• Görsel kişisel belgeliğimden. Ne zaman oradan geçsem kendimi alamayıp fotoğraflarım bu ikiliyi. İzmir Kültürpark Lozan kapısı girişini süslemektedir bu yapıt. Terörsüz Türkiye bu ikiliye ve onlar üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına son verme girişimidir.

    Hep söylendi.

    Sevr bilinmeden Lozan anlaşılamaz ve değeri de bilinemez diye.

    Lozan’da istediklerini bir türlü alamayan İngiliz temsilci öfkesine yenilir ve İsmet Paşa’ya çıkışır :

    “Tüm üstelemelerimize karşın karşılamadığınız isteklerimi şu kâğıda yazıp cebime koyuyorum. Günün birinde bunları önünüze koyacağız!”

    Lozan 100. yaşına geri sayarken Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık belgesi olan bu antlaşmanın 100 yıllık olduğu, gizli maddeleri gereğince geçerliliğini yitireceği öne sürülmüştü.

    Çoğunlukla iktidar kaynaklı olan bu söylemlere o sıralarda gülüp geçmiştik. Hatta, Lozan 100. Yaşını doldurduktan sonra varlığını sürdürünce alaycı bir gülümseme belirmişti çehremizde.

    PKK açıklamasının daha başında boy hedefi yapılan Lozan o günkü gülümsememizin erken olduğunu ortaya koymuş oldu.

    Lozan dışta, 1924 anayasası içte Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık belgeleriydi.

    O varlık belgeleri iktidarın denetimi ve onayıyla oluşturulan PKK açıklamasında yerle bir edilecekler arasına kondu.

    Burada bir ortak yapım olduğu açıktır.

    Türkiye Cumhuriyeti var olduğundan bu yana hem dinciliğin hem etnikçiliğin hedefinde oldu.

    Böyle olduğu 12 Mayıs 2025’te bir kez daha kanıtlandı.

    Yüz iki yıl önce İngiliz temsilcinin not ettikleri onların işbirlikçilerince Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne kondu.

    Olay budur.

    İktidarlarını sonsuzlaştırma peşindekilerle bunu kendi isteklerini yaşama geçirme fırsatı olarak gören etnikçiler sevindi.

    Kurucu partinin TR 705 namlı etnikçisi Diyarbakır’da halay çekerek sevincini gizleyemeyenler öbeğine katıldı.

    Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılının başında önemli bir kırılma noktasına sürüklendi.

    Bu sürüklenişte her kesimden Cumhuriyet düşmanlarının işbirliği bu denli açık ve ortadayken kurucu partinin bu gelişmeye katkıda bulunma hevesi anlaşılır gibi değildir.

    Kurucu parti CHP ilk ve ikinci genel başkanlarının kalıtına ihanet etmeyi göze alması bugünün önde gelen sorunudur.

    12 Mayıs 2025 tarihe Sevr’e dönüş yolunun açılma günü olarak geçecek tarihe.

    Başka deyişle, utanç günü…

  • Geçtiğimiz günlerde beklenen açıklama yapıldı. Bu işe öncülük eden iktidar kanadının gönlünde yatan “kayıtsız-koşulsuz” olmasıydı bu açıklamanın.

    Açıklamada da vurgulandığı gibi başka açıklamalar yapılacak. Başka deyişle insan içine çıkacak durumu kalmayacağından kaygılanan iktidar bir sonraki açıklamayı ilgiyle bekleyecek.

    Ancak!

    Yapılan açıklama da ne siyaset kurumlarımızca ne de medyamızca okunmuş gibi görünmüyor. Açık kaynaklardan kolaylıkla erişilebilecek bu açıklama özenle okunduğunda “varlığından vazgeçmekte” olan PKK’nin bir şeyler almadan bunu yapmayacağını anlamak hiç de güç değil.

    Açıklamaya göz atalım!

    PKK 12. kongresi “medya savunma alanları” olarak adlandırılan Kürdistan bölgesi topraklarında yapılmış.

    Önder Apo’nun çağrısıyla yapılan kongrede önemli kararlar alındığı vurgulanıyor.

    “Eş” nitelemesini pek seven bu örgütün açıklamasından iki ayrı konumda iki kongre yapıldığı anlaşılıyor. Daha çok Suriye kuzeyinde yapıldığı bilinse de belli ki Irak kuzeyindeki de buna eşlik etmiş.

    Önder Apo’nun saygıyla selâmlanması unutulmamış. Türkiye’de düne kadar asılmalı, kesilmeli, yok edilmeli çığlıkları atanların da bu nitelemeyi yaptığını anımsadığımızda söyleyecek söz kalmıyor.

    Türkiye’de hiç akla gelmedik yapıların ve kimselerin bile saygıyla uğurladığı Sırrı Süreyya Önder unutulmamış. Haksız sayılmazlar. Son gelişmelerin önde gelen mimarıydı. Yine, örgüte göre 12 yıldır önder Apo’ya yoldaşlık etmiş olması saygı görmesi için yetip de artacak bir gerekçe olmalı.

    Sırrı Süreyya Önder’in çabalarının sonuca ulaştırılması için elbirliğiyle çalışmanın gerekliliği özellikle vurgulanmış.

    Son bölümde işi biraz daha ileriye götürerek kendi kayıplarına “şehit” nitelemesinde bulunmakla taçlandırmışlar tüm olan biteni. 

    Önder Apo dedikleri günün kahramanının Türkiye’ye getirilişini bugün gibi anımsıyorum. Kendisiyle ilgili yargılamada hatasını kabul ettiği gibi, ilerleyen zamanda üzerime düşeni yapmaya hazırım diyerek ellerini yukarı kaldırmıştı.

    O günden bugünlere gelinmiş olması Türkiye açısından iç parçalayıcıdır.

    Bugünün iktidarı göreve geldiğinde terör neredeyse sıfır noktasındaydı. Çatışma ve terör örgütü saldırısı yok gibiydi. O yıllarda Öcalan’ın ele geçirilmiş olması ve süt dökmüş kedi gibi davranması örgütün moral motivasyonunu tüketmişti.

    Daha birkaç yıl önce teröristlerin ayakkabı numaralarını bilmekle övünen iktidar ne oldu da terörsüz Türkiye uzlaşmasında karar kıldı.

    Birincisi, iktidar görevde olduğu sürece bölgede atması gereken adımları atmadı. Bölgeyi feodalizm kıskacından kurtarmak şöyle dursun feodalizmi Türkiye geneline yayan bir yönetim anlayışı sergiledi.

    İkinci olarak, bir ülkenin bağımsız karar alma dayanağı olan ekonomi baş aşağı gitti. Meteliğe kurşun atan bir devletin onyıllardır süren etnik bölücülük baskısına direnç göstermesi yüksek olasılık sayılmazdı.

    Su uyur, düşman uyumaz deyişine uyan şekilde emperyalizm de uyumadı. Ekonomisi batmış ülkenin mutlaka iktidarda kalmak isteyen iktidarı emperyalizmin kullanışlı aygıtına dönüştü.

    Bugün yaşadığımız acıklı tablonun özeti budur.

    Böylesi bir tablo karşısında kaygılanmamızı gerektiren diğer önemli başlık iktidara yürümek için her türlü elverişli koşulu yakalayan kurucu partinin Türkiye için ölümcül anlam taşıyan bu sürece hevesli yaklaşımıdır.

    Her şeyden önce, kurucu parti bu kurguya hiç ikilemsiz karşı durmalıydı. Eşyanın doğasına uygun olan buydu.

    Diyelim ki kurucu parti bu görevi ıskaladı. Kendince DEM parti tabanının oylarını almak amacıyla yararcı yaklaşımı yeğledi.

    Kurucu parti kadrolarının böyle bir oy akışı olamayacağını görmüyor oluşları da ayrıca şaşırtıcıdır.

    Bu kurgudan bölgemizin BOP’a uygun şekilde tasarlanması, emperyalizm yararına düzenleme yapılması, terörün güç kazanması çıkacaktır.

    Hiç kimsenin kuşkusu olmasın!

    Tüm bunlara ek olarak Cumhurbaşkanının iktidara tutunması sağlanmış olacaktır. Böylesi bir sonuca yol açacak kurgunun içinde olmak hiçbir bağlamda muhalefete kazanç sağlamayacağına göre kurucu partinin bu hevesten bir an önce vazgeçmesi olmazsa olmaz gerekliliktir.

  • İkinci paylaşım savaşı dünyanın farklı yerlerinde daha geç sonlandıysa da Avrupa’da 9 Mayıs 1945’te Nazi ordularının koşulsuz teslimiyet günüdür. Buna bağlı olarak da Avrupa’da savaşın sonu ve Kızılordu’nun zafer günü olarak kabul edilir.

    Bu savaştaki insan yitimleri küresel ölçekte 70-85 milyon olarak kabul edilir. Sovyetler Birliği’nin yitimleri ise 20-25 milyon olarak belirlenmiştir.

    Başka deyişle Nazizmin Avrupa’dan silinmesinde Sovyetlerin ödediği bedel oldukça yüksektir.

    Müttefiklerse, Nazilerin savaşı yitireceği anlaşıldıktan sonra devinime geçmişlerdir. Savaş sonundaki paylaşımda yer alma isteğinin ürünüdür gecikmeli de olsa bu devinim.

    Avrupa için son derece önemli günün anısına pek çok ülkede ve kentte Kızılordu’ya şükran anıtları yükselmiştir.

    Avrupa’nın Nazizmden kurtarılması karşılığında son derece alçak gönüllü bir karşılık olduğu kuşkusuzdur.

    Viyana Kızılordu anıtı

    Son yıllarda tırmandırılan Rusofobik eğilimler bu önemli günün kutlanmasını da engelleyici bir iklim oluşturmuştur.

    Rusya dışında zafer gününü kutlamak bir yana yalın bir anma bile yaşamlarını yitirenlerden esirgenmektedir.

    İki ay kadar önce Viyana’da sözünü ettiğim anıtlardan birisine rastladım. Anıtın fonunun Ukrayna bayrağı renklerine boyanmasına göz yumularak Rusya-Ukrayna savaşında destek verdikleri Ukrayna’ya göz kırpmışlar. Oysa, ikinci paylaşım savaşı başka birçok ülke gibi Ukrayna’yı da derin acılara boğmuş bir olaydır. Ukrayna Sovyet yitimlerine ortak olmuştur. Ukrayna’nın kendi içindeki Nazi işbirlikçiliğinin bu acıyı katladığı kuşkusuzdur.

    Kiev II. Dünya Savaşı Müzesi

    Kimliği ve kişiliğiyle birlikte belleğini yitirmiş Avrupa vardı karşımda.

    Kaldı ki, Avusturya savaş sonrasındaki Soğuk Savaş döneminde yansız kalabilmiş az sayıdaki Avrupa ülkesinden biriydi.

    Aradan geçen 80 yıl vicdanları nasırlaştırırken ahlâkı da aşındırmış olmalıydı.

    Böylesine somut bir tarihsel gerçeği yansıtan anıta yapılan saygısızlık başka nasıl açıklanır?

    Bilemedim…

    Görseller Ceyhun Balcı belgeliğindendir.

  • Görsel Chat GPT tarafından üretildi.

    Yazıya başlık olan kavram doksanlı yıllarda ortaya çıktı. Medyada kendisini gösteren çarpık sermaye yapılanmasının doğurduğu yozlaşma ortamında teknolojinin gelişmesiyle yaşamımıza giren olanaklar yurttaş gazeteciliğini olası kıldı.

    Geçmişte bir kişinin zorlukla taşıyabileceği donanım artık cebimize girmişti.

    Cep telefonu olarak nitelediğimiz küçük bilgisayar hem görüntü hem ses kaydını kolaylaştırmıştı.

    Zamandan ve mekândan bağımsız ağ iletişimi bu yolla canlı yayını bile olası kıldı.

    Anadolu gazeteciler birliğinin ödülleri Cumhurbaşkanı’nın da katıldığı törenle dağıtıldı. Kestirilebileceği gibi iktidara yakın kişi ve kurumlar arasında paylaştırıldı bu ödüller.

    Törende konuşan Cumhurbaşkanı sözü sokak röportajlarına getirdi. Söz konusu gazetecilik eylemlerini terörle bir tuttu.

    Leb demeden leblebiyi anlayanlar ertesi günü sokak röportajlarıyla tanınan bir kişiyi gözaltına aldılar.

    Sokak röportajları, yurttaş gazeteciliğini zorunlu kılan koşullarda kamunun sesi oldu.

    Yurttaş gazeteciliği kavramını 1999’da yazdığı “Gazeteciler Ne İçindir?” (What are Journalists For?) kitabında tanımlayan Jay Rosen’ın yurttaş gazetecileri için şu sözleri paylaşılasıdır.

    “Özel teknik bir donanım edinmeden, internet üzerinden kendi kişisel medyalarını kuran bireyler aracısız olarak düşüncelerini, fikir ve projelerini geniş kitlelere duyurma ve etkilerini arttırma şansı elde ederler.”

    Yurttaş gazeteciliğini, yurttaş gazetecilerin yaptığını da söylemek olasıdır.

    Kişisel bloglar, giderek çeşitlenen ve çoğalan sosyal medya hesapları ve benzeri ortamlar yurttaş gazetecilerin ürünlerini paylaşma alanları olarak öne çıkmaktadır.

    Sokakta yürürken belirlediğiniz ve haber değeri taşıdığını düşündüğünüz sayısız aksaklık, eksiklik, olay, güzellik vb görüntülenebilir ve anılan ortamlarda kendisine yayım fırsatı bulabilir.

    Bu yolla kitleselleşen yayıncılık “katılımcı gazetecilik” olarak da adlandırılmaktadır.

    Böylesine yaygınlaşan ve bir bakıma iletişimi yoz tekellerden kurtaran ve demokratikleştiren gazetecilik türünün nasıl önlenebileceği soru işaretidir.

    Elbette, göz korkutma, yıldırma ve sindirme gibi güncel aygıtlar olanca ağırlığıyla devinime geçirilecektir.

    Yurttaş gazeteciliğini denetim altına almak geleneksel medyayı denetlemeye benzemeyecektir.

    Üstesinden gelinemeyecek bir aygıt olarak her geçen gün güçleneceğini öngörmek hiç de güç değildir bu yeni gazetecilik kolunun.

    Not : Gazeteci dostların incinme olasılığını göz önüne alarak ekliyorum bu notu. Yazının amacı onların yaptığı işi küçümsemek ya da hiçe saymak değildir. Teknolojinin bizleri taşıdığı yeni konumlardan birisi olarak görülmelidir yazıya konu olan yeni medya etkinliği. Benzer durumları bir hekim olarak kendi uğraş alanımda ben de yaşıyorum. Kimi zaman canım sıkılsa da zamanın ruhunu anımsayarak bununla birlikte yaşayacağız demeyi yeğliyorum.

  • Üç fidan’ı (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan) yokluklarının 53. Yılında saygıyla anıyoruz.

    Üç fidan üzerine çok şey yazıldı, yazılmakta. Ne kadar yazılsa azdır.

    Ancak, bir önemli nokta ne denli işlendi ve öne çıkartıldı?

    Unutuldu mu unutturuldu mu?

    Zaman ilerledikçe onları kısa ve öz olarak anlatacak önemli özellikten neredeyse söz edilmez oldu.

    Bunda, bugün gelinen noktada solun kimlik siyasetine eklemlenmesinin önemli etkisi olduğu kanısındayım.

    Başka deyişle, sosyalist sol neredeyse tümüyle kimlik siyasetine tutsak olmuş durumdadır.

    Durum böyle olunca tutsak düşenler üç fidanın antiemperyalist duruşunu görmezden gelmeyi seçmişlerdir.

    Artık çok açıktır ki, her ne kadar kendisine sol etiketi yapıştırsa da kimlik siyaseti emperyal güdümlüdür. Emperyal güdümlü oluşumdan antiemperyalist duruş ummak boş beklentiden öte değildir.

    Üç fidanın andığımız nedenlerle günümüzde çok dile getirilmeyen bir önemli eylemini anımsayalım.

    Yıl 1968!

    Önde Deniz Gezmiş, dönemin sosyalist gençleri Samsun’dan Ankara’ya “Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal” yürüyüşündeler.

    Aynı zaman aralığında “Altıncı Filo Defol” diyebilen gençlerin tam bağımsızlığı Mustafa Kemal’le özdeşleştirebilmiş olmaları elbette şaşırtıcı değil.

    ABD emperyalizminin kara gücüyle sıkı fıkı olan, terör örgütünün siyasi uzantısıyla seçim işbirliği yapan günümüz sosyalist yapılarının bu bağlamdaki suskunluğu ve edilgenliği dikkate olduğu kadar eleştiriye değerdir.

    Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlığıyla başlayan ve ölümüyle doruğa ulaşan kimlik siyaseti tutkusunu bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

    Tıpkı cellâdına aşk duyan kurban gibidir bugünün sosyalist solu ülkemizde.

    Bu saptamayı yaparken, kimlik siyasetinin kanatları altında kalmamayı başaran sosyalist/komünist solun hakkını teslim etmeyi unutmamak gerek.

    Oysa, 50 yıl önce yaşananları anımsayan bir sosyalist solun bugünkü hatalardan uzak durması olasıydı. Böylelikle kimliğine yakışır bir tutum alabileceği gibi kendisini büyüten bir yola da girmiş olurdu.

    Hatalarının kurbanı olan sosyalist solun geçmişten alacağı çok ders var.

    Her yıldönümünde duygusal iletilerle ve törenlerle anmaya üç fidanın öğrettiklerini ekleyebilseler içine düştükleri açmazdan çıkmaları kolaylaşacak.

    Umalım, dileyelim…

  • Belediyecilik üzerine sayısız tanım yapılabilir. Onlara ek yapmış olayım.

    Belediyecilik kısa ve öz olarak kamu yararını koruma, kollama ve gözetme işidir. 

    Halkçı belediyecilik, sosyal belediyecilik anlayışı vb sözleri hemen her zaman işitiyoruz.

    İrili ufaklı kentlerimizde kamucu belediyeciliğe gereksinim üst düzeyde. Bu gereksinim her geçen gün katlanarak artıyor.

    Görselleri yaklaşık 6 ay önce çekmiştim. Konak vapur iskelesi önüne kondurulan yapı kamu yararına meydan okumaktaydı. Kentin uzak ve görünmez yeri değildi burası. 

    Birilerince görülmemiş olması olası olamazdı.

    HİM’e ulaşıp durumu görselleriyle ilettim.

    Çoğunlukla hızlı geri bildirim veren HİM’den bu konuya ilişkin geri bildirim alamadım. Neredeyse unutmuştum ki yanıt geldi. Konunun nesi incelenecekse incelenmesi için Konak Belediyesi’ne iletildiğini öğrendim. 

    Süslü sözlerle belediyecilik işin kolayı.

    Sosyal yardımlar, dar gelirliye uzatılan el ve geçim zorluğunu aşma amaçlı hizmetler günümüz belediyeciliğinin değişmezine ve hatta zorunluluğuna dönüştü.

    Tüm bunlar belediyelerin temel işlevlerini unutturmamalı!

    Konak vapur iskelesi önünde cama demire bürünen kural tanımazlık belediyelerin göz ardı edemeyeceği bir kent suçudur.

    Kentin sıfır noktasında yaşanan bu akıl almaz kamusal suç karşısında belediyelerin edilgenliğini ve umursamazlığını yadırgamamak elde değil.

    Böylesi durumlara göz yumulması ya da etkin davranılmaması yeni kent suçlarına çağrı anlamına geliyor.

    Tıpkı kaldırımlarda yaşandığı gibi.

  • “Ne hıyrını görmüşüm” dediği Cumhuriyet sayesinde TBMM başkan vekili oldu.

    Onbinlerce insanın ölümünden sorumlu olan PKK önderine “yetim değilim, Öcalan babamdır” dedi.

    Terörle savaşımı sürdürürseniz kapınıza gelen üniformalıdan “evladınız şehit düştü, vatan sağolsun” sözlerini işitmeyi sürdürürsünüz bile diyebildi.

    Kendi varlığını borçlu olduğu cumhuriyeti “kendisini Allah yerine koydu” sözleriyle etnikçiliğin dinsel motifler eklemekte sakınca görmedi.

    Beğenmek bir yana her fırsatta küçümsediği cumhuriyetin yetiştirdiği hekimler ivedi rahatsızlığı sırasında insan üstü çabalarla yaşamda tuttu kendisini.

    Altı ay önce dokunanın yandığı terör örgütü ve onunla ilintililer sözde “terörsüz Türkiye” dönemiyle birlikte yıldızı parladı.

    Bir yanına toprak ağası Ahmet Türk’ü diğer yanına da hanım ağayı alarak kuryelik yaptı.

    Sırrı Süreyya Önder!

    Kimlik siyasetinin önde gelen ve bununla yetinmeyip en çok güzellenen öğesi olup çıktı.

    Ölenin ardından söylenecekler ya da söylenmeyecekler konusunda tartışmalar bitmez.

    Bir insanın canlılığını yitirmesi hiç kuşkusuz düğün bayram yapmayı gerektirmez. Ağır başlı, olgun insanlara yakışmaz en azından böylesi bir davranış.

    Önder’in iki haftayı aşkın rahatsızlığı ve dünkü ölümü sonrasında dile getirilenler yazının başlangıcındaki sözleri anımsamayı kaçınılmaz kıldı.

    Taziyeye gerçeklikten yoksun güzellemeler eklemek zorunluluğu var mıdır?

    Kimlik siyasetinin sınırlarını her geçen gün ustalıkla genişleten Sırrı Süreyya’nın her fırsatta kültürel konuları siyasete araç yaptığı bilinmeyen durum değil.

    Bir kez olsun kendince uğruna savaşım verdiği bölgenin feodalizmin pençesinde olduğu, asıl çözülmesi gereken bu sorunun Türkiye genelinde yaygınlaştığını, kula kulluğun sıradanlaştığını işiten oldu mu?

    Sırrı Süreyya Önder’in ardından ortama yayılan abartılı iletilerin mide bulandırıcı boyutlara vardığını gördük.

    Elbette, bu durumdan Sırrı Süreyya sorumlu değil…

    “Şeyh uçmaz mürit uçurur” sözü bir kez daha gerçek oldu.


  • Yazıyı 2015’te yazmışım. O tarihte hem Sarper Özsan hem Orhan Taylan hayattaydı.

    Şimdi ikisi de aramızda değil.

    Her ikisinin yüce anılarına saygıyla!

    Orhan Taylan ve Sarper Özsan

    1 Mayıs’ın tarihçesiyle ilgili çok şey yazmaya gerek yok! Fazlasıyla yinelenmiş ve belleklere kazınmıştır!
    1 Mayıs’ın bizlerde bıraktığı iz ise gerginlik ve yasağa eşdeğerdir.
    Bütün bunların arasında 1977 1 Mayıs’ına ayrı bir parantez açmak kaçınılmazdır. Kandan

    beslenenlerin ekmeğine yağ süren bir gladyo eylemidir! Orada, o gün yaşamlarını yitirenleri saygıyla anmak hiç unutulmamalıdır!
    Nasırlı ellerde yükselen dünyayı betimleyen afiş her halde gözlerinizin önüne gelmiştir.

    Kİtlesel kutlamanın ilk kez yapıldığı 76 1 Mayıs’ından önceki gün kendisini arayan DİSK yöneticilerinin isteği üzerine kısa zamanda üretmiş ressam Orhan Taylan bu afişi. Sanatçıların dar zamanda özgün eser üretme konusundaki sıkıntıları göz önüne alındığında çok daha değer kazanmış olur bu yapıt!
    Bu afişle 1979’da katıldığı bir yarışmada Amerikalı ve Sovyet sanatçıları geride bırakarak birinci gelmiş.
    Ünlü 1 Mayıs afişi 76 ve 77’de imzasıyla kullanılırken, daha sonraki DİSK yöneticileri imzasını silmiş nedense. Emeğe saygı bekleyenlerin saygısızlığı deyip geçmeli mi?
    Bunu da dert etmemiş! İlle de imzamı yerine koyun dememiş!
    Sanat dünyasında alışılmamış bir alçakgönüllülük ve dayanışma simgesi saymak da olası bu haliyle onu!
    Uzun ömürlü olsun! Üretmeyi sürdürüyor bu gerçek sanatçı!
    http://www.orhantaylan.com/contact.htm

    Bir de ezgi var kulaklarımızdan silinmeyen!
    1 Mayıs Marşı özüyle, sözüyle bir Türk’ün imzasını taşıyor!
    Sarper Özsan! Besteyi ilk olarak AST’ta sahnelenen Gorki’nin “Ana”sı için yapmış. Sonradan sözleri yazılarak 1 Mayıs Marşı’na dönüştürülmüş. Onun da ilk kez seslendirilişi 1976’da olmuş!

    Çok sayıda solist ve grup tarafından seslendirilen 1 Mayıs Marşı günümüzde de 1 Mayıs kutlamalarının vazgeçilmezi olmayı sürdürüyor.
    Sarper Özsan da tıpkı Orhan Taylan gibi bir adsız kahraman! İkisi 1 Mayıs simgelerinde bir araya gelen iki yüce değer!
    1 Mayıs dendiğinde vazgeçilmez çağrışımlardan bir başkası da Enternasyonalizm’di(r)!
    Sizlere ömür demek geçiyor içimden bu kavram için!
    Karl Marks’ın “Dünyanın Bütün İşçileri Birleşin!” öğüdü hiç kuşkusuz önemliydi. Ama, küreselleşme çağında dünyanın farklı ülkelerindeki emekçilerin birleşmesi gibi bir olasılık neredeyse kalmadı! Karşıtsız kalan emperyalizm kendi emekçilerini devşirdi! Savaş ganimetlerini onlara da pay ederek onları susturdu!
    Bakmayın siz meydanlarda enternasyonalizm söylevleri çekmeyi sürdüren romantik ve nostaljiklere!
    Bugünün temel sorunu ezen-ezilen, emperyalist-antiemperyalist çelişkisidir! Birleşmeyi umduğu emperyalist ülke emekçisi artık bu hedefle ilgili değildir.
    Ezen-ezilen ulus çelişkisi öne alınmak durumundadır! Bu nedenle bir başka tanınmış ezgi olan “Enternasyonal” geçmişe özlem unsurundan başka bir şey değildir. Enternasyonalizm diriltilene dek iç rahatlığıyla dinlenmeyecektir bu bir buçuk asırlık ezgi.
    Emekçiler entiemperyalist duruşu öncelemedikçe, vatan mücadelesini gündemine almadıkça geçmişin kavramları avuntu aracından öte anlam taşımayacaktır!
    Aynı zamanda Paris Komünü üyesi olan Eugéne Edine Poittier’in L’internationale (1871) şiiri marşın sözleri olmuş. Şiir Paris Komünü kurbanlarına adanmış.
    Belçikalı sosyalist besteci Pierre De Geyter (1888) ise bu anlamlı şiire yazdığı notalarla onu ölümsüzleştirmiş. Sözlerin ve bestenin özgün haline o günden bu yana dokunulmamış.

  • MIT’deki Türk bilimci Canan Dağdeviren’in paylaşımı yazıya esin kaynağı oldu. 

    Kadın sağlığına yoğunlaşmasıyla tanınan Dağdeviren’in son buluşu kadınlardan oluşan ekibin yönetimindeki araçla uzay turu yaptı. Dağdeviren kendisini yetiştiren Atatürk Cumhuriyeti’ni unutmamış. Paylaşımını Atatürk görseliyle ve sözüyle süslemiş.

    Övgüye değer buluşunu köklerine gönderme yaparak paylaşmış.

    “İcat ettiğimiz teknolojiyi haksızlığa ve zulme uğrayan tüm canlılara armağan ediyorum…” sözlerini çok önemli buldum.

    Öncelikle, ikinci çoğul kişi üzerinden iletişim kurmuş olması, ben demekten kaçınması göz ardı edilmemesi gereken ayrıntı.

    Diğer yandan, buluşunu “canlılara armağan etmesi” de bir o kadar anlamlıdır.

    İnsanı canlılar topluluğunun en üstüne yerleştirmek, üstün varlık olarak nitelemek Homo sapiens’in önde gelen sorunu olmuştur öteden beri. Daha çok dinsel kaynaklı olan bu hastalıklı durum Rönesansa ve aydınlanmaya karşın tam olarak aşılamamıştır. 

    Yaşamını akıl ve bilim ilkeleri üzerine kurmuş pek çok insanın bile, insana üstünlük yükleyen düşünceler karşısında yelkenleri suya indirdiği gerçektir. Dünya görüşü ne olursa olsun insanüstüncülüğe vurgu yapan başvuru kaynakları çoğu kimseyi teslim alıverir.

    Günümüzde insanlığı ve onun da ötesinde doğayı, canlılığı ilgilendiren çoğu sorunun kaynağında yaşama insan penceresinden bakıştan kaynaklı koşullanmaların yattığını yadsıyamayız.

    Dağdeviren’in paylaşımındaki “canlılar” ayrıntısı bir buluşun tanıtılmasının ötesinde insanlığa bir ileti olarak da okunmalıdır.

    Antroposen olarak da adlandırılan içinde bulunduğumuz çağda iklim değişikliği ve insan kaynaklı başka etkilerin yol açtığı sonuçlarla baş etmenin, yerküreyi yeniden yaşanabilir kılmanın önde gelen ve vazgeçilmez koşuludur “canlılar” ve “insandışı canlılara, toplamda canlılığa saygı”. Bu başarıldığı oranda utkuya ulaşacaktır yaşam koşullarının düzeltilmesi savaşımı.

    Bir kavramla açıklamaya çalışayım.

    “Tek sağlık”!

    İnsanın sağlıklı olması için, besinlerinin ve dolayısı ile bitkilerin ve diğer canlıların sağlıklı olması gerekir. İnsan dışı canlıların sağlıklı olmadığı ortamda insanın sağlığı ve hatta sağkalımı düşten öteye geçemez.

    Bu anlayışı tüm canlılara ve canlılığa uyarlamak olasıdır.

    Güncel bir savsözle bitirmek uygun düşecektir!

    “Ya hep beraber, ya hiç birimiz!”

  • Ne zaman TTB hakkında yazsam bu son olsun diye mırıldanırım. Bir buçuk ay kadar önce de benzer duygularla sözüm ona son kez yazmıştım.

    Bağlantıdan okunabilecek yazıya Türkiye’nin kurtarıcısı, kurucusu ve devrimcisi Atatürk’ün sonsuz uykuda olduğu Anıt Kabir’e gidip gitmemenin oylanmasını konu etmiştim. Otuz yıldır TTB’nin başında olan Etnik Demokratik TTB grubunun Merkez Konseyi’ndeki üyeleri aracılığıyla utanç verici karar alınmıştı. Elbette alınan bu karar Anıt Kabir’e gitmeye engel olamasa da, tarihe kara bir leke olarak geçmişti.

    Huylu huyundan vazgeçmedi.

    Bu kez açılım fırsatçılığı sahnedeydi.

    Fırsatçılık söz konusu olunca sınırlar, kurallar hiçe sayılabilirdi.

    Durum böyle olunca kişisel düşüncelerini kurumsal bir karar gibi sunmakta sakınca görmemişler kamuoyuna.

    Başkanla birlikte ona eşlik eden üyeler aşağıdaki bildiriyi yayınlamak zorunda kalmışlar.

    Bulabildikleri her gerekçeyi kimlik siyasetine payanda yapmada ustalaşan etnikseverler Türkiye’yi yaklaşık 6 aydır etkisi altına alan sözde açılım rüzgârına eklemlenmekte gecikmemişler.

    Şu ya da bu siyasete ilgi duyulmasına karşı çıkmak için herhangi bir neden yok.

    Ancak, başat görevi hekimlerin haklarını korumak, toplum sağlığını geliştirmek olan bir kurumun, Türk Tabipleri Birliği’nin hekimler arasındaki desteği son derece sınırlı olan bir kimlik siyaseti projesine eklemlenmesi girişimi her şeyin ötesinde tarihe saygısızlıktır.

    Ayrıca, bu yapılırken izlenen yolun dürüstlükten yoksun olduğu açıktır.

    Bir meslek kuruluşunun sonu nereye varacağı belirsiz olan projeye fon yapılması ve bu yapılırken karar alma düzeneklerinin hiçe sayılması Türk hekimlerini derinden yaraladığı gibi öfkelendirmiştir.

    Bu ve benzeri davranışlara alışmak yerine son vermek köktenci çözüm olacaktır.

    Görev hekimlere düşüyor.

    Bu hastalıklı anlayışı meslek kuruluşundan uzaklaştırmak ve TTB’yi var oluş nedenine döndürmek, ülkenin birliğine, dirliğine ve bütünlüğüne yönelik tehlikeli girişimlerden uzak tutmak kurumun gerçek sahibi hekimlerin önünde duran görevdir.

    Umarım TTB’ye ilişkin son kez yazmışımdır…