• Diyanet, Cumhuriyet’e cumhuriyetin omuzundan ateş ediyor.

    Son örnek 15 Ağustos Cuma hutbesi.

    Hutbe, sözlükte etkileyici konuşma olarak karşılıklandırılmış. Hatip de bu konuşmayı yapan kimse olarak. Sözlük anlamının ötesinde hutbe camilerde yapılan bir konuşma. Cuma ya da bayram namazları hutbe için uygun ortamlar.

    Hutbe, topluluğa öğüt anlamıyla öne çıkıyor. Elbette, bu öğüdün çağın gereklerine, ülkenin yasalarına aykırılık içermemesi gerekir.

    Toplumumuzda hutbenin taşıyabileceği değeri kestirmek güç olmasa gerektir.

    Eski Türklerde bir dizi simge ve nesne hükümdarlık alameti olarak tanımlanmıştır.,

    Hutbe, Türklerin İslâmiyeti kabulü sonrası hükümdarlık alametlerine eklenmiştir.

    Hutbe Cumhuriyet kurulduktan sonra da varlığını sürdürmüştür. Cumhuriyete ve devrimlere meydan okumamak koşuluyla.

    Cumhuriyetle var olan diyanet kurumunun Cumhuriyet’e saldırması akla getirilemeyeceği gibi buna izin verilmesi de söz konusu olamazdı.

    Bugünün diyanetinin işi ihanete vardırmış olması yanıltmasın!

    Milli mücadele sırasında, Cumhuriyetin kuruluşunda ve elbette devrimlerin yaşama geçirilmesinde din adamlarının önemli katkısı olmuştur.

    Denizli Müftüsü Ahmet Hulûsi’nin (1861-1931) İzmir’e Yunanların ayak basmasından saatler sonra gösterdiği tepki ve örgütlenme unutulabilir mi? Ahmet Hulûsi Efendi’nin “İşgal edilen memleket halkının silaha sarılması dini bir görevdir…” sözlerine paha biçilebilir mi?

    Amasya Müftüsü Hacı Tevfik Efendi (1868-1921) ve Amasya vaizi Abdurrahman Kâmil’in (1850-1941) çabaları olmasa Amasya Genelgesi’nin yayımlanamayabilirdi.

    Amasya vaizi Abdurrahman Kâmil (Yetkin) Atatürk’le

    Diyanet İşleri’nin ilk başkanı ve zamanın Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat’ın maddi, manevi katkıları unutulabilir mi?

    İlk diyanet işleri başkanı Börekçizade Rıfat ve Atatürk

    Elmalılı Hamdi Yazır’ın kutsal kitabı Türkçe’ye kazandırması başlı başına devrim sayılmaz mı?

    Elmalılı Hamdi Yazır (1878-1942)

    Bundan 100 yıl önce Mustafa Kemal Paşa’ya idam fetvası veren Mustafa Sabri’yi onaylayan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’a (1867-1923) özenilmiş olduğu anlaşılıyor son hutbeden.  

    Son hutbeyle gelinen noktada Cumhuriyet kurumu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, önemli devrimlerden medeni yasayı ateş altına aldığı görülmektedir.

    Anayasal suç da işlemiştir bu son hutbesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı.

    Bağımsız yargının yerinde yeller estiği için bu anayasal suç da öncekiler gibi sessizlikle izleniyor.

    Son günlerde hız kazanan etnikçi açılım ve onun koçbaşı olan komisyonu güzellemek isteyenlerin her fırsatta başvurduğu “eşit yurttaşlık” dört dörtlük ayrımcılık anlamına gelen hutbeden sonra gerçekten gerekecek gibi görünüyor.

    Çözüm açık ve net!

    Yeniden Cumhuriyet.

  • Türkiye'de kamu denen yapılanmanın yerinde yeller esiyor.
Elde kalan kamu kurumları da kamu kurumu gibi yönetilmiyor. 
Sorun kişisel olmaktan çok yapısal.

    Yazının başlığı çok geçmişte kalmamış olan bir dizi filmi çağrıştırabilir. Ondan esinlendim.

    Geçtiğimiz hafta Aydın’da yaşananlar kimlerini sevindirirken kimilerini de üzdü ve şaşırttı.

    Korku, ürkü, geri çekilme ya da saf değiştirme savaşta ve barışta rastlanabilen insani duygular. Çerçioğlu bu duygulara yenik düşen ne ilk kişidir ne de son olacaktır.

    Sözü edilen duygular bulunulan konumun korunması için olduğu gibi bir aile varlığının kurtarılması için de yönlendirebilir bireyi. Çerçioğlu olgusunda da aile varlığının korunması dürtüsü oldukça baskın olabilir.

    Türkiye’de kamu çıkarını korumayan ya da o çıkarı kendisi ya da siyasi oluşumu için kullanan yöneticiler az değildir. Sistemin böylesi kullanıma olanak verecek şekilde kurgulandığı saptaması yapılırsa abartılmış olmaz.

    Örneğin, Kamu İhale Kanunu kaç kez değişikliğe uğratılmıştır diye sorsam yanıtınız ne olur? Sayı üç basamaklıdır demekle yetinmiş olayım.

    Başka deyişle belediyelerin yüklenicilerle ilişkisi yolsuzluk üretmeye eğilim yaratmak üzere kurgulanmıştır. Bu arada, belediyelerin durumu bu iken merkezi yönetimler sütte çıkma ak kaşık mıdır?

    Her şey bir yana bırakılsa Ankara başta olmak üzere kamu kurumlarının kiralamaları mercek altına alınsa neler çıkar neler!

    Bir örnek yeter.

    Davutoğlu dışişleri bakanı olduğunda kullanması için kiralanan konuta verilen kirayla taşınmazın edinilmesi olanaklıydı.

    Sayısız örnek eklenebilir.

    Merkezi iktidara aday ve şimdilerde Türkiye’nin birçok büyük kentinde belediyeleri elinde tutan CHP’nin de buraları özenle yönettiğini, kamu yararını titizlikle gözettiğini iç rahatlığıyla söyleyemeyiz.

    Çerçioğlu’na dönersek.

    On yılı aşkın süredir başında bulunduğu Aydın Büyükşehir Belediyesi’nde çok ayrıntılı olmayan bir incelemeyle bile sayısız hata ve yolsuzluğa eşdeğer duruma rastlanabilir.

    Buradaki sorun bu hataları ya da olası suçları yargıya yansıtmak yerine şantaj aracı olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır.

    Tüm kuvvetleri elinde toplayarak siyasi karşıtlarına karşı kullanmakta ikileme düşmeyen tek kişilik bir iktidar var Türkiye’de.

    Çerçioğlu yargılanmayı gerektiren yolsuzluk ya da kötüye kullanım içinde olduysa tutulacak yol bellidir.

    Bu yapılmayıp da saf değiştirmeye zorlanıyorsa en az Çerçioğlu’nun işlemiş olabileceği suçlar kadar önemlidir bu yapılan.

    Olayın Çerçioğlu üzerinden değerlendirilerek kişiselleştirilmesi odaklanmamız gereken noktayı kaçırmamıza neden oluyor.

    Dün topuklu efeyken, bugün adı takunyalıya çıkan Çerçioğlu’nun elbette suçları olabilir.

    Ancak, oraya varmadan önce Çerçioğlu ve benzerlerini yaratan ortamı ve elbette bunları şantaj aracına dönüştüren iktidarı da görmek gerekmez mi?

    Bu önemli ayrıntı görmezden gelindikçe Çerçioğlu’na başka halkaların eklenmesi şaşırtmayacak.

  • Başlıktaki soruyu kime yöneltseniz kalmak ister bu dünyada. Her ne kadar çileli de olsa yaşam ve can tatlıdır.

    Sındırgı merkezli 6.1 büyüklüklü deprem deprembilimci Övgün Ahmet Ercan’a göre 8 şiddetinde etkiye yol açmış.

    Yine, Ercan’a göre kısa süre önce Kamçatka’da kayda geçen 8.8 büyüklüğündeki depremin şiddeti çok düşük düzeyde olmuş. Böylesine, insanlık tarihine geçmeye aday büyüklükte bir depremde ölen olmaması son derece anlamlıdır.

    6.1 büyüklüklü depremde ölüm utanç duyulması gereken bir sonuçtur.

    Komisyon tiyatrosuyla oyalandığımız bugünlerde deprem uyarıcı olmalı.

    Cambaza bak tadındaki gösteriyi bırakıp gerçeklere odaklanma zamanıdır.

    Sındırgı depremi bir can aldı.

    Çok sayıda yapı yıkılmasa da içinde barınılamaz duruma düştü.

    Her deprem sonrasında çalınan plak bir kez daha dinletilir oldu.

    “Kentsel dönüşüm!”

    Kimlik siyasetinin olağan sonucu olan bölünme, parçalanma ve ayrışma Türkiye’nin gündemi olmamalıdır.

    Ülkenin gündemi ekonomi politik olmalıdır.

    Az gelişmişlik ve elde edilen gelirin hakça paylaşılamamasını konuşmanın ve tartışmanın tam da zamanıdır.

    En az aylığın 22.000 TL olduğu, emeklilerin önemli bölümünün yirmi bin TL’yi bile bulmayan niceliklerle yaşamını sürdürmek zorunda kaldığı Türkiye’de pusulası kimlik siyaseti olan komisyon kime ne verecek?

    Bu komisyonun olasılıkla alacağı kararlarla yaşama geçirilecekler açlara aş, işsizlere iş mi verecek?

    Ya da insanca yaşama yetmekten uzak aylıkları sıçratacak mı?

    Türkiye bir deprem ülkesi!

    Ülkemizin her fırsatta yağmaya, talana açılan güzelliklerini depremselliğine borçluyuz.

    Doğanın ve yaşamın efendisi olmaktan vazgeçip, onun bir parçası olduğumuzu akıl edebilecek miyiz?

    Doğa her fırsatta bizleri uyarmayı sürdürüyor.

    Aklımızı başımıza toplamamızın gerekliliğini her fırsatta anımsatıyor.

    Biz ne yapıyoruz?

    Ne güncel gerçeklikle ne de yaşamın gerekleriyle bağdaşmayan yapay gündemlerle zaman yitiriyoruz.

    Hiç zaman yitirmeksizin aklın yoluna dönme zamanı gelmiştir.

    Türkiye’nin kimlik sorunu yoktur.

    O sorun bundan 100 yıl önce MilliMücadele’yle, onu izleyen Cumhuriyetle ve devrimlerle çözüme kavuşturulmuştur.

    Türkiye’nin güncel sorunu kaynakların akılcı ve kamucu kullanılmaması, hakça paylaşılmaması ve az gelişmişliktir.

    Bu yaşamsal sorunları bir an önce çözüme kavuşturmak birliğimizin, dirliğimizin ve varlığımızın güvencesi olacaktır.

    Depremde ölmek ya da kalmak her şeyden önce bir ekonomi politik sorunudur.

  • Yaşamımda ilk kez, zamanı geldiği halde pazarda vişne bulamadım.

    Vişne, benim yaşamımda önemli yer tutmuştur.

    Rahmetli annemin yaptığı vişne reçelinden ötürü.

    O reçelin tadı damağımdadır.

    Kıvamı ve rengiyse gözümün önünden gitmez.

    Birkaç denemem başarısızlıkla sonuçlanınca reçelinden vazgeçtim.

    Kiraz gibi tüketmeyi seçtim.

    Hiç de fena sayılmazdı.

    Mayhoş tadı çok kişiyi kendine çekmese de beni kendisine bağlamaya yetmişti.

    Bu arada, vişne kompostosunun ve reçelinden artırılacak şurubunun sulandırılmasıyla üretilecek şerbetinin de sıcak yaz günleri için bire bir olduğunu eklemiş olayım.

    Bu yılki vişne yokluğunun gerekçesi tarımsal don olacaktır.

    Türkiye’nin vişne yetiştiricileri Afyonkarahisar, Kütahya, Eskişehir gibi illerimiz olduğuna göre akla yakın bir saptamadır.

    Bu arada, Eskişehir ve Ankara’da Vişnelik adını taşıyan semtler olduğunu biliyorum.

    Vişnesiz kalınca küresel ölçekte vişne üretimini araştırdım.

    Birinci sırada Rusya var.

    Onu kara ikliminin hüküm sürdüğü Ukrayna ve Polonya izlemiş.

    Türkiye dördüncü sırada.

    Limonda olduğu gibi vişnede de dünyanın ilk beşinde olan Türkiye’de yaşanan vişnesizlik her şeye karşın ilgi çekicidir.

    Vişne aradığım pazarda bir esnafa soracak oldum. Sözü ağzıma tıktı desem yeridir.

    Vişne ürünü zaten çok kısıtlıydı diye başladı sözlerine.

    Pazara getirilse kilosu 400-500 TL’den satılacak ürünü kim alır sorusuyla sürdürdü.

    Yerden göğe haklıydı!

    Vişne mevsimini vişne tadmadan bitirmemeyi diliyorum.

    İyilikleri üstlenen ama olumsuzlukları yansıtmayı huy edinen yönetenlerimizin kulaklarını çınlatarak…

    Daha akademik bilgilenme için bağlantıya tıklanabilir :

    https://dergipark.org.tr/tr/pub/meyve/issue/88799/1552225

  • Komisyon kuruldu. Çalışmalarına başladı.

    Adı da her kesimi hoşnut kılacak şekilde belirlendi.

    İkinci toplantıda yapılacak sunumların duyarlı bilgiler içermesi gerekçe gösterilerek “gizlilik” kararı alındı.

    Olağan karşılanabilecek bir karardı.

    Bu toplantıda gizlilik olmaması paylaşılan bilgilerin başkalarınca da bilinmesi sonucunu doğururdu. Bu da istenen bir şey olmazdı.

    Bu karar alınınca kendi kendime sordum!

    Türkiye’nin gizlisi, saklısı var mı?

    Belleğim beni 2009 yılının sonuna götürdü.

    Kumpasların biri diğerini izlerken her biri doludizgindi.

    Dokunulmaz denilenlere dokunmaya doyamayan emperyal işbirlikçilerin hedefinde kozmik oda vardı.

    Türk devletinin en gizli bilgilerinin, savaş ya da seferberlik durumunda yapılacakların ve elbette sayısız görevlinin adları devletin gizli olması gereken belleğindeydi.

    Zorladıkları her kapının açılmasından güç alan örgütün sözde savcıları gözlerini kozmik odaya dikmişti.

    Buraya girilerek bir yandan gizli bilgiler emperyal güçlere iletilmesinin yolu açılırken diğer yandan da gövde gösterisi yapılması amaçlanıyordu.

    Buranın kapısını açan dönemin genelkurmay başkanı kendi tutuklanmasının önüne geçemese de sonraki yıllarda en hızlı Atatürkçü oldu. Yazdığı kitaplar peynir ekmek gibi sattı.

    Pek az insanın aklına ona bu olayı sormak geldi.

    Bundan 15 yıl önce gizlisi, saklısı ortalığa saçılmış bir ülkenin son komisyon toplantısındaki “gizlilik” tutkusu yersiz ve gereksizdi.

    Toplantıda verilen bilgilerin başka ülkelerin eline geçmesi söz konusu değildi oysa.

    Çünkü, o bilgiler İmralı’yla yakın çalışmanın ürünüydü. Bilmemesi gerekenler tarafından oluşturulmuşlardı.

    Böyle bir durumda gizlilik kararının biricik amacı bilmesi gerekenlerden, Türk Milleti’nden saklamaktı.

    Dokuz aydır gösterimde olan “Terörsüz Türkiye” tiyatrosunda ileri gelenlerin diline doladığı “silahların bırakılması karşılığında bir şey vermiyoruz” yalanının sonuna gelinmişti komisyonun oluşturulmasıyla.

    Zaman verileceklerin verilme, başka deyişle ödeşme zamanıydı.

    Her ödeşme gibi bunda da alanın vermesi kaçınılmazdı.

    Gizlisi, saklısı kalmamış Türkiye’de “gizlilik”ten anlaşılması gereken milleti uyandırmamaktan başka bir şey olmasa gerektir.

  • Cumhurbaşkanlığı için tek adayı bile halk oyuna sunan kurucu parti ne yapacağı belirsiz komisyon için böyle bir şeyi yapmayı aklından bile geçirmeden soluğu komisyonda aldı.

    Komisyonun neleri konuşacağı, ne doğrultuda kararlar alacağı milletten sır gibi saklandığına göre “kimlik siyaseti eksenli” çalışacağı ortadadır.

    Her fırsatta aşağılanan, yok sayılmaya çalışılan kurucu partinin komisyonda yer alması konusundaki “olmazsa olmazcılık” milletin hoşlanmayacağı gelişmelerin yaşanacağının habercisi sayılmalı.

    Bir dönem Türkiye’nin belirli bölgelerine sınırlı olduğu varsayılan feodalizm son çeyrek yüzyılda ülkenin geneline egemen oldu.

    Durum böyleyken terörün bitirilmesinde kimlik siyaseti öğelerinin öne çıkartılmakta oluşu iktidar blokuna ve ona destek verenlere yakışabilir.

    Bu sürecin başlatıcısı MHP’nin Ahmet Türk üzerinden ağalığa övgüsü unutulmamalı.

    Ama, genel merkezinde eski genel başkanı Bülent Ecevit’in heykeli bulunan kurucu partinin bir değil çok kez düşünmesi gerekenler olduğu kesindir.

    12 Eylül öncesindeki açık hava toplantılarında zaman zaman “halklara özgürlük” sloganları atılırdı. Her seferinde bu sloganla ilgili uyarıda bulunan Ecevit’in halklar yok halk var dediğini ben bile anımsıyorsam kurucu parti ileri gelenlerinin bilmemesi olası mı?

    Ecevit sıkça “Toprak işleyenin, su kullananın” diyerek bir yandan topraksız köylüye göndermede bulunurken diğer yandan da feodalizme dikkat çekerdi.

    Kurucu parti geçmişiyle barışık olmak zorundadır.

    Barışık olması yetmez!

    Geçmişten bugüne gelen ilkeleri benimsemek zorundadır. Bunu yapması geçmişe saygının ötesinde bugünün sorunlarına içtenlikle çözüm arayışının da kaçınılmaz gereğidir.

    Bunu yapmayan bir kurucu partinin kurucu ilkelerden uzaklaşmış olduğunu saptamak zorunda kalırız.

    Bunu yaparken de Türkiye’nin seçeneksiz bırakılması karşısında üzülüyoruz.

    Bugünkü iktidarın iktidarını sürdürmesi yolunda açılımı vazgeçilmez bulmasını bile anlayamayıp tuzağa düşenlerin iktidar şanslarını azaltmalarının yanı sıra Türkiye’yi el yükseltme kumarına kurban etmeleri karşısında susamayız.

  • Tanım ve tarihçe

    Luddist, yeni teknolojiye karşı olan olarak tanımlanmış çoğu kaynakta. Yapay
    Zekâ Deep Seek kestirme tanım yerine Luddizmi tarihsel süreçte ele almayı
    yeğlemiş. Böyle olunca çok daha doğru bir tanım çıkmış ortaya. Özetle, çoğu
    kaynaktaki yüzeysel tanımlama Luddizmi aşağılayıcı olmanın yanı sıra ruhunu
    yansıtmaktan uzak kalıyor.
    Bu noktada suçlamamız gereken Yapay Zekâ olmamalı. Sonuçta Yapay Zekâ
    insanın oluşturduğu dağarcığı kullanıyor. Gelecekte makinelerin derin
    öğrenmeyi başarması sonrasında insanın oluşturduğu dağarcıktan bağımsız geri
    bildirimler almak söz konusu olacaksa da şimdilik bu çok olası görünmüyor.
    Yapay Zekâ insanın oluşturduğu dağarcığı temel aldığına göre bu yazının
    doğrular dağarcığına bir katkı olması öncelikli dileğimdir.
    Bu konuya daha önce de ilgi duyduğumu anımsıyorum. Yine bu ortamda yazmış
    olduğumu da.
    https://dagarcikturkiye.com/2018/07/01/neoldizm-kapimizda-mi/
    O zaman başvurduğum kaynaklar Ludizm’i işsizlik kıskacındakilerin kaba güç
    gösterisi olarak algılamama neden olmuştu.
    Farklı kaynaklardan edindiğim bilgiler konuya bakışımı değiştirdi. “Fikri
    takip” ilkesi gereğince güncelleme yapmayı gerekli gördüm.

    Luddizm kabarırken

    Luddist eylemler XIX. Yüzyılın hemen başındaki 10-15 yıllık zaman aralığında
    yaşama geçirilmiştir.
    Luddizm, adını Ned Ludd’dan alan bir akım. Sanayi devrimiyle birlikte
    otomasyon ve makineleşme yaşamımıza girince insanlık “işsizlik” kavramıyla
    tanışmıştır.
    Her ne kadar, teknoloji eleştirisi Ned Ludd (Kral Ludd)’la başlatılsa da bu
    olgunun geçmişi Platon’un Phaedrus’una kadar uzanır. Mısır kralı Thamus ile
    baş teknoloji uzmanı Theuth arasında geçen bir diyalog bu bağlamda önem taşır.
    İkili arasındaki söyleşi yazının kullanıma girmesi söz konusu olunca ilginç bir
    noktaya gelir. Kral, yazmayı öğrenenlerin belleklerini kullanmada
    yetersizleşecekleri öngörüsünde bulunur.
    Makineleşmeyle birlikte geçmişte 6-7 kişinin yaptığı işleri bir kişi yapabilir
    duruma gelmiştir.

    Yaşayıp yaşamadığı kuşkulu olsa da Ned Ludd “makinekırıcılık” akımına adını
    vermiştir. Kral Ludd olarak da bilinmiştir.
    Britanya’nın dokumacılıkla ünlenmiş Nottinghamshire bölgesinde kendisini
    gösteren bu akım dalga dalga diğer bölgelere yayılmıştır.
    Dokumacılıkla geçinenlerin işlerini yitirmeleri sonrasında bu başkaldırıya
    katılmaları hiç kuşkusuz yaşamın olağan akışına uygundur.
    Bu akıma, işsiz kalanların yanı sıra böyle bir sorun yaşamak şöyle dursun
    yaptıkları iş daha çok insanı gerektiren demiryolu, maden ve kanal işçilerinin de
    katılmış olması Luddizmin belirli bir kesimi ilgilendiren, dayanışmadan yoksun
    bir olgu olmadığının güçlü kanıtıdır.
    Her ne kadar, makinekırıcıların saldığı korkuyla fabrikalarını satarak
    gerginlikten uzak kalmayı seçen işverenler çıksa da çoğunluk direnmeyi
    seçmiştir. Taşkınlıkları Önleme Komitesi adı altında örgütlenen işverenler kısa
    süre sonra İngiliz parlamentosundan makine kıranların ölüm yaptırımına
    çarptırılması doğrultusunda yasa çıkartılmasını bile sağlayabilmişlerdir.
    Makinekırıcılık eylemlerinin önlenmesi, bu yapılamıyorsa eylemlere katılanların
    belirlenmesi amacıyla askeri birlikler de harekete geçirilmiştir. Devletin olanca
    gücüyle makinekırıcıların başına balyoz gibi inmesi tasarlansa da bu gelişmeler
    Luddistleri yatıştıracak yerde daha da kızdırmıştır. Daha fazla eylem daha
    kararlı şekilde yaşama geçirilmiştir.
    Bu kabarmaya yol açan bir başka etken ise kral naibi prensin başlangıçta
    liberallere yakınlık duyarken, tahta çıktıktan sonra muhafazakârlara
    yaklaşmasıdır.

    Makinekırıcılık kaba güç gösterisi midir?

    Makinekırıcılık sıklıkla şiddet düşkünlüğü ve kaba güç gösterisiyle
    etiketlenmiştir. Olayın geri planını bilmeyenler ya da bilme çabası
    göstermeyenler için bu nitelemeler yeterli olmuştur kuşkusuz.
    Oysa, Luddistler eylemlerine girişmezden önce makineleşmeden kaynaklanması
    olası zararlarının giderilmesi için farklı koruyucu uygulamaların yaşama
    geçirilmesi isteğinde bulunmuşlardır. Luddist eylemliliğin bu yanından söz
    edilmemesi ya da çok bilinmemesi hareketin şiddetle özdeşleştirilmesinde önde
    gelen etken olmuştur.
    Teknolojiyi yaşamı kolaylaştıran öğe olmaktan çok kazanç artırıcı araç olarak
    kullanmaya eğilimli işverenler o günün koşullarında yönetime egemenolmalarından kaynaklanan güçle yapıcı önerilere kulak tıkayınca Luddistlerin
    eylemliliği kaçınılmaz olmuştur.
    Luddistlerin gizli toplantılarında dile getirilenlere bakılırsa makinelerin kırılması
    amaç değil araçtır. “Kahrolsun aristokrasi” savsözünün sıkça kullanıldığı bu
    toplantılarda zamanın monarşik yönetiminden yakınmaların öne çıktığı görülür.
    Dönemin önde gelen iktisatçısı “bırakınız yapsınlarcı” Adam Smith’in de
    Luddistlerin hedefinde olması eylemcilerin bilinç düzeyini göstermesi
    bakımından önemlidir.
    Luddizmin yükseldiği zaman aralığı XIX. Yüzyılın ilk yıllarına denk
    düşmektedir. Bu yılların, Fransız Devrimi’nin hemen ertesine rastladığı,
    Britanya’nın çoğu zaman düşmanı olan ülkede kralın devrildiği ve egemenliğin
    halka geçtiği gerçeği unutulmamalıdır. Fransız Devrimi pek çok ülke gibi
    Britanya’yı ve dolayısı ile Luddistleri derinden etkilediği gibi yüreklendirmiştir
    de.

    Sıradışı eylem

    Luddist eylemlerine kadın giysili erkeklerin önderlik ettiğinden söz etmek
    gerekir. Tanınmamak için olabileceği gibi kadın iplik eğiricilerle dayanışma
    amaçlı olduğu ileri sürülmüştür bu yaratıcı yaklaşımın.
    Luddistler dirençle ilk kez Nisan 1812’de William Cartwright’ın fabrikasına
    yönelik eylemlerinde karşılaştılar. Cartwright, milislerin de yer aldığı bir direnç
    topluluğu oluşturmuştu. Bu kez, askeri güçlerin gelmesi beklenmemiş ve
    eşzamanlı karşılık verilmişti. Luddistler 2 can yitirdiler. Her ne kadar eylem
    başarılı olduysa da ilk kez kan dökülmüştü.
    Cartwright’ın milislerinden birisi Luddistlere ateş açması istendiğinde
    “kardeşlerime nasıl silah doğrulturum?” diyerek isteneni yapmaktan
    kaçınmıştı. Bedelini 300 kırbaç yaptırımıyla ve dolayısı ile de canıyla ödedi.
    Luddistler ilk yenilgiden sonra sinmek şöyle dursun bilendiler. Öç alma antları
    içerek hazırlandılar sonraki eylemlere.
    Luddistlerin sonraki eylemi çok daha kanlı ve ölümcül oldu. Kimi kaynaklara
    göre ölü sayısı 30’u aşkındı.
    Bu olaydan sonra, geri adım atmayan işverenlerden Horsefall bir suikaste
    kurban gitmiştir.

    Uzaklardaki makinekırıcılık

    Luddistler, Britanya’da fırtına gibi eserken uzaklardaki yansımalara şaşırmamak
    gerekir.
    Britanya’da makineleşmeyle pamuk işleme kapasitesi geometrik olarak artarken
    işsizlik de artıyordu. Britanya, dokumacılıkta sınırları zorlarken ham maddenin
    dışarıdan geldiğini unutmamak gerekir.
    ABD’nin güney eyaletleri o dönemde küresel ölçekte pamuk gereksinimini
    karşılamaktaydı. Pamuğun tohumlarından ayrılması işi makineleşmişti. Buna
    karşılık pamuk tarımında insan gerekliliği sürmekteydi.
    Britanya’daki makinekırıcılığın benzeri ABD’de de yaşanmıştır. Pamuk
    plantasyonlarında acımasız çalışma koşullarına başkaldıran köleler bir yandan
    kaçarak kölelikten kurtulmaya çalışırken kaçamayanlar tarım araçlarını kırmakta
    bulurlar çıkış yolunu. Tüm bunların eş zamanlı olarak yaşanmış olması elbette
    rastlantı değildi.

    Parlamentoda cinayet

    Mayıs 1812’de İngiltere dehşet verici bir olayla sarsılır. Başbakan Spencer
    Perceval, Lordlar Kamarası girişinde vurularak öldürülür. O günün koşullarında
    olağan kuşkulu doğallıkla Luddistlerdir. İngiliz tarihinin suikaste kurban giden
    ilk ve tek başbakanıdır Perceval.
    Ancak, katil John Bellingham bir iş adamıdır. Rusya’da iş yaptığı sırada hapse
    düşmüş ve 5 yılını orada geçirmiştir. Bu sırada, İngiliz elçisinin ve hükümetinin
    kendisinden yardımı esirgediğini öne sürmektedir. Bu durum karşısında bilenen
    Bellingham silahını başbakana yöneltmekte ikileme düşmez.
    Luddistlerce işlenmemiş olsa da bu cinayetin bir dönüm noktası olduğu
    kuşkusuzdur. Başbakanın başına gelen, İngiliz yönetimine sert davranma
    gerekçesi olmuştur. Luddist eylemlerinin yoğunlaştığı bölgelere gönderilen
    asker sayısının sınır ötesi kimi girişimler için gönderilenlerin sayısını aşmış
    olması yönetimin sertliğinin göstergesidir.

    Çember daralıyor

    Luddistlerin çevresindeki çember daralmaya başlamıştır. Bir yandan yasal
    düzenlemenin sıkılığı diğer yandan muhbir ağının genişlemesi bir tek Horsfall’ı
    öldüren Luddistlerin izleyen yılda 40-50 yitim vermeleri sonucunu doğurur.
    Bu durumda, makinekırıcılığın hız yitirmesi kaçınılmaz olmuştur. Hatta,
    Luddistler içinde makinekırıcılıktan vazgeçerek daha barışçıl yöntemler
    geliştirmeyi benimseyenlerin güç kazandığı görülmüştür.

    Sendikanın öncülü sayılabilecek bir dernek kurularak işverenlerle görüşmeler
    yapılması ve bu yolla kazanımlar sağlanması Luddist eylemliliği sönümleyen bir
    diğer önemli etken olmuştur.
    George Mellor öncülüğündeki Horsfall cinayetinden sorumlu üçlünün idamıyla
    birlikte geride kalan dullar ve yetimler ordusu kamuoyunun ilgisini çekse de
    böylesi acıklı sonu göze alamayacak olanların sayısı hızla artınca Luddizm
    sönümlenme yoluna girmiştir.
    Elbette, ardında bugüne deneyimler ve dersler aktararak.

  • Türkiye, bugünün koşullarında hiç gerekli olmayan bir tartışmanın içine düştü. İktidar içine düştüğü kuyudan çıkabilmek için bir ipe gereksinim duyuyordu. Açılım ve komisyon, iktidarı kurtaracak biricik seçenek olduğu için onların bu tartışmanın alevini harlaması şaşırtıcı değil.

    Ya muhalefet?

    Dibe doğru hızla giden bir iktidarı bu yolculuğunda yalnız bırakacak yerde onu kurtaracak ipe ilgi göstermek ne siyaset becerisiyle ne de aklın gereğiyle bağdaşmıyor.

    Cumhurbaşkanı adayı olarak İmamoğlu’nu belirlemek için milletin önüne sandık koymayı akıl edenler her nedense bu can alıcı konuda halkın seçimini önemser görünmediler.

    Özgür Özel kendisi ve partisi adına bize güvenin demekle yetindi.

    Kişi olarak Özgür Özel’e sonuna dek güvenebilirim.

    Üç koyunumu, beş keçimi olan ya da olmayan taşınır, taşınmaz değerlerimi  iç rahatlığıyla ve güvenerek kendisine emanet edebilirim.

    Adı bile belirsiz olan ama varacağı son nokta kestirilebilen komisyon öyle mi?

    Kanla, canla kurulmuş bir Cumhuriyetin geleceğini belirleyecek komisyonda masada neler olacak?

    Bilen var mı?

    Her şeyden önce bunların milletin bilgisine sunulmasını istemek bir seçenek değil zorunluluk değil midir?

    Her fırsatta, demokrasi ve saydamlık diyen kurucu partinin bu haklı söylemlerini komisyondan esirgemekte oluşu başlı başına eksiklik değil midir?

    Yine de Özgür Özel’e ve kurucu partiye güvendik diyelim.

    O komisyondan çıkacak kimi kararlar karşı çıkışlara karşın yaşama geçirilirse ne yapacağız?

    Bu arada, kurucu partinin komisyona girecek vekilleri belirlediğini de unutmayalım.

    Açılımın sözü edilir edilmez halay çeken TR 705 var.

    10 Aralıkçı bir başkası da baş köşede..

    Bu azılı ikiliye eklenen diğerleri de hiç Cumhuriyet dostu değiller. Her biri TESEV’ci Kılıçdaroğlu yetiştirmeleri.

    MYK’deki görüşmede “komisyonda yer almamalıyız” diyen kişi nazarlıktan öte etkiye ve yetkiye sahip olmasa gerek.

    On kişilik komisyonda Kemalist düşünceli kimseye rastlayabilene aşk olsun!

    Kemalist vekil var mı diye soracaklar da haksız sayılmaz.

    Durum böyleyken Özgür Özel’e güvenelim mi?

    Güvenmek için bir gerekçe gerek.

    Komisyon kişisel değil ulusal bir sorunu görüşecek.

    İktidar ve destekçileri bu komisyondan istedikleri kararı çıkartacaklarına göre o komisyonda yer almak bindiği dalı kesmek değilse nedir?

    Özgür Özel’e güvenmek için akılcı gerekçem yok!

  • Son birkaç yıldır yazlar orman yangınlarını konuşmakla geçti. Anız yakmaktan, izmarit atmaya, ormanda bırakılan şişelerin mercek etkisinden sabotaja varıncaya dek sayısız ve elbette son derece önemli gerekçe üzerindeki tartışmalar çok önemli bir noktayı gözlerden kaçırdı.

    Köylüsüzleştirilen ve dolayısı ile de sahipsizleşen ormanlar koruyucusuz bırakıldı.

    Buna karşılık, ormanı insan basmasına izin verildi. Hatta, II B yasasıyla ormanları insan basmasının özendirildiği de söylenebilir.

    Dere yatağını insan basınca ne olduysa ormanı insan basınca o oldu, olmakta.

    Bundan birkaç yıl önce yolum İstanbul’un yeni havalimanına düşmüştü. Oradan başlayan karayolu yolculuğum kuzey otoyolu boyunca sürdükten sonra İzmir’de sonlanmıştı.

    Kuzey otoyolu boyunca gördüklerim “ormanı insan bastı” dedirtmişti bana. Ormana otoyol hançeri saplanmıştı. Yol zehirli bir ok gibi geçtiği yerin çevresine dalga dalga yayılan etki göstermekte gecikmedi. İstanbul’un bu el değmemiş bölgesi bir kez erişilebilir ve ulaşılabilir olunca sonraki gelişmeleri kestirmek güç değildi.

    Tanıtımlardan anımsayacaksınız!

    Doğayla iç içe, huzur dolu bir yaşam sunan konutlar işte burada ve bunun gibi yerlerde yükselmekteydi.

    Ormanda pikniği yasaklayanlar ormanları insanların basması karşısında dut yutmuş bülbül gibiydi.

    Son orman yangınlarında dikkati çeken önemli ayrıntı olup çıktı yerleşim yerlerini yakıp geçmek.

    Türkiye Yüzyılı’nı “ormansız Türkiye”ye dönüştüren ortamı resmin bütününe bakarak irdelemekte yarar var.

    Bu yapıldığında, Cumhuriyet’le yaşıt THK’nin saf dışı bırakılması, uçakla özdeşleşmiş bu kurumun uçaksızlaştırılması biraz olsun anlaşılabilir.

    Bir yandan ormanlar yapılaşmaya, turizme, madenciliğe ve başka talan yöntemlerine açılırken diğer yandan sergilenen yangın söndürme beceriksizliği “bırakalım yaksınlar” bilinciyle yaşama geçiriliyor olmasın dedirtecek cinsten soruları getiriyor akla.

    Ormanı, orman köylüsü korurdu geçmişte. Onun yerinde yeller esiyor.

    Günümüzde ormana düşman canlı, insandır.

    Canlıya, canlılığa saygısını yitirmiş, ortak yaşam kültüründen payına bir şey düşmemiş sözde insan…

    Ormanı insandan korumak bugünün yakıcı gerçeğidir!

  • “Kendinizi kötü hissediyorsanız yürüyüşe çıkın!”

    Son yılların yerleşikleşmiş tabusudur günde 10.000 adım atmak!

    Elbette, sağlıklı olmak için!

    Bu kadar adım atabilmek için günde en az bir buçuk saat ayırmanız gerekir. Çağımızın zaman kısıtı göz önüne alındığında bu sürenin çokluğu ortaya çıkar.

    Adımlamayı isterim ama zamanım yok diyenlere iyi haber.

    Bilim insanları bu konuda geri adım atıyor.

    Günde 7.000 adım atanların ölme riski  2.000 adım atanlara göre % 47 daha düşük bulunmuş.

    Saptama sıradan sayılmaz.

    Yirmi yıl boyunca 160.000 kişi üzerinde yapılan çalışmanın sonucu!

    On bin adım efsanesinin geçmişi 1964 Tokyo Olimpiyatlarına dayanıyor. O yıllarda kullanılan Manpo-kei adlı aygıt 10.000 adım saymaya uyarlanmış. On bin akılda kalıcı olmasının da payı olmuş bu seçimde. Pazarlama anlayışını da göz ardı etmemek gerek.

    Güncel çalışmalar günde atılan 2.000-4.000 adımın bile ölüm olasılığını % 36 azalttığını göstermiş.

    Altmış yaş üstü için 6.000-8.000 adımın yeterli olduğu sonucuna varılmış.

    Altmış yaş üstü için belirlenen adım sayısı 8.000-10.000 olarak belirlenmiş.

    Yetmiş yaş üstündeyse günde atılan 4.500 adımın yaşamsal riski % 77 azalttığı saptanmış.

    Gerekli adım eşiğinin düşmesi bu programlara uymak isteyenlerin sayısını belirli bir düzeyde tutmak bakımından önemli.

    Bir başka güncel çalışma günde 7.000-9.999 adım atmanın ölüm olasılığını % 50-70 azalttığını göstermiş.

    Baş döndürücü boyuttaki bu bilgi değişiklikleri bana tıbbiye yıllarımda hocalarımızın sıkça yinelediği bir anektodu anımsattı :

    “Bugün sizlere aktardığımız bilgilerin yarısı yanlıştır. Hangi yarısının yanlış olduğunu şu anda biz de bilmiyoruz.”

    Yanlışlanabilirlik ve dolayısı ile değişebilirlik bilimin doğası gereğidir.

    Uzunca süredir doğru bilinen ancak yeni gelişmelerle yanlışlanan ya da tartışmaya açılan bilgiler kimseleri kızdırmasın. Daha da önemlisi bilime ve bilim insanlarına güvensizliğe neden olmasın!

    Yürümek sağlıklı olmada önemli bir öğe. Yanı sıra yürümenin felsefesi de var. Bu denli kapsamlı bir başlık ancak başka bir yazının konusu olabilir.

    Son söz : “Yürümeyi alışkanlık edinin. Az ya da çok yürümekten kaçınmayın. Bilin ki, az sayılan adımlar bile ölüm olasılığını azaltmaktadır.”