Hafiye düzeni vatanları için bir araya gelenleri soruşturmaya ve kovuşturmaya çalışıyor.
Yüzbaşı Mustafa Kemal omuzları kalabalıkların huzurunda!
Onlara öyle bir ders veriyor ki!
Omzu kalabalıklardan birisi diğerlerine “o mu general biz mi yüzbaşıyızanlamadım” diyerek dert yanıyor.
“Mustafa Kemal’in askerleri” olmayı suça dönüştürmeye çalışan çapsız anlayış 120 yıl sonra bir kez daha kayaya çarptı.
Bitirme töreninde, Mustafa Kemal’e bağlılık andı içen teğmenleri başkalarına yaptıkları gibi devre dışı bırakacaklarını sananlar fena halde yanıldılar. Attıkları silah kendilerini vurdu.
Kararlı, ilkeli ve namuslu duruş kazandı.
Teğmenleri sorguladıklarını sananlar anlamsız ve dayanaksız eylemlerinin altında ezildiler.
Ezilmekle kalmadılar!
Teğmenlere yönelttikleri sözde sorularla kapıkulu olduklarını da kamuoyuna açıklamış oldular.
Teğmenlere yönelik disiplin kovuşturmasında kimi generallerin “Deizm hakkındaki görüşünüz nedir” ya da “kadın subaylar nasıl ibadet eder” türünden sorular yönelttikleri yansıyor kamuoyuna. Bu ve benzeri soruların sorulmamış olmasını dilerim.
Ancak, bu gibi sorular sorulduysa eğer bu soruları soranların tarihin utanç sayfasındaki yerleri şimdiden hazırdır.
Teğmenlerin bu sözde kovuşturma karşısındaki dik duruşları tüm Türkiye’ye de ders vermiştir.
Ne yapacağını bilemeyen Türk siyasetinin tüm oyuncularının yanı sıra özellikle son birkaç aydır onları şaşkın bakışlarla izleyen Türk milletinin de teğmenlerden öğrenmesi gereken çok şey olduğu kuşkusuzdur.
Trump daha koltuğa oturmadan kendince MAGA (Make America Great Again) söyleminin gereğini yerine getirmeye başladı.
Panama kanalı, Meksika körfezi, Kanada ve Grönland öncelikleri oldu.
Kanada ve Grönland söylemleri sıradan toprak kazanımı olarak görülemez.
Grönland 2 milyon km2 yüzölçümüne karşılık 60 bin kişiyi barındırıyor. Günümüzde Danimarka Krallığı’na bağlı bir özerk bölge.
“Yeşil Ülke” anlamına gelen adının tersine buzlarla kaplı dünyanın en büyük adası. “Yeşil Ülke” adayı yerleşimcilere çekici kılmak için İskandinav kökenlilerin koyduğu bir admış.
Danimarka toprağı olsa da adada yaşayanlar İnuit (Eskimo).
Danimarka’nın AB öncesi para birimi olan Kron adadaki geçerli para birimi.
Küresel ısınma çoğunlukla olumsuzluk kaynağı olsa da Arktik okyanusunun deniz ulaşımına elverişli duruma gelmesi bu değişikliğe bağlı.
Günümüzde dört mevsim deniz ulaşımına açılmış durumda.
Çin’deki bir limandan yola çıkan gemi Hint okyanusu, Süveyş kanalı ve Akdeniz yolundan gitmek yerine bu rotayı kullanarak kat edilecek yolu yarı yarıya kısaltmış oluyor.
Trump’ın Grönland ve Kanada sayıklamaları Arktik okyanusu kaynaklıdır.
Arktik okyanusu kıyıdaşlarına bakıldığında ABD’nin bu yeni ve stratejik suyoluna egemen olmadığı görülür. Rusya, Arktik okyanusunun tartışmasız egemenidir.
Nükleer buzkıranlarıyla olası engelleri aşma gücüne de sahiptir.
Dünyanın dengesi Arktik okyanusunun ulaşıma elverişli duruma gelmesiyle doğu yararına daha fazla değişmiş oldu.
Trump’ın koltuğuna oturmayı beklemeden gündeme getirdiği Kanada ve Grönland emperyal refleksin yansıması sayılmalıdır.
Olayın anlaşılmasından çok anlaşılmaması amaçlanıyor gibi.
Bahçeli’nin Öcalan’a TBMM kapılarını açması gaflet, delalet ve hatta hıyanetle etiketlendi.
Evet!
Ama, yetmez!
Her ne kadar bu konu kamuoyunca birkaç aydır bilinir olsa da milletin önüne konacak yemeğin pişirilmesine çok daha önce başlandığı anlaşılıyor.
Belli ki “süreç” belirli bir noktaya getirilmiş.
Son aylarda yapılan, belirli bir noktaya getirilmiş sürecin topluma duyurulmasıdır. Buna ek olarak kamuoyunun yeni duruma alıştırılması da söz konusudur.
Cumhuriyetimiz tüm zamanların en ağır ekonomik krizini yaşıyor.
Ekonomik kriz ülkemizin neredeyse değişmez gündemidir. gerçekte.
Son çeyrek yüzyılda ülke ekonomisinin baş aşağı gittiği tartışmasızdır.
24 Ocak 1980’den sonra ise emperyalizme teslim olmuştur ekonomi.
Son çeyrek yüzyılın farkı ise yağmanın, talanın, bilgisizliğin ve onların hiç eksik olmayan eşlikçisi kötü niyetin yerleşmiş olmasıdır.
Her yıl dışsatım rekorları kıran ekonomimizin her geçen gün kötüye gitmesi irdelenmeye değer olmalıdır.
Niteliksiz üretim önde gelen sorundur.
Teknoloji üretimini savunma sanayisinin dışına taşıyamayan Türk ekonomisi teknoloji üretimi engelli olmuştur dense abartı olmaz.
Her yıl yayımlanan Türkiye’nin en büyük 500 şirketi listesinin ayrıntısında yer alan bir bilgi çok önemli olsa gerektir. Bu dev yapıların kazançlarını büyük ölçüde finansal işlemlerden sağladıkları gerçeği her nedense pek gündeme getirilmemektedir.
Bilgi çağı yükte hafif, pahada ağır üretimi dayatmıştır.
Bu kurala, başka deyişle bilgi ve dolayısı ile de teknoloji üretmeye odaklanamayan toplumların ayakta kalması her geçen gün zorlaşmaktadır.
Ekonomisi güçlü olmayanların tıpkı Türkiye gibi siyasi bağımsızlıklarını yitirmeleri kaçınılmaz olacak.
“Terörsüz Türkiye” söylemiyle çıkılan yolda Türk ekonomisinin içine düştüğü açmazın önemi yadsınabilir mi?
Ekonomik açmaz bir topluma diz çöktürebilir.
Yaşanan önemli ölçüde budur.
Son açılımın şifreleri de bu önemli ayrıntıda aranmalı.
Üç çeyrek yüzyıldır kötü olan ekonomi için bu durum elbette yeni değil.
Bugünkünün öncekilerden farkı ülkemizde iktidar koltuklarını dolduranların “ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak” ilkesine tutkulu bağlılıkları olabilir mi?
Son açılımı Erdoğan’ın bulunduğu konumu koruma ve sonsuzlaştırma isteğine bağlayanlar var.
Doğru olsa da eksiktir bu saptama!
Emperyalizmin Suriye’de yaşananlarla güç kazandığı ve BOP projesinde ilerleme sağladığı kuşkusuzdur.
Sırada İran ve Türkiye’nin olduğu gerçeği gözden kaçırılırsa büyük hata yapılmış olur.
Güçlü bir ülke için güçlü ekonomi olmazsa olmaz koşul.
Ferdi Tayfur’la tanışıklığım elli yıl geriye uzanır.
Uzun otobüs yolculuklarında sesiyle arkadaşlık etmiştir benimle birlikte sayısız kişiye.
Bu arkadaşlık gönüllü olmaktan çok çok zorunluluktandı.
Sürücülerimizin ezici çoğunluğunun seçimiydi Ferdi Tayfurlar, Orhan Gencebaylar…
Özellikle gece yolculuğu yapıyorsanız kaygınıza korku karışırdı.
Kaptanı uyanık tutan hemen her şeye tartışmasız tamam demek gerekirdi. Şimdi nasıl bilmiyorum ama o yıllarda kaptana müziği ya da radyo istasyonun değiştir demek akıldan bile geçirilmezdi.
Bir de kaptan yol boyunca sigaraların birini diğerine ekliyorsa içim rahatlardı.
Yine de, Türkiye’nin olumsuz sosyoekonomik dönüşümünün ürünü olan arabesk dışında bir şeyler çalsa hiç de fana olmazdı.
Ferdi Tayfur’un ölümü sonrasında bir şeyler yazmayı aklıma bile getirmemiştim.
Bu yazı RTÜK kışkırtması sonucu yazıldı desem abartmış olmam.
Bir televizyon kanalında sunucu Ferdi Tayfur’un müziğini eleştirince RTÜK soruşturmasına konu olmuş.
Aklın alacağı iş değil elbette.
Ama, yeni Türkiye’de alışmak zorunda olduğumuz türden gelişmelerden yalnızca birisi.
Görsel wordpress yapay zeka yardımıyla oluşturuldu.
Dünya yeni bir çağa girdiğinden kimsenin kuşkusu yok. Girilen yeni çağa verilen adlar da bir o kadar çeşitli.
Bilgi, teknoloji, iletişim vb.
Adı ne olursa olsun kesin olan bir şey varsa bu çağa teknolojinin damga vurmakta olduğudur.
Birkaç ay önce, Lübnan’da iletişime yarayan avuç içi büyüklüğünde elektronik aygıtların sahiplerinin katili olduğuna tanık olduk. Öyle ki, bugün kendisini gösteren gelişmelerden o yaşananların bölgesel ve küresel güçler dengesini etkilediğini anlıyoruz.
Uzaklardan ateşlenen füzelerin İsrail’in aşılmaz denilen “demir kubbe”sini deldiği de görüldü.
Metal çağları
Bakır, tunç ve demir insanlık tarihinde çağlara ad olmuş elementler. Pek çok şeyi değiştirdikleri kuşkusuz. Tarihi yönlendirdikleri, çağ açıp çağ kapattıkları da.
Bu ve benzeri, tarih yapan elementlerin madenciliği bugün de hız kesmeksizin sürüyor.
Ancak, yaşamımıza yeni yeni giren, Mendelyev’in periyodik tablosunda yer almakla birlikte adını söylemek için dilimizin bile zor döndüğü başka pek çoğu mıknatıs çağının özgünleri olarak yaşamımızda boy gösteriyor.
Çok değil 10-15 yıl önce dünyanın en büyük şirketleri sıralamasında bankalara, petrol üreticilerine ve hatta gazlı içecek üreticilerine rastlanırdı.
Günümüzde ise oylumlu şirketlerin neredeyse tümü teknoloji üretenler. Bu veriden de anlaşılacağı gibi bilginin ve dolayısı ile bilimin çıktısı olan teknoloji bugünün baskın öğesidir.
Cebinizdeki telefonun, kolunuzdaki saatin kan basıncınızı ölçebildiği, kan oksijen doygunluğunuzu belirleyebildiği, kalp sağlığınızı değerlendirebildiği bir dönemdeyiz.
Az önce birkaçını sıraladığım ve “seyrek metaller” olarak da adlandırılan elementler bu çağın belirleyicisi olmuştur.
Mıknatıs çok eskiden beri bilinse de günümüzdeki özelliği iyice küçülmesi ve hemen her teknolojik üründe kendisine yer bulmuş olmasıdır.
Mıknatıs, enerjinin tutumlu kullanımı başta olmak üzere pek çok amaca hizmet etmektedir.
Petrol dönemi hızla geride kalıyor.
Çevremizde hatırı sayılır sayıda elektrikli otomobile rastlamamız olasıdır.
O taşıtlardaki elektrik motorlarının da önemli bileşenidir bir çift mıknatıs.
Çeyrek yüzyıl önce seyrek metallerin üretiminde başat rol oynayan ABD ve Avrupa bu özelliğini yitirmiştir. Günümüzde bu elementlerin üretiminde Çin % 92 gibi görkemli bir orana erişmiştir.
Çin’in bu oranı tutturmasının yanı sıra bu elementlerin işlenmesi ve uç ürünlere dönüştürülmesi konusundaki başarısından da söz etmek gerekir. Böylelikle zaten değerli bu elementlerin dönüştüğü teknoloji ürünleri çok daha yüksek değerlerle dünyanın kullanımına sunabilmektedir. Bunun yalın anlamı daha fazla kazanç ve gönençtir.
Tam da burada bor madenine değinmek kaçınılmaz.
Bilindiği gibi uzay teknolojisine varıncaya dek pek çok alanda kullanılan bor varlığının % 60’dan fazlası Türkiye’dedir. Tonu birkaç yüz dolara ham olarak sattığımız bor temelli teknoloji ürünlerine yaptığımız ödemeler üzerine bir çalışma yapılsa çarpıcı sonuçlara ulaşılması şaşırtıcı olmayacaktır.
Su, rüzgâr, buhar, petrol ve nükleer derken içine girdiğimiz bu yeni çağın baskın öğesi bilgidir. Bilgi elle tutulan, gözle görülen somut bir varlık değildir. Ama, bugünün dünyasında toplumları ayakta tutacak biricik güçtür.
Her yıl rekorlar kıran dışsatımımızın kilogram başına 2-3 USD gelir getirdiğini ve bir türlü kalkınma sağlamadığını düşününce özgül ağırlığı olmayan bilginin değeri çok daha iyi anlaşılacaktır.
Çin’in yaptığı
Ekonomik verilerini her geçen gün hem de baş döndürücü hızla geliştiren Çin, içinde bulunduğumuz çağın belirleyicisi oldu.
Çin seyrek metaller madenciliğinde uzak ara öne geçerken, egemenliğini ham madde sağlayıcılığının ötesine taşıdı.
Çin, topraklarından çıkardığı seyrek elementlere dünyanın farklı yerlerinden elde ettiklerini ekledi.
Çin bununla yetinmedi. Bu metalleri işleme ve bunlardan uç ürünler elde etme konusunda da önemli adımlar attı.
Böylelikle, Batı ülkelerinin tekelindeki teknolojiyi kendi topraklarına taşıdı.
Dışında bırakıldığımız F 35 uçaklarının üretiminde kullanılan kimi önemli parçaların üreticisi konumuna geldi. Bu durumun ABD’de tartışma konusu olduğunu eklemiş olalım.
Çin kendi hayalet savaş uçağını üreterek önemli bir başka adım attı.
Yeşil Devrime doğru mu ?
Geleceğe bakarken çevreyi göz ardı edemeyiz.
Enerji alanında yeşil devrime eşdeğer gelişmelerden söz ediliyor.
Mıknatıs çağının sürdürülmesi madenciliğe de bağlı. Madenciliğin çevreye olumsuzluk yarattığını, bu olumsuzluğun gelecekte katlanarak artacağını öngörmek güç değil.
Örneğin, 2 gram yonganın üretilmesi için 32 kg atık çıkıyor ortaya. Fransa’da kişi başına yıllık tekno atık 28 kilodur.
Seyrek metallerin önemli bölümünün birkaç gramı için tonlarca toprağın ve kayacın altüst edilmesi gerekmektedir.
Bu verilerin gelişen teknolojiyle birlikte artan çevre sorunları anlamına geldiği açıktır. Başka deyişle teknoloji gündelik yaşamımıza yeni nesneler sokarken ve bu yeni nesneler her geçen gün boyut olarak küçülürken çevreye yansıması büyümektedir.
Ne yapmalı?
Yazının başında vurgulandığı gibi dünya ve insanlık teknolojinin öne çıktığı ve pek çok alanı belirleyebildiği bir çağa girdi.
Bunun önüne geçilebilmesi olanaksız.
Bu sürecin olumlu yöne evrilmesi ya da ütopyayla sonuçlanması elbette önde gelen dilek.
Çoğu durumda olduğu gibi bu noktada da olumlu sonuca erişmek dilemekle olacak gibi değil.
Biz Türkler Osmanlı’dan bu yana teknoloji kullanımı konusunda oldukça hevesli olduk.
Bu yaklaşım teknolojiden yararlanma konusunda olumluluk içerse de teknolojiyi üretme bağlamında sıçrama yapmamız sonucundan uzak tuttu bizleri.
Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılında teknoloji üretme doğrultusunda olumlu gelişmeler yaşandıysa da son 3 çeyrek yüzyılda teknolojiyi üreten değil tüketen konumuna geriledik.
Teknoloji çağın belirleyicisi olduğuna göre, ülkelerin teknoloji üreten bireyler yetiştirmeyi başat amaç olarak belirlemesi gerekiyor. Bu aşamada belirleme yapmanın yetmediği, eğitimi, öğretimi bu doğrultuda biçimlendirmeyi gerektirdiği ortadadır.
Bir “olmak ya da olmamak” sorunuyla karşı karşıyadır aralarında bizim de bulunduğumuz dünya ulusları.
Herkesin yaptığını yapmakla, bir şeyler üretip satmakla kalkınmak giderek olanaksızlaşmaktadır.
Bilgi bu çağın en değerli varlığı olarak belirleyici olacak demenin ötesine geçip belirleyici olmuştur dersek abartmış olmayız.
“Her şeyimi Türkçe yürütüyorum pratik olarak en iyi bir Türküm öyle değil mi?”
“Benim ilk üyeliğim Ülkü Ocakları’nadır, Daha önce Ülkü Ocakları’na hem de Komünizmle Mücadele Derneği’nin seminerlerine gidiyordum.”
“Türk ulusu ağacın asıl köküdür. Kürtler büyük bir daldır.”
Çeyrek yüzyıl okkalı bir unutkanlık oldukça yeterli bir süre.
Bugünlerde yeniden “barış güvercini” yapılan Abdullah Öcalan Türkiye’ye getirildikten sonra yazının başlangıcındakileri söyledi. Daha fazlasını da söylemişti. Anımsatma için bu kadarı yeter.
Bu sözlerin birkaçı bile örgüt başının içine düştüğü durumu anlatmaya yeter.
Öcalan, İmralı’ya konduktan sonra yapılacaklar vardı. Bu yapılacaklarda Öcalan’a düşen rol neredeyse yoktu.
Aradan geçen çeyrek yüzyıldan sonra ona büyükçe bir rol biçildiyse hatalı olan bizleriz. Bizler derken ülkeyi bir türlü emperyalizmin yörüngesinden çıkartamayan siyasiler demek gerekir. Bizlerin rolü de azımsanamaz. Oylarımızla onlara verdiğimiz güç ortadayken.
Hep söylenir. Bir kez daha yinelemiş olalım. Tarih, hiç kuşkusuz geçmişin bilimsel bilgisidir. Ama, tarih aynı zamanda bugünün anlaşılmasına ve geleceğin kurgulanmasına ışık tutar.
Tarih, bilimsel bilgi olarak okunursa çıkartılacak derslere paha biçilemez.
Tarihe “şanlı Osmanlı” bağlamında bakmanın ötesine geçemeyenlerden tarih bilgeliği beklemek de bir o kadar yersiz ve gereksizdir.
İşin başı her zaman olduğu gibi ekonomidir.
Ekonominiz yerlere yakınsa tarih okumanız da sağlıklı olmaz. Sağlıklı olsa bile gereğini yapmanız noktasında ayak bağınız olur.
Öcalan, İmralı’ya konur konmaz yapılacaklar yaşama geçirilmeye başlansa bugün epeyce yol alınmış olurdu. En azından etnikçi-bölücü terör önemli bir sacayağından yoksun bırakılabilirdi.
Bu başarılamadığı gibi şu günlerde “iç cepheyi sağlamlaştıralım” diyenlerin bitmek bilmeyen iktidarında Türkiye’nin geneline yayılan ve giderek de derinleşen bir sosyo-ekonomik dengesizlik söz konusudur.
Tarihten sıfır çeken iktidar ve destekçilerinin “Öcalan TBMM’ye gelsin, konuşsun” sayıklamaları hak ettiği toplumsal tepkiyi görmüyorsa biraz da geçim ve yaşam derdinin iyice derinleşmesindendir.
Geçilmeyen köprüye, otoyola, gidilmeyen hastaneye ayrılan ödenekler, doymak bilmez bir kamu ihalesi açlığıyla birleşince yılın son gününde bile ballı ihale hevesinin sahne aldığı bir yılı uğurluyoruz.
Dert çok, çözüm tektir yeni yılda.
Cumhuriyetin kuruluş ayarlarına dönüş biricik umardır.
Yanı başımızda gerçekleşenlere sevinenler, bununla da yetinmeyip yaşananları kendi utkuları olarak sunmaya çalışanlara bakıp ortadoğunun gangrenleşmiş sorununa odaklanalım.
Aklını kullanmayı öğrenmek ya da Aydınlanma
Tarihten bir sayfa!
Yer Lübnan.
Tarih XX. yüzyılın başı.
Lübnan henüz Osmanlı toprağı.
Butros, çağının ilerisinde bir kişilik.
Bel bağladığı II. Meşrutiyet ve İttihat ve Terakki düş kırıklığı yaratmış.
Eğitimci Butros okul açar.
Okulunda aydınlanma değerlerini temel alan öğretim anlayışını rehber edinir.
O yıllarda Lübnan’da giderek etkili olan Fransızların devrimden kaynaklı değerleridir aydınlanma ilkeleri.
Butros öğrencilerine akıllarını kullanmayı öğretecektir. Bir toplumun uyanışını bu seçenekte görmüştür.
Parasal destek arayışı içindeki Butros Fransızların kendisine yardımcı olacağı beklentisi içindedir.
Fransızlar yardımı esirgemezler.
Fransız yardımı Butros’a değil Butros’ın karşıtı durumundaki eski türde eğitim veren okulun sahibine gider.
Emperyalizm boyunduruğu altına aldığı toplumların aklını kullanmasını istemez. Bu gerçekleştiği anda egemenliğini yitireceğini çok iyi bilir.
Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik Fransızlar içindir.
Başkalarının bu değerlerle bütünleşmesi emperyalizm için önde gelen sorundur.
Butros aynı zamanda Mustafa Kemal hayranıdır.
Öyle ki, evladına Mustafa Kemal’den esinle Kemal adını vermiştir.
Özetle, orta doğunun önde gelen sorunudur aydınlanma kapısından girememiş olmasıdır.
Mustafa Kemal’in en belirgin farkıdır bir doğu toplumunu aydınlanma kapısından geçirmiş olması.
Emperyalizme kendi değerleriyle meydan okumadır onun yaptığı.
Emperyalizme karşın aydınlanma değerlerine sahip çıkmak, aklını kullanma özgüveni göstermektir.
Çok açıktır ki, emperyalizmle başa çıkmanın önde gelen koşullarından birisidir aydınlanma değerlerini benimsemek ve onları içselleştirmek, onlarla bütünleşmek.
Orta doğu 100 yıl sonra başa döndü son gelişmelerden sonra
Zamanla yozlaştırılsa da, bağlamından kopartılsa da Baas’ın Süveyş Kanalı’nı yabancı egemenliğinden kurtarmış olması, uzun ömürlü olmasa da Suriye-Mısır Birleşik Arap Cumhuriyeti girişimi görmezden gelinecek gibi olmasa gerektir.
Artık geçmişte kalmış olan Baasçılığın ortadan kaldırılması girişimlerinin geçmişini 40 yıl geriye götürmek gerekir.
Yeşil kuşak projesiyle başlamıştır Baas’ın tarihe gömülmesine.
Köktendincilik Batı emperyalizmi eliyle var edilmiş, gelişip serpilmesi sağlanmıştır.
Hamas’ın, Müslüman Kardeşler’in ve onlara eklenebilecek nicesinin yanlış kararlarıyla ve sözde eylemleriyle kimlere hizmet ettiği açıktır.
Suriye’de Esat dönemine son vermekle, son Baasçıyı tarihe gömmekle övünç duyan HTŞ de yeşil kuşak projesinin kullanışlı aygıtıdır.
Bakmayın dün terörist sayılmasına!
Terörle ilinti efendiye hizmete uyarlıdır.
Emperyalizmin aygıtı olursanız sakalınız kısaltılır, duruşunuza, konuşmanıza çeki düzen verilerek barış güvercinine dönüştürülmeniz güç olmaz.
Özetle, Ortadoğu son gelişmelerle 100 yıl geriye götürülmüştür.
Sınırlar bir kez daha cetvelle belirlenecektir.
Bu duruma sevinenlerin kimden yana olduğunu kestirmeye gerek var mı?
HTŞ başarısına sevinenlerin emperyal ve Siyonizm sevicisi oldukları açık ve ortadadır.
Gerisi tiyatrodur.
Not : Butros’un yaşadığı Fransız deneyimi Amin Maalouf’un “Yolların Başlangıcı” kitabından alıntıdır.
Görsel içerik yönetim sistemi WP’nin Yapay Zekâ uygulamasıyla üretilmiştir.
Geçtiğimiz günlerde TBMM’de yaşanan ardışık iki olay ne denli belleklerde kaldı?
Anımsatmış olayım!
Önce Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum elindeki şişeyle geldi bütçe komisyon toplantısına. Şişenin içindeki boz bulanık İzmir Körfezi suyu vardı. Körfez suyunun kirliliği konusunda kimsenin kuşkusu olmasa gerektir. Birkaç ay önce toplu balık ölümlerine yol açtığına göre bu konu tartışmasızdır.
Onu örnek alan muhalefetten bir milletvekili bu kez Ergene ırmağı suyunu getirdi TBMM’ye. Aynı Murat Kurum bu kez hiç olgun ve hoşgörülü davranmadı. Kendisine sunulan kirli suyun TBMM genel kuruluna dökülmesine yol açacak denli hırçındı.
Kirlilik bahaneydi.
Siyasi gösteri her zaman olduğu gibi şahane!
Her konu gibi çevre kirliliği de iktidar-muhalefet çekişmesinin aracı yapılmıştı.
Muhalif vekil bakana kendi yöntemiyle yanıt verdi.
Her iki kirlilikten de hem belediyeler hem merkezi yönetim sorumluydu.
“Tencere dibin kara, …” tartışmasıyla hedef şaşırtma tiyatrosu sergilendi.
İzmir Körfezi neden bu denli kirlidir?
Kirlilik neden bir türlü önlenememektedir?
Kentlerimiz hızla azmanlaşıyor.
Bir yandan bir kentin taşıyamayacağı denli yerleşime yol verilirken sanayi kuruluşlarının havayı, suyu ve toprağı kirletmeleri karşısında gerekenlerin yapılmasından kaçınılıyor.
Ergene ırmağı için de benzer kirlilik nedenleri sıralanabilir!
İzmir Körfezi’nde yaşanan toplu balık ölümleri sonrasında kıyıda olta balıkçılığının yasaklandığı bildirildi. Oysa, toplu balık ölümlerinin üzerinden az zaman geçmesine karşın olta balıkçılığı ara vermeden sürdürüldü.
O günlerde dikkatimi çeken bu önemli konuda HİM’i (İzmir Büyükşehir Belediyesi Hemşehri İletişim Merkezi) aradım. Aramamı izleyerek bu bağlamdaki en kısa geri bildirimi aldım. Meğer olta balıkçılığını önleme ve yaptırıma uğratma konusunda polismiş yetkili kurum. Orayı aramam öğütlendi.
Üşenmedim!
Aradım!
Kısa süre sonra denetime çıkıldığını görerek duyarlılığımın karşılık bulmasına sevindim.
İzleyen günlerde denetimlerin seyrekleştiğini ve tümüyle ortadan kalktığını gördüm.
Elbette hafiye değildim. Her gün duruma bakıp yakınmada bulunacak zamanım da fırsatım da yoktu.
Hayalime gelince!
Sayın İzmir Valisi konutundan çıkıp Hükümet Konağı’na korumalı ve elbette yol açıcılı olarak gidiyor.
Hakkıdır!
Ama, bir gün olsun 2 kilometre kadar olan bu uzaklığı yürüyerek aşmayı düşünmez mi?
Tutulan balıkların, çehresi gözümün önünde olan birisince balık tutanlardan tartılarak toplandığına, insanlara yedirilmek üzere değerlendirildiğine de tanık olma olasılığı vardır sayın valinin ve oralarda yürümeye zaman ayırabilecek yetkililerin.
Özetle!
Kent yönetimlerini bir kuşun iki kanadına benzetmek yanlış olmaz.
Seçilmiş ve atanmış yöneticilerin uyumu ve işbirliği olmadan kentlerimizin yönetilebilmesi olası değil.
Geçenlerde İzmir Körfezi’ndeki kirlilik üzerine yapılan geniş kapsamlı ve katılımlı toplantıya İzmir’in en eski ve köklü devlet üniversitesinden katılım olmadığını öğrendik basından.
Daha fazla söze gerek bırakmayan bir gelişme değil midir?
Üniversitenin bilgisini ve bilimini toplumdan esirgemek bu değilse nedir?
Türkiye, daha doğrusu Türkiye’nin başındakiler 10 yılı aşan geçmişi olan muratlarına erdiler.
Bir düşte gibiyiz.
Yeryüzünün en zalim, en insafsız ve elbette en hırsız diktatörü düştü.
Suriye demokrasiye kavuştu.
Düne dek terör listesindeki HTŞ önderliğinde “devrim” yapıldı.
Halep kalesine Türk bayrağı çekildi.
Desteklediğimiz Suriye Milli Ordusu, yıllardır beceremediğimizi başararak ayrılıkçıları Fırat’ın doğusuna itti.
Daha ne olsun!
Keyfimiz kaçabilir.
Ancak, bu arada olanları da sıralamak kaçınılmaz.
Televizyonlardan eksik olmayan eli sopalı yorumcuların söylediğine göre Suriye şimdiden 4’e bölünmüş durumda. Kafa kesenlerle bebek öldürenler yeni komşularımız.
Neyse ki güneyden giren İsrail etnik ayrılıkçı devletçiğe denize açılma yolunu açtı. Böylelikle PKK-PYD devletçiğine denize erişme yolunu kapatma zahmetinden kurtulduk.
Kazanç kazançtır diyelim.
Filistin’e ağlayıp İsrail’le gülenlerin sevincini katlayacak bir başka gelişme! Bölgede İsrail’in dümen suyuna girmeyi yadsıyan bir ülke daha eksildi.
Artık içleri rahat olsun bu fetih tutkunlarının.
Oluşan dikensiz gül bahçesinde Kürecik, İncirlik ve Ceyhan diye ikide bir de iktidarın canını sıkmanın da anlamı kalmadı.
Suriye’de açılan yeni dönemde baş oyuncu HTŞ’den İsrail’in yaptıklarına ve yapacaklarına ilişkin tek olumsuz söz işitilmedi.
HTŞ önderinin üniformasını yapan, yapmakla da yetinmeyip giydiren İsrail bundan böyle dikkatini İran’a ve elbette Türkiye’ye yoğunlaştırabilecektir.
Son haber Gazze’den.
İki milyona yakın Filistinli son ortopedi uzmanını da yitirmiş. Zafer sarhoşu İsrail savaş cerrahisinin önemli bileşeninin, bir bakıma son Mohikanın kafasına sıkmış.
Yakın gelecekte plaka numaralarımızın çoğalacağını umanlar rahat olsunlar!
İsrail’e dışsatımı Filistin üzerinden sürdürmelerine gerek kalmayacak!
Gözleri aydın!
Filistin sorunu da çözüme kavuştu.
Her ne kadar bu çözüm İsrail-ABD yararına olsa da Filistin sorunu gündemden sonsuza dek düşmüştür.
Gecikmeli de olsa Emevi camisinde namaz da kılındı.
Türkiye adına namaz kılan MİT başkanı terör örgütü listesinde olmayı sürdüren HTŞ önderinin sürdüğü taşıtla gitti Emevi camisine.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’ye gelen ABD dışişleri bakanı Esenboğa’da (böyle bir karşılamanın ne anlama geldiği konusunda yoruma rastlanmadı) kabul ederek omuz omuzayız iletisi verdi.
Özetle, Suriye’de dikta döneminin sonlanmasıyla birlikte İsrail ve ABD yeni bir arka bahçeye kavuşmuş oldu!
Gazze’ye üzülüp İsrail’le sevinenlerin gözü aydın!
Cumhuriyetin “Olaylar ve Görüşler” köşesi bir yıl kadar önce Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’a açılmıştı. Baerbock, Yeşiller partisinden olmakla birlikte içi turuncu bir kişiliktir.
Çevreci yaldızı kazındığında altından turuncu ve dolayısı ile dört dörtlük Amerikancı çıkar.
Ukrayna savaşında takındığı tutum bu yargımızı doğrulamaya yeter de artar.
Cumhuriyetin öteden beri saygılığı olduğu düşünülen Olaylar ve Görüşler köşesi bugün (07.12.2024) ABD’nin İstanbul Başkonsolosu’na ayrılmış. Hanımefendi “Şiddetten arınmış bir gelecek”ten söz etmiş.
Bir yaşıma daha girdim.
ABD ve “şiddetten arınmış bir gelecek”.
Yan yana gelmesi bile olanaksız ikili.
Yazıda baştan sona Amerikan emperyalizmi propagandası yapılmış. Bir ABD diplomatının yapması gerekeni okuyorsunuz yazı boyunca. Elbette bunu yapacaktı. Bir bakıma bununla görevliydi diplomat hanım.
O görevini yapıyor da Cumhuriyet bu yazıyı yayımlayarak hangi akla hizmet ediyor?
Bu propagandanın Milli Mücadele’ye katılmış, Cumhuriyeti kurmuş ve devrimlere omuz vermiş bir gazetede yapılması yaşamın olağan akışına uygun görülebilir mi?.
Yazıklar olsun diyerek sürdürüyorum.
Suriye’deki gelişmelerle tarihsel günlerden geçiyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti, yönetenleri aracılığıyla kuruluş ilkeleriyle bağdaşmayan tutumuyla Suriye’deki yangının başlangıcında çoğumuzun eleştirisine konu olan bir rol üstlendi.
Sayısını unuttuğumuz kez yapılan “Suriye’yle barış ve işbirliği” çağrıları havada kalınca kaçınılmaz gün geldi çattı.
Suriye’de turuncu devrimin gerçekleşmesine pek az kala bir yandan köktendinci terör yapılanmasıyla diğer yandan da etnikçi-ayrılıkçı terör örgütü PKK-YPG’yle komşu olmuş durumdayız.
Bu önemli gelişmeler doğal olarak ülkemizin birliğine, dirliğine ve bütünlüğüne ilişkin kaygılarımızı derinleştirmiştir.
Hem HTŞ’nin hem de PKK-PYD’nin önde gelen destekçisi ve özendiricisi olan başemperyalist ABD-İsrail gerçeği her zamankinden açık ve anlaşılır şekilde karşımızda durmaktadır.
Böylesi bir zamanda Cumhuriyet gazetesinin önemli bir köşesini ABD Başkonsolosuna ve turuncu devrim tanıtımına açmış olması sorgulanasıdır.
Sıradan bir rastlantıyla açıklanamaz.
Başkonsolosun yazısının başında değindiği “Dünyayı turuncuya boyama” dileğinin Cumhuriyet aracılığıyla kamuoyuna ulaştırılması görmezden gelinebilir mi?
“Ulu çınar Cumhuriyet de emperyalist projeye boyun mu eğiyor” sorusuyla tarihe not düşme görevini yerine getirmek istedim.