cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • GÖREV YERİNE GETİRİLDİ

     

    9 Eylül hep önemliydi. Bu kez biraz daha önemliydi! Koruması gerekenlerin bayraktan vazgeçtiği, bayrağın yasaklanmaya çalışıldığı döneme rastlayan bu 9 Eylül’de her birimiz bu önemli görevi yerine getirmeliydik.

     

    Gözlemleyebildiğimiz kadarı ile bayrak yasakçılığı 9 Eylül’e ilgiyi artırmıştı! 9 Eylül’e gün sayarken yaptıklarının altından kalkamayacaklarını anlayınca geri adım attılar. Bu geri adımda İzmir halkının kararlı ve ilkeli duruşu da önemli etken oldu!

     

    Bugün Cumhuriyet Meydanı’ndan Konak Hükümet Konağı önüne kadar ellerinde bayraklarla yürüyen coşkulu kalabalık görevini yerine getirmeye kararlıydı.

     

    Biz İzmirli hekimler de İzmir Tabip Odası pankartı altında görevimizi yerine getirmek için alanlardaki yerimizi almıştık!

     

    Bu noktada bir parantez açıp TGB’li gençlerden söz etmeliyiz. Yaratıcı eylemciliklerini bu kez de ortaya koydular.

     

    Gözüpek ve kararlı TGB’liler Konak Saat Kulesi’ne tırmanarak “O Bayrak Çekilecek Demiştik” ve “Çuval Geçirdiniz Denize Dökeceğiz” diye haykırdılar! Elindeki pankartın alt ucunu aşağıdaki polisin acımasızca çekiştirmesine aldırmayan yürekli genç bayrağı yere düşürmeyeceğini bu dirençli duruşuyla da ortaya koymuş oldu!

     

    Gençler bu 9 Eylül’de de öğretici olmayı sürdürdüler!

     

    Mangal yürekli gençlere selam olsun!

    90 yıl önce İzmir’e bayrak çeken Yüzbaşı Şerafettin’in, Teğmen Ali Rıza’nın, Teğmen Hamdi YURTERİ’nin, Besim KURTER’in, Binbaşı Ali Reşat’ın, Selahattin SELIŞIK’ın, Zeki DOĞAN’ın, Fikret YÜZATLI’nın, Abdurrahman ÖZGEN’in, Suphi KULA’nın, Zekai KAUR’un, Zühtü IŞIL’ın ve Bombacı Ali Çavuş’un kısacası “9 Eylül 1922’de İzmir’e Bayrak Çeken Kahramanlar”ın kemiklerini sızlatmadıkları için…

     

    Ceyhun BALCI, 09.09.2012

     

     

     

  • “İlk Kurşun” kenti olarak ün salmış İzmir aynı zamanda “Son Kurşun” kentidir. Milli Mücadele Yunan’ın İzmir’de denize dökülmesiyle noktalanmıştır.

    Tarihi 5000 yıl öncesine dayanan İzmir insanlık tarihinin yazıldığı kentlerden birisidir.

    Osmanlı döneminde bir taşra kenti olarak görülen İzmir bundan kaynaklanan eksikliğini bir Levanten kenti olmasından kaynaklanan üstünlüklerle süslemiş. Levanten kökene dayanan ticaret geleneği zamanla Ege kaynaklarının dünyaya açılan penceresi olma özelliğiyle güçlenmiş.

    Bu sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı İzmir’e Osmanlı döneminde de onu izleyen Cumhuriyet sürecinde de ayrıcalıklar sağlamış.

    Hoşgörü ve çağdaşlık bu ayrıcalıkların önde gelen ikilisi olmuş.

    Yerel gibi görünse de 9 Eylül ulusal ölçekli önemde bir kurtuluş günü olagelmiş.

    Son yıllarda kentin Yunan işgalinden kurtuluşuyla birlikte çıkan büyük İzmir yangınını kimlerin çıkardığı üzerine kurgulanan tartışmalar bu yıl 9 Eylül’ün bayraktan arındırılmasıyla önemli ve kritik bir noktaya sürüklenmiş durumda.

    Demokrasinin geliştiği, özgürlüklerin genişlediği son yıllarda 9 Eylül’den vazgeçmek eriştiğimiz özgürlüğün sıra dışı boyutu olarak çıkmakta karşımıza.

    Kendisini var eden değerlere sırtını dönmeyen İzmir Kalesi’nin düşürülmesi yolunda hamlelerin biri diğerini izlemekte. Bağımsızlık, Cumhuriyet ve Atatürk adının silinmesi yolunda ulusal ölçekte önemli adımlar atılırken İzmir Kalesi bu yoldaki önemli engel olarak varlığını sürdürmekte!

    9 Eylül coşkusunun baskılanması yolunda bayrak yasaklaması önemli bir denemeydi. Başarıya ulaşsa çok önemli bir engel daha yerle bir edilmiş olacaktı.

    İzmir halkının kararlı ve dik duruşlu direnişi bayrak yasakçılarını dize getirmiş durumda.

    9 Eylül’de Hükümet Konağı’na Türk bayrağı çekilmesi töreni yeniden programa alınmış durumda.

    9 Eylül’de dik ve kararlı duruşunu sürdüren İzmir’de kentliler bu anlamlı güne yaraşır bir coşku içinde olmalı ve bu güzel bayramı kutlamalı!

    Ceyhun BALCI, 08.09.2012

  •  

    Terör tırmandıkça konuşan da, akıl veren de çok! Asıl sorgulanması gerekenler ise es geçiliyor! Görev dördüncü gücün! Yani medyanın! O adı büyük kendisi küçük medya da genel yayın yönetmeni düzeyinde karartmaya katılınca söz tükenmeye yüz tutuyor. Gazeteci kılıklının biri Güneydoğu dağları ne kadar da güvenli deyip yağcılığa soyunmuşken kurduğu masa başında paralanırcasına Beytüşşebap olayı yaşandı.

    Sözümüzü sakınmayalım!

    Karartmacıları bir yana bırakıp soralım! Gündelik yaşamının bir parçası haline gelmiş bu güzel ülkede “terörle mücadele istek ve iradesi var mı?”. Dehşet verici ve pek iddialı olsa da dile getirilmeye değer bir soru!

    Sözcü’deki (05.09.2012) sekiz sütuna manşet 2 fotoğraf hiç unutulmamacasına belleklere kazınmalı! En üstte sıra sıra şehitlerin fotoğrafları ve hemen altında Beytüşşebap’taki askeri konutlardan Türk Bayrağı indirme sahnesi! “O bayrak inecektiyse eğer boşuna şehit düşmüş  olmadı mı o vatan evlatları!” diye sormaz mısınız? Meğer Türk bayrağı saldırganların cenazeleri oradan geçirilirken “tahrik olmasınlar” ve de “incinmesinler” diye kaldırılmış. Ne kadar kutsal(!) ve kabul edilebilir(!) gerekçeler değil mi? Neyse taslanmanıza gerek yok! “Çok güzel şeyler olacak!” diyen büyüklerimiz bunu da unutmamızı öğütleyeceklerdir.  “Dökülen kan durdurulsun da nasıl durdurulursa durdurulsun, gerisi önemli değil!” diyen halkımız da bu maskaralıklara ve hainliklere sessiz kalarak omuz vermeyi sürdürecek midir?

    Yeryüzünde bayrağından, vatanından, ulusundan ve değerlerinden vazgeçerek var olmayı sürdürmüş bir toplum var mıdır?

    Daha da ileri gidip bayrağından vazgeçmenin, vatanından vazgeçmek; vatanından vazgeçmenin ülkesine ihanet etmek olduğunu anımsatalım!

    Belki bir şeyler düşündürür, bizleri sarsar da kendimize getirir düşüncesiyle Henry Kissinger’ın şu sözlerini paylaşalım!

    “Kendi içimizdeki hainleri en ağır şekilde cezalandırırız. Başka ülkelerinkileri ise el üstünde tutarız!” Emperyalizmin küresel ölçekli başarı reçetesidir dile getirilen!

           Şimdi anladınız mı bizdeki hainlerin rahatlığını ve sırtlarını nerelere dayadıklarını?

           Terörle ve hainleriyle mücadele iradesine kavuşmuş bir Türkiye özlemiyle…

    Ceyhun BALCI, 06.09.2012

  • BABAM ALPASLAN BERKTAY

     

    KİEV

    DENİZ

    BERKTAY

    Cumhuriyet 09.09.2012

    Babam Alpaslan Berktay

    Cumhuriyet okurlarının yıllarca yazılarından tanıdıkları insan hakları ve tam bağımsız Türkiye savunucusu, ödünsüz Cumhuriyet aydını, benim babam, başöğretmenim, hayattaki en büyük mutluluk kaynağım, yaşadığı sürece kendimi her an uyanmaktan korktuğum bir rüyada hissettiğim insan, Dr. Alparslan Berktay, 29 Ağustos Çarşamba gecesi, bedenen aramızdan ayrıldı (Hayatı hakkında bkz. Erol Köktürk, İnsan Kazanacaktır – Dr. Alparslan Berktay’ın Kitabı, Şubat 2012). Babamla İzmir’de son üç aylık dönemi dolu dolu geçirdiğim, ona sevgi ve hayranlığımı hemen her konuşmamızda dile getirdiğim ve babamın hayatından memnun ve gelecekten umutlu olarak gözlerini yumduğunu bildiğim için kendimi toparladım sanıyorum. Fakat, hâlâ duruma alışamadığımın farkındayım (hâlâ, gülünç bir olayla karşılaştığımda, ilk saniyelerde “babam akşam bunu duyunca çok gülecek”, diye düşünüyor, ancak ilerleyen saniyelerde gerçeği hatırlıyorum). İzmir’den uzaklaştığımda yeni duygusal patlamalarla karşılaşacağımı, ona özlemimin artacağını, onun resimleriyle konuşmaya başlayacağımı hissediyorum. Yurtdışındaki oğluyla yazışabilmek için 80’inden sonra bilgisayar kullanmayı öğrenen babamın e-maillerini göremeyeceğim sabahları internete girdiğimde. Ben televizyonda konuşma yaptıktan on beş dakika sonra babam beni arayıp “ah benim ukala oğlum”, demeyecek. Sevinçlerimi onunla paylaşmaya alıştığımdan, artık her mutluluğumun içinde bir hüznün olacağını da biliyorum. O nedenle bugünler, onu anlatabilmem için belki de en uygun zaman. Alparslan Berktay, 1924 yılında, Giritli bir ailenin çocuğu olarak, İzmir’de doğdu. Babası Halil Namık Berktay, 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Muharebesi’nde, komutanları şehit düştükten sonra, Boğaz’ın en kilit noktasındaki Dardanos Bataryası’nın komutasını üstlenmişti. İşgal yılları İzmiri’nde Yunanlılara karşı istihbarat çalışması yürütürken yakalanarak idama mahkûm edilmiş, fakat infazdan bir gün önce kaçıp kurtulmuş, zaferden sonra ise üst düzey bir bürokrat olarak, ailesiyle birlikte Anadolu’yu dolaşmış ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecine katkıda bulunmuştu. Ülkeye ve insanlığa hizmet mevhumunu ve Atatük ilkelerine bağlılığı dedem babama, babam da bana aşılayacaktı. (Babamla ben, birbirimizden uzak yaşadığımız yıllarda da, hem milli bayramlarda, hem de 18 Mart’ta birbirimizi tebrik ederdik. Dardanos Bataryası’ndan söz eden bir kaynak bulup babama söylediğimde babam “Deniz! Ne diyorsun!” diyerek heyecanlanır, ben de ona, muharebeyi anlatan satırları keyifle okurken, babamın telefonun öbür ucunda çocuklar gibi sevindiğini hissederdim. Babam için Çanakkale Zaferi, “Garb’ın afakını saran çelik zırhlı duvar”a karşı salt insanın zaferiydi ve bunda kendi babasının da payının olmasının haklı gururunu duyuyordu. Babam, Tıbbiye’den mezun olduktan sonra, köyleri dolaşıp ücretsiz hasta bakarak ve kendisini toplumsal mücadeleye vererek geçirdi bütün gençlik yıllarını. Ne 12 Mart zindanları, ne 12 Eylül, ne de hayatı boyu süren polis takibatları, babamı tuttuğu yoldan döndüremedi. Öte yandan, kendisine en büyük kötülükleri edenlere bile kin gütmeyen, ben onlardan “geberdiler” diye söz ettiğimde bana kızan bir insanlık abidesiydi babam. İlk gençlik yıllarımda, birilerine kin güttüğüm anlarda uzaktan babamı görmek, onun içindeki ruhsal zenginliğin yüzüne nasıl yansıdığına tanık olmak, bana, içinde bulunduğum sığlığı duyumsatırdı. Benim, 12 Eylül sonrasında yetişmemin etkisi ve babama muhalefet etme güdüsüyle muhafazakâr-sağ çizgiyi benimsediğim ergenlik yıllarımda babam bana “Hayatta hiçbir şeyi, hatta benim söylediklerimi bile körü körüne kabul etme. Devamlı şüphe et. Eğer sen bana bir gün ‘Baba, ben şu çizgiyi benimsedim’ diyecek olursan ben sana sadece ‘İyice düşündün mü’ diye soracağım”, derdi. Ve sonunda, bir akşam satranç oynarken, benim yaptığım propagandaya bir tek soruyla karşılık vermiş ve onun bana sorduğu soru, benim o zamana kadarki düşünce sistemimi bir gecede tuzla buz edivermişti. Dünya görüşü ile hayat tarzı uyumlu olan babam, Türkiye’nin mevcut darboğazdan çıkacağına olan inancını hiç yitirmedi. Geçen yılki seçimlerden sonra, babamdan endişe ederek onu teskin etme amacıyla Kiev’den İzmir’i arayıp “Merak etme, bugünler geçecek” dediğimde babam bana büyük bir coşkuyla “ona ne şüphe!” demiş ve beni kendi karamsarlığımdan utandırmıştı. Türkiye’nin ve dünyanın güzel günler göreceğini ve oğlunun da kendisini izleyeceğini bilerek yumdu gözlerini. O nedenle, şimdi net olarak görüyorum ki, belli idealleri olan, bunlara inanan ve yüzü ileriye dönük olarak nihai zaferden emin olanlar, bedenen aramızdan ayrılsalar bile daima yaşarlar.

    denizberktay@yahoo.com

    BİR KEMALİSTİN ARDINDAN

    Cumhuriyetle neredeyse yaşıt bir Cumhuriyet çınarı Dr Alpaslan Berktay’ı yitirdik. Adının önündeki unvandan da anlaşılacağı gibi Berktay (öncelikle) bir hekimdi. “Aydın, mesleğinin sınırları içinde kalmamalı!” diyen bir hekimdi Dr Alpaslan Berktay. Hekim mesleği dışındaki konulardan da sorumludur diyerek bir bakıma “Tıbbiyeli” ruhunu Berktayca dışavurmuş oluyordu. İyi hekimliğini halkçı hekimlikle taçlandırmasının yanı sıra yazar, öykücü, insan hakları savunucusu, Cumhuriyet sevdalısı ve belki de sayılanlar kadar önemlisi mangal yürekli ve dik duruşlu bir aydındı. Bir aydın olarak mesleğinin sınırlarına tutsak düşmediğini daha nasıl ortaya koyabilirdi ki? Şimdilerde karınları tok, sırtları pek tatlı su aydıncıklarının sergilediği acıklı gülünçlükleri onun 1984 yılındaki “Aydınlar Dilekçesi” imzacılığı ile karşılaştırırsak mangal yüreğinin ve dik duruşunun boyutunu daha iyi anlamış oluruz.

    Modaya uyup da kolaycılığı seçenlerden değildi. Ne hekimlikte, ne yazarlıkta, ne de aydın olma görevini yerine getirirken küpünü doldurmayı aklından bile geçirmeyenlerdendi. Hekimlikteki şaşmaz ilkesi halkçılık ve toplumculuk oldu. Hekimlik yaptığı dönemin Türkiye koşulları düşünüldüğünde parasal servet edinmesi işten bile değildi. Tersine hastasıyla arasına parayı asla sokmadı. Hekimlikten para yerine bolca sevgi, saygı ve şükran kazandı. Gözü dönmüş baskıcılık ve gericilik Dr Berktay’ın yalnız düşüncesinden değil yaşamdaki varlığından bile rahatsızdı. Kamuda çalıştığı dönemlerde üstlerine Berktay’ın harcanması yolunda akla gelebilecek her türlü baskının yapılmasından geri durulmadı. Böylesi dönemlerde tek dayanağı iyi hekimlik, halkçılık ve toplumculuk oldu. Belki de bu sayede harcanamadı. Bu yönüyle de yalnız söylemde değil aynı zamanda eylemde de katıksız bir Cumhuriyetçi olduğunu fazlasıyla kanıtladı.

    Bir Cumhuriyet yurttaşı olarak kendisini var eden ülkeye ve topluma ihanet etmek onun işi değildi. Tersine ülkesine, vatanına, insanına ve tüm bunların yanı sıra Cumhuriyet’e her koşulda sahip çıktı. Yayılmacıların koçbaşına dönüştürülen İnsan Hakları Derneği’ni gözünü kırpmadan terk etmesi ve bu alandaki mücadelesini farklı bir yapılanma içinde sürdürmüş olması Atatürk’e ve onun emaneti Cumhuriyet’e saygısının ve sahiplenme dürtüsünün belleklere kazınmış kanıtıdır.

    Onun için aydın olmak sorumluluk ve yükümlülük de almak demekti. Rüzgarın estiği yöne göre konumlanıp eğilip, bükülenlerin, yelkenlerini ve cüzdanlarını şişirenlerin tersine yüreğini ortaya koyanlardandı. Otuz yıl önce kayıtsız, koşulsuz biat edenlerin bugünlerde efelenmesine bakmayın! Dr Alpaslan Berktay 12 Eylül’e olduğu yıllarda 1984’te Aydınlar Dilekçesi’ne koyduğu imza ile çoğu kimsenin kaçacak delik aradığı dönemde göğsünü siper edebilenlerdendi.

    “Genç yılgınlar” ülkesinde “Çılgın Türk” olmayı başaranlardandı. Yaşamının son yıllarında kendisini de var eden Cumhuriyet’in içine düştüğü durumu görüp de gereğini yapanlardandı. Oysa, sayısını bilemediğimiz kadar çok aydıncık Cumhuriyet’i korumak ve kollamak bir yana; yıkıcı ve bölücülerle bir olup yayılmacı koçbaşı olma heveslerini her fırsatta ortaya koymuş değiller miydi? Kolay olan buydu! Zoru seçmek Dr Berktay için yaşamı boyunca hiç zor olmadı!

    Seksen yedi yaşında İzmir Tabip Odası’nın süreli yayını Tıbbiyeli’ye verdiği röportajda “Ses Vermek Gerek” diyerek “Yorulsanız da durmayın!” diyen Atası’nın izinde olduğunu kimbilir kaçıncı kez ortaya koymuş oluyordu. Dr Berktay herkes ses verirken değil de hiç kimseden ses çıkmazken ses vermeyi seçenlerdendi. Ses verecekler suturulmuş ya da devşirilmişken ses vermek çok daha anlamlı ve önemli bir gereksinim olduğuna göre gereğinde kendisini feda ederek ses veren Dr Berktay için baskılar, yıldırmalar tutuklanmalar, işkenceler yaşamının sıradanlaşmış ayrıntıları olmaktan öteye bir anlam taşımadı!

    “Solculuk”la “Ulusalcılık” arasında çelişme ve çatışma olmadığını yüreklilikle ortaya koyanlardandı. Bayrağa, ulusa, vatana, Kuvayı Milliye’ye ve elbette tüm bu değerlerin toplamı demek olan Atatürk’e yaşamı boyunca bağlılığı bu yaklaşımının ölümsüz belgesidir.

    Dik duruşlu, eğilmez bükülmez aydın kişiliğinin önemli dayanaklarından birisi de anti emperyalist bilincidir. Bu konuda da ödünsüz ve yalın söylemlidir. Medyadaki kiralık ve satılık pek çok kalemin kamuoyu oluşturma çabalarıyla alay edercesine Nazi toplama kamplarıyla Irak’taki Ebu Garib’i, Hitler’le Bush’u karşılaştırmaktan çekinmedi.

    Dr Alpaslan Berktay’ın Aydınlanmacı, Kemalist ve Cumhuriyetçi İlhan Selçuk’la dostluğu ve gönüldaşlığına da değinmeden geçilemez İlhan Selçuk 21.08.1986 günlü Cumhuriyet gazetesindeki Pencere’sinde Dr Berktay’ın başından geçen pasaport acıklı güldürüsünü özetledikten sonra yazısını şöyle bağlar! “Dr Berktay’ın suçu yurtseverliktir.” Bir kişinin boynuna asılacak şeref madalyası demek olan bu yurtseverlik suçu yaşamı boyunca başına gelenlerin de biricik nedenidir.

    Dr Alpaslan Berktay için söylenecekler de, yazılacaklar da bitecek gibi değil. Kendisini mesleğinin sınırlarına tutsak etmeyen, hiç kimse vermezken bile “Ses vermek gerek!(*)” diyen o cesur yüreğin sahibi 29 Ağustos’ta aramızdan ayrıldı.

    Dr Alpaslan Berktay yalnız biz İzmirli hekimlerin kaybı değildir. Yalnızca İzmir’in kaybı olarak da sayamayız onun yokluğunu. Ülkemiz üzerine çöken koyu karanlığın bir çok kişiyi yıldırdığı, pek çoğunu da dönekleştirdiği günümüzde “Ses vermek gerek” diyen Dr Berktay bütün Türkiye’nin acı kaybıdır.

    Artık, bedeniyle değil ama ilkeleri, mücadeleciliği, vatanseverliği, Atatürkçülüğü ve en umutsuz anda bile “İnsan Kazanacaktır!(**)” diyebilen bilgeliği bizlerin yolunu aydınlatmayı sürdürecektir!

    Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın!

    Anısına saygıyla…

    Ceyhun BALCI, 01.09.2012

    (*)http://www.izmirtabip.org.tr/dergi/default.asp?L=TR&did=5

    (**) İnsan Kazanacaktır (Dr Alpaslan Berktay’ın Kitabı), Erol Köktürk, Şubat, 2012.

  •  

    Bir kaynakta Sosyal Demokrasi şöyle tanımlanmış. “Sosyal demokrasi ya da merkez sol, kapitalizmin yarattığı eşitsizlik ve adaletsizlikleri demokratik sistem içinde kabul edilebilir düzeye indirmeyi amaçlayan siyasi ideoloji.” http://tr.wikipedia.org/wiki/Sosyal_demokrasi

                Sosyal Demokrasi kavramının köklerine inildiğinde Lenin adına da rastlanacaktır. İkinci Dünya Savaşı sonrasının dünyasıyla yetinelim bu kavramı tanımlamak için.

    İkinci Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu dünya düzeninde bloklar arasında kendisini gösteren yarış özellikle Batılıları yandaşlarını yitirme korkusuyla yüzleştirince kullanılmaya başlanır Sosyal Demokrasi. Kapitalizme dokunulmazlık getiren Sosyal Demokrasi geniş insan yığınlarının sosyalizmin çekim merkezinden uzak tutulması işlevini üstlenir. Başarılı da olur. İskandinavya ve Almanya örnekleri kanıttır.

    Sosyal Demokrasi rüzgarının Türkiye’yi etkilemesi de kaçınılmazdır. Kendi koşullarını göz ardı edip  Sosyal Demokrasi aşkına tutulmuş parti ve önderlerimiz de yok değildir. Sıradan yurttaşlar da sosyalist, komünist, solcu ya da Kemalist sıfatları yerine kendilerine “sosyal demokrat” etiketini yapıştırmakta sakınca görmezler. Kolaycı ve tehlikeden uzak tutan bir yaftadır. Başınızın derde girmesi söz konusu değildir.

    Çok başarılı(!) Sosyal Demokrasi’nin ölümü Olof Palme’ninkiyle eş zamanlıdır.

    Sosyalist Blok’un çöküşü Sosyal demokrasi’ye olan gereksinimin de sonlanması anlamına gelir. Emektar sosyal demokrasinin buruşturulup çöpe atılan bir kağıt parçası olmasına da razı gelmez gönüller. Partiler ve elbette programlar korunur. Ama, hem partiler hem de önderlikler dönüştürülmelidir. Görünürdeki sosyal demokrasi kalkanının ardına sömürgecilik ve yayılmacılık saklanacaktır.

    Liberali, bölücüsü, işgalcisi, saldırganı ve azılı kapitalistiyle her telden çalan sosyal demokrat partiler Sosyalist Enternasyonal denen örgütün sepetinde yer bulurlar kendilerine.

    İngiltere’nin o anlı şanlı İşçi Partisi bir sosyal demokrat örgüt ve Sosyalist Enternasyonal’in saygın bir üyesi olarak Irak’ta yüz binlerce kişinin öldürülmesinin baş ortakçısı olduğunu anımsayalım!

    Fransa’nın çiçeği burnunda (Sosyal Demokrat) Cumhurbaşkanı Hollande buyurmuşlar! “Suriyeli muhalifler hükümet kurarlarsa tanırız!” Hem sosyal hem de çok demokrat bir yaklaşım değil mi? Fransız Cumhurbaşkanı’nın yaptığını adlandırmayı da  Fransız basınına bırakalım! “Le Monde : Hollande Sarkozyleşti!” (Aydınlık, 30.08.2012)

    Aslına bakılırsa Hollande Sarkozyleşmedi. Zaten öyleydi! Sarkozy korkusu, Fransa’da bir başka Sarkozy’nin iktidarını engelleyemedi dense yeridir.

    Örnekler sayısızdır. Hepsi sayılacak olsa kitaplara sığmaz!

    Bu iki yalın örnek bile bizlere kendilerini hala Sosyal Demokrat olarak tanımlayan arkadaşlara şu soruyu sorma hakkı verir!

    “Nasılsınız, iyi misiniz?    Kimlerle dans ettiğinizi sorgulama zamanınız gelmedi mi?”

                Bu yasaklı 30 Ağustos gününde bize yasaklanan bayram nedeniyle bayram edenlerin önemli bölümünün Avrupalı ve Amerikalı sosyal demokrat olduklarına kalıbımı basarım!

                Ceyhun BALCI, 30.08.2012

  •  

     

    Her yıl 10 gün önceye gelmesi gereken dinsel günlerin kimilerini 23 Nisan’a sabitleyen anlayış öldürücü darbeyi ulusal bayramları yasaklayarak vurmakta!

     

    Geçen 30 Ağustos’ta başlatılan, 29 Ekim’de aşama yapan, 23 Nisan üzerindeki gölge daha da koyulaştırılan ve 19 Mayıs’ta başarılı bir ilk tur atmış olan yasakçı anlayış ikinci tura da hızlı bir giriş yapmayı amaçlamış görünüyor!

     

    İşte 30 Ağustos 2012! Bayram sahibinin elinden alındıktan sonra, tam da gününe rastlayan sağlık nedenleriyle “resepsiyonsuz” bırakıldı!

     

    Yarınki törenler olabildiğince yasaklanmış ve deyim yerindeyse dikkat çekmeyecek sınırlara hapsedilmiş durumda!

     

    İzmir’de sabahki geçit törenleri henüz yasaklanmamış olmakla birlikte asıl kutlama yığınsal katılımla öğle saatlerinde gerçekleştirilecek!

     

    Saat 12.30’da Büyükşehir Belediyesi önünde toplanılacak! Ardından, Gümrük yoluyla Cumhuriyet Alanı’na doğru yürüyüşe geçilecek!

     

    30 Ağustos’tan sonra 9 Eylül’de İzmir’in Kurtuluş Bayramı kutlanacak! Her ne kadar kentsel ölçekli gibi görünse de Kurtluş Savaşı’nın noktası da sayılan 9 Eylül ulusal ölçekli bir gün!

     

    “Ulusal Bayram Yasakçılığı” bu noktadan hareketle 9 Eylül kutlamalarına da el atmış!

     

    Törenlerde Atatürk Anıtı’na yalnızca Büyükşehir Belediyesi’nce çelenk konacakmış. Belkahve’deki törenler, süvarilerin İzmir’e temsili girişi ve Hükümet Konağı’na Türk byrağı çekilmesi törenleri de herhalde karmaşaya yol açmasın ve belki de turistleri korkutmasın diye kaldırılmış! Kısaca, 9 Eylül’ü 9 Eylül yapan ne varsa kökünden kazınmış!

     

    Bayrağından, vatanından ve ulusal değerlerinden vazgeçen ilk insan topluluğu olarak tarihe geçmeye kararlıyız belli ki!

     

    Elbette İzmir halkı izin verirse!

     

    Bu nedenle inadına bayram, inadına kutlama!

     

    Yasaklı bayramlarınız kutlu olsun!

     

    Önce 30 Ağustos’ta sonra da 9 Eylül’de bayrağını kapan alanlara koşmalı!

     

    Ceyhun BALCI, 29.08.2012

     

     

  • SARAYBOSNA

     

    Mostar’dan Saraybosna’ya 125 kilometrelik yolumuz var. Yine ters yönlere gitsek de Neretva ile olan yoldaşlığımız sürüyor. Neretva vadisi yol boyunca bizlere görsel şölen sunmayı sürdürüyor.

    Jablanica’da yakın tarihte yaşananlara ilişkin bir anıt selamlıyor bizleri. Neretva Köprüsü. 1969 yılı yapımı aynı adlı sinema filmine konu olmuş bir 2. Dünya Savaşı öyküsü.

    Yanına Çetnikleri de alan faşist Alman işgalcilerinin sayısı yüz bini aşkındır. 1943 yılının hemen başında Ocak ayında yaklaşık 20 bin kişilik bir Partizan gücü sırtını Neretva Irmağı’na verecek şekilde bölgede sıkışıp kalır. Almanlar tarafından yok edilmeleri an meselesidir. Josip Bros Tito komutasındaki Partizan’lar bu güç durumdan kurtulduktan sonra düşmanın kendilerini izlemesinin önüne geçmek amacıyla ırmağın karşı kıyısına geçtikten hemen sonra Neretva Demiryolu Köprüsü’nü kullanılmaz hale getirirler.

    İşte o köprü, o haliyle ve yanı başındaki alçakgönüllü müzesiyle birlikte selamlar ziyaretçilerini. Alman faşizmine karşı şanlı bir direniş gösteren Partizan’lar ile Tito’nun anısı yıkık köprüde ve müzede yaşamaktadır. Tito’nun artık parçalanmış Yugoslavya’sını bu yıkık köprüye benzetmek geldi içimden!

    Saraybosna ya da Sarajevo 750.000 nüfuslu, çok dinli-mezhepli bir kültür kavşağı. İlk bakışta eşsiz bir üstünlük gibi görünen bu durum kentteki izleri bugün de canlı olan acıların da görünürdeki nedeni olmuş. Çağımız insanı zamanı yetmediğinden olmalı, olayların geri planını irdelemeye üşeniyor. Uzun soluklu değerlendirme alışkanlığının yokluğu ve nedenselliğe dayanan analitik düşünceden kopuş önümüze konanı yeme kaçınılmazlığına yol açıyor.

    Yugoslavya’nın sancılı parçalanma sürecinde ateşin en çok düştüğü kentlerden birisiydi Saraybosna. Bosna’da savaş boyunca yaşamını yitirenlerin sayısı 200.000. Dört yıla yakın süren Saraybosna kuşatmasında ölü sayısı 11.000. Bunların 1600’ünün çocuk olduğunu söylersek trajedinin boyutu daha iyi anlaşılacaktır.Yine bu süreçte Saraybosna’ya değişik türlerde 800.000 mermi ve Saraybosnalı başına 30 kg top güllesinin düştüğü bilgisi bu kentte yaşanan can pazarı konusunda biraz olsun fikir verecektir.

    Saraybosna’nın tarihi MÖ 3. bininci yıllara dayanıyor. Bu döneme ait  buluntulara ilk olarak kentin Butmir bölgesinde rastlanmış.

    Bronz çağında ise Saraybosna’da izlerine kıyı Balkanlar’da rastlanan ve buraların ilk halkı olarak da kabul edilen İlliryalı buluntularıyla karşılaşılmış. Varlıklarını sonraki metal çağlarında da sürdüren İlliryalı’lar o çağda eriştikleri teknoloji sayesinde güçlü Roma İmparatorluğu’na 250 yıl kadar direnebilmişler.

    Kaçınılmaz Roma egemenliğiyle birlikte bölgede Roma eserleri yükselmeye başlamış. Bunu izleyen Slav seferleriyle birlikte Antik Roma’ya ait ne var, ne yoksa ortadan kaldırılmış. Hıristiyanlığın bölgede de yayılmasıyla birlikte pagan Roma izlerinin hızla yok edilmesi arasında bir bağlantı kurulması da akla yakın bir açıklama olabilir. Yoğun eser veren Roma kalıntılarını yok etmenin bu amaca yönelenleri epeyce zahmete soktuğu ve zorladığı kesindir.

    Sonraki yıllarda Saraybosna Osmanlı egemenliği ile tanışmış. İzleri bugün de silinmemiş tarih ve kültür Osmanlı ile birlikte Saraybosna’nın iliklerine işlemiş. Osmanlı egemenliği Ortaçağ devleti Bosna’nın yıkıntıları üzerinde yükselmiş. Böylelikle Ortaçağ Bosna derebeylerine Osmanlı sipahilerine katılmaktan başka seçenek kalmamış.

    Tıpkı Üsküp (1689) gibi Saraybosna da benzer tarihte (1697) bir Avusturya-Macaristan İmparatorluğu komutanı olan Eugen Savoyski tarafından yakılma şanssızlığı yaşamış.

    Saraybosna’nın Osmanlı elinden çıkışı Balkanlar’ın geri kalanına göre biraz daha erken tarihte olmuş. 1878’de Avusturya-Macaristan birlikleri Saraybosna’ya girmiş. Bu tarihten sonra Saraybosna, demiryolu ile Viyana ve Budapeşte’ye bağlanmış. Avusturya-Macaristan egemenliği Saraybosna’da mimari alanında da kalıcı eserler bırakmış.

    1.Dünya Savaşı’nın bitişi Avusturya-Macaristan egemenliğinin de sonlanması anlamına gelir. Henüz yeterince soluklanmadan 2. Dünya Savaşı kendini gösterir ve bu kez kentteki Yahudiler faşist Almanya’nın ölüm listesindeki yerlerini alırlar. Saraybosna’da elemin ve ölümün  kapısını çalmadığı topluluk yok gibidir. 2. Dünya Savaşı’nda Saraybosna’daki 11.500 Yahudi faşizm kurbanı olarak tarihteki yerlerini almışlar.

    Alman faşizmine karşı Tito önderliğinde gösterilen güçlü direniş ve yiğit duruş  yüzleri biraz olsun güldürmüş.

    Savaştan sonra kurulan Yugoslavya Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne Bosna-Hersek Cumhuriyeti de katılmış.

    Saraybosna bunca çalkantının içinde unvanları arasına Olimpiyat Kenti sıfatını da yazdırmış. Saraybosna 1984 Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapma onuru kazanmış. Bu önemli olguya ilişkin bir müzeye de sahip olan Saraybosna’ya o tarihte 52 bin yabancı spor karşılaşmalarını ve yarışmalarını izlemek üzere gelmiş. Bu önemli spor olayı boyunca 520 bin bilet satılmış. Kış Olimpiyatları Saraybosna ve dolayısı ile de Bosna Hersek’in turizm patlaması yapmasında önemli etken olmuş.

    Yarım yüzyıllık barış ve sessizlik küreselleşme esintileriyle bozulmuş. Öne sürülenin tersine özellikle Yugoslavya gibi çok etnili ve mezhepli; karmaşık yapılı birlikteliklere yer yoktur bu yeni dünyada.

    Batılı kolayca yutabileceği ve sindirebileceği büyüklükte lokmalara dönüştürmekte kararlıdır ülkeleri.  Yugoslavya, parçalama projesine yatkınlık gösteren bir yapılanmadır. Tito’nun yokluğunda Yugoslav halkının aklını çelmek zor olmamış. Havuç ve sopa siyaseti, sivil toplum kuruluşu denilen dıştan güdümlü Truva atları ve aklını çeldirmiş kalabalıklar bir çuval inciri hep birlikte berbat etmekte gecikmezler.

    Akıl çelinmesi sürecinde Yugoslavya’da yaşanan utanç verici gelişmelerin en trajik bölümleri genelde Bosna-Hersek’te ve belki de özellikle  Saraybosna’da sahne almıştır. Tam da burada bir parantez açmakta yarar var. Savaşın çirkin yüzü topla, tüfekle ve başka her türden silahla kendisini gösterirken; ilk bakışta silah olarak algılanmayacak bir başka yöntem de aradan geçen yıllara karşın varlığını tüm ağırlığıyla hissettirmeyi sürdürüyor. Altın Ayı ödüllü “Grbavica” filmine de konu olan tecavüz ürünü çocuklar! Kendilerini şehit çocuğu olarak bilen ama acı gerçek günün birinde belki de hiç umulmadık anda suratlarında tokat gibi patlayan “tecavüz ürünü çocuklar”! Barış getirip getirmediği belirsiz olan; şimdilik barış getirmiş olsa bile sürdürülebilirliği tartışmalı uluslararası antlaşmalar bu trajediye çare olabilir miydi? Hiç sanmıyorum!

    Yugoslavya’da yaşananlardan her ne kadar öncelikle yayılmacı dış güçler sorumluysa da; aklını çeldiren ve kendisini, özendiren dış etkilere aymazlıkla kaptıran, tarihini yadsıyan hemen her toplum önderi ve bireyin de yaşananlardan sorumlu olduğunun altı özellikle çizilmelidir.

    Saraybosna 1. Dünya (paylaşım) Savaşı’nın başladığı kent olarak da bilinir. “Birinci Dünya Savaşı Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Ferdinand‘ın bir Sırp tarafından öldürülmesiyle başlamıştır….”   Bu sözler okul ders kitaplarımızda yer alan kalıplaşmış ifadelerden yalnızca birisidir.

    Saraybosna çevresinde kente egemen üç dağın (Romanija, Ozren, Jahorina) bulunduğu Milyaçka Vadisi’nde kurulmuş. Bunların herhangi birinden kentin görünümü doyulmaz güzellikte. Bu güzelliği gözlerimizin önüne seren tepelerin çok değil 20 yıl önce ölüm kusan silahlarla donatıldığını ve kente ölüm kustuğunu düşündüğünüz anda tüylerinizin ürpermemesi olanaksız!

    Bir yandan keskin nişancılar diğer yandan ölümcül Sırp topçu ateşi çarşı, pazar, çoluk çocuk dinlememiş. Ama, her nasılsa aynı becerikli topçu ve keskin nişancı havaalanı ve yabancıların barındığı otelleri ölümden bağışık tutmuş. Kent arşivi ve müzesi de yoğun ateş sonucu yanmış. Belgelerin daha doğrusu kent belleğinin % 90’ı böylelikle yitirilmiş.

    Saraybosna’da kısa bir yürüyüş bile kentin çok kültürlü yüzünü fark etmenize yetecektir.

    Başçarşı’dan başlayarak tarihi Sebil’in olduğu eski meydanda kentin Osmanlı geçmişine ilişkin pek çok eser görebilirsiniz. Köfteciler, börekçiler, tarihi eserler ve görüş alanınız içindeki başka bir çok varlık  tanışık olduğunuz bir ortamda bulunduğunuzu duyumsatmaya yetecektir.   Ferhadiye yayayolu boyunca sağlı sollu sıralanmış han, cami, medrese ve bedesten gibi yapılar yüzyıllar öncesinin Osmanlı Saraybosna’sını çağrıştırmaya fazlasıyla yetecektir.

    Sebil ve hemen yanındaki Sebil Camisi’ni geride bıraktıktan sonra Ferhadiye’de sağ koldaki Moriça Han zaman ayırıp içeri girmenize değecek güzellikte. Söz Sebil’den açılmışken Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden birkaç satır paylaşmakta yarar var :

    “Bu şehirde şifalı suların aktığı yüz ondan fazla çeşme mevcuttur. Bunların muslukları yoktur, sürekli akıp dururlar. Daha pek çok kaynak suyu vardır.

                Şehrin üç yüz yerinde susamışların su içtiği sebiller bulunur. Yedi yüz su kuyusu vardır. Kışın bazı su kaynakları donduğu için bu kuyulardaki sulardan yararlanılır.

                Burada 176 su değirmeni vardır.

                Beş tane de pek cazibeli hamam vardır.

                Beş kervansarayda yolcular ücretsiz olarak konaklar. Pek güzel, pek  düzenli, kale kadar sağlam 23 de han vardır.

                Saraybosna şehrinde yedi yerde yolcuların, yoldan geçenlerin, öğrencilerin güzelce karınlarını doyurabilecekleri imaretler bulunur.”

    Morica Han’da bir Türk Kahvesi ısmarlayarak hem handaki tarihi havayı soluyun hem de bu hoş mekanı inceleme fırsatı yakalayın! Sıcak bir yaz gününde yakın çevrede buradan daha serin ve iç ferahlatan bir ortam sunacak başka bir yer bulamazsınız!  Morica Han XVI. yüzyılda Gazi Hüsrev Bey Vakfı tarafından yaptırılmış. Saraybosna’daki hanlar içinde en iyi korunmuş olanı.  Yeri gelmişken han ve kervansaray ayrımına da değinelim. Hanlarda kalan yolcular hem ısınma hem de konaklama masrafını karşılamakla yükümlüdür. Buna karşılık kervansaraylar ücretsizdir. Kervansaraylarda kalanlar yalnızca yemek ve ısınma masrafını karşılarlar. Başka deyişle hanlar ticari amaçlı kervansaraylar ise hayır amaçlı kurumlardır.

    Yol boyunca sayısız hediyelik eşya satıcısı, kuyumcu ve benzeri gezgin uğrakları ilginizi çekecektir. Bölgedeki mimari doku hiç bozulmamış ve oteller de bu dokudaki yapılardan yararlanmış. Butik otel ya da pansiyon çok daha uygun olacaktır buralardaki yolcu evlerini tanımlamak için.

    Gazi Hüsrev Paşa Medrese (1537) ve Camisi üzerinden yıllar geçse de görkemlerinden çok şey yitirmemiş olarak sürdürmekteler varlıklarını. Medresenin kapısında şu yazıya rastlanır : “Gazi Hüsrev Bey bu yapıyı bilimi arayanlar için yaptırmıştır!”  Halk arasında ise kurşundan yapılma çatısı nedeniyle Kurşunlu Han olarak da bilinir. Döneminin önemli eğitim kurumlarından birisidir. Yedi bini el yazması, 4500’ü belge niteliğinde olan 50000’den fazla eser bulundurmaktadır.

    Gazi Hüsrev Bey’in adını taşıyan cami 1530-31’de yapılmıştır. Bahçedeki iki türbeden büyük olanında Gazi Hüsrev Bey yatmaktadır. Diğeri ise sonradan Müslüman olan Dalmaçyalı Katolik komutan Murat Tardiç’e aittir. Gazi Hüsrev Bey Camisi’nin hemen yanında Saat Kulesi yer alır.  Cami minaresi ile Saat Kulesi’nin aynı karede oluşturduğu görünüm de ilgi çekicidir.

    Başçarşı’da dolaşırken özellikle futbol tutkunlarının tanışık olduğu bir eski dosta rastlayabilirsiniz! Tarık Hodziç. Türkiye’de Galatasaray forması giymiş ve gol krallığı tahtına çıkmış ilk yabancı futbolcu olarak da tanınır. Şu anda yaşamını kebapçılık yaparak kazanıyor. Yılların izi saçlarına ve yüzüne yansımış olsa da  dimdik ayaktadır Tarık Hodziç.

    Yine, bu bölgede kentin çok kültürlü, çok dinli ve hatta çok mezhepli yapısıyla örtüşen dinsel yapılar da neredeyse yan yana yer almaktadır. Katolik ve Ortodoks Kilise’lerinin yanı başında bir sinagoga rastlamak hiç şaşırtıcı sayılmamalı. 1492’de Hindistan’a varmaya çalışan insanoğlu yeni bir anakaraya ayak basarken; bu keşifçilerin anayurdundakiler Yahudi’leri sürmekle meşguldü. İşte Saraybosna da  Avrupa’nın başka pek çok kenti gibi o Yahudi sürgünlere sığınak olan kentlerden yalnızca birisiydi..

    Sarajevo Katedrali önemli dinsel yapılardan birisi olarak gösterir kendisini. Katedral Latince koltuk anlamına gelen Katedra sözcüğünden köken alır. Katedral piskoposluk bölgesinin birincil kilisesidir. Katedral piskoposun resmi koltuğudur. Katedral aynı zamanda piskoposun öğreticilik yaptığı, başka din adamları yetiştirdiği yerdir. Piskopos Povsa tarafından yaptırılmış olan St Peter Katedrali’nin geçmişi 1247 yılına dayanmaktadır. Katedral’in yapım yılı 1889’dur.

    Araya giren Osmanlı egemenliği kilise hiyerarşisini de bozmuştur. Avusturya-Macaristan egemenliği bu hiyerarşinin düzeltilmesi fırsatını doğurmuştur.

    Ferhadiye’yi batıya doğru adımladıkça Osmanlı etkisinin giderek silinmeye başladığını fark edeceksiniz. Sağ tarafta et ve peynir pazarına görümlük de olsa girmelisiniz. Keşke bu kentte yaşamış olsaydım da buradan alışveriş etseydim dedirtecek çekiciliktedir.

    Biraz daha ilerlediğinizde Ferhadiye, kuzey paralelindeki Molla Mustafa Başeskici ve Mareşal Tito caddeleri ile kesişmek üzere kıvrılacaktır. Köşedeki sönmeyen ateş ve meçhul asker anıtı kentin savaşlı ve acılı geçmişine anlamlı bir göndermede bulunur. Saraybosna 2. Dünya Savaşı faşizminden 6 Nisan 1945’te kurtulmuş. Bu önemli günü canlı tutmak, o dönemde yaşananları unutturmamak için dikilmiş bir anıt. Yugoslavya’nın çöküşü sırasında yaşanan kuşatma ve iç savaşa ilişkin anılar da çok sayıda ve taptazedir. Onlar her an her yerde karşınıza çıkabilir. Unutulmasın diye!…

    Mareşal Tito Caddesi’ne yönelmeden önce Molla Mustafa Başeskici Caddesi’ndeki Pazaryeri’ne uğramadan geçmeyin! Saraybosna kuşatması sırasında vurulan bu mekanda onlarca kişinin öldüğünü anımsayacaksınız. Top mermisinin açtığı çukur bile koruma altına alınmış. Olur da birileri o izi siler diye. Duvarda ise burada yaşamını yitirenlerin adlarını ölümsüzleştiren liste yer alıyor. Orada dolaşırken albenili meyvelerden tadımlık da olsa satın alın. O meyvelerin tadının biraz buruk olmasından daha doğal bir şey olabilir mi? Kanla sulanmış bir yerdesiniz!

    Molla Mustafa Başeskici Caddesi boyunca doğuya doğru ilerlediğinizde Yahudi Müzesi ve Sinagog’u görürsünüz. Daha da ilerlerseniz Sebil’e bu kez farklı bir yolan ulaşmış olursunuz.

    Mareşal Tito Caddesi yolunu izlediğinizde Osmanlı izlerinin silikleştiğini, Avusturya-Macaristan izlerinin belirginleştiğini hissedersiniz. Farklı bir ortamda olduğunuzu fark etmeniz zaman almayacaktır. İnsan tipleri de farklılaşır. Biraz ileride soldaki alışveriş merkezi ve onun az ötesindeki Ali Paşa Camisi bu çelişkiyi gözünüzün içine sokan iki yapı olarak selamlayacaktır sizi.

    Az önce kısaca değindiğimiz gibi kentte gezerken dış cephelerinde mermi izi taşıyan sayısız yapıya rastladığınızda şaşırmayın. Bu yapılar özellikle onarılmamış. Yaşananlar unutulmasın diye. Bir de özellikle insan adlarından oluşan listeler göreceksiniz bazı yapıların üzerinde. Sırp kuşatması sırasında özellikle toplu insan ölümlerinin yaşandığı noktalarda yaşamını yitirenlerin anısına konulmuş listeler hasarlı yapılar kadar çok değilse de kısa bir Saraybosna ziyaretinde bile dikkatten kaçmayacak sayıda.

    Milyaçka Irmağı kenti tıpkı Vardar’ın Üsküp’ü böldüğü gibi enlemesine ikiye ayırıyor. Böyle olunca iki yakayı biri birine bağlayan çok sayıda köprü de kentin doğal varlıkları olarak kendisini gösteriyor.

    Bunlardan Latin Köprüsü ayrı bir anlam ve öneme sahip. Kentin kuzeyini güneyde yer alan Bistrik’teki Katolik bölgesine bağladığı için köprüye Latin adı verilmiş. Diğer yandan Princip adını da taşımaktadır bu köprü.

    Bu arada Gavrilo Princip’ten kısaca söz etmek gerekir.

    Hepimizce bilindiği gibi Saraybosna bir savaş kenti. Yugoslavya çökerken savaşın en sıcak günlerini yaşayan, 2. Dünya Savaşı boyunca sıkıntı çeken Saraybosna 1914 Haziran’ında Avusturya-Macaristan Veliahtı Ferdinand’ın Saraybosna’da öldürülmesiyle 1. Dünya Savaşı’nın kıvılcımını da çakmasıyla bilinir.

                İşte kıvılcıma eşdeğer bu suikast Sırp Gavrilo Princip tarafından Latin Köprüsü yakınında gerçekleştirilmiştir.

    Osmanlı’nın burada 500 yıl kaldığı düşünülürse Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminin oldukça kısa olduğu açıktır. Buna karşın, Latin Köprüsü’nün hemen kuzeyinde Obala Kulina Bana Caddesi üzerindeki 1878-1914 Müzesi bu kısa süreci ve 1. Dünya Savaşı’na neden olan suikast olayını ayrıntılarıyla yansıtır. Müzede 1. Dünya Savaşı’nı başlatan suikaste ilişkin yazılı ve görüntülü belgelerin yanı sıra dönemin Saraybosna’sını yansıtan nesneler de sergilenmekte. Mutlaka ziyaret edilmeli.

    Avusturya-Macaristan egemenliğinin Saraybosna üzerindeki etkisi kısa olmakla birlikte bıraktığı izler bu kısa süreyle örtüşmeyecek denli kalıcı olmuştur. Orta ve Güney Avrupa’daki ilk elektrikli tramvay (1895), Londra’yı da içeren pek çok metropolden önce gerçekleştirilen sokak aydınlatma sistemi (1895) ve İslam dünyasında elektrik enerjisiyle aydınlatılan ilk ibadethane olan Begova Camisi akla gelen ilk örneklerdir.

    Saraybosna’da yakın tarihte yaşanan acı deneyimler bir başka müzeye de konu olmuş. Havaalanı yakınlarındaki Tünel Müzesi  1.60 metre yüksekliği, 80 cm genişliği ve 800 metre uzunluğuyla 4 yıl Sırp kuşatması altında kalan Saraybosna’nın soluk borusu olmuş. İnsan, hayvan ve her türlü araç-gereç bu tünelden geçit bulmuş kendisine. Gösterişten yoksun, olabildiğince doğal hali korunarak oluşturulan bu müze o dönemde yaşananları ziyaretçilerin gözleri önünde canlandırma işlevini başarıyla yerine getiriyor. Tünel’deki ziyaretçi defterine bir kaç satır yazmaktan alıkoyamıyoruz kendimizi.

    Gizlilik içinde yürütülen ön hazırlıklar sonrasında Nisan 1993’te başlatılan tünel çalışmasında başlangıç noktası havaalanı yakınlarındaki Kolar Ailesi Evi olmuş. Butmir ile birleşen tünel iki taraftan yapılmaya başlanmış ve yaklaşık 3 ayı aşkın zorlu bir çalışmadan sonra birleştirilebilmiş.

    Saraybosna son yıllarda güneybatıdaki düzlüklere doğru gelişmiş.  Bu bölgeden geçen Bosna Irmağı çevresinde kümelenen eğlence yerleri, kafe, lokanta ve benzeri mekanlar başta gençler olmak üzere pek çok Saraybosnalı’nın uğrak yeri olmuş.

    Genel olarak Bosna Hersek, ama özellikle de Saraybosna dinsel tercihin yol açabildiği karşıtlıkların sonuçlarını fazlasıyla yaşamış bir kent. Her ne kadar yaşanan acılı günlerden sonra şu an için barışa erişildiyse de; çelişkileri, ayrılıkları ve karşıtlıkları bünyesinde barındırmayı sürdürüyor. Bu parçalı ve bütünleşmesi çok güç yapının daha ne kadar sürdürülebileceği de bir başka soru(n)!

    Ilıca bölgesindeki otelimizde konaklayan Ortadoğu’lu konukları fotoğraflamaktan alamadık kendimizi. Avrupa’nın yanı başındaki coğrafyanın gidebileceği yönü göstermesi bakımından önemli olduğunu düşündüğümüz bu fotoğraflara konu olan kimi görüntüler öteki dünyadaki cennet uğruna bu dünyayı cehenneme dönüştüren anlayışın körlüğünü ve bağnazlığını fazlasıyla ortaya koymaktaydı. Başka deyişle toplumun yarısının yok sayılması, kesilip atılması olgusuydu gözlerimizin önüne serilen bu dehşet verici kareler.

    Din paydasındaki ilişkilerin Ortadoğu’nun yanı sıra Uzakdoğu ile de geliştiğini söylemek olanaklı. Malezya desteğiyle yaptırılmış sıra dışı mimarili cami bu ilintinin canlı kanıtı olarak boy göstermekte Saraybosna’da.

    Ilıca Vreno Bosna olarak bilinen Bosna Irmağı kaynaklarının bulunduğu bölgeyi de kapsamaktadır. Ağaç, su ve yeşilin bütünleştiği bu bölge Saraybosna için akciğer işlevi görüyor. Kente çok yakın ama kentin karmaşasına bu kadar uzak bir ortam Saraybosna için büyük şans.

    Saraybosna’nın Dubrovnik, İstanbul ve Atina’nın yanı sıra Balkanların en turistik kenti olduğunun da altını çizelim.

    Bu kentte dolaşırken Latin abecesinin de etkisiyle hiç olmazsa okuma sorunu yaşanmıyor. Ama, dikkatle okuduğunuzda pek çok sözcüğün Türkçe kökenli olması anlamlandırma sorununu da ortadan kaldırmış oluyor. Başçarşı, Çobancı, Sebil, Han, Kazancılık, Abacılık, Ilıca…. gibi sayısız Türkçe kökenli  sözcük dil yabancılığı çektirmiyor biz Türklere.

    Sözlerimizi Emir Kusturica ve Goran Bregoviç ile bağlayalım. Yugoslavya denilince akla gelen iki kişiliktir. Bugün de kendilerini Yugoslav olarak tanımlayacak denli tutkuludurlar bu topraklarda yaşama geçirilmiş olan  anlamlı deneyime. Çırpınışları Yugoslavya’nın çöküşüne engel olamamış! Emir Kusturica ve Goran Bregoviç ülkemizi de sıkça ziyaret eden iki Yugoslav. Soyu artık tükenmiş kişilerdir.

    http://www.youtube.com/watch?v=iNlAnUXsf0Y&feature=related

    Ceyhun BALCI, 24.08.2012

  • GORAN BREGOVİÇ

    Görsel

    Kimi zaman duygulu ama çoğu zaman coşkulu Balkan havalarının yaratıcısı Goran BREGOVİÇ’i izlerken Yugoslavya’nın başına gelenleri gözlerimin önüne getirmeden yapamadım.

    Tek kutuplu dünyanın ilk iş olarak kotardığı “parçalama” sürecinin odağı olmuştu Yugoslavya!

    Yugoslavya olarak yutulup, sindirilmesi pek de olası olmadığı için parçalara ayrılarak etksizleştirilen Tito’nun örnek ülkesi!

    İkinci Dünya Savaşı boyunca çekilen acılar, birlikte göğüs gerilen saldırılar ve sonunda Tito önderliğinde yaratılan Yugoslavya’nın tarih sahnesinden silinmesi bu kadar kolay mı olmalıydı?

    Kuzeyindeki kavgasız ayrılıkları özellikle Bosna’da kanlı ayrılık izlemişti. Her ne kadar, etnik tutuculukları ile öne çıkan kimi Sırp önderlerinin büyük payı olsa da bu “cankırımlı” ayrılıkta, başta Avrupa’lılar olmak üzere Batı uygarlığının bu parçalanmadaki etkin rolü gözden kaçırılmamalı!

    Bugün Bosna kasabını yargılayan Batılı’nın o dönemde özellikle Serebrenika’da 8000 kişinin yok edilmesindeki sorumluluğu ve izleyiciliği unutulur gibi değildir!

    Emir KUSTURİCA filmlerinin değişmez müzisyeni Goran BREGOVİÇ kendini Yugoslav olarak tanımlayarak politik bir duruş da gösteriyor.

    Gerçekte Hırvat baba ve Sırp anneden olma Sarajevo doğumlu Bregoviç’le ilgili bu bilgiler bile Yugoslavlık duygusunun gerçekliğini ve doğruluğunu ortaya koyuyor.

    Batı’nın emperyalist erekleri gereği biribirine düşürülen “et ve tırnak” örneği Yugoslav halkı ne yazık ki; çok çeşitli dürtülerin de etkisi ile akılcı tutumunu yitirerek oyuna geldi denilebilir.

    Yugoslavya’yı oluşturan etnik öğeler yerine Yugoslavlık olgusundan söz eden Bregoviç  filmlerine yaşam verdiği dostu Kusturica ile birlikte emperyalist karşıtı duruşu ısrarla sürdürmekte!

    Hatta, ikili bu yüzden yoğun yergiler bile almışlar! Bölünmeye ve parçalanmaya karşı durdukları için! Postmodern çılgınlık tam da böyle birşey  olmalı! Gözler görmez, kulaklar işitmez ve beyinler çalışmaz olmuş dense yeridir!

    Günümüzde mumla aranıp da bulunamayan aydın duruşu ve sanatçı duyarlılığı ayrılmaz ikili olan KUSTURİCA ve BREGOVİÇ tarafından kararlılıkla ve özveriyle sürdürülüyor!

    Dünyada namustan yoksunlara, döneklere ve omurgasızlara karşılık böylesine ilkeli, kararlı vesevgi dolu  güzel insanların varlığının çok ama çok önemli olduğunun altını çizmek gerek!

    Böylesi kararlı duruş sahibi Bregoviç’in İzmir konserinde ellerinde Bosna bayraklarıyla fazlasıyla coşkulu ve biraz da taşkınlık eğilimi içindeki grubun sergilediği davranışlar dikkatimi çekti.

    Bregoviç’e olan sevgilerinden kuşku duyulmayacak bu insanların bir ara Bregoviç’in sahnesine çıkarak Bosna bayraklı gösteri yapma girişimleri Bregoviç’in duruşundan pek de haberdar olmadıklarının göstergesi gibiydi.

    Oysa, sevdikleri Bregoviç’in dünya görüşü ve duruşu hakkında biraz bilgi sahibi olsalar sahnede Bosna bayrağı göstererek Bregoviç’in yarasını kaşımak gibi bir kabalık gösterisinde bulunacakları  düşünülebilir miydi?

    Ceyhun BALCI, 13.10.2008

  • EMİR KUSTURİCA

    Görsel

    Artık sıradanlaşan ve ne zaman kime yöneleceği belirsiz bir yaylım ateşi var! Bu kez hedef : “Emir Kusturica” Yugoslav film yönetmeni. “Yugoslav” mı kaldı diye düşünenler çıkabilir. Ortada Yugoslav gerçeği kalmadıysa  da, o imgenin varlığını hiç olmazsa kafalarda sürdürüyor olduğunu söyleyebiliriz.

    Emir Kusturica bir elmanın yarısıdır; diğer yarısı da Goran Bregoviç.

    Daha birkaç ay önce ülkemizin bir başka kentinde konuk edilen Kusturica’ya her nedense böyle eleştiriler yöneltilmemiş.

    Bundan tam iki yıl önce bir Goran Bregoviç konseri sonrasında yazdıklarımı anımsıyorum :

    Kimi zaman duygulu ama çoğu zaman coşkulu Balkan havalarının yaratıcısı Goran BREGOVİÇ’i izlerken Yugoslavya’nın başına gelenleri gözlerimin önüne getirmeden yapamadım.

    Tek kutuplu dünyanın ilk iş olarak kotardığı “parçalama” sürecinin odağı olmuştu Yugoslavya!

    Yugoslavya olarak yutulup, sindirilmesi pek de olası olmadığı için parçalara ayrılarak etkisizleştirilen Tito’nun örnek ülkesi!…..

    Toplumculuktan bireyciliğe geriletilen günümüz dünyasında karatılmış, çarpıtılmış ve çoğu zaman da üretilmiş “bilgi”ye dayanan yöntemle oluşturulan “hedef tahtaları” kervanına Kusturica’nın da eklenmesidir bir bakıma bu son sözde tepkiler.

    İşin içine şark kurnazlığına dayalı iç siyaset hesapları da girdiğinde “Kusturica bahane, saldırganlık şahane!” türünden bir tanımlama tam da yerine oturmuş oluyor.

    Elmanın iki yarısına dönülecek olursa etnik kökenleri ve dinsel tercihleri ne olursa olsun; her ikisinin de ısrarlı vurgusu Yugoslavya’dır.

    İşte bu vurgu ve Yugoslavya’nın parçalanmasına karşı hesap sorucu duruş her iki yarının da kişiliklerinde günah keçisi yaratılmasını kaçınılmaz kılıyor.  

    Kusturica’nın kimi sözlerinde yanlışlar, duyarsızlıklar bulunabilir. Ancak, Yugoslavya’da yakın geçmişte yaşanan insanlık dışılıkların nedenselliğe dayalı şekilde sorgulanması dururken Kusturica’nın hedef alınması ne denli akılcı ve sonuç alıcı bir yaklaşımdır?

    Öyle bir dünyada ve süreçte yaşıyoruz ki; olgular ve olaylar yerine kişiler ve ayrıntılarla zaman yitiriliyor. Böylelikle de sonuçların ardındaki asıl nedenler es geçilmiş oluyor.

    Türkiye’de tacizci ve tecavüzcü savunuculuğuna kalkışmaktan geri durmayanlar Kusturica’yı boy hedefi yapmakta ikileme düşmüyorlar.

    Yine aynı zevat, Yugoslavya acı deneyiminin oluşmasına yol açan ve bununla da kalmayıp gerçekleştirilmesine izleyicilik yapan uygar Batılı’nın çıkar uğruna vahşileşmesine sessiz kalabiliyor.

    Serebrenika’da 8000 kişinin Hollandalı askerler gözetiminde yok edilmesine izleyici olmaktan öteye geçemeyenler, sözüm ona uygarlaşma ve çağdaşlığı yakalama yolunda aynı Hollandalı’ların gözlerinin içine bakmakta sakınca görmüyorlar.

    Çirkin siyaset anlayışı  bu kez Kusturica’yı bahane ederek  hem de tüm görkemi(!) ile ortalıkta boy göstermiş oluyor!

    Ceyhun BALCI, 10.10.10

  • GÜLE GÜLE METİN KURT

    Görsel

    Biz 78 kuşağının unutamadığı sporculardan birisiydi Metin Kurt. Sayısını anımsamadığım kez izlemişimdir onu sahada futbolunu konuştururken. Özgün ve yaratıcı futbolunu bir başka yönüyle de tamamlamayı bilmişti. Genelde sporun ve özellikle de futbolun lümpen kültürün işgali altında olduğu Türkiye’de Metin Kurt’un yazgısını belirleyen spordaki becerisinden çok bu alandaki isyancı tutumu oldu.

    İsyancılığı gereksiz saldırganlıkla karıştırmayalım. Tek kusuru futbolun emekçilerini sarsmaya çalışma, güçlerini birleştirmeye yöneltme ve örgütlülüğün önemini kavratma çabalarıydı.

    Tıpkı bu yıllarda olduğu gibi o yılların Türkiye’sinde de en tehlikeli şeydi örgütlenmek. Değil eylemi, söylemi bile biletinizin kesilmesi için yeterliydi. İnsanı insan yapan örgütlü olma bilincine hiç bir alanda ama özellikle de bu alanda yer yoktu.

    Düzenden yana olup parasını kazanmak ve futbolu bıraktıktan sonra da basında köşe kapma kolaycılığı dururken savaşmayı seçmişti Metin Kurt.

    Günahı bu nedenle çok büyüktü. Önünü kesmek, bir an önce cezasını vermek futbol ağalarının öncelikli göreviydi. Metin Kurt ile başlayan kıpırdanma engellendikten sonra izleyen 40 yıl boyunca onun izinden gitmeye çalışanların sayısı bir elin parmakları kadar ancak olabildi.

    Metin Kurt’un başına gelenler kuşkusuz ibretlikti. Ondan sonra gelen seçkinler mücadele vermek ve emeğin hakkını savunmak bir yana sırtlarını bir yerlere dayamayı yeğlediler. Kendi kurtuluşlarının futbol bataklığını kurtaracağını sandılar.

    Kimisi federasyona, kimisi basına, kimisi futbol ağalarına yaranmayı öncelikli ödev saydılar. Bu alışkanlık öylesine evrildi ve gelişti ki; günümüz seçkin futbolcuları işi bir adım daha ileri götürüp siyasete de soyunur oldular. Kuşkusuz siyasete soyunmak her yurttaş gibi eski futbolcuların da hakkıdır. Ama, ekmek TBMM’den, su TRT’den anlayışının sığ sularında boğulan zamane topçularının göklere çıkartıldığı Türkiye’de Metin Kurt’un anlaşılması da, saygı görmesi de zordu!

    Metin Kurt’un Türkiye’de yaşadığı serüvenin özeti budur!

    Onu anlayan, saygı ve sevgi duyan bizlere düşen de onun anısı önünde saygıyla eğilmektir! Onu futbol ortamından uzaklaştıran ya da bugün onun düşüncesi ile uzaktan yakından ilintili olmayanlar da arkasından gözyaşı dökme görevini son derece inandırıcı şekilde yerine getireceklerdir.

    Ceyhun BALCI, 24.08.2012

    Not : Metin Kurt’la ilgili bir başka yazıma bağlantıdan erişebilirsiniz

    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16853137.asp