• MAKEDONYA-ÜSKÜP

     

     

           Yüzölçümü : 25,713 km2

           Nüfus           : 2 Milyon

           Başkent       : Üsküp

           Resmi dil     : Makedonca

           Para birimi : Makedon Dinarı

    Etnik yapı   : % 64 Makedonyalı, % 25 Arnavut, % 4  Türk

     

            

     

     

     

    Uçağımız sıcak temmuz ilk gününde Büyük İskender adını taşıyan küçük Üsküp havaalanına teker koyuyor. (1,2) İniş sırasında uçaktan gördüklerimiz de özelde Üsküp ve genelde Makedonya’nın alçakgönüllü ve abartıdan yoksun bir ortam sunacağını doğrular nitelikte. Ne göğü delen cam-çelik-beton yığınları ne de arı kovanı gibi işleyen otoyollar tırmalamıyor gözümüzü. Dağlar, sık ormanlar ve su gözlerimizin önüne serilen egemen görüntü! Balkanlardayız ne de olsa!

     

    Dünyanın en ilginç adlı ülkesindeyiz! İlginçlik yasaktan kaynaklanıyor. Bir ülkeye kendi adını kullanması yasaklanabilir mi? Silah zoru ile demokrasinin dayatıldığı, özgürlüklerin her geçen gün genişlediği çağımızda bunları kanıksamış durumdayız. Makedonya İmparatorluğu’nun anayurdu aradan yıllar geçmiş olsa da geçerli olan güçlünün hukuku gereğince adını kullanamıyor. FYROM “Önceki Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya” adını yorumunuza bırakıyorum. Bu ilginç ve anlaşılması güç durumun Makedonyalılar üzerinde baskı oluşturmasını da doğal karşılamak gerekiyor. Sonraki bölümlerde ayrıntısıyla değinileceği gibi Makedonya bu baskıdan bunalan ve kendi kimliğini kanıtlama gereği duyan bir ülke olmuş. Bu gereğin sonuçları Üsküp’ün orta yerinde ete kemiğe pardon mermer ve bronza bürünerek kendini gösteriyor.

     

    Makedonya’da kendisini gösteren kimliğini kanıtlama isteği tümüyle dış dünyaya yönelik bir yaklaşım. Yoksa, ortalama bir Makedonyalının böyle bir sorunu olmadığını anlamak hiç de güç değil.

    Şimdiki Makedonya geçmişteki (Büyük) Makedonya’nın sınırlarını karşılamakta yetersiz.  Bugün için eski Makedonya’nın toprakları biraz Bulgaristan’da, biraz Yunanistan’da ve pek az da olsa Arnavutluk’ta yer almakta. Durum böyle olunca herkes bir şekilde çekiştirmekte ve bugünkü Makedonya Cumhuriyeti dünyanın en ilginç adlı ülkesi olarak tarih sahnesindeki yerini almakta. Yakın tarihte (1913) Bükreş Antlaşması ile Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan arasında pay edilmiş olması da bugüne yansıyan karmaşanın önemli kaynaklarından biri olmuş.

     

    Gezi serüvenimizin günün ilk saatlerinde başlamış olmasına karşın Üsküp’e vardığımızda yorgunluk hissetmiyoruz.

     

    Makedon adının kökeni üzerine bir şeyler  söyleyerek başlamakta yarar var. Bir çok kaynağa göre Makedon “uzun boylu” insan demek. http://en.wikipedia.org/wiki/Macedonia_%28terminology%29Sokaklarda gördüğümüz Makedonlar bu anlamlandırmayı fazlasıyla doğruluyor.

    Etimolojik olarak “Makedon”  “make” ve “don(m)” köklerinden türetilmiş bir sözcük. Make ana, don(m) yurt, yer anlamına gelmekte. Bileşik haliyle “anayurt” ,“anavatan”, “memleket” anlamına gelmiş oluyor. http://www.maknews.com/html/articles/spasikov/macedon_etymology.html

     

    Makedon adına Yunan mitolojisinde de rastlanıyor. Zeus’un kızı gökgürültüsü tanrıçası  Deucalion’un iki oğlundan birinin adı da Makedon!

     

    Genç yaşta ölmesine karşın, Aristo’nun öğrencisi Büyük İskender’in ardında bıraktığı görkemli kalıt Makedonya’nın bugününe yansıyan yasaklılığın ve sahiplenme refleksinin de önde gelen nedeni. Makedonya’dan yola çıkıp Anadolu’yu aşan, bununla kalmayıp Asya ve Afrika’ya uzanan bir başarı öyküsü sahiplenilmeyi hak eden bir tarihsel gerçek. (3)

    Büyük İskender (III. İskender) MÖ 365’te bugünkü Yunanistan sınırları içinde olan Pella’da doğmuş. Büyük İskender Kral II Filip ve eşi Olimpiya’nın oğlu olarak gelmiş dünyaya. Anne Olimpiya aynı zamanda komşu Epirus’un Molosya Prensesi. Her ne kadar İskender dünyaya gelmeden önce Makedonya ve Molosya Yunan olarak kabul edilseler de bugün için bu durumun doğruluğu tartışılmaktadır.

    Gerçek ne olursa olsun Büyük İskender’in babasından devraldığı büyük ve genişlemiş Pan Helenik İmparatorluk kurma düşünün peşinde olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Büyük İskender babasının MÖ 336’da suikaste kurban gitmesi sonrasında, babasının düşlerini henüz 20 yaşındayken kucağında bulmuştur. Gençliğine ve deneyimsizliğine karşın babasının kazanımlarını geliştirmiş; korkusuz bir savaşçı ve ileri görüşlü bir taktisyen olduğunu kısa süre içinde kanıtlamıştır. Aristo tarafından eğitilen Büyük İskender anadili Makedonca’nın yanı sıra Yunanca’yı da çok iyi şekilde konuşmaktadır.

    12 yıllık hükümdarlığı boyunca imparatorluğunun sınırlarını Ganj Irmağı’na dek genişletmiş olması başarısının söylenti olmadığının kanıtıdır.

    Büyük İskender işe MÖ 336’da Makedonya İmparatorluğu tahtı için heveslenenleri temizleyerek başlamış.

    Daha sonra 335’te Yunanistan’daki Tebes kentini ele geçirmiş. 334’te Persleri Anadolu’da yenilgiye uğratmış.

    333’te Pers Kralı Darius’u Issus’ta yenmiş.

    332’de Mısır’ı ele geçirmiş ve İskenderiye kentini kurmuş.

    331’te Pers Kralı Darius’u bu kez Babil’de alt etmiş. Babil bu zaferden sonra imparatorluğun başkenti olmuş.

    327’de Kral Pora’yı bozguna uğratarak Pencab’ı almış.

    Babil’e dönüşünde 10 Temmuz 325’te yaşamını yitirmiş.

    Büyük İskender’in Batlamyus tarafından Mısır’da İskenderiye’de toprağa verildiği söylenir. Ancak, mezarı iz bırakmaksızın ortadan kaybolur. Bazıları ortaya konmuş olmasa da bugün için gömütünün Makedonya’da Gevgelia yakınlarındaki İdomena’da olduğunu öne sürerler.

     

    ÜSKÜP

             Başkent ve en önemli kent Üsküp! Makedonya’nın her şeyi dense yeridir. İki milyonluk ülkenin 650 bini burada yaşıyor.

     

    Dünyanın başka pek çok ülke ve kentinde olduğu gibi Üsküp’te de bir akarsu kenti ikiye bölüyor. Vardar! Vardar Üsküp’ü coğrafi olarak ikiye ayırmakla  kalmayıp sosyo-kültürel anlamda da bölmüş oluyor.

     

    Vardar’ın kuzeyinde Müslüman bölgesi yer almakta. Modern yapılaşmanın neredeyse hiç bulunmadığı bölgede Osmanlı mirası yapılar bölgeye belirgin şekilde egemen! Bu yazıyı okuyanlardan Üsküp’e yolu düşmüş olanlar beni doğrulayacaklardır. Bir gün yolu Üsküp’e düşeceklerin Müslüman bölgesinde dolaşırken ülkemizin herhangi bir kentinden daha farklı bir algı içinde olmayacağının güvencesini şimdiden verebilirim.

     

             “Üsküp’te Türk izleri son derece belirgin. Beyaz takkeli erkekler tavla oynayıp, kuşburnu çayını ince belli bardaklarda yudumlarlarken kentin tarihinde iz bırakan önemli depremlerden sonra ayakta kalabilmiş olan Vardar üzerindeki Taşköprü’den geçtiğinizde Yeni Üsküp’e de adım atmış olursunuz.” (Balkan Ghosts, Robert D. Kaplan, 1993)

    Bugünkü Üsküp’te  beyaz takkeli olmasalar da yukarıdaki satırları doğrulayan kahvehane görüntülerine rastlayabiliyorsunuz.

    Üsküp Yontma Taş Devri’ne uzanan bir tarihe sahip. Roma İmparatorluğu’nun Doğu’ya doğru genişlemesi Üsküp’ün gelişmesinde önemli bir etken olmuş.

     

    Balkanlar, adı üstünde dağlık olmasına karşın dağlar bu coğrafyaya  giriş için doğal engel oluşturmamakta. Bu nedenle tarih boyunca Bizanslılardan, Slavlara, Yunanlardan, Bulgarlara Avusturya-Macarlardan Sırp ve Türklere uzanan geniş bir topluluğun etkisi görülmüş Üsküp üzerinde. Bunca yolcuya hancılık eden Makedonya ve Üsküp için 500 yılı aşan Türk varlığının önemi tartışılmazdır.  Türk varlığına ilişkin izlere hem Üsküp hem de Makedonya’nın hemen her köşesinde fazlasıyla rastlamak olanaklı.

    Bu izler Makedonya’daki yer adlarına da sinmiş denilebilir. Adları değiştirilmiş olan Kalkandelen (Tetovo) ve Manastır (Bitola)’ın yanı sıra; Demirhisar, Demikapıcı, Kavadarcı, Çiftlik, Tikveş, Çerkezi, Gevgilia gibi yer adları bugün de aynen kullanılmakta.

     

    Üsküp ve Makedonya Diyagonal Yol (İstanbul-Avrupa) ve Selanik-Avrupa (Vardar Yolu) bağlantılarının kavşak noktasında yer alır. Bu konum stratejik öneminin de gerekçesidir.  Söz yollardan açılmışken Via Egnatia’dan da söz etmeden geçmemek gerekir. Bu yol İtalya’yı Arnavutluk’un Durres limanı, Elbasan kenti ve Ohrid yoluyla, Selanik’e de uğrayarak İstanbul’a bağlamıştır.

    Üsküp turuna Vodno Dağı’ndan  başlıyoruz. Dağa giden yol Salvador Allende’nin adını taşıyor. Anlaşılan, Yugoslavya ve dolayısı ile Makedonya sosyalist geçmişinin üzerine sünger çekmiş olsa da Salvador Allende adı yaşatmayı sürdürmüş.. Vodno adının kökünde su var. Tam da Balkanlara yaraşır bir ad. Dağ, orman ve su Balkan coğrafyasının değişmez üçlüsü!

    Vodno dağı Üsküp’ü ve doğal olarak Vardar ovasını panoramik olarak gözlemleme fırsatı veriyor. Vodno doruğuna kondurulmuş olan dev haç hemen her açıdan görülebiliyor. Dev haç paraglayding heveslileri için de başlangıç noktası oluşturmakta. Vodno da Balkanlardaki pek çok yükselti gibi sık ormanlarla kaplı.

     

    Vardar’ın ikiye böldüğü Üsküp’teki bölünmüşlük yalnızca coğrafi bir olgu değil. Müslüman-Hristiyan ayrışmasının da önde gelen belirleyicisi.

     

    Müslüman tarafındaki Kale, Davutpaşa Hamamı, Çifte Hamam, Kurşunlu Han, Mustafa Paşa ve Sultan Murat camileri, Türk Çarşısı ve Taşköprü önde gelen tarihsel yapılar olarak öne çıkmaktalar.

              

    Roma döneminden kalma Kale’ye ilişkin ilk belgeler MS 6. yüzyıla dayanmaktadır. 1963 depreminde önemli hasar gören Kale bugün için onarımdadır ve bu nedenle de ziyarete kapalıdır. Kale, İlliryalılardan, Dardanyalılara, Çar Samuel’den Osmanlılara kadar sayısız uygarlığın kullanımında kalmıştır. Bölgeye 520 yıl boyunca egemen olan Osmanlı için Kale kışla, cephanelik ve askeri hastane olarak hizmet vermiştir.

    Davutpaşa Hamamı II.Bayezit’in sadrazamı Davut Paşa tarafından 1489’da yaptırılmış. Taşköprü’nün yanı başındadır. Bugün sanat galerisi olarak kullanılmaktadır.

    Çifte Hamam 15. yüzyıl ortalarında Medrese öğrencilerinin gereksinimini karşılaması amacıyla İsa Bey tarafından yaptırılmıştır. Bu nedenle İsa Bey Hamamı olarak da bilinir. Evliya Çelebi de bu hamamdan söz etmiştir. Günümüzde çağdaş sanatlar müzesi olarak kullanılmaktadır.

    Çifte Hamam’ın yanı başında 15 yüzyılda yaptırılmış olan Bedesten yer alır. Bugünkü Bedesten 19. Yüzyıldan kalmadır. Geçmişini anımsatmayacak şekilde bazı demokratik kitle örgütlerine ev sahipliği yapmaktadır.

    Üsküp’teki Osmanlı eserleri içinde hanlar söz konusu olduğunda ayrı bir parantez açmak gerekir.

    Bunlardan Ragusalı tüccarlara ait olan Kurşunlu Han 16. yüzyıl ortalarında yaptırılmıştır. Kurşunlu Han’ın kitabesi de Davutpaşa hamamı ve Üsküp’teki diğer Osmanlı yapılarınınki gibi günümüze ulaşamamıştır. 1878’de cezaevi olarak da işlev gören Kurşunlu Han bugün müze olarak hizmet vermektedir.

    Önemli yolcu evlerinden bir başkası Kapan Han’dır. Çevresinde çok sayıda lokanta ve kafe yer almaktadır.

     

    1492’de Yavuz Selim’in  Mustafa Paşa tarafından yaptırılan Mustafa Paşa Camisi Üsküp’ün en güzel camilerinden birisidir.

     

    1436’da Sultan II. Murat tarafından yaptırılmış olan Sultan Murat Camisi Üsküp’ün en büyük camisi olma özelliğini taşımaktadır. Hünkar Camisi olarak da bilinir. Avlusunda yaptırılmış olan medreseden günümüzde eser kalmamıştır. Buna karşılık Beyhan Sultan ve Dağıstanlı Ali Paşa türbeleri bugün de varlığını sürdürmektedir. 1537’deki yangında hasar gören yapı Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1537’de aslına uygun şekilde onartılmıştır. Yakın zamanda 1963 depreminden sonra bir kez daha onarım görmüştür.

    Sultan Murat Camisi’nin yanı başında Saat Kulesi yer alır. 16 yüzyılda ahşap olarak inşa edilen kule, 1904’te koyu kırmızı tuğladan yeniden yaptırılmıştır. Kule varlığını korumakla birlikte saat 1963 depreminden sonra çalışmaz hale gelmiştir.

    Üsküp’te sayıları yüzlerle ifade edilen Osmanlı eserlerinin sayısı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu komutanlarından Picolomini’nin 1689’da kenti ateşe vermesiyle geometrik bir azalma göstermiştir. İnsan ve doğa eliyle gerçekleştirilen afetleriyle de bilinen Üsküp’te bu yangına ilişkin iki söylenti vardır. Birincisine göre Üsküp’ün ateşe verilmesindeki amaç dönemin önemli sağlık sorunu vebanın eradike edilmesine yöneliktir.

    Diğer söylentiye göre Picolomini Üsküp’ü Viyana’daki Osmanlı Kuşatması’na misilleme amacıyla yakmıştır. Depremlerden sonra ayakta kalabilen Türk eserlerinin önemli bölümü yangına yenik düşmüştür.

    Söz Picolomini’den açılmışken Kumanovo Kralı Karpos’tan da söz edilmelidir. Habsburg topraklarına yönelik Osmanlı tehdidine misilleme olarak İmparator I. Leopold Picolomini’yi Makedonya’ya gönderirken Kratovo yakınlarında üslenmiş olan asi Karpos’u da yüreklendirmektedir. Kendisine katılımlarla güçlenen Karpos Kumanovo’yu ele geçirir. Daha sonra bu egemenliğini doğuda Kustendil ve batıda Üsküp’e kadar genişletmek ister.

    Karpos’un Kumanovo’ya egemen olması I. Leopold tarafından Kumanovo Kralı olarak ödüllendirilmesi sonucunu doğurmuş olur. Bu dönemde Karpos’un Kriva Palanka’yı ele geçirmesinden sonra yardımın gecikmesi Karpos ve adamlarının Osmanlı tarafından yenilgiye uğratılmalarını kaçınılmaz kılar.  Karpos Taşköprü’de kazığa oturtularak cezalandırılır.

    Sv Spas manastırı da bölgenin önemli yapılarından birisi. Makedonya için önem taşıyan Gotse Delçev’in anıt mezarı da burada yer almaktadır. Makedonya İç Devrimci Hareketi’nin önde gelen figürü olan Delçev sosyalist akımlardan etkilenmiştir. Delçev aynı zamanda bir Bulgar kahramanı olarak da tanınmaktadır. Hatta, bir amacının da Makedonya’yı Bulgar topraklarına katmak olduğu öne sürülmektedir.

    Müslüman bölgesindeki gezintimiz sona ererken Büyük İskender’in babası II Filip’in gösterdiği doğrultuda yürüyoruz. II Filip Müslüman Üsküp’ü sonlandırırken, eliyle oğlunu gösterir gibidir.

    Karşımızda Vardar ve Vardar’ın iki yakasını bağlayan Taşköprü. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü olarak da bilinen 214 metrelik Taşköprü başlangıçta 6.33 metre enindeymiş. 1909’da 9.8 metreye genişletilen köprü 1992’de yeniden özgün genişliğine döndürülmüş. 2001’de Müslüman ve Hıristiyan toplumları arasındaki çatışmalar sırasında da hasar görmüş.

    Taşköprü yoluyla Yeni Üsküp’e geçerken ilk dikkatimizi çeken şey meydanın ve Vardar kıyılarının kocaman bir şantiyeye dönüştürülmüş olduğuydu. Üsküplü rehberimiz bile meydana dikilen heykelleri saymakta güçlük çektiğinden yakındı.  Yazının başında değindiğimiz konuya dönelim. Makedonya’nın dört bir yandan çekiştirilmekten bağımsızlığın tadını çıkartamadığını anımsayalım. Bağımsızlıkla çekiştirilmek arasında kalan Makedonya’nın bir kimlik bunalımına sürüklenmesine şaşırılmamalı! Makedonya Meydanı, Taşköprü ve Vardar kıyılarını şantiyeye dönüştüren dürtünün ardında Makedonya’ya uygulanan bu dayatmaların da payı olmalı!

    Yeni Üsküp’e geçmeden önce solumuzda dev sütunlu gotik tarzlı inşaatın Makedonya Arkeoloji Müzesi olarak yapıldığını öğreniyoruz. Sağımızdaki alçakgönüllü yapı ise Tarih Müzesi. Vardar kıyılarının tarihin yanı sıra kavurucu sıcaklıktaki yaz günlerinde serinlemek isteyen Üsküplülere plaj hizmeti de vermekte olduğunu gözlemliyoruz.

    Karşıya geçmeden taşköprünün iki yanına yerleştirilmiş iki heykelden de söz etmeden geçemeyiz. Bir yanda Aziz Kiril diğer yanda da kardeşi Aziz Metodius. Kiril alfabesini 9. Yüzyılda yazan iki kardeş buluşlarının bugün bile varlığını ve etkisini sürdürebileceğini düşünmüşler midir? Buluşlarının bugün bile kendisini güçlü bir şekilde duyumsatan dinsel ve siyasi sonuçlar yarattığına kuşku yok.

    Karşı kıyının en görkemli yapıtı elbette Büyük İskender’in heykelidir. Heykelin görkemi gece ona eklenen ışık ve su oyunlarıyla katlanmaktadır. Olanaklıysa mutlaka gece de görülmeli.

    Vardar kıyısında yer alan Gemiciler anıtı da oldukça ilginçtir. Her biri meslek sahibi gibi  görünen kimselerin yer aldığı heykel Makedonya’nın bağımsızlığı için bir araya gelen ve Osmanlı yönetimi altındaki Makedonya’da yaşanan sorunlara ilgi çekmeyi amaçlayan yurtseverleri betimlemektedir. Gemiciler anarşist bir topluluktur. 1903’te Osmanlı Makedonyası’nın başkenti Selanik’te bir dizi bombalama eylemi gerçekleştirmişlerdir.

    Mareşal Tito Caddesi başında sol tarafta Çar Samuel’in oturan heykeli gözünüzden kaçmayacak görkemdedir. Çar Samuel’den biraz söz etmekte yarar var.

    Makedonya’yı Roma akınlarından koruma ve savunma çabası içinde olmuş Çar Samuel’in trajik sonu kısaca paylaşılmalıdır. Çar Samuel Roma İmparatoru Basilius ile giriştiği savaşı yitirir. Yitirmek değil ama onu izleyen olaylar Çar’ın trajik sonunun asıl nedenidir. Romalılara tutsak düşen askerlerinin yüz çift gözde birisi bırakılmak üzere gözlerinin çıkartılması Samuel’i çıldırtır. Kahrından ölmek kaçınılmaz son olacaktır onun için. Belki de kurtuluş!

    Demokrasiyle tanışan tüm eski sosyalist ülke kentlerinin başına gelenden Üsküp de kurtaramamış kendisini. Görkemli Makedonya Meydanı’nın en seçkin köşelerinden birisi alışveriş merkezine ayrılmış. Belki de Müslüman tarafındaki otantik alışveriş yerlerinin Yeni Üsküp’teki sürümü olarak düşünülmüştür!

    Makedonya Meydanı’nı geride bırakıp Mareşal Tito Caddesi, yolu boyunca güneye doğru ilerlediğimizde sağlı sollu kafelerden sonra solda Rahibe Tereza Evi’ne rastlıyoruz. Aslından kopartıldığı ama elbette aslına uygun olarak onarıldığı her halinden belli olan bir yapı. 1910 yılında Üsküp’te doğan ve asıl adı Agnes Gonca Boyacı olan Rahibe Tereza kendisini kan olarak Arnavut, yurttaşlık bağı bakımından Hintli olarak tanımlıyor. Misyoner Hayırseverler Cemaati’ni Papa’nın izini ile kurduktan sonra 100’ü aşkın ülkede faaliyet gösterdiği biliniyor. 1979’da soğuk savaş yıllarında Nobel Barış Ödülü’ne değer görülüyor.

    Belleklerimizi yokladığımızda özellikle Soğuk Savaş yıllarında hayırsever Rahibe Tereza’nın sosyalist ülkelere karşı bir koçbaşı olarak da kullanıldığını anımsayabiliyoruz.

    Yürüyüşümüzü sürdürdüğümüzde ileride sağda Hotel Bristol’ü görüyoruz.

    Yolun sonunda solda ise önce bacaklı balık ve onun biraz ilerisinde memesi hasarlı kadın heykelini görüyoruz.

    Yolun karşı tarafında ise yarı yıkık eski gar duvarında saat 17.18’de durmuş saatiyle selamlıyor gezginleri. Tarihinde önemli deprem felaketleri yaşamış Üsküp’te yaşanan son büyük deprem 27 Temmuz 1963’te saat 17’yi 18 dakika geçe yaşanmış. Durmuş saat bu anı ölümsüzleştirmiş! İstasyon binası günümüzde Kent Müzesi olarak hizmet veriyor.

    Eski istasyonun tam karşısındaki parkta deprem acısının anısına ünlü Makedonyalı heykel sanatçısı T. Serafimovski’nin elinden çıkma bir memesi ve kolu kopmuş kadın heykeli göreceksiniz.

    Üsküp’te gezilecek ve görülecek yerler elbette buraya kadar anlattıklarımızdan çok daha fazla. Ama, bir haftalık Batı Balkan gezimizin başka durakları da var. Üsküp’e ayrılan zaman ne yazık ki bu kadar.

    Günün ilk saatlerinde başlayan gezimizin ilk günü her ne kadar bizler çok fazla duyumsamadıysak da fazlasıyla yorucuydu.

    Makedonya mutfağından örneklerini Makedonya ezgileri eşliğinde tadacağımız Eski Ev’in yolunu tutma zamanı çoktan gelmişti…

    Makedonya’da biz Türklerin damak tadımıza uygun olmayan yiyecek-içecek bulamaması gibi sorundan söz edilemez. Özellikle köfte geleneğinin oldukça gelişmiş olduğunu anımsatmakta yarar var. Bunun dışındaki yemekleriyle de tanışık olduğumuzu söylemeliyiz. En kötü olasılıkla “burek” bulursunuz damak tadınıza uyacak.

    Bir küçük uyarı! Özellikle, ızgara yemekler tercih edildiğinde “iyi pişmiş” (well done) istenmeli! Çünkü, eti pişirme alışkanlıkları bizden çok Avrupalılara benziyor.

    Hava, su ve coğrafya Makedonya’da besinlere de lezzet katıyor. Etin yanı sıra tahıl ürünü birası ve üzümünden özellikle Tikveş bölgesinde üretilen şarapları tadılmaya değer…

    Ceyhun BALCI, 25.07.2012

     

  •  

    Yer adları da hemen her şeyin adı gibi önemli. Etimolojisi insanı hiç ummadığı yolculuklara çıkartabiliyor.

     

    Balkan turumuzun ilk durağı Üsküp’te aklımızdan geçenler de bizleri böyle bir yolculuğa yönlendirdi. Gezgin grubumuzun üçte biri hekim. Onların arasında görüntülemeciler ağırlıklı!

     

    Üsküp’ün geçmişi yontma taş dönemine uzanmakla birlikte, ilk önemli yerleşim olması MÖ 500’e dayanmakta. Roma İmparataorluğu’nun Doğu’ya doğru genişlemesinde önemli bir köşe taşı olmuş.

     

    Üsküp’ü anlatmak bir başka yazının konusu olacak denli kapsamlı bir iş.

     

    Üsküp’ün Roma dönemindeki adı Skupi gezgin hekimlerin ve özellikle de görüntülemecilerin ilgisini çekiyor. Rehberimizin anımsatması Skupi adını alanımızla bağdaştırma görevi vermiş oldu bizlere.

     

    Buradan yola çıkarak yaptığımız araştırmada Skupi adının toplanma, bir araya gelme anlamına geldiği bilgisine erişiyoruz.

    http://en.wiktionary.org/wiki/skup

     

    Araştırmamızı biraz daha derinleştirdiğimizde Makedonya İmparatorluğu’nun sınır kenti olması nedeniyle Skupi’nin gözetleme kulesi anlamıyla eşleştirildiği bilgisine ulaşıyoruz.

     

     

     

     

    Gözetleme eylemine karşılık gelen Skupi görüntülemeci arkadaşlarımızın zihinlerinde şimşek çakması anlamına da geliyor kuşkusuz.

     

    Skopi ile Skupi’yi bağdaştırmak Batı Balkanlar gezisinde bbir araya gelen biz hekimler için kaçınılmazdı! Bu bağdaştırma için rehberimizin verdiği bilgilerin de esin kaynağımız olduğunun altını çizmeliyiz.

     

    Skupi’de çıplak gözle yapılan gözetleme işini günümüz insanı teknolojik olanaklardan yararlanarak yapıyor. Röntgen ışınları temelinde çalışan skopi aygıtı bir asır sonra bile işlev görmeyi sürdürüyor. Hatta, skopinin yokluğu çoğu zaman bazı tıbbi ve cerrahi işlemlerin gerçekleştirilmesini olanaksız kılıyor.

     

    Sanal bir forumda dile getirilen kimi görüşlerin bu bağdaştırmaya dayanak olabileceğini söyleyebiliriz.

     

    http://www.macedoniaontheweb.com/forum/slavic-history-slavic-migration/980-meaning-skopje.html

     

    Skopi röntgen ışınları aracılığı ile gerçekleştirilen eşzamanlı görüntülemenin tıptaki adıdır. Üsküp’ün Roma dönemindeki adının gözetleme ile eşleştirilmesinden yola çıkarak Skupi ile Skopi’yi neden bağlantılandırmayalım?

     

    Bu yaklaşımı fantezi sayanlar çıkacaktır kuşkusuz! Aynı şey midir? Diyenlerin de çıkmasını olağan karşılamak gerekir. Elbette olabilir. Koşulları zorlamış da olabiliriz. Ama, neyse ki dayanaktan yoksun değiliz!

     

    Şöyle de diyebilir miyiz?

     

    Skopi teknolojiden yararlanılarak gerçekleştirilen görüntülemedir. Oysa, Skupi aynı eylemin çıplak gözle yapılanıdır. Kendi çağında başkaca bir seçenek de yoktur.

     

    Ceyhun BALCI, 12.07.2012

     

     

     

    Not : Bu yazı bir çağrışımdan yola çıkılarak sanal ortamda yapılan araştırma sonuçlarının da özendirmesi ile kaleme alındı. Doğal olarak itiraz ve karşı çıkışlara açıktır.

  • Bugünlerde kulağımıza çalınan bir tekerleme var! İlk Türk otomobili.

    Yaparız, yapacağız denmekte…

    Oysa, bu konuda çok büyük bir yanılsama var.

    İlk Türk otomobili yapıldı. Hem de bundan 50 yıl önce. Yarım asırlık bir geçmişe sahiptir ilk Türk otomobili.

    Bu tür işlerde yaparız, yapacağız türünden sözler anlam taşımamaktadır. Toplumumuzun bellek engelliliği bilinmeyen bir durum değil. Tarih bilinçsizliği ile birleştiğinde facialara yol açabiliyor. Tıpkı bugün olduğu gibi.

    Oysa, böyle olmasa ilk Türk otomobili olan Devrim’in üretilmesine karar verildiği tarih olan 16 Haziran 1961 unutulmazdı. Bu tarihte verilen görevin tamamlanma tarihi 29 Ekim 1961’dir. Yaklaşık 4.5 aylık sürede sıfırdan başlanan bir projenin prototip ürünleri toplumun karşısına çıkartılacaktır. Çıkartılmıştır da.

    Aklın yolu olan demiryolu atölyeleri bu iş için biçilmiş kaftan gibidir.

    Şu sıralarda sakız gibi çiğnenen “ilk Türk otomobili” nakaratında Çinli ortaklıklardan söz edilmektedir. Demek ki, en iyi olasılıkla Türk-Çin ortak yapımı bir otomobil söz konusudur.

    Kendi dağarcığını, deneyimini ve elbette tarihini unutanların çoğaldığı günümüzde Devrim’in öyküsünü anımsamayanların varlığını yadırgamamak gerek!

    Devrim’in öyküsüne gelince!

    Yüzde yüz yerli, yüzde yüz Türk ilk Türk otomobili Devrim’in ortaya çıkartılışı başlı başına bir mucizedir. Belki de değildir! Çünkü, gerçekleşmiştir.

    Eskişehir’den Ankara’ya Devrim’in yaratıcıları tarafından demiryolu ile taşınırken; kıvılcımların yangına yol açmaması için yakıt depoları özellikle boş tutulmuştur. Nasılsa Ankara’da yakıt konacaktır.

    Bu güvenlik önlemini göz ardı etmeyen anlayışın görücüye çıkacak Devrim’in yakıt deposunu doldurmayı unutması inandırıcı olabilir mi?

    Bu yaşananın adı sabotaj değilse nedir?

    Bugünlerde ilk Türk otomobili diyerek kamuoyu oluşturanlara çağrı :

    Emeğe ve tarihe saygı lütfen!…

    Ceyhun BALCI, 08.10.2011

    Kaynakça

    1. “Yarım Kalan Devrim Rüyası” Muhittin Şimşek, Alfa Yayınları.
    2. http://www.devrimotomobil.com
    3. Devrim Arabaları, Yönetmen Tolga Örnek, sinema filmi ve video CD.
  • Yurttaşlarının günde ortalama 4-5 saat televizyon başına çakıldığı bir ülkede televizyon izlemenin sağlığa ve insanlığa zararlı bir eylem olduğunu düşünmeye başlamıştım. Hatta, bu görüş doğrultusunda özellikle son aylarda televizyonu değil izlemek açmamak kararında olmuştum.

    Ayrıcalıklar kuralı bozmaz diyerek, televizyonda rastladığım “Sicko” filminden söz etme gereği duyuyorum.

    Daha önce 4-5 kez izlediğim filmi rastladığım yerden başlayarak sonuna dek soluksuz izledim bir kez daha!

    ABD sağlık sistemini eleştirmeyi amaçlayan filmi bir kez daha izledikten sonra “sağlıkta dönüşüm” namlı Amerikan projesinin peşinden gitmeye kararlı olanlara seslenmeyi görev bildim. Yararlı olur mu bilemem ama yararlı olmasını dilerim!

    “Sağlıkta Dönüşüm” programını gündelik yaşama yansıyan sözde olumlulukları üzerinden güzelleyenlere sesleniyorum!

    ABD’de 11 Eylül saldırıları gibi kenetleyici saldırılara müdahale etmiş görevliler bile yok sayılmaktadır bu sistemde. Ne ilaca, ne de tedaviye erişimleri söz konusu olamamaktadır.

    ABD’de kişi başına düşen 7000 (yedibin) dolarlık sağlık harcaması Küba’nın ayırdığı 250 dolar ile karşılaştırıldığında ne yetişkinlere daha uzun yaşam süresi ne de bebeklere daha az ölüm oranı sunulabilmektedir.

    Kişi başına düşen 7000 dolarlık harcama insanların hastanelerden kent kaldırımlarına bırakılıp kaçılmasına da engel olamamaktadır.

    “Ne kadar para, o kadar sağlık!” anlayışıdır gerçekte yaşanan! Ülkenin adı bir ayrıntıdır!

    ABD ve Türkiye biri birinden uzak iki coğrafya olsa da yazgılar birdir! Çünkü, anlayış ve yaklaşım aynıdır!

    Türkiye’de bugünlerde konuşulan bir sağlıkta dönüşüm unsuru daha var! Bugüne değin sağlıktan nemalananların bu gelişmeleri başları dik, alınları ak olarak sunacaklarını sanmam!

    Sağlıkta parasız olan az sayıdaki alandan birisi olan birinci basamak yani aile hekimliği de paralı olacak yeni düzenlemelere göre. Patlayan sağlık harcamalarının dizginlenmesi için ilaç ambalajları da küçültülecekmiş! Böylelikle tutum sağlanacakmış!

    Alınan önlemler sağlıkta dönüşümün ruhuna son derece uygun!

    Niteliği değil de niceliği savunan anlayış gereğince hangi kalitede sağlık hizmeti verildiği ya da alındığı değil de kaça alındığı dert edilmektedir! Bunun doğal sonucu olarak nitelik değil de nicelik üzerinden sözde önlemlere başvurulmaktadır.

    Sözüm sağlıkta dönüşümü açıktan ya da üstü kapalı olarak savunanlaradır!

    Ne olur Michael Moore’un “Sicko” filmini izleyiniz. Herhangi bir yerden kolaylıkla edinebilirsiniz!

    Bu filmi izledikten sonra da “sağlıkta dönüşümcülük” yapacaksanız eğer size söyleyecek sözüm olmayacaktır!

    Ceyhun BALCI, 08.10.2011

  • KALDIRIMLARIMIZI İSTİYORUZ!
    İlgilisine,
    Bu yazı tekil bir kişilik tarafından yazılmış olmakla birlikte çoğulun istemini yansıtmaktadır!
    Hemen her kentimizde var olan bu sorun İzmir’de de yoğun şekilde yaşanmaktadır.
    Kent içinde araç kullanmayı sevmiyorum! Toplu taşıma araçları öncelikli tercihim olmakla birlikte yürümek her şeyin önünde bir seçimdir benim için!
    Böylelikle kentin güzelliklerine dokunmanız olanağı doğduğu gibi; olumsuzluklarına da tanıklık etme fırsatı yakalamış olursunuz!
    Yaşadığım kentte yürümenin güvenli bir eylem olmadığını paylaşmak durumundayım! Neredeyse her uygulama taşıtlara ve o taşıtları kullananlara göre düzenlenmiş gibi!
    Kaldırımlar trafik mevzuatınca da düzenlendiği gibi yayaların güvenlik alanlarıdır!
    Türkiye’de ve İzmir’de öyle mi?
    Ne yazık ki değil!
    Etkili ve yetkililerimizi yayaların güvenliğini gözetmeye çağırıyorum. Bunu yaparken de soyut saptamalardan çok gerçeklerden söz etmek istiyorum.
    Var mısınız yürümeye?
    Kentimizin yönetim birimlerinin bulunduğu Konak Meydanı’na kuş uçuşu birkaç yüz metrelik uzaklıkta yürüyelim! Daha doğrusu yürümeye çabalayalım.
    Gazi Bulvarı Cumhuriyet Bulvarı ile kesişmeden önce sağa dönelim ve Şehit Fethi Bey Caddesi’ne yönelelim! Kaldırımdan yürüyelim! Daha doğrusu yürümeye çalışalım!
    Boşuna çabalamayın! Yürüyemezsiniz!
    Yayaların sığınağı olan kaldırımlar sağlı, sollu işgal altındadır!
    Kimi yerde otobüs durakları kimi yerde yeme-içme işyerlerinin ve çoğu yerde de otomobillerin kapatması olmuştur kaldırımlar!
    Olağan olan buysa eğer, caddenin girişine “bu cadde yaya ulaşımı için güvenli ve uygun değildir” yazılmasını istiyorum!
    Bundan kaçınıldığı sürece burada yaşanacak olumsuzlukların siz yöneticilerin sorumluluğunda olduğunu anımsatırım!
    Değerli yönetenler,
    Lütfen yöneticisi olduğunuz kentin sokaklarını adımlayınız!
    İlk bakışta zor görünen bu eylemin sağlığınıza da iyi geleceğini, günün geriliminden kurtulmanıza katkıda bulunacağını bir hekim olarak özellikle belirtirim.
    Bu eyleminizin bir başka önemli yararı da yönetmekte olduğunuz kentte topluma saygılı bir ortam oluşmasına katkıda bulunması olasılığıdır!
    Değerli yönetenler!
    Ne olur yürüyünüz!
    Böylelikle kente ve kentliye saygısızlığın boyutunu görünüz!
    Kuşku duymuyorum ki, bunu gördüğünüzde gereğini yapmakta bir an olsun tereddüt içinde olmayacaksınız!
    Ceyhun BALCI, 02.10.2011