İki günlük Çameli gezimizin Kibyra’dan sonraki durağı oldu Acıpayam kanyonu.
Eskil kentler gibi doğal ortamlar da insanlarla buluşturuluyor. İlk bakışta olumlu bir durum olsa da, insanla buluşan tarihsel, doğal ve kültürel ortamların başına gelenleri anımsayınca kaygılanmamak elde değil.
Çameli’den Denizli’ye giderken anayoldan biraz saparak Acıpayam’a 40 km uzaklıktaki gözlerden uzak bu doğa harikasına ulaşabilirsiniz. Yol ulaşım için oldukça elverişli biraz dar olmakla birlikte asfalt.
Düzenleme ve oluşturma çalışmaları sürdüğü için olmalı giriş şimdilik ücretsiz.
Kanyon deniz düzeyinden 1400 metre yükseklikte Emir çayının doğduğu yerde konuşlu.
Girişten hemen sonra yer alan mini asma köprü gelene serüveni çağrıştırıyor.
Kanyonun ortasından akan ve yer yer büyüleyici turkuaz renge bürünen Emir çayı mini çağlayanlar oluşturarak ilerliyor.
Akarsu boyunca düzenlenmiş yaya yolundan ilerlemek şimdilik birkaç yüz metreyle sınırlı olsa da kanyon 20 kilometre uzunlukta ve kimi yerlerde 300 metreye varan derinlikte.
Düzenlemenin tamamlanmasıyla birlikte kanyonun serüven sporu tutkunlarının çekim merkezi olacağını şimdiden öngörmek abartı olmayacaktır.
Anadolu’da 180’i aşkın antik (eskil) kent olduğu yazılı kaynaklarda. Elbette, bu sayı kazılmış ve günyüzüne çıkartılmış olanlara ilişkin. Kazılar sürdükçe bu sayının artması şaşırtıcı olmayacaktır.
Herhangi bir yoldan birkaç yıl geçmeseniz ören yeri gösteren tabelalara yenilerinin eklendiğini görürsünüz.
Adı üstünde “bereketli hilâl”!
İnsanlık tarihinin hemen her döneminde yoğun yerleşime ve yaşama sahne olmuş bugün üzerinde yaşadığımız topraklar.
Bu yazıya konu olan Kibyra eskil kentini görünceye dek bu adı işittiğimi anımsamıyorum.
Her ne kadar Burdur’un Gölhisar ilçesi sınırları içinde yer alsa da Denizli, Antalya, Muğla ve Isparta’ya da uzak sayılmaz.
UNESCO Geçici Kültür Mirası listesine 2016’da eklenmiş.
Deniz düzeyinden 1100-1330 metre yüksekte Gölhisar ovasına egemen bir konumda Kibyra.
Gölhisar ovası
Lidyadan göç edenlerce kurulduğu kabul edilen Kibyra MÖ II. Yüzyılda Bergama krallığının egemenliği altında geçmiştir. Daha sonraki dönemleri Roma kenti olarak geçirmiştir. Kibyra 2300 yıllık geçmişe sahiptir.
MS 23’teki depremde yerle bir olan kentin yeniden yapımı için Roma imparatoru Tiberius vergi bağışıklığı getirerek yeniden yapımı özendirmiştir. Buna bağlı olarak kentin adının önüne imparatora şükran amacıyla “Caesarea” nitelemesi eklenmiştir.
Kibyra, antik dönemde Likya, Karya, Pisidya ve Frigya kültür bölgelerinin kesişme noktasında, kuzeyi güneye ve doğuyu batıya bağlayan ticaret yollarının tam merkezinde konumlanır. Bölge erken dönemlerde “Kabalia”, Roma İmparatorluk Dönemi’nde ise “Kibyratis” olarak bilinmektedir.
Kibyratis
Kentin önemli özelliklerinden birisi üç komşu tepede yer alan yapıların biribirlerinin görülmesine engel olmayacak şekilde yerleştirilmiş olmasıdır.
Kibyra, Helence olmayıp Luvice kökenli bir addır.
Bugün de ayakta olan stadyum 10-13 bin kişilik izleyici kapasitesiyle Anadolu’nun en görkemlilerinden birisidir. Stadyumun eskil dönemde spor etkinliklerinin yanı sıra gladyatör dövüşlerine evsahipliği yaptığını kestirmek güç olmasa gerektir. Bu nedenle Kibyra’yı “gladyatörler kenti” olarak niteleyenler de olmuştur.
Kibyra stadyumu
At yetiştiriciliğinde uzmanlaşan Kibyra “hızlı atların kenti” olarak da bilinmiştir.
Strabon’a göre Kibyralılar Pisidia, Solym, Helence ve Lidyaca konuşmuşlardır.
Kibyra, 500 hektara yakın yüzölçümüne sahip bir kent olarak güney limanlarını iç bölgelere bağlayan kavşaktır.
Bugün kentte yapılan kazılarla ortaya çıkartılan yapıların tümü Roma döneminden kalmadır.
Odeon çok işlevlidir. Müzik evi olmasının yanı sıra toplantı salonudur. 3500 kişilik kapasitesiyle dünyanın en büyüğüdür. Odeon’u ünlü kılan büyüklüğünün yanı sıra sahnedeki medusa başıdır. Yapımı MS 1. yüzyıla tarihlenen “Gözlerine bakan kötü niyetli kişileri taşa çevirdiğine” inanılan “yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar” olarak bilinen Medusa’yı tasvir eden “Opus Sectile” tekniği ile renkli mermerlerden inşa edilen mozaiğin dünyada benzeri bulunmamaktadır.
1800 yıllık hamam kentin Odeon ve stadyumdan sonraki üçüncü büyük yapısıdır. Su taşıyıcı düzeneğin bunca yıl sonra varlığını sürdürmekte oluşu ayrıca etkileyicidir. Hamamın ısıtılması zemin mermerlerinin altından sağlanmıştır.
Kibyra hamamı
Kibyra hamamı su borusu
Hamam yakınındaki mozaik döşeme
Stadyumla tiyatro arasındaki düzlükte yer alan agoraya girişi belirleyen görkemli kapı gözden kaçmaz.
Agora kapısı
Dikdörtgen planlı caddenin iki yanında konuşlu dükkânlar alışveriş gereksinimini giderirken agora kentlilerin bir araya geldiği yer işleviyle de öne çıkar. Ana caddenin altında kanalizasyon düzeneğinin yanı sıra içme suyu şebekesinin yer aldığını eklersek yaratılan uygarlığın düzeyi hakkında ipucu vermiş oluruz.
Ana cadde
Odeon’un yanı başında yer alan tiyatro 8000 kişilik kapasitesiyle Anadolu’daki büyükler arasında yer alır.
Kibyra tiyatrosu
Kentin en etkileyici yapılarından anıtsal çeşme 2000 yıl önceye tarihlenir. Ayağa kaldırılan çeşmeden yaklaşık 1300 yıl sonra yine su akmaya başlamıştır. Suyun akmasıyla görselliğe eklenen işitsellik etkileyiciliği katlamıştır.
Anadolu’daki amnıtsal çeşmelerin Kibyra ve Sagalasso’ta başka deyişle Burdur’da yer alıyor oluşu da ilgi çekici bir başka ayrıntı olsa gerektir. Restorasyon sonrasında çeşmeyle birlikte yer alan heykeller Burdur müzesinde sergilenmektedir.
Çeşme sağladığı görselliğin yanı sıra dairesel biçemli iki öğesiyle kentin su gereksinimini de karşılamaktaydı.
Kibyra’da Anadolu’daki pek çok eskil kentte görülebilecek yapılara rastladık. Hamam, tiyatro ve agora eskil kentlerin değişmezleri olarak burada da karşımıza çıktı.
Bizce burayı ilginç kılan iki önemli ayrıntı anıtsal çeşme ve odeondaki mermer medusa başıydı.
Kibyra da başka bir çoğu gibi gezginlerin ilgisini bekler…
Paris 2024’le ilgili sayısız olumsuzluktan söz edilse de olumlu yanı oyunlarla kentin bütünleştirilmiş olmasıydı denebilir.
Tarihsel ve doğal alanlar başarıyla spor sahasına dönüştürülmüştü. Ok atılırken Hotel Invalides’i, Eyfel Kulesi’ni ya da bir başka etkinlikte Luvr’u, Büyük Saray’ı ya da obeliski fon yapmak iyi düşünceydi.
Bu yaklaşımın diğer olumlu sonucu olimpiyat harcamalarının kamuya bindirdiği yükün olabiliğince azalmasını sağlamasıydı. Basında yer alan bilgiye göre Paris 2024 için kamu kasasından harcanan para 3 milyar Avro’yu geçmemiş. On milyar doları aşan kamu katkısıyla önceki olimpiyatların bu bakımdan oldukça eliaçık ve savurgan davrandığı kesindir.
Diğer yandan, kentin sıfır noktasına bu denli ilişen oyunların kentlinin yaşamını zorlaştırması olağandı. Evsizlerin ve diğer göz tırmalayıcı(!) kimselerin kentten uzaklaştırılması kuralı bu kez de bozulmamış anlaşıldığınca. Olimpiyatlar olanca hızla sürerken Paris sokaklarında bu durumu kınayan gösteriler vardı.
Madalya tablosu
Madalya dağılımına bakıldığında dünyanın ağırlık merkezindeki değişimin buraya da yansıdığını görmek zor değil. Birkaç olimpiyattır süren eğilimin yerleşikleştiği görülüyor. Çin madalya tablosunun doruğundaki yerini sağlamlaştırmışa benziyor.
Diğer yandan haritadaki yerini bilemediğimiz, adını söylemeye dilimizin dönmediği Dominika ve St Lucia gibi küçük ada devletçiklerinin başarısı da dikkate değerdi. Karayiplerdeki ada devletçiklerin sporda ve özellikle de atletizmde ABD ekolünün içinde yer aldıklarını bilmekte yarar var. Üniversiteler aracılığıyla o sporcuları eğiten ve yetiştiren gerçekte ABD’dir. Kendi sporcu sayısı yeterli olmasa onlara kendi formasını da giydirmekte güçlük çekmezdi.
Türkiye bu kez altınsız toplam 8 madalyayla tamamladı oyunları geleneksel madalya kaynaklarımız olan tekvando ve güreşte düş kırıklığı yaşadık dense yeridir. Bir önceki olimpiyatta elde ettiğimiz başarının iyi irdelenmemiş olmasının da payı yok değildir olumsuzlukta. Başarısızlığı bile sorgulayamayanların başarıyı sorgulamaları beklenemezdi.
Yusuf Dikeç-Şevval İlayda Tarhan ikilisinin atıcılıktan gelen gümüş madalyası hepsinden değerliydi kanımca. Öteden beri düşündüğüm bir ayrıntıydı. Atıcılık ve binicilik gibi sporlarda askerlerden ve polislerden neden yararlanmıyoruz? Atıcı ikilimizden Yusuf Dikeç’in başarısından çok duruşuyla magazinleştirilmesi spora bakışımızı yansıtması bakımından anlamlıydı.
Bu dallarda doğal becerileri olan askerlerimizi ve polislerimizi özendirmek ve yönlendirmek başarıya giden yolda anahtar rol oynayamaz mı?
Ata’nın kızlarının madalyayla karşılık bulmasa da ilk dörde girmiş olması göz ardı edilecek başarı değildir. Olimpiyat tarihinde takım sporu başarısı bir yana takım sporunda oyunlara katılımımızın olmadığı düşünüldüğünde madalyanın kıyısından dönen bu başarının önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Okçu gençlerimiz yine şaşırtmadı. Bu kez takım olarak madalyaya uzandılar.
Kadın boksörlerimiz de daha önce yakaladıkları ivmeyi sürdürdüler. Bu arada, olimpiyatların açılış törenine iliştirilen moda görünümlü cinsel eğilim meydan okumasının kadın boksundaki cinsiyet tartışmalarına cesaret verdiğini de söylemek olası geriye dönük düşünüldüğünde.
Kişinin cinsel eğilimi başkalarını neredeyse ilgilendirmez. Ama, bu eğilimlerin olduğundan oylumlu ve baskın gösterilmeye çalışıldığı günümüzde bu kimselerin kadın sporundaki varlığı en azından adaletli ve eşitlikçi anlayışa sığmaz.
Devşirme olmalı mı olmamalı mı?
Öteden beri tartışılan konudur devşirme.
Her şeyden önce insan hareketinin ve geçişkenliğinin bu denli fazla olduğu bir dünyada devşirmeye kökten karşı durmak gerçekçi olmaz.
Devşirmeyi ülkemiz sporuna olabildiğince yararlı duruma getirmek önde gelen amaç olmalıdır.
Kübalı Vargas kadın voleyboluna başarı getirmekle kalmadı. Genç kızlarımızın bu spora yönelmesi için diğer kızlarımızla birlikte kutup yıldızı da oldu.
Benzer durum atletizmdeki Kübalı Yasmani Copello Escobar için de geçerlidir. Başlangıçta başarı getiren Escobar artık rehbere ve idole dönüşmüştür. Olimpiyatta yarı final gören 400 engelci Berke Akçam’ın başarısında önemli rolü olduğu tartışmasızdır.
Devşirmeyi aşıya benzetiresek bu alanda aşının tuttuğu ve aşılanan dalda yeni, sağlıklı sürgünlerin kendisini göstermesine yol açtığı söylenebilir.
Diğer yandan, devşirmesiz dalımız sırıkla yüksek atlamada Ersu Şaşma’nın eriştiği olimpiyat beşinciliği de en az madalya kadar sevindiricidir.
Sonuç olarak devşirmeye evet.
Ama, devşirmenin sınırına ve seçimine olağanüstü özen!
Devşirme günü kurtarmanın değil sıçrama yapmanın ve ileriyi güvence altına almanın aracı olmalı.
Devşirmeyle gelecek patlayıcı başarı ancak o spor dalında sağlanacak kitlesellikle sürdürülebilir.
Bu da plan işidir.
Başarılı olunması olası spor dallarının seçilmesi de bir o kadar önemlidir.
Planlama deyince “bize plan değil pilav gerek” diyenlerin çok olduğu yerde bu olmazsa olmazı anlatmanın hiç de kolay olmadığını kabul edelim.
Spor eğlence mi kitlesel etkinlik mi?
Sporda başarıya giden yolda sorulacak ilk soru şu olabilir.
Sporu kitleleri oyalamak için mi kullanalım?
Yoksa, kitleleri sağlıklı yaşama yöneltmek ve başkaca zararlı etkinliklerden korumak için mi?
Olabildiğince çok kişinin spor yaptığı yerde başarılı sporcuların yetişmesi kolaylaşır.
Birkaç milyonluk Sırbistan, Slovenya ve Hırvatistan gibi eski Yugoslavya cumhuriyetlerinin spordaki başarısı yol gösterici olabilir.
Türksoylu Özbekistan’ın aldığı madalyalar da önemlidir. Soybirliği üzerinden yakınlığımızın olduğu Özbekistan sporda başarıya giden yolda yararlanılacak bir ortak olabilir.
Sonuç
Kamusuyla özeliyle sayısız kaynaktan hatırı sayılır nicelikte paranın başarılı olma olasılığımız olmayan alanlara harcanmakta olduğu bilinmeyen durum değildir.
Buna karşılık az harcamayla ama planlı ve akılcı yönetimle başarı kazanılabilecek olimpik spor dalları oldukça çoktur. Kimileri devşirme aşısıyla kimileri de buna bile gerek kalmaksızın başarı kaynağına dönüştürülebilir.
Her şeyin başında gerekli olan kitleye spor yaptırmaktır.
Böylelikle yoktan sporcu çıkarmak yerine çoktan sporcu üretmek olanaklı olacaktır.
Çözüm bellidir.
Ancak, başarı açlığı içindeki iktidarlar sabırlı ve planlı olmayı gerektiren yolu seçecekler midir?
Son olarak sporda ahlâklı olmaya vurgu!
Bir zamanlar iyi olduğumuz halter spor ahlâkından uzaklaşıldığı için yerle bir oldu.
2012 Londra’da kadınlar 1500 metre koşuda ilk iki sırayı alan atletlerimizin adını anımsayan var mı?
Daha sonra hiçbir yarışmaya girmemiş olduklarını biliyoruz.
Yasaklı madde kullandıkları anlaşıldı. Madalyalar yitirildiği gibi başlar da öne eğildi bu yüzden.
Her iki spor dalı da anlık başarı açgözlülüğünün kurbanı olmuştu.
Seksen beş milyon insandan (başarılı) sporcu çıkartamamak sorgulanası bir durum değil midir?
Türkiye yaşamsal sorunlarla boğuşuyor. Siyaset kurumuysa inadına çözümden ve ilkelilikten uzakta.
Kırık oklar boyanarak onarılmaya çalışılıyor.
Altıok bir ilkeler dizisi olmaktan çıkartıldı, simgeler dizisine indirgendi.
Gerçekte altıokun allanıp pullanmaya gereksinimi yok. Bugüne egemen pazarlamacı anlayış özden çok söze bu nedenle odaklanıyor.
Mor ve yeşile boyanarak onarım amaçlanıyor anlaşılan.
Altıoku ve onu tanımlayanların yaptıklarını örnekleyelim.
Önce yeşile ve sonrasında mora değinelim.
Kurtarıcı, kurucu ve devrimci partinin bugünkü kadrolarına Atatürk’ün çevreciliğini anlatmak zorunda kalmak acı verici.
Çevrecilik yerkürede son 30-40 yılda kendisini gösterdi. Öncesinde de çevrecilik vardı, ama aynı adla anılmaksızın.
Ancak, dünyada giderek güç kazandığı izlenimi alınan çevreciliğin içinin yeterince doldurulamadığı da gerçektir.
TBMM’nin 1925’te, cumhuriyet henüz 2 yaşındayken çıkardığı ağaç yasası önemlidir. Gerekçesiz ağaç kesmek yaptırıma bağlanmıştır bu yasayla.
Ok boyama heveslilerinin bu yasanın belgelerine ulaşması hiç zor olmasa gerek!
Çevreci Atatürk’ün her gün önünden geçtiği iğde ağacının kesilmesi sonrasında gözyaşı döktüğü yazılıdır kaynaklarda. Alt tarafı bir iğde ağacı deyip geçmemiştir kurtarıcı. Ağacı kurtarmanın vatan toprağını kurtarmaya eşdeğer olduğunun bilincindedir.
Bugün CHP genel merkezinin de bulunduğu Söğütözü’nde bir koliba vardır. Gökleri delen ucubelerin arasında yitip gitmese de görünmezlşmiştir belki. Ama, Cumhuriyete tutkun özenli gözler onun farkındadır. Koliba Ata’nın bunaldığı zamanlarda kafasını dinlediği mekândır. Kolibanın yapılmasına oradaki ağaçlar bir başka yere taşınıp canlılıklarını sürdürdükleri kesinleştikten sonra izin vermiştir.
Araçların geçişine engel olduğu gerekçesiyle dallarının kesilmesine izin vermedği ağaçları kurtarmak için yolun düzeyini düşürtendir çevreci Atatürk. Bugün erişilmiş olan çevre bilinciyle bile anlam verilemeyebilir bu yaklaşıma.
Çınar ağacının yaprakları için Yalova’da yürütülen köşk öyküsünü de bilmeyen kalmamış olsa gerektir. Kırık oku boyayarak onarma peşindekiler de kuşkusuz biliyorlardır yürütülen köşkü.
Böylelikle, bir yandan çevreyi koruma iletisi verilirken diğer yandan da olanaksıza eşdeğer görülen eylemle, bir yapıyı yürüterek yerini değiştirme yeteneğimize vurgu yapmıştır Gazi. Çevreci yaklaşımla özgüven aşılamasını kaynaştırmıştır.
Şimdilerde kutlanması adet olan çevre gününün eşdeğerini de yakın tarihimizde buluruz.
1933’ün 23 Mayıs günü Atatürk Orman Çiftliği’nin 8. Kuruluş yıldönümünde ilk kez kutlanan Çiftlik Günü de anlamlıdır. Bozkırın orta yerinde yaratılan bereket odağı da çevreci yaklaşımın bir öğesi olmuştur.
Ağacı, kurdu, kuşu, çiçeği, böceği ve elbette dağı, taşı yağmalatan anlayışın AOÇ’yi de kıyısından köşesinden kemirerek yok etmesi rastlantı sayılabilir mi?
Her fırsatta küçümsenen ve daha da ileri gidilerek aşağılanan otuzlu yıllardan bir örnek Ata’nın çevreciliğinin ve doğa sevgisinin uluslararası düzlemde ödüllendirilmesi olarak da görülebilir.
1935’te ABD’nin Şikago üniversitesinde anavatanı orta Amerika olan. Noel süslemelerinin de vazgeçilmezi olan bir çiçeğe yetiştiricilerinin önerisiyle Atatürk’ün adı verilmiştir. Kasım, aralık aylarında yetişen çiçek Atatürk çiçeği olarak bilinir.
Rahatsızlığı sırasında kendisine getirilen bir demet çiçeğe bakarak baharın gelmesine sevinen ama “birkaç günlük zevkimiz için bu çiçeklerin meyve vermesini önlemiş olmuyor muyuz” diye hayıflanan çevre bilinci anıtıdır Atatürk.
Atatürk çevreciliğini Toprk-Vatan-Bayrak üçlemesiyle açıklamak yanlış olmaz.
“Kılıç kullanan kol yorulur, saban kullanan kol güçlenir” sözüyle de desteklenebilir askerlik yaşamı eşsiz başarılarla dolu olan çevrecinin duyarlılığı. Silahla elde edilen kazanımların doğayı severek ve doğayı işleyerek korunabileceğinin de farkındadır.
Özenle irdelendiğinde Anıt Kabir’in bir gömüt olmanın ötesinde ağaçlık (arboretum) ve bitkilik (botanik bahçesi) olduğunu anlamak zor olmayacaktır.
Ata’nın mumyasını sonlandıran ve toprağa karışmazdan önce onu son kez gören kişi olan Dr. Kâmile Şevki Mutlu ile Anıt Kabir’in yapımı sırasında şantiyenin denetim mühendisi olarak görev yapan Sabiha Gürayman adlarını anarak oku mora boyamanın da boş iş olduğunu vurgulamakta yarar var. Türkiye Cumhuriyeti kadın-erkek eşitliğini sağlamada da eline kimselerin su dökemeyeceği işlerin altına imza atmıştır.
Pek çok kaynaktan erişilebilecek bu ve benzeri örneklerin kırık okları boyayarak onarmaya çalışanlara örnek olması dileğiyle.
Boyamayla onarma nitelemesi iyimserlik de sayılabilir. Burada kırık oku onarmaktan çok ok üzerinden kendince yenilik yaratmak ve açılım sağlamak gibi bir niyet olduğunu kestirmek hiç de güç değil.
Simgelerin ilke olduğunun akıl edilmesi beklentisiyle.
Yas da yozlaştırıldı, sıradanlaştırıldı. Kişisel düzeydeki yas adı üstünde kişinin sorunudur. Ölümden sonra sevinç ve coşku olgun ve sağduyulu insana yakışmaz. Ama, hiç kimse benimsemediği biri için yas tutmaya zorlanamaz.
Devletin yas kararı alması bambaşka bir şeydir.
Ölçülerek, biçilerek ve özenle değerlendirilerek alınmalıdır böylesi bir karar.
Kararı alanların devletin kurucu ilkelerini mutlaka göz önüne almış olmaları gerekir.
Siyasal islâmın iktidarında Türkiye Cumhuriyeti’nin bu bağlamda özensiz olduğu kesindir. Yanımızda, yöremize ne kadar şeyh, kral vb varsa onlar için kullanılmıştır yas kurumu.
Dindeşlik biricik ölçüt gibi görünmektedir.
Olimpiyat yılında 72 Münih’i anımsayalım.
Münih olimpiyat köyüne silahlı olarak giren Filistinli militanlar 11 İsrailliyi öldürerek olimpiyatlara kan sıçratmışlardır.
Filistin, davasında haklıdır kuşkusuz.
Ama, Münih’te savunmasız İsraillilere yapılan da dört dörtlük terör eylemidir.
Bu eylemi yapanlara sorulmuşsa eğer 1967 savaşının öcünü aldıklarını söylemiş olabilirler. Koskoca savaşın öcü savunmasız insanları öldürerek alınabilir mi?
Bir dönem uçak kaçırma, bombalama ve pusuyla insan öldürme şeklinde kendisini gösteren eylemler dizisi Filistin davasının çözümünde önemli araç olarak görüldü. Soğuk savaş koşullarında benim terörüm, senin terörün ayrımı güçlüydü. Dolayısı ile yapanın yanına kazanç kalmaktaydı yaptığı.
İzleyen yıllarda Batı emperyalizmi sosyalist blokla baş etmenin yolu olarak “yeşil kuşak” kavramını geliştrdi. Meydan tümüyle dinciliğe kaldı. Başka deyişle akıldan tümüyle kopuldu.
Elde kutsal kitapla saldırıya geçenler kendilerini var eden efendilerine eşsiz hizmetler sundular. Şiddet arayan emperyalizm aradığını kurdurduğu bu örgütler aracılığıyla ürettirmiş oldu.
Gelelim 2023’e.
Geçen Ekim ayının başında Gazze’de yönetime egemen olan Hamas Aksa Tufanı saldırısıyla Pirus zaferi kazandı.
Yine pusu, yine savunmasız insanlar ve yine terör!
Filistin’i haritadan silmek için fırsat kollayan İsrail devletinin bu saldırıyı görmezden geldiği ve belki de gerçekleşmesine göz yumduğu da olasılıkla doğrudur. Büyük amaca giden yolda birkaç yüz İsraillinin yaşamdan kopmasının terör devleti İsrail için en küçük önemi olamazdı. Tuzağa düşen daha doğrusu efendisinin yardımına koşan Hamas bir kez daha sahnedeydi.
Gelinen noktada Pirus zaferiyle başlayan sürecin Gazze’den silinmeye vardığı görülüyor.
Haklı olmak yetmez.
Haklı ve sonuç alıcı yöntemler kullanmak gerekir.
Filistinlilerin terör üzerinden sonuca erişme üstelemesi Einstein’ın “Hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekleme” tanımlamasını çağrıştırır çoğu kimseye.
İçinde bulunulan koşullarda Filistinlilerin haklı davalarını sonuca eriştirmede simetrik ya da asimetrik silahlı savaşımın en küçük anlamı olmadığı açıktır. Savaşları dün olduğu gibi bugün de teknolojisi üstün olanlar kazanır.
Filistin çaresiz midir?
Elbette hayır!
Milli mücadelemizi anımsayalım.
Bizim teknolojimiz düşmanınkinden üstün müydü?
Üstün olmadığı için uzunca bir hazırlık süreci geçirdik.
Bu arada, savaşın hemen başında düşman eksilttik. İtalya savaş dışında kaldı.
İlerleyen zamanda Fransa’yı da düşman olmaktan çıkarttık. Hatta, onlardan kalan silahlara sahip olduk.
Özetle, teknolojimiz yoktu.
Bu durumda yapılması gereken aklımızı kullanmaktı.
Onu kullanarak ülkemizi kurtardık, Cumhuriyeti kurduk, devrimleri yaşama geçirdik.
Teknolojiniz yetersizse aklınızı kullanmalısınız!
Filistin sorununun çözümü için çaba gösterdiği sanılan örgütler sorunu çözmek şöyle dursun, derinleştirdiler. İlerleyen yıllarda koşulların Filistin halkı için giderek daha da kötüleştiği görüldü.
Her geçen gün dünü arattı!
Emperyalizm gerçeğini göz ardı eden çağdışı anlayış kutsal kitap aracılığıyla ölmeye can atan bolca fedai üretse de çözümden uzak kaldı.
Bu yolda yüründükçe akıldan uzak kalınacak.
Belli ki yas tutulması sürdürülecek.
Dünyanın ağırlık merkezinin değiştiğini fark edemeyecek denli yetersiz ve akılsızdır sözde Filistin davasının peşindekiler. Bu akılsızlığa son vermedikleri sürece yenilmeyi sürdüreceklerini öngörmek zor değil.
Yunan adalarına ulaşım kolaylığı buralara akını tetikledi. Zamanla azalır diye kestirilen bu akın hız kesmeden sürüyor.
Hiç gitmeyen bir kez olsun gitmek isterken daha önce gitmiş olanlar bir daha gitmeye hevesli görünüyor.
Dövizin sıçraması da kesemedi bu hızı.
Sosyal medyadaki paylaşımlara bakılırsa TL 35’le çarpılsa bile özellikle lokanta ve kafe ederleri Türkiye’ye göre düşük kalıyor.
Bu ve benzeri paylaşımların Yunan adalarına akını nasıl etkilediğini kestiremem.
Ama, paylaşımların yeme içme ya da başka deyişle rakı, balık, ahtapot düzeyinde kalmış olmasına içerliyorum.
Adalarda Türkiye’den farklı olan yalnızca ederler mi diye sormakta yarar var!
Örneğin, adalarda gerçekten sakin ve sessiz bir yaşam yok mu? Ege ve Akdeniz kıyısındaki çoğu tatil kentimizin yaz aylarında azmanlaşarak büyük kentlerimizi aratmayan bir yoğunluğa ulaşmasını adalardakiyle karşılaştırmaya değmez mi?
Yine ada tutkunlarına sormakta yarar var!
Oralardaki kaldırımlar da buralardaki gibi sınır tanımazca işgal ediliyor mu?
Ya da, oralardaki kaldırımlarda yürürken arkamdan bisiklet, motosiklet ya da bingit gelir kaygısı yaşanıyor mu?
Adalardaki yaşam yoğunluğu, ortamı dinlenceye uygun olmaktan çıkartıp kişiyi yormaya başlıyor mu?
Adalarda her yere motorlu taşıtla gitme, hemen her boşluğu otoparka dönüştürme, teneke yığınlarını yaşamın baş köşesine oturtma alışkanlığı bizdeki gibi midir?
Adalarda da kıyılar Türkiye’de olduğu gibi halka kapalı mıdır?
Neredeyse her koy ya da kumsal oligarklarca kapatılıp para basma düzeneğine dönüştürülmüş müdür?
Her ne kadar etkililerimiz ve yetkililerimiz her fırsatta “kıyılar halkındır” palavrasıyla gözlerimizi yaşartmayı başarsalar da hemen her yeni güne bir başka cenent köşenin halka kapatılışıyla uyanmamız önemli ayrıntı olsa gerek diye düşündüm.
Oraların belediyeleri de denk bütçeden uzak düşüp ellerindeki değerli arsaları ve toprakları yok pahasına siyaset finansörü üçlü beşli çetelere peşkeş çekiyorlar mı?
Doğal, tarihsel ve kültürel doku hiçe sayılarak ortamı talan etmek adalarda da sıradanlaşan bir durum mu?
Sorular uzar gider!
Ama, ada tutkunları biraz zahmete girip rakı, balık, ahtapot paylaşımlarına soruların yanıtı olabilecek izlenimler ekleseler ne iyi ederler.
Yeme içme elbette önemli etkinliktir insan için. Hatta, vazgeçilmez gerekliliktir de.
İşi görgüsüzlüğe vardırmak da gerekmez.
“Yediğin içtiğin senin olsun. Bana gördüklerini anlat!” sözü boşuna söylenmemiş olmalı…
Yeme içmede kazık yemeyelim.
Ama, asıl kazığı doğa, kültür ve tarih üzerinden yediğimizi de bir an olsun unutmasak…
Ortama düşen bir haber şaşırtıcı olduğu kadar sporun da yönetilemediğini göstermesi bakımından önemliydi.
Geçtiğimiz yıldan bu yana milletçe bizleri onurlandıran ve gururlandıran, olimpiyatlar için Paris’te bulunan kadın voleybol takımımızda oyuncu değişikliği yapıldı.
Tuğba Şenoğlu İvegin kadrodan çıkartılırken yerine İlkin Aydın alındı.
Kadın voleybolcularımızın eriştiği düzey ve başarılardan sonra iktidarımızın bu durumdan hoşnut görünse de rahatsız olduğunu düşünmüştüm kendimce.
Her şeyden önce aydınlık yüzlü kadınlarımızın ne söylemlerinden ne de eylemlerinden iktidarın hoşlanması beklenemezdi. Bu güzelliği yaratanlarla hesaplaşılması beklenen durumdu.
Bu yılki milletler liginde geçen yılkine göre başarısız olundu. Sporda doğası gereği de olsa bu durum hesaplaşma için uygun ortam yaratttı.
Sıradaki olimpiyatlar yılın en önemli olayıydı. Buraya odaklanılmalıydı. Maçların başlamasına birkaç gün kala yaratılan huzursuzluk olimpiyat başarısını da etkileyebilecek niteliktedir.
Bu kriz kadınlarımız başarısız olsun diye yaratılmamışsa bile son derece kötü bir spor yönetimi örneği olarak geçecektir tarihe.
Sakatlık ya da başkaca zorunlu nedenle oyuncu eksilmesi ve yerine yenisinin çağırılması olağan durumdur.
Ancak, son olayda milli takıma çağırılan İlkin Aydın’ın takım arkadaşı Küba kökenli Vargas’a yönelik küçültücü ifadeleri görmezden gelinemezdi. Diyelim ki Tuğba Şenoğlu olimpiyat maçlarında milli takıma yararlı düzeyde olmaktan uzaktı. Yerine çağırılan oyuncunun hiç olmazsa takım ruhunu ve uyumunu bozmayan birisi olması gerekirdi.
Şimdi soralım!
İlkin Aydın küçümsediği Vargas’la nasıl bir arada oynayacak?
Bilindiği gibi voleybol saha içi dayanışmasının ve yardımlaşmasının üst düzeyde olduğu spordur. Takım arkadaşını küçümseyerek ona saldırıda bulunan bir oyuncu milli takıma nasıl katkı sağlayacaktır? Bırakınız Vargas’ı diğer oyuncular bile bu yaklaşımdan olumsuz etkilenirse kimseler şaşırmamalıdır.
İlkin Aydın gelecekte daha iyi yerlere gelmesi beklenen oyuncularımızdan birisidir.
Vargas hakkındaki kabul edilemez açıklamalarıyla milli takıma olduğu kadar kendisine de zarar vermiştir. Bunun böyle olduğunu yakın gelecekte çok daha iyi kavrayacaktır.
Ortalama bir yurttaşın İlkin Aydın’ınkine benzer görüşleri bu denli yankı ve etki yaratmaz. Ama, bir milli takım oyuncusunun takım arkadaşına yönelik ayrımcı düşünceleri ışık hızıyla yayılarak kamuoyunca öğrenilir.
Tam da burada spor ve özellikle de milli takım yönetimi olgusuna değinmek gerekir.
Milli formayı taşıyan oyuncuların takım arkadaşları hakkındaki düşüncelerini ölçüp biçerek paylaşmaları gereği ortadadır. Milli takımın psikoloğu bu bağlamda oyuncuları denetim altında tutmalıdır. Hem karşıt takımlar hem de kendi takımıyla ilgili sözlerinin yol açabileceği sonuçlar önceden kestirilerek oyuncular uyarılmalıdır.
Geçmişte de yapılmış olsa bu türden açıklamaların kamuoyunu etkilyeceği göz önünde tutularak paylaşımların silinmesi ya da özür dilenmesi sağlanmalıdır.
Bundan 20 yıl önce devşirilen Rus Natalya Hanikoğlu’dan sonra Vargas ikinci örnektir. Ona eklenen diğer örnek henüz milli takımda süre almayan Romen kökenli Karutaju’dur. Bu ana dek seçilerek yapılan devşirmelerin voleybola katkı verdiği tartışmasızdır. Kaldı ki, günümüz koşullarında devşirme yapılmasın demek hiç de gerçekçi olmaz.
İlkin Aydın’ın Vargas hakkındaki görüşleri kişiseldir denerek geçiştirilemez.
Bir an önce özür dileyerek sözlerini geri aldığını kamuoyuna açıklamalıdır.
Bunu yapmaktan kaçınıyorsa milli takımda yeri olmadığı kendisine bildirilmelidir.
Bu arada, başka bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da kamuoyu bilgilendirilmiyor. Bizler de bildiklerimiz ışığında yorum yapmak durumunda kalıyoruz. Eğer bu gelişme Santarelli’ye karşın yaşandıysa olimpiyat sonrasında Türkiye yeni koç arayacak demektir.
İlkin Aydın’ın Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü özümsemediği ve anlamlandırmadığı açıktır. Bu ayrımcı ve dışlayıcı düşünce yapısıyla milli takıma yarar sağlamak bir yana zarar vereceği kuşkusuzdur.
Bu gelişmenin kadınlarımızın olimpiyat başarımını olumsuz etkilememesini dileyerek.
Olimpiyatlara gün sayarken ne Türkiye’de ne de dünyada olimpiyatların bilinmeyen daha doğrusu bildirilmeyen yüzüne bakalım. Türk basınında olimpiyatlar ve ona ilişkin haberler hiç kuşkusuz yer alıyor, oyunlar boyunca da yer alacaktır. İşin bu yönüne değinen çıkacak mıdır? Hiç sanmıyorum.
Olimpiyatların bu yüzüne ışık tutmak her şeyden önce bağımsız basın gerektirir. Onun olmadığı yerde toz pembe tabloların ötesine geçilmesi olanaksızdır.
Olimpizm, olimpiyat ruhu, dünya milletlerinin dostluğu, kardeşliği önümüzdeki birkaç hafta boyunca en çok okunacak, işitilecek kavramlar olacak.
Madalyonun arka yüzüne bakmayı deneyelim!
“Anneciğim faşistler geliyor” ruh hali Avrupa’ya egemen olmuş durumda.
Faşistler Avrupa’dan ve dünyadan hiç eksik olmadı diyerek sürdürelim.
Juan Antonio Samaranch!
Olimpiyatlarla ilgilenenler ve hatta ilgilenmeyenler bile bu adla tanışıktır.
Modern olimpiyatların 1896’daki canlandırıcısı olarak bilinen Fransız Baron Pierre de Coubertin’den sonra en uzun süreyle UOK (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) başkanlığı yapmış olan İspanyol spor insanıdır.
1980’de seçildiği başkanlığı 2001’e dek sürdürdü.
Ortalama bilgi kaynaklarında olimpiyat oyunlarını “sağlam finansal kaynaklara” kavuştuduğu yazılı.
Ne iyi etmiş demeden önce biraz derinleşelim.
Olimpiyatların, olimpizmin ve milletlerin kardeşliğinin yüksek nicelikli parasal kaynaklara sahip olması neden gerekli diye sorulmazsa konu anlaşılmaz.
Sağlam finansal kaynaklara kavuşmanın “olimpiyatların ticarileştirilmesi” olarak okunması da yanlış olmaz.
Olimpiyatlar böylelikle şirketlerin egemenliği altına alınmıştır.
Çok bilinen kolalı içecek önde gelen destekçidir. Hatta, Atlanta’daki 1996 olimpiyatları bu devin gövde gösterisine sahne olmuştur. Ne de olsa Atlanta bu devin başkentidir.
Hindistan’ın Bhopal kentinde 1984’te bir kimya fabrikasında yaşanan gaz kaçağına bağlı acıklı olayı anımsayanlar çıkacaktır. Tarihte yaşanmış en ölümcül gaz kaçağı olarak bilinir. On sekiz bin kişi yaşamını yitirmiştir.
Çernobil’i bilmeyen yoktur!
Ya Bhopal?
Bhopal’deki olayın yaşandığı fabrikanın ait olduğu şirket de bir olimpiyat destekçisiydi.
Samaranch’a dönersek!
Juan Antonio Samaranch (1910-2010) yaşadığı sürece İspanyol diktatör Franco tutkunu olarak bilindi. Ona övgüsünü hiç bir zaman eksik etmedi.
Franco döneminde spor bürokrasisi içinde yer aldı.
Ne zaman ki, Franco öldü!
İspanya farklı sulara dümen kırdı.
Samaranch da hidayete ermekte gecikmedi.
Bugün Avrupa’da faşist korkusu üzerinden çığlık çığlığa olanlar her nedense onun bu geçmişini sorgulamadı. Sorgulasa da önemsemedi.
Samaranch döneminde olimpiyatların sağlam parasal kaynaklara kavuşturulması olimpiyatların şirketlerle bütünleştirilmesi demekti.
Sosyalist blokun yıkılmasıyla birlikte karşıtsız kalan ve deyim yerindeyse ipten kazıktan kurtulan kapitalizm elbette olimpiyatları da kendi ruhuna uygun olarak şekillendirecekti.
Olan ve yapılan oydu.
Olimpiyatların karanlık yüzüne bir başka örnek, aday kentlerin oylaması sırasında görüldü. Bu kirlilik de hak ettiği ilgiyi görmedi.
Varlıklı ülkelerin yoksul ülke delegelerini para ve başka değerler karşılığında satın aldığına tanıklık edildi.
Diğer yandan, olimpiyada ev sahibi olacak kentlerin (dolayısı ile ülkenin) yaptığı harcamaların ekonomik krizlere yol açtığı görüldü. Buna örnek Atina üzerinden Yunanistan’dır.
Her fırsatta cilalı sözlerle tanımlanan olimpiyat ruhunun alçakgönüllü olamayışı, var olan spor alanlarıyla yetinmemesi ve mutlaka yenilerinin yapılması gerekliliği de tartışılmamıştır bugüne değin.
Her ne kadar, şirketlerin olimpiyat destekçiliği, yapılan harcamalara katılım ve kamu kaynaklarının korunması olarak sunulmuşsa da ülkelerin ekonomilerini krize sokacak oylumlara ulaşmıştır.
Konu geniş ve derinlikli.
Hemen her şey gibi olimpiyatlar da ticari nesneye dönüştürülmüş durumdadır.
Olimpiyatlara bir de bu gözle bakılması gereğine vurgu yapmaya çalıştım.
Bu önemli konu çok ilgi görmese de ilgilisine ve bilgi edinmek isteyene kaynakça eksik sayılmaz.
AKP iktidarı döneminde limon da erişilmezler listesine eklendi.
Kilosu 100 TL’ye dayandı dünyanın 4. büyük üreticisi Türkiye’de limonun kilo ederi.
2022/2023’te dünya 10 milyon tona yakın limon üretmiş .
Türkiye’de üretim 1.5 milyon tonu geçmiş.
Hindistan, Meksika ve Çin bizim dışımızdaki önde gelen limon üreticileri.
Türk limonunun alıcıları olarak Rusya, Irak ve Romanya öne çıkıyor.
Tarım ve hayvancılıktaki genel plansızlıktan narenciye ve dolayısı ile limon da payını alıyor.
Bugün erişilmezler arasına katılan limonda durumun böyle olacağı 6 ay önceki haberlerde saklıydı.
Ocak ayında basına yansıyan haberler arasında limonun 1-2 TL’ye alıcı bulamadığı vardı. O gün için sokaktaki yurttaş için çok da anlamlı olmayan bu haberlerin etkilileri ve yetkilileri de ilgilendirmemiş olduğunu bugünlerde anlamış olduk.
Küresel ölçekte önemli limon üreticisi olan Türkiye bu ürünün dışsatımından da para kazanır durumda.
Buna karşılık kendi insanına limon yedirmekte güçlük çekiyor olmak açık ve net bir yönetsel başarısızlık göstergesidir.
Devletin başındakiler gündelik işleri kotarmanın yanı sıra öngörülü olmak gibi bir özellikle de donanmış olmalıdırlar.
Bu durumdaki bir ülkede limon gibi bol olması gereken ürünün kıtlığı yaşanıyorsa bu durumu yönetsel beceriksizlikle açıklamak kaçınılmazdır.
Ocak ayında basına yansıyan ve bugün yaşananı o gün duyurmuş olan haberlere dönecek olursak.
O tarihte ağaçta kalan limonu toplamak ve tüketilebilir duruma getirmek elbette olasıydı.
Burada görev devlete düşmekteydi.
Bu arada, önemli limon üreticisi Hatay ilimizin depremden en çok etkilenen illerden birisi olduğunu anımsadığımızda limonu ağaçta bırakmamak, üreticiyi bir şekilde kazanımla buluşturmak biraz daha önem taşımaktaydı.
Böyle zamanlarda ulusal çapta bir yardımlaşma ve dayanışma düzenlemesi yapmak limon krizini önlemede yararlı olabilirdi.
Ulusal yardımlaşma ve dayanışma duygusunu koruyan, geliştiren bir devlet yönetimi öncülük edeceği bir seferberlikle aşabilirdi bu darboğazı.
Toplumu ortadan ikiye bölmeyi başaran ve bu durumu sürdürmeye kararlı ülke yönetiminin bu bağlamdaki başarısızlığı şaşırtıcı olmadı.
AKP’den önce limona erişim diye bir sorun yokken 101. Yaşına girmiş olan Cumhuriyet limon darlığını ve pahalılığını da gördü.
Hiç eksik olmayan fırsatçı takımı harekete geçer de limon dışalımı da yaparsa bu beceriksizlik tarihe iyice kazınmış olur.
Seçilenlerin ilk yüz günü aşağı yukarı doldu. Suda ve ekmekte indirime bindirimler bile geldi. Ulaşım zamlandı. Hangi hizmetin ve ürünün ederi yerinde saydı ki, belediyelerin sundukları zamlanmamış olsun!
Görüldüğü kadarı ile koltuğa oturan başkanlaın ilk hevesle yerine getirdikleri sözler dışında ilk yüz gün yakın çalışma takımının oluşturulmasıyla geçti. Onun bile tamamlanmış olduğu söylenemez.
Yüz gün metaforu toplumun ilgisini çekme amaçlı.
Yeşertilen umutların büyütülmesi amaçlı olduğu da söylenebilir.
Belediyeler son çeyrek yüzyılda daha önce hiç olmadığı kadar sosyal yardım kurumlarına dönüştürüldü. Cumhuriyetin beşte birine denk düşen süredir görevde olan iktidarın bu bağlamdaki payı yadsınmaz.
Son birkaç yıla damga vuran ekonomik yıkım koşullarında belediyelerin bu işlevleri gerilemek bir yana belirginleşti.
Merkezi yönetimin yap(a)madıkları belediyelerin sırtına daha fazla yüklendi.
İlimiz İzmir’de ve Türkiye’nin başka illerinde büyükşehir belediyelerinin tarım ve hayvancılık etkinliklerine de giriştikleri görülüyor.
Merkezi yönetimin elini eteğini çektiği bu alanla ilgili olarak belediyelerin öne çıkması çelişkili bir durum gibi görünse de besin üretimi son derece yaşamsal ve öncelikli bir iş olduğuna göre iyi ki bu alana el ettılar demek de kaçınılmaz.
Diğer yandan, başta metropoller olmak üzere pek çok yerleşimde belediyelerin asal görevlerini yerini getirmelerini beklemek de doğal.
Daha önceki yıllarda da değindiğimi anımsadığım üçlemeyi yinelemekte yarar var.
Kuşkusuz bu üçleme onüçlemeye de tamamlanabilir.
Buradaki amacım örneklem oluşturmak.
Özde vurgulamak istediğim belediyelerin köşeli sözler üzerinden yürümesinden çok gösterişsiz ama daha temel davranışlara yönelmesi.
Üçlemeye gelince :
Kaldırımlardaki karmaşaya ve işgale son verilmesi.
İçilebilir musluk suyu sunulması.
Çöp güvenliğinin sağlanması.
AW498160
Bu üçlemeyle kendisini gösteren görevler karşısındaki tutumları belediyelerin kamu yararını gözetme ve kollama konusundaki yaklaşımlarını belirleyecek turnusol kâğıdı işlevi görecektir.
Kamu yararının korunması ve kollanması anlayışı bir kez yerleştiğinde dağlarca sorunun çözümü de kolaylaşacaktır.