyidir, hoştur.

    Ancak, yine de yabancı istihbarat örgütlerinin baskısıyla birlikte Türk gençliğini KGB kıskacından kurtarmak da önceliğimiz olmalı değil midir?

    KGB’den kaçanlar BND(*)’ye tutulmasınlar diye!

    (*)   Alman İstihbarat Örgütü

  • Elif Şafak, İngiltere Kraliyet Edebiyat Derneği başkanlığına atanmış. Bunun adı atamadır.

    Çok değil, geçen ay önce Mine Kırıkkanat’ın açtığı dava sonuçlandı. Mahkeme bilirkişi raporuna dayanarak Elif Şafak’ın “intihal” yaptığına hükmetti.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/gazetemiz-yazari-mine-kirikkanat-dava-acmisti-mahkemeden-elif-safak-karari-intihal-var-2454134

    İngilizlerin son ataması Elif Şafak’ı teselli amaçlı mıydı?

    Olaya emperyalizm penceresinden bakılmazsa yanılgı kaçınılmaz olur.

    Britanya denince akla sömürgecilik gelmeli.

    Yeryüzünün şimdilerde değilse bile bir zamanların hızlı sömürgecisidir Britanya.

    Sömürgeciliği dünyaya öğretendir demek yanlış olmaz.

    Britanya’nın Hindistan’da yaptıklarını anlatan bir kitap okumuştum birkaç yıl önce.

    Hint diplomat Shashi Tharoor’un kaleminden çıkma kitabın hemen her satırı etkileyiciydi.

    Bir bölümü vardı ki, belleğime çivilenmiş.

    Hindistan’ı kasıp kavuran Britanya sömürgeciliği sayısız insanlık dışı davranışına halı dokuyan Hint genç kızlarının başparmaklarını kesmeyi ekleyebilmiş.

    Amaç, o işkolunu ortadan kaldırarak Hint ekonomisine ölümcül darbe vurmak.

    Kısayoldan ve vahşice!

    Günümüzde uzaklara demokrasi ve uygarlık taşıdığını ileri süren emperyalizm o yıllarda acımasızlığıyla nam salmıştı.

    Halı dokuyanları kendisine karşıt gören emperyal, ayağına takılan taş saydıklarına ürpertici yaptırımlar uygulamakta sınır ve sakınca görmemiş.

    Emperyalizm suçsuz, günahsız dinlemez!

    Dövmek bir yana engelli bırakır yetmezse öldürür bile!

    Döven emperyalizme sayısız örnek verilebilir.

    Benim aklıma gelen buydu.

    Emperyalizm kapısında kul olana, kendisine hizmette kusur etmeyene sevgisini sunmakta da cömerttir.

    Elif Şafak’ın Britanya’nın “saygın!” edebiyat derneğine başkan olarak atanması bu sevginin ve değerbilirliğin ürünüdür.

    İntihal davasının sonucundan habersiz olamayacaklarına göre, İngilizler siz ne yaparsanız yapın, sonuç ne olursa olsun sevdiğimi tam severim, onu ödüle boğarım diyerek meydan okumuştur.

    Bu meydan okumaya, ilgili kişilerin ve kurumların bir karar örneği göndererek gereken yanıtı vermeleri durumu değiştirmeye yetmese de tarihe not düşmek bakımından doğru olacaktır kanısındayım.

  • İZNİK KONSİLİ ÖĞRETMEYİ SÜRDÜRÜYOR

    Papa ziyareti ve onu izleyen İznik Konsili anması tartışmaların fitilini ateşledi. Her zaman olduğu gibi tartışma öğretici oldu.

    Ben de bir yazıyla katılmıştım tartışmaya. Kısaca anımsatmam gerekirse İznik Konsili’nin 1600. Yıldönümünde geçenlerde yapılana benzer etkinliğe Atatürk tarafından izin verilmediğini yazmıştım.

    Atatürk’ün böyle bir yasaklaması olmadığını söyleyenler çıktı ve haklıydılar. Bunu söyleyenlerin bir gerçeğe göndermede bulunmaktan çok İznik Konsili anmasında sorun yok diyenlerden oluşması ilginç bir ayrıntıydı. Bu gerçeğin altını çizer görünenlerin İznik Konsili’nde sorun arayanları “komploculukla” suçlama konusunda ağız birliği yapmış olmaları bir başka ilginç olgu oldu.

    Neyse ki, arşivler yerli yerindeydi!

    İznik Konsili’nin 1600. Yıldönümü olan 1925’te dinsel çevrelerin anma töreni yapmak istedikleri anlaşıldı.

    Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden sonra tek kişilik yönetim anlayışıyla birlikte TBMM sarayın onay kurumuna dönüştürüldü.

    Yüz yıl önceye gittiğimizdeyse Atatürk’ün mutlak güç sahibi olduğu dönemde bile böylesi bir konuda tekil karar almak yerine millet iradesinin gerçekleştiği TBMM kararını önemsediğini anlıyoruz.

    Konuyla ilgili TBMM tutanaklarının yanı sıra yapılan bilimsel yayınlar ve yazılan kitaplar konuya ilgi duyanların görüşüne açık durumda.

    Sonuçta, İznik Konsili konusundaki kuşkularımızın ve kaygılarımızın yersiz olmadığı ortaya çıktı.

    Bir hatamız bilgi eksikliğimizi gidermemiz fırsatı yaratırken dağarcığımızı derinleştirdi.

    Bu olaydan çıkartılması gereken bir diğer önemli sonuçsa olaya emperyalizm penceresinden bakma gerekliliğini bir an olsun akıldan çıkartmama zorunluluğu oldu.

    Çoğunlukla bölücülüğüyle tanınan emperyalizm bunun için çoğu zaman dinleri, mezhepleri ve etnisiteyi başarıyla kullanmıştır.

    İznik Konsili’yle karşımıza çıkan olgudaysa emperyalizm aynı dinin mezhepleri arasındaki ayrılığı sonlandırma isteğiyle çıkıyor karşımıza.

    Çünkü, günümüzde Batı emperyalizmi her geçen gün güç yitiriyor. Buna bağlı olarak da güç arayışı ve güçbirliği emperyalizmin önde gelen güncel gereksinimi.

    Mezheplerin yanı sıra dinleri bile uzlaştırmada hünerli olabiliyor emperyalizm. Tıpkı ABD’de evanjelizm üzerinden sağladığı başarı gibi.

    Özetle, 1925 yılının TBMM’si son derece önemli bu konuyu gündemine almış, enine boyuna tartışmış ve yıldönümü gerekçesiyle yapılması tasarlanan anmayı hem laiklik ilkesine hem de ulusal çıkarlarımıza aykırı bularak uygun bulmamıştır.

    Duvarında “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazısıyla son derece uyumlu bir yöntem değil mi konunun millet istencinin gerçekleştiği TBMM’de ele alınması?

    1925 anmasını doğrudan Atatürk’ün engellememiş olması doğrudur.

    Ancak, engellemeyi TBMM’nin yapması çok daha anlamlı ve önemlidir!

    İlgi duyanlar için kaynakça :

  • İLAÇ EGEMENLİĞİ

    İLAÇ EGEMENLİĞİ

    Başlıktaki ilaca her türlü tıp aracını ve gerecini eklemek hata olmaz. Tanıda, sağaltımda ve onlar kadar önemlisi başta aşı olmak üzere sağlığı koruma işlevli her türlü öğe bu kapsamda değerlendirilebilir.

    Beş yıl geride kalmış olsa da küresel salgın sırasında yaşananlar unutulmuş olamaz. Uygar batı ülkelerinin havaalanlarında, limanlarında o sırada kıtlığı çekilen ilaç ve tıbbi gereçlere el konulmuştu. El koyanın gerekçesi yalın ve özlüydü.

    “Bize de gerekliydi!”

    Ulusal güvenlik denince sınırların korunması, sivil ve askeri savunma, vb başlıklar ilk akla gelenlerdir.

    İlaç egemenliği onlara mutlaka eklenmelidir. Bu önemli kavram küresel salgın sırasında yaşananların da etkisiyle öne çıkmıştır.

    Eski Türkiye’de ordunun ve SSK’nin ilaç üretme yeteneğine sahip olduğunu anımsayalım.

    İçinde bulunduğumuz günlerde ekonomik yıkımın etkisiyle düşük yoğunluklu görünen ama süreğenleşmiş bir ilaca erişim sorununun varlığını gerek bu sorunu yaşayanların bildirimlerinden ve gerekse basına yansıyanlardan anlamak güç değil.

    Görünürde kurtulmuş olsa da Afrika’da sömürgeciliğin ilaç ve tıbbi araç, gereç üzerinden sürdürüldüğü gerçektir. Afrika anakarası özelinde ilaç egemenliğinin sömürgeciliğin gerçek anlamda sonlandırılması bakımdan önemli olduğunun altı çizilmelidir. Farklı şekilde söylemek gerekirse ilaç ve tıbbi araç, gereç konusu günümüzde kılık değiştirmiş olan sömürgeciliğin önemli aygıtına dönüşmüş durumdadır.

    Günümüzün yadsınmaz gerçeği küreselleşmenin her ne kadar erişimi ve ulaşımı kolaylaştırdığı öne çıkartılsa da “sağlama (tedarik) zinciri kırılganlığı” ortadan kalkmış değildir.

    Politik gerginlikler, dışsatım yasakları, tarife savaşları, nitelik sorunları ve taşıma-ulaştırma kopuklukları bu zincirde yaşanabilecek sorunların başlıca nedenleri sıkça deneyimlenmektedir.

    Bir başka önemli sorun, bu alana egemen bir ülkenin bu egemenliğini kendi çıkarı doğrultusunda kullanarak silaha dönüştürmesi olasılığıdır.

    Salgınlar, biyoterör ve yeni kuşak salgın olasılıkları bir başka kırılganlık olarak çıkabilir ülkelerin karşısına.

    Ekonomik zorluklar, saflığını yitirmiş moleküller ve çok daha kötüsü sahte üretim ilaç egemenliğini önemli kılan diğer etkenler olarak sıralanabilir.

    Yazının başında kamu ilaç üretiminden söz edilmişti. Buna kamu aşı üretimini eklemekte yarar var. Salgın sırasında değinilmişti. Türkiye kırklı yıllarda başka ülkelere aşı gönderme yeteneğine sahipken üçüncü binyılın başında bu yeteneğine kendi seçimiyle son verdi.

    Bu seçimin acıklı sonucu Covid 19 salgını sırasında tüm yakıcılığıyla yaşandı.

    Şu ana kadar sıralananlardan kendi içine kapanan, dış dünyayla bağını kesmiş bir ilaç, tıbbi araç, gereç üretimi ve sağlama zinciri oluşturulması gerekliliği sonucu çıkartılmasın.

    Uluslararası işbirliği ve dayanışma tarihte hiç olmadığı kadar güncel gereksinimdir.

    Kendine yetebilir olmak hiç kuşkusuz önemlidir, önceliklidir. Bu yapılırken fazlalığın başkalarıyla paylaşılması, eksikliğin farklı kaynaklarla işbirliğiyle giderilmesi temel ilke olmalıdır.

    Stratejik önemdeki ilaç, araç ve gereç konusunda ivedi durumlar göz önünde bulundurularak yedekli olunması gereği göz ardı edilmemelidir.

    Diğer yandan, ulusal üretimin desteklenmesi ve bu bağlamda AR-GE yatırımlarının diri tutulması önemlidir.

    Devletin bu bağlamda düzenleyici olmanın ötesine geçerek yatırımcı olması gerekliliği son yıllarda yaşananlarla çok iyi kavranmış olmalıdır.

    Özellikle, antimikrobiyallere, aşılara ve toplumun geniş kesiminin kullandığı süreğen hastalık ilaçlarına odaklanılması önem taşımaktadır.

    Bu konuda, Covid 19 küresel salgını uyarıcı etki yaratmış olsa da jeopolitik gerginlikler, iklim değişikliği ve yeni hastalık etkenlerinin salgınlara neden olma olasılığında artış gibi etkenler varlığını sürdürmektedir.

    İlaç egemenliği çok göze görünmese de ulusal egemenliğin önde gelen taşıyıcı sütunlarından birisi olma özelliğiyle hak ettiği ilgiyi görmeyi beklemektedir.

    Güncele dönersek!

    Türkiye sağlık ortamında kısıtlı doktor randevuları buzdağının görünen bölümüdür. Hiç kuşkusuz sağlığa erişim bakımından önemlidir.

    Ancak, buna eşlik eden ve artık yerleşikleşmiş görünen ilaca erişimsizlik de bir o kadar önemlidir. Özellikle kanser ilaçlarında yaşanan kısıtlılıklara sahte ilaç ve karaborsa olgusun eşlik ettiği görülmektedir.

    İlaca erişimdeki kısıtlılıkta devletin ödemeye esas aldığı döviz kurundan söz ediliyor oluşu bu bağlamda dışa bağımlılığın şifresidir.

    Başka deyişle ilaç egemenliği zincirinin zayıf halkasıdır.

    İlaç egemenliği konusunun yasa yapıcıların, yöneticilerin ve elbette konunun diğer başat taraflarının ilgisini çekmesi dileğiyle.

    Bir kez daha yinelemek gerekirse!

    İlaç egemenliği önde gelen ulusal güvenlik öğesidir.

    Öncelikle müşteri olmaktan çıkıp üretici olmak amaçlanmalıdır.

    Daha fazla bilgilenmek isteyenler için kaynakça :

  • ÇİN’E BAKIŞ

    ÇİN’E BAKIŞ

    Dünyanın ağırlık merkezinin hızla doğuya kaymakta olduğu gerçeği geniş kabul gören olgudur günümüzde.

    Buna karşılık sağda ve solda Çin’e saplantılı bakışın sürdüğü de gerçektir.

    Soldan baktığını ileri sürenlerin bir bölümüne göre Çin sosyalizmi sulandırmakla kalmamış, kapitalizme göz kırpmıştır.

    Özellikle bizdeki sağ kesim Turancı ve Kızılelmacı dürtüyle Çin söz konusu olunca Uygurlara eziyeti gündeme getirir. Bu savlar ne yazık ki kanıtlardan ve olgulardan çok ezbere dayanır.

    Yoksulluğu haklayan Çin

    Bilindiği gibi Soğuk Savaş’ın ardından kendisini gösteren tek kutupluluk kapitalizmin ve doğallıkla emperyalizmin denetim dışı kaldığı dönemdir.

    İnsanlığın bu dönemdeki tarihi yazıldığında bölümün adının önüne “karanlık” sıfatının eklenmesinden kaçınılamayacaktır.

    Yoksulluk küresel düzeyde derinleştiği gibi gönenç toplumlarında bile kazanımların aşındığı bilinen gerçektir.

    Çin’in yoksulluğu yok edişinin bu karanlık döneme rastlamış olması ayrıca anlamlı ve önemlidir. Çin, bir bakıma dönemin namusunu kurtarmıştır.

    Diğer yandan, Çin’in yoksulluğu ortadan kaldırmış olmasının uluslararası kaynaklarca da doğrulandığının altını ayrıca çizmekte yarar var.

    Dünya Bankası, bilindiği gibi kapitalizmin önde gelen kurumlarından birisidir. Dünya Bankası kaynaklarına göre son 40 yılda Çin’de 800 milyon insan yoksulluk sınırı olarak görülen günlük 1.90 USD gelir düzeyinin üzerine çıkartılmıştır.[1]

    Planlayan Çin

    27 Mayıs Devrimi’nin kalıtı olan beş yıllık kalkınma planlarını şimdi yerinde yeller esse de seksen öncesinden anımsarız.

    Bizde tarihe karışan planlama Çin’de varlığını sürdürüyor.

    Şu günlerde XV. sinin hazırlıkları yapılmaktayken paylaşılan şu bilgi son derece önemli.

    Çinli iktisatçı Lifu Yen, Çin sentezinin son otuz yılda (1995-2024 döneminde) ürettiği nicel sonucu şöyle özetlemiş : Cari dolar fiyatlarıyla ölçülen kişi başına GSYH 607 dolardan 13445 dolara yükselmiş. Çin’i, Siyah Afrika ortalamasından gelişmiş ülkeler ortalamasının alt sınırına taşıyan dinamizmi, dolarlı millî gelirde yıllık yüzde 8,7’lik ortalama büyüme oranıyla kırılan bir dünya rekoru özetliyor.[2]

    Bu planlama başarısı bir yandan Çin’de kendisini kanıtlarken diğer yandan da başka ülkelere bu unutulan aygıtı anımsatması bakımından önem taşıyor.

    Robotik Çin

    İnsanlığın geçen yüzyıl başında Karel Capek’in yapıtıyla tanıştığı robotlar artık günümüzün olağan varlıkları. Dünyanın ilerlemiş ve ilerlemeye kararlı toplumları robot-insan ilişkisine kafa yormaya başladılar bile.

    Artık, her yerde olan robotlar emeğin geleceğinin yeniden yazılmasını gerektirecek gibi görünüyor.

    Çin’in “insansı robot” patentlerinde açık ara öndeliği güncel gerçek olarak çıkıyor karşımıza.[3]

    Sanayi 5.0 devrimiyle birlikte robot teknolojisinin yalnızca mavi yakalıları değil beyaz yakalıları da dönüştürmeye aday olduğunu belirtmekle yetinelim.

    Güvenen Çin

    Yazıyı bağlarken rastladığım bir bilgi paylaşılmasa olmazdı. Küresel ölçekte oluşturulan “güvenen ülkeler” listesine ilk kez Avrupa dışından bir ülke girmiş. Kuzey ülkelerinin egemenliğindeki listenin yeni üyesi Çin.[4]

    Güvenen ülke olma ölçütleri yönetsel saydamlık, düşük yolsuzluk oranları ve güçlü gönenç olarak sıralanmış. Küresel ölçekte böylesi bir konum yakalamak hiç kuşkusuz Çin başarısının çok bilinmeyen bir başka boyutudur.

    Bilim : Çin’in biricik rehberi

    Mao sonrası Çin önderi Deng Xiao Ping’in 1976’daki şu sözü anımsanmaya değer.

    “Bilim bundan böyle Çin’in biricik rehberi olacaktır”

    Bilim, teknoloji üretiminin temel gerekliliği.

    Dünya sıralamasında ilk 40’ta 5 Çin üniversitesinin varlığı Deng’in yarım yüzyıl önceki sözlerinin doğrulanışı olarak görülebilir.[5]

    Batının süren çöküşü

    Örnekler çoğaltılabilir.

    Çin’in başarısının tersine Batı’nın kan yitimi sürüyor.

    Bu kan yitimine utancın eklendiği unutulmamalı.

    Gazze’de Batı destekli ve gözetimli soykırıma eşdeğer saldırganlığın yanı sıra Ukrayna kullanılarak Rusya’ya açılan savaş Batı’nın karanlık çağının utanç sayfaları olarak tarihteki yerini şimdiden almış durumda.

    Böylesi bir döneme giren dünyada Batı’nın mutlak üstünlüğünden söz etmek gereksiz olmanın ötesinde olanaksızdır.

    Çin’in tek kurşun atmadan sağladığı başarılar dünyanın birçok ülkesi için de kutup yıldızı işlevi görebilir.

    Uzakdoğudan yakındoğuya

    Uzakdoğudaki umut verici tablonun yakınımızda karabasana dönüşmesi üzerine de birkaç şey söylemekte yarar var.

    Bu denli taban tabana zıtlık nasıl açıklanmalı?

    Önce Afyon Savaşları onu izleyen İkinci Dünya Savaşı saldırganlığı Çin’i hiç kuşkusuz derinden sarsan tarihsel olgulardı.

    Bunların üstesinden devrimlerle ve aklını kullanarak geldi.

    Buna karşılık, bölgemiz toplumları (Türkiye dışında) monarşinin ve gericiliğin pençesinden kurtaramadılar kendilerini.

    Ortaçağ karanlığına gömülen bu ülkelerde sırtını emperyalizme dayayan emirler, krallar ve şeyhler kendi varlıkları ve dirlikleri için milyonlara pranga vurmakta sakınca görmediler.

    Bölgemiz toplumları en değerli varlıkları olan akıllarını kullanıp, zincirlerini kırmadıkça esenliğe hasret kalmayı sürdüreceğiz.

    Çin’e doğru bakış ve orada olanı biteni doğru kavramak dünyanın geri kalanı bakımından yaşamsal önemde.

    Not : Çin’in başarısında öne çıkan ve dünyanın başka ülkelerinde de hızla yol alan teknolojik gelişmelerin kimi distopik sonuçlara yol açma olasılığı kaygı verici olduğu kadar ayrı bir yazının konusu olacak denli oylumludur.


    [1] https://www.worldbank.org/en/news/press-release/2022/04/01/lifting-800-million-people-out-of-poverty-new-report-looks-at-lessons-from-china-s-experience

    [2] https://sendika.org/2025/11/cinde-15nci-bes-yillik-plan-hazirliklari-korkut-boratav-sol-736851

    [3] Herkese Bilim Teknoloji, 31 Ekim 2025, Sayı 495.

    [4] Herkese Bilim Teknoloji, 21 Kasım 2025, Sayı 498.

    [5] https://www.timeshighereducation.com/world-university-rankings/latest/world-ranking

  • İZNİK 1925’İ ANIMSAMA ZAMANI

    İznik Konsili İS 325’te toplandı. Hıristiyanlığın var olma çabalarının bir parçasıydı o konsil. Din içindeki ayrışmaların önüne geçmenin yanı sıra uzlaşma arayışlarının ürünüydü.

    Bugünlerde bu önemli olayın 1700. Yıldönümü geldi çattı.

    Bir telaş, pür telaş!

    Papa ve ona eşlik edeceklerin yanı sıra ekümeniklik peşindeki Fener Patrikhanesi bu yıldönümünün başrol oyuncuları olarak öne çıkıyor.

    Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra Cumhurbaşkanı’nın “dönüşte sayın Bartholomeos’la da görüşeceğiz” sözleri o gün boşlukta yankılanıp gitti.

    İznik Konsili yıldönümü konusunda farklı yorumlar işitilecek!

    Medeniyetler buluşması diyenden basit bir yıldönümü etkinliği diyene varıncaya dek çeşitli sesler çıkacak.

    Bunlara inanmak için saf olmak gerek!

    Bu etkinliğin önde gelen kurumlarından Fener Patrikhanesi, Lozan görüşmelerinin önemli başlıklarından biriydi. Patrikhanenin sınır dışına çıkartılamadıysa da dinsellikle sınırlanması sağlandı. Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir kuruma dönüştürülmesi önemli başarıdır.

    Demokrat Parti dönemiyle birlikte bu konuda da batıya göz kırpıldı. Bu yaklaşımdan güç alan Patrikhane dinsel kurum olmaktan uzaklaşarak ekümenikleşme çabalarını yoğunlaştırdı. Patrik, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’la görüşmesinden bir süre önce Türkiye’yi Trump’a şikâyet etti.

    Her geçen gün güç yitiren batı emperyalizmi konumunu koruyabilmek için yalnızca mezhepleri değil dinleri de birleştirme çabası içindedir. Musevi-Hıristiyan bütünleşmesi olarak da görülebilecek Evanjelizm buna örnektir.

    İznik Konsili’nin 1925’teki 1600. Yıldönümünde Atatürk, yarın İznik’te gerçekleştirilecek buluşmanın benzerine izin vermedi. Yalnız savaşmayı değil barışmayı da çok iyi bilen kurucu ve kurtarıcı emperyalizmin Türkiye’nin birliğini ve dirliğini bozmak için her yolu deneyebileceğinin farkındaydı. İlk bakışta sorunsuz görünen İznik buluşmasına bu yanından bakınca izin veremezdi.

    İznik Konsili için Türkiye’ye gelen Papa XIV. Leo Cumhurbaşkanlığındaki törende Türkiye’yi övücü sözleriyle geliş amacını karartmayı seçti. Elbette şaşırtıcı değildi bu yaklaşımı.

    İznik 1925’in 100 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne yol göstermesi beklenirdi.

    Elli bin kişinin katili teröristbaşıyla masaya oturulabilen Türkiye’de İznik Konsili konusunda duyarlılık beklemek düşten öteye geçemezdi.

    Dünyaya ve uluslararası ilişkilere emperyalizm penceresinden bakmayı öğrenemediğimiz sürece bu ve benzeri olumsuzluklar yaşanacaktır.

    Patrikhane ya da Vatikan!

    Dinsel kurum olmanın çok ötesinde kurumlar.

    Bu anlaşılabilirse gerçekler fark edilebilir.

  • İstanbul Valiliği’nin “sokak hayvanları beslenmesin” kalkışması kan dondurucu!

    Yasal düzenlemeden bu yana adım adım gelen uygulamalar “hayvanları açlıktan öldürelim” noktasına kadar geldi.

    Görseldeki can dostları aç bırakmak hangi vicdana sığar?

    Vicdansızın ve acımasızın hiç eksik olmadığı günümüz dünyasında bu türden insanların yönetsel konumda olması sorunu derinleştiriyor.

    Hemen belirtmekte yarar var!

    Türkiye’de bir sokak hayvanları sorunu var!

    Ama, çözüm kesinlikle bu yolla sağlanamaz.

    Ayrıca, acımasızlığın vardığı bu noktada sokak hayvanları sorunundan söz etmek bile yersiz ve gereksiz.

    Her şeyden önce bu dünyanın (yalnızca) biz insanlara ait olduğu saplantısından vazgeçilmesi gerekiyor.

    Başka deyişle Homo sapiens bu dünyanın efendisi değildir. Bu yalın gerçek kavranmadıkça hayvanlara eziyetin sonu gelmeyecektir.

    Ali kıran, baş kesen olmaya hevesli kamu yöneticileri listesine eklenmiştir İstanbul Valisi.

    Hem yasal hem de vicdani açıdan sokak hayvanlarının beslenmesinin yasaklanması genelgesi yok hükmündedir.

    Son zamanlarda sıkça kulağımıza ilişen “Mutlak butlan” olsa olsabu durumu betimlemek için uygun düşecek niteleme olabilir.

    Bu dünyanın yalnızca bize ait olmadığı, kimi üstünlük yüklediğimiz karşın biz insanların canlılığın sıradan bir öğesi olduğu Darwin’in günümüzde gerçeğe dönüşmüş kuramıyla bilimsel kanıtlıdır. Bu gerçeği göz ardı eden ya da ona meydan okuyarak kararlar alan yöneticilerin bu çağdaki varlığı üzücü ve düşündürücüdür.

    Homo sapiens’in hoyratça kullandığı yeryüzü ve doğa her geçen gün yaşanılabilir olmaktan uzaklaşırken yönetenlerin yazıya konu olan acımasız ve vicdansız genelgeleri tüm olumsuzlukların üzerine tüy dikmektedir.

    Kimi bilim insanlarının “altıncı yokoluş”tan söz ettiğini biliyoruz. Altıncısı beklendiğine göre dünya beş büyük yokoluşa sahne olmuştur.

    Çok güçlü görünen canlıların bu yokoluşlar sonrası yaşam sahnesinden çekildiği de bilimsel gerçektir.

    Tanışık olduğumuz bir söylemle ifade etmek gerekirse bu yokoluştan sonra da yeni bir dünya, yeni canlılarla ya da yokoluşa direnen öncekilerle birlikte var olmayı sürdürecektir.

    Homo sapiens aklın ve bilginin gereklerine göre yaşamayı ve davranmayı kavramalı.

    İnsan olmanın ötesinde canlıya yaraşır olmanın gereğidir bu kavrayış!

    Canlı dostlara özür borcumuz giderek artıyor.