• 24 Nisan ülkemizin sözde “Ermeni Soykırımı” söylemiyle köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığı günün adı oldu.

    Hiç kuşkusuz, ülkemizdeki “Beşinci Kol”un önde gelen rolü var bu saldırganlıkta.

    Geçtiğimiz yıllarda bu “Beşinci Kol”un “özürcülüğe” soyunduğuna tanık olduk. Özür dilenirse ne olur sorusu akıllara getirilmedi.

    Özür dilerseniz suçluyum demiş olursunuz!

    Suçu üstlendiğinizde “TAZMİNAT” istekleri başgösterir.

    Öne sürülen insan yitimlerinin gerektirdiği ödence için parasal olanaklarınız yetmez. Ekonomik olarak diz çökmüş bir ülke için bu durum çok daha belirgin bir sorun demektir.

    Paranız yoksa “TOPRAK” alalım sesleri yükselir. 

    Karaya sıkışmış, Türkiye’ye düşmanlıktan en küçük çıkarı olmayan komşu Ermenistan’ın topraklarımızdaki Ağrı Dağı’na tutkusu işte bu yüzdendir. Emperyalin kanatları altına ilişen bu ülkeciğin tek umarıdır emperyalizm. Bizdeki emperyal sevicilerine ne demeli?

    Her şey bir yana!

    “Ermeni Soykırımı” savları AİHM’nin Perinçek-İsviçre davasını karara bağlamasıyla sonlanmış olmalıydı bu özlem. Her fırsatta hak, hukuk, adalet diyen batı emperyalizminin bu konuyu her 24 Nisan’da gündeme getirmesi karşısında alınacak tutum açık ve yalındır. 

    “Ermeni Soykırımı emperyalist bir kurgudur!”

    Osmanlı’nın son döneminde namuslu kamu yöneticilerini emperyalizmi hoş tutmak uğruna darağacına göndermiştir o dönemin sözde yöneticileri. Tek dertleri tahtlarını, sarylarını, yoz yaşamlarını korumak ve kollamaktı.

    Bu yazıda o namuslu ve vatansever kamu yöneticilerinden üçünün çığlıklarını okuyacaksınız.

    Yüce anılarına saygıyla…

    Uydurulmuş değil yazıya başlık olan konu! 14 Ekim 1922’de düşman denize henüz dökülmüşken TBMM kararıyla verilmiş Milli Şehit unvanı! Cumhuriyet kurulmamışken bile değerbilirliğini böylelikle koymuş ortaya 104. Yaşını kutlamakta olduğumuz TBMM.

    24 Nisan’ın 100. yıldönümünde soykırım tartışmaları hız kazanmış durumda. Kantarın topuzunu kaçıran kimilerine bakılırsa soyunu kuruttuğumuz Ermeni sayısı 2.5 milyon! Orhan Pamuk’a bile rahmet okutur değil mi?

    Bu olayı köklerinden kopartıp farklı boyutlarda irdelemek önünde, sonunda hatalı bir sonuca varılması anlamına gelecektir.

    Bir yanda sıcak denizlere inme derdindeki Rusya İmparatorluğu diğer yanda da ticaret yollarına egemen olmaya çalışan Britanya İmparatorluğu’nun Ermeni daha doğrusu Doğu Sorunu konusundaki rolleri unutulursa ağlaşma, bağrışma ve suçla(ş)ma kıskacına düşülmesi kaçınılmaz olur.

    Hasta Adam Osmanlı’nın yıkılması kararı alınıp da, topraklarının paylaşılması sürecinde Balkan Bozgunu’ndan esinlenip toprak edinme derdine düşen Ermeniler imparatorluğun doğudaki zayıf halkasıydı. Emperyalizm zayıf halkayı saptamada da, yaratmada da olağanüstü hünerlidir. Her zaman, her yerde, her türlü etkinlik emperyalin kendi eliyle yürütülmez! İşbirlikçiye, güncel deyişle taşerona da gereksinim vardır! Ermeniler bu gereksinimi karşılamak için bire bir görüntü çizmiştir.

    İki devlet savaşırken taraflardan birisinin içindeki bir topluluk kendi ülkesine yönelik ihanet içinde olursa ne olur? Osmanlı Ermenilerinin başına gelen tam da budur. Ruslarla birleşip Osmanlı’yı vurma eğilimi Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin yerlerinin değiştirilerek başka bir yere yerleştirilmelerini zorunlu kılar. Her ne kadar Osmanlı gerekli önlemleri alıp, bu işi bir düzen içinde yapmaya niyetlense de zamana özgü koşullar karşılıklı kırıma engel olamaz.

    Bu gibi olayların hesabının sorulması bahanesiyle işgal İstanbul’unda işgalcilerin güdümünde sözde mahkemeler kurulmuş ve günah keçisi olarak belirlenenler yargılama kisvesi ardında darağcına gönderilmiştir. Çok daha ilginç olan darağacına gönderilenlerin daha önce yargılanıp aklanmış olmalarıdır. Hukukun bir kişi aynı gerekçeyle iki kez yargılanamaz temel ilkesine aykırıdır yapılan ikinci yargılama. Buradan da bellidir ki; birileri bu sonucu önceden belirlemiş ve sonuca uygun kılıf oluşturulmuştur.

    Tam da bu noktada, düzmece mahkemeler, duyuma dayanan yalan tanıklıklar ve aceleyle alınan idam kararları bugünlerde yaşadığımız benzer mahkeme facialarını anımsatmış olmalıdır. Gizli/yalancı tanıklar, mahkeme sırasında uyuklayan savcılar/yargıçlar, gerçeklere dayanmayan acımasız kararlar ve bütün bunların sonunda onurlu konumlarından edilen askerler7vatanseverler. Ders alınmayınca, 100 yıl önce yapılanlar unutulunca bugün yaşananlara şaşırmak olası mı?

    Üç günah keçisi Ermeni Tehciri sürecinin kurbanları olacaktır. Üçünün ortak özelliği vatansever, başı dik, onurlu ve namuslu insanlar olmalarıdır.

    Aralarında en tanınmış olanı Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey! Bir şafak vakti ansızın idam edilen Kemal Bey’in yaşadıkları trajediden de ötedir! İdamdan hemen sonra oğlunu ziyaret için oradan geçmekte olan babasının oğlunu darağacında sallanırken görmesini kafanızda canlandırabilir misiniz? Kemal Bey, buna karşın vatan sağolsun diyebilecek, evlatlarını millete emanet ederek veda etme soyluluğunu gösterecek denli onurlu bir insandır!

    KemalBey-Denkmal-1
    KemalBey-Maertyr-1

    Adana Ceyhan’daki Kemal Bey Anıtı. Milli Şehit yazısı silinmeden önce!

    Kemal Bey (1885-1919)

    Kemal Bey’in darağacındaki son sözleri!

    “Sevgili vatandaşlarım. Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer buna adalet diyorlarsa hahrolsun böyle adalet.
    Benim sevgili kardeşlerim. Çocuklarımı asil Türk milletine emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin!…
    Borcum var, servetim yok!
    Üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın millet!”

    Kemal Bey’in cenazesini Tıbbiyeliler öncülüğünde vatanseverler kaldırır. Uğurlanışı büyük bir başkaldırı eylemine sahne olur! Gidişi bile umut tohumlarının ekilmesine vesile olmuştur.

    Mezar taşına yazılacağı da vasiyet etmeyi unutmamıştır!

    “Millet ve memleket uğruna şehit olan
    Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey!
    Ruhuna El Fatiha!”

    Kemal Bey kadar tanınmayan diğer iki kahramanımızdan ilki Bayburt Kaymakamı Nusret Bey’dir. O zamanın özel yetkili Nemrut Mustafa Paşa divanı İngiliz güdümlü bir sözde hukuk kurumu olarak onu da 10 Nisan 1919’da aldı aramızdan.

    NUSRET_BEY_BELGE_10

    Nusret Bey (1876-1919)

    Eşine mektubu!

    “Hayriye,
    Vazifei resmiyemi şimdiye kadar sadıkane ve müstakimane bir suretle ifa eylediğim gibi şu Ermeni işinde de vazifei insaniyetimi elimden geldiği kadar bihakkın ifa ettim.
    Binaenalyh bana isnat edilen bütün cürümlerin hepsinden uzaktayım. Fakat ihtiras ve garaz işte beni mahkum eyledi. Beni mahvettiler. Aciz kalan ailem, biçare üç çocuk ve seni de mahvettiler. Allah intikamımı alsın! Masumiyetim bilahare anlaşılacaktır. Fakat heyhat… Mustafa Paşa garazkar, Cemal Paşa ha keza! İşte iki şahıs ki, bir ailenin mahvına sebep oldular. İsnat olunan suçların hiç birinin faili değilim. Şehadet eden zevat içinde yalnızca fırka kumandan vekili doğru söyledi, öbürleri hayır! Çocuklarım sana emanet! Terbiyelerine itina et! Fakir ve açsınız! Allah muininiz olsun! Elveda! Nusret!”

    Diyarbakır Valisi Dr Reşit Bey başına gelecekleri sezdiği için çadır mahkemesinde figüran olmamak için kaçak yaşar bir süre. Yakalanacağını anladığı anda vasiyetini bırakarak, kafasına dayadığı tabancanın tetiğini çekmekte bir an bile ikileme düşmeyen bir başka dev adam olarak alır tarihteki yerini.

    seydiogullari_1426275285145

    Dr Reşit Bey (1873-1919)

    Dr Reşit Bey’in canına kıymadan önce ailesine yazdığı mektup!

    “Pek sevgili refikam ve çocuklarım,
    Firarımdan dolayı polis müdürü ve muhafız paşa olanca güçleriyle beni arıyorlar. Ermeni tazıları da bunlara iltihak etmişmiş. Gayretsiz ve hissiz bazı dostlarımın ihmali planlarımı sekteye uğrattı. Utanmadan teslim olmaklığımı istiyorlar. Neticeyi karanlık görüyorum. Yakalanıp hükümetin oyuncağı ve düşmanlarımın eğlencesi olmamak için son dakikada intihar etmek fikrindeyim. Rövolverim bir dakika yanımdan ayrılmıyor ve hazırdır. Hayatımın bence hiç bir kıymeti kalmadı. Bir müsait vakitte milletime son vazifemi yapar ve hayatımın bakiyesini size hasr ve tahsis ederdim ümidiyle yaşamak isterdim. Ne çare, her istenilen olmadı. Sizi milletim için ihmal ettim. İstikbalinizi düşünemedim. Herkes beni Ermeni malıyla zenginleşmiş biliyor. Halbuki sizi temini maişetten aciz bırakıyorum. Bu da talihin bir cilvesi…”

    Her üç kahramanımızın da ortak özelliği vatansever olmalarıydı! Bir başka ortak noktaları bu soylu duruşlarının işgalcileri korkutmuş olmasıydı. Onlar var oldukça Osmanlı’yı paylaşamayacaklarını düşünenler için son derece doğru hedeflerdi.

    Milli şehitlerin yürek parçalayan öyküsüne değinmeye çalıştım.

    (*) Aylık süreli dergi Bütün Dünya’nın Haziran 2015 sayısında yayımlanmıştır.

  • Benim için televizyon çağı 1974 Dünya Kupası’yla başladı. TV’de izlediğim bir sonraki büyük spor düzenlemesi 1976 Montreal olimpiyatlarıydı.

    Sovyetler Birliği kültünün alabildiğine etkili olduğu yıllarda Ukrayna adı şaşırtmıştı. Oysa Ukrayna Sovyetler Birliği’ni Rusya ve Belarus’la birlikte kuran üçlüden biriydi. 

    Montreal olimpiyatları ırkçı Güney Afrika’yla spor ilişkisi kuran Yeniz Zelanda’nın oyunlara alınmaması isteğinin IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) tarafından göz ardı edilmesi sonrasında Afrika ülkelerinin boykotuna sahne olmuştu. 

    Kanada’daki Ukrayna kökenlilerin Sovyetler Birliği’ni kınayan eylemleri olimpiyatlarda iz bırakan bir başka gelişmeydi.

    Ukraynalıların hem açılış törenlerindeki hem de Sovyetler Birliği-Doğu Almanya futbol maçındaki gösterisi belleklere işlendi.

    Ukrayna adıyla böylelikle tanıştım.

    Ukrayna sözcük anlamıyla “kenar, uç, kıyı ülke” demek.

    A map of europe with different colored states

Description automatically generated

    Elbette Rusya’ya göre. 

    Rus devlet geleneği öteden beri Ukrayna’yı anavatan topraklarını saldırılardan koruma amaçlı bir tampon olarak algılamış.

    Rusya’nın tamponu Avrupa’nın “ekmek sepeti”ydi. Bereketli ovalarında üretilen ve Ukrayna bayrağına sarı rengini veren tahıl Avrupa’yı beslerken Ukrayna’ya kazandıran değerdi. 

    Kültürüyle, diliyle, yaşam biçimiyle Rusya’ya eşdeğer bu ülkeyi 2019 yılında görme fırsatım oldu. 

    O zaman da Dinyeper’in doğusuna geçmek olanaksız değilse de yeterince güvenli sayılmadığı için “Büyük” Ukrayna turumuz Dinyeper’in batısıyla sınırlı kalmıştı. 

    Dinyeper batısındaki batıyla doğu arasında bile çıplak gözle fark edilebilen farklar gözlemlediğimizi anımsıyorum.

    O tarihte çikolata fabrikatörü Poroşenko Ukrayna devlet başkanlığı koltuğunda oturmakta olan kişiydi. 

    Zelenski adının anıldığını bile anımsamıyorum.

    Çok kısa süre içinde kestirilmesi olanaksız oy oranıyla seçilen değil seçtirilen bugünkü başkan Zelenski farkında mıydı bilinmez ama seçtirilen olmanın bedelini elbette ödeyecekti. 

    İktidarının başında Minsk antlaşmalarının gereğini yapma yönünde eğilim gösteren Zelenski Neo Nazi grupların sert çıkışı sonrasında çark edip emperyal piyon olmanın kaçınılmazlığıyla başbaşa kaldı. 

    Günümüze gelirsek!

    Ukrayna’nın Batı emperyalizmi adına giriştiği serüven ağır yenilgiyle sonuçlanma yolundadır. Bu kişisel görüşüm olmaktan çok Ukrayna’yı bu ateşe atanların ağzından doğrulanabilecek gerçektir.

    Ukrayna’yla yarım yüzyıl önce tanıştım.

    Çok değil 5 yıl önce bu güzel ülkeyi yakından tanıdım.

    Bugün gelinen noktada Ukrayna’nın başkaları adına giriştiği serüvenden yenilgiyle çıkması olasılığı oldukça artmış durumda.

    Çok uzak olmayan gelecekte Ukrayna haritasının değişmesi kaçınılmaz gibi.

    Kıssadan hisse!

    Tarih bilincinden yoksun ve kendilerini seçtirenlerin tutsağı olmuş yöneticilerin bir ulusu ve ülkeyi sürüklediği felakete tanıklık etti tüm dünya.

    Bu arada, Cenevre’de Rusya olmaksızın barışın konuşulacağına ilişkin tiyatroya eşdeğer etkinlikten söz ediliyor. 

    Sonuna yaklaşılan savaşta Ukrayna’nın Kırım konusunda en küçük şansının olmadığı açıktır. 

    Dinyeper’in doğusundaki Rus konumlanması konusunda öncekine dönüş olasılığı da düşüktür.

    Cenevre’deki tiyatronun sonuç vermesi bir yana kurulması olası gerçek masaya Batı’daki hak kargalarının(*) oturması kimseleri şaşırtmamalı. 

    Polonya’nın tarihin derinliklerinden gelen Batı Ukrayna tutkusu bilinmeyen durum  değildir. Kaynaklar tarandığında Polonya’nın yalnız olmadığı Macaristan, Slovakya ve Romanya’nın da Batı Ukrayna’dan parça kopartma istekleri gündeme gelirse şaşırmamak gerekir. 

    Düşenin dostu olmaz!

    Ukrayna, emperyalizmin kullan at türünden ateşe attığı piyon olarak daha kötüsünü yaşayabilir. 

    (*) Hak kargası : Hak yiyen anlamında deyim

    https://www.voanews.com/a/cia-director-ukraine-could-lose-war-against-russia-without-us-aid-/7576437.html

  • Başlığın çoğu okur için yadırgatıcı olduğunun farkındayım. Bunu bilerek adım atıyorum bu mayınlı alana.

    Güncel örnekle anlatmaya çalışayım düşüncemi.

    Çoğumuzu sevince boğan yerel seçimler geride kaldı. Yeni başkanlar koltuklarına oturdular. Takımlarını oluşturmaya başladılar bile. Zaman zaman sancılı olsa da bu aşamanın da geçileceği kuşkusuzdur.

    Yalnızca kişiler ve takımlar değil düşüncelerin de değişmekte olduğunu gözlemliyoruz.

    Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay koltuğa oturur oturmaz halk ekmek üretimi ekmeğin ederini 5 TL’ye düşürdü. Su faturalarında da % 25 indirim uygulamasının başlatıldığını duyurdu.

    Göze ve kulağa hoş gelen bu kararları eleştirmek söz konusu olamaz. Ama, sürdürülebilirliklerini izlemek elbette en doğal haktır.

    Bir başka kararla eskiye dönüldüğünü gördük.

    Uzun mesafeli otobüs hatlarının canlandırıldığını öğrendik.

    Bu uygulama doğru ve gerekli idiyse geçtiğimiz dönem boyunca neden rafa kaldırıldı?

    Yanlıştan dönmek için mutlaka bir kişi değişikliği mi gerekirdi diye de sormuş olalım.

    Belediye başkanlığı hiç kuşkusuz kişilerin etki bıraktığı, bırakacağı görevlerdir. Bu konuda “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” özdeyişimizi anımsamaktan alamayız kendimizi.

    Diğer yandan ise, bir şeyleri sorgulamayı da göz ardı edemeyiz.

    Her ne kadar yerel yönetimlere kişilerin katkısı ve etkisi önemliyse de kent dediğimiz olgunun sorunlarına ve gereksinimlerine yaklaşımın akılcı ve bilimsel çerçevede olması gereği de gün gibi ortadadır. Başka deyişle “aklın yolu birdir”. Bilgi çağına adım attığımız şu dönemde en değerli olguların akıl ve bilim olduğunu yadsıyabilir miyiz?

    Seçim başarısı ortaya çıkar çıkmaz kendimce dilekte bulunmuştum.

    Her ne kadar kentlerimizi, beldelerimizi doğru, dürüst ve bilgili insanlara teslim etmiş olsak da kent sorunlarını belirleyecek, onları öncelik sırasına koyacak ve çözüm yolları konusunda akılcılığı rehber edinmeyi sağlayacak kurullar oluşturulsa iyi olmaz mıydı?

    Böylelikle yerel yönetimdeki hata payı en aza indirilirken öncelik ve gereklilik sıralaması bozulmamış olur muydu?

    Eski Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen başkanlığında böylesi bir kurulun oluşturulması düşüncesi tam da aklımdan geçenlerin karşılığıydı.

    Örneğimize dönersek uzun mesafeli otobüs hatlarının işletilmesine önceki dönemde son verilmesi raylı sistemlerle deniz ulaşımını öne çıkartma ve kitleleri bu taşıtlara yönlendirme yaklaşımının bir parçasıydı. İlk uygulandığında gösterilen tepkiler zamanla sönümlenmişti.

    Kent yaşamının zahmetsiz ve konforlu olması arzulanan bir hedef olabilir. Ancak, bu ilkeyi her alana uygulamak zaman ve para savurganlığı anlamına da gelebilir. Kentlinin (kötü) alışkanlıklarını değiştirmek pahasına kimi sevimli görünmeyen uygulamalara yönelmekten kaçınmayanlar doğruyu yapmış olurlar.

    Bu konuda kente ilişkin bir bilimsel kurulun görüşüne başvurulmuş olsaydı ne yanıt alınırdı diye de sormaktan alamıyorum kendimi.

    Yazının sonunda özgüven kazanmış olarak biraz daha ileri giderek “biraz vesayet iyi olmanın ötesinde gereklidir” diyorum.

    Aklın, bilginin ve bilimin vesayetinden zarar gelmez.

  • Yıl 1961!

    Artvin Yusufeli’ne bağlı Sacveret köyünde yaşanır bu yaralanmalı olay.

    Koşarken düşen çocuğun üst dudağı mısır anızına denk gelir. Boylamasına derin kesi oluşur. 

    O günün koşullarında en yakın merkeze ulaşmak bile olanaksıza eşdeğerdir.

    Köyde askerliğini sıhhiye çavuşu olarak yapmış olan Aziz Çavuş’a düşer sağaltım görevi.

    Yaraya dikiş atmak gerekmektedir.

    Mandolinin 4 telinden “mi teli” oldukça inceyken, la teli orta kalınlıktadır. Dikiş için gereken gereç bulunmuştur. La telinden oluşturulan dikiş gereci çocuğun yarasını dikmeye yetmiştir. Yara iyileşince teller de kendiliğinden düşer.

    Savaşlar yorgunu Anadolu, yorgun olmanın yanı sıra eli ayağı tutan genç kuşağını savaş alanlarında yitirmiştir. Geriye kalanlarsa çocuklar, kadınlar ve yaşlılardır.

    Onlar da sağ kalmış olmakla birlikte yoksul, yoksun ve sayrıdır.

    Bulaşıcı sayrılıklar kol gezmektedir. Anadolu’da geriye kalanlar savaş araçlarının değil ama mikropların hedefidir.

    Özetle, ezici çoğunlukla kırsalda yaşayan Anadolu halkının önde gelen sorunlarından birisidir sağlık.

    Yaşgününü kutladığımız Köy Enstitüleri Cumhuriyetin en önemli ve özgün kurumlarından birisidir. Yok edilişlerinin üzerinden yetmiş yıl geçmiş olup da bu denli çok konuşulan, bugüne yansıyan etkiler bırakmış olan başka kurum var mıdır?

    Enstitülerin “üretim içinde eğitim, öğretim” ilkesi rehberliğinde sayısız alanda topluma ışık olduğu, paha biçilmez katkılar sunduğu bilinmiyor değildir.

    Enstitülerin sağlık konusundaki özlü katkıları en az bilinen yönlerinden birisi olarak göstermişir kendisini.

    Sayrılıkların kırıp geçirdiği Cumhuriyetin erken döneminde 1950’ye dek yetiştirilen sağlık memuru sayısı 987, ebe sayısıysa 789’dur.

    Buna karşılık, enstitülerin sağlık kollarından 1943-1952 arasında 1600 sağlık memuru yetiştiği bilgisi çok şey anlatır gibidir.

    Köy enstitüsü sağlık kolunu bitirenlere göreve başlamazdan önce bir at, bir eyer takımı, bir çift sığır, pulluk ve sağlık çantasıyla geçimlik tarla verilir. Adı anılanlar sağlık memurlarının köyün yolunu tutacağının göstergesidir.

    Yazının başında özetlenen olgu köyün yolunu tutmuş sağlık kolu bitirmişlerden birisinin yaratısıdır.

    Enstitüler güçlü ders içeriklerinin yanı sıra yaşama hazırlayan kurumlardı.

    Yokluğun, yoksunluğun kol gezdiği Anadolu kırsalında toplumun güvenini kazanmanın ancak bu yolla olanaklı olduğu öngörülmüştü. Eldeki olanaklarla ve gereçlerle sorunları çözen becerikli ve yaratıcı bireyler Anadolu kırsalının tam da gereksindiğiydi.

    İkinci Dünya Savaşı’nı izleyerek çok partili demokrasi tiyatrosu adı altında devrimleri sulandıran, fırsatını bulunca da sonlandıran kadroların ülkeyi Batı kapısına bağlamasına tanık olundu. Kanla, canla kazanılmış bir bağımsızlığı bozuk para gibi harcayanlar inmemecesine sahneye çıktılar.

    “Yeter söz milletin” ikiyüzlülüğünü kalkan yapanların devrimlerle hesaplaşmaya enstitülerden başlamaları elbette şaşırtıcı değildi.

    Anadolu’yu yeniden karanlığa boğmak ilk adım olmalıydı ki hedefe erişilebilsin.

    Başta Hasan Âli Yücel ve enstitülerin Tonguç babası olmak üzere bugün bile az bilinen yönlerini yazıya döktüğümüz bu eşsiz kurumları ortaya koyanların yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…

    (*) Sağlık Ekseniyle Köy Enstitüleri, Hilmi Uysal, Mualla Aksu, Pakize Türkoğlu, YKKED Yayınları, 2023, İzmir

    Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nden geriye kalanlar… (2015, Ceyhun Balcı Belgeliği)

    • Felçli hastanın beynine yonga (Neuralink)  yerleştirildi. Düşünceyi eylemselleştirmeyi amaçlayan bu girişimin ilk sonuçlarının başarılı olduğu bilgisi alındı.
    • Geçen ay genetiği değiştirilmiş domuz böbreği bir insana takıldı. Hasta evine çıktı. İyileşmesi sürüyor.

    İki örnekle başladım yazıya!

    Sayısız örnek verilebilir teknolojik gelişmelerin gündelik yaşama girmesine ilişkin.

    Belki de hekim olduğum için sağlıkla ilgili örnekler öncelikle ilgimi çekti.

    Dünya ve insanlık bilgi çağına girdi.

    Süper akıllı toplum olma yolunda hızla ilerliyor.

    Şu anda yeryüzünde 20 milyarı aşkın nesne internete bağlı durumda.

    Bilgi, içinde bulunduğumuz çağın en değerli varlığı.

    Yükte hiç, pahada ağır mı ağır!

    Gazze dramı

    Yanı başımızda altıncı ayını dolduran Gazze dramı yaşanıyor.

    İnsanlığın önemli çoğunluğunun kınadığı, “kahrolsun” çığlıklarıyla kötülediği olumsuzluk hız kesmeden ilerliyor.

    Türkiye’nin İsrail’le ticareti son günlerin önde gelen ilgi konusu!

    “Neden İsrail’e dikenli tel satıyoruz” ya da “gemilerimiz neden vızır vızır İsrail limanlarına gidip geliyor” soruları uçuşuyor havada?

    Elbette gerekli sorgulamalar!

    Ama, bir o kadar da eksik!

    Çok eski çağlardan bu yana olduğu gibi günümüzde de insanlığın yazgısını belirleyen bilgi ve teknoloji oldu.

    Her ne kadar gözlerimizin önüne serilen savaşlar ve dolayısı ile “kaba güç” de olsa da tüm bunların ardında yatan olgu bilgi ve teknoloji.

    Tarihin belirleyicisi olarak bilgi ve teknoloji

    Fatih’in İstanbul’u ele geçirmesine baktığımızda da görürüz bu gerçeği!

    Üstün toplara eklenen gemileri karadan yürütme aklının utkuyu getirmesi kuşkusuz şaşırtıcı değildi.

    Ya Milli Mücadele?

    Karşısında kendisinden kat kat üstün askersel güçler varken utkuya ulaşmak?

    Tam da burada insan aklının değeri gösterir kendisini.

    Önce düşman eksiltmek!

    İtalya ve Fransa’yı savaş dışı bırakıp, onların silahlarını edinmek!

    Sonrasında ince savaş stratejisine eklenen toplumsal birlik!

    Gazze’de yaşananlara kahrolanların göz önüne almadığı da budur.

    Bilgi ve teknoloji!

    Örneğin, İsrail’in dünyanın önde gelen yarı iletken (yonga) üreticilerinden birisi olduğu gerçeği!

    İsrail’e dikenli tel satsan ne olur satmasan ne olur?

    Kürecik’i ve İncirlik’i devre dışı bırakmadıktan, Ceyhan’daki akaryakıt vanasını kapat(a)madıktan sonra!

    Bunları yapamamanın ardındaki neden de bilgiye ve teknolojiye sahip olamamaktır.

    Ekonomik bakımdan diz çökme noktasına gerileyen Türkiye’nin derlenip, toparlanmak yeniden güçlenmek gibi bir amacı varsa bu yoldaki önceliği bilgi toplumunun gereklerine uymaktan geçiyor.

    Her yıl rekorlar kıran dışsatımımızın nasıl olup da bir türlü ekonomik esenlikle sonuçlanmadığı üzerine uzunca düşünmekte yarar var.

    Herkesin yaptığını yaparak kazanç sağlamak olanaksız değilse de zor. Sonuçta sağlanan boğaz tokluğunun ötesine geçmiyor.

    Oysa, bugünün dünyasında yonga üretmek, o yongaların bileşiminde yer aldığı buluşları yaşama geçirmek olmazsa olmaz gereklilik.

    İnsanlığın nereye doğru yol aldığını özetlediğimize göre soruya bir soru daha eklemek kaçınılmaz!

    Türkiye nereye?

    Her ne kadar bilgi toplumu treni kalkalı epeyce zaman olduysa da hiç bir şey için olmadığı gibi bu konuda da geç kalınmış sayılmaz.

    Çeyrek yüyıla dayanan AKP iktidarının sandıkta yenilebileceğini kanıtlayan seçimler çoğumuzu sevindirdi.

    Sevinmek bizim de hakkımızmış dedirtti.

    Ağzımızın tadını kaçırmak olarak algılanmasın ama çocuklarımızın, torunlarımızın esenliği için bu yazıya esin kaynağı olan soru üzerinde düşünmek öncelikli görev olmalı.

    Herkese iyi bayramlar…

  • Türkiye Cumhuriyeti 100. Yaşını jeolojik, ekonomik, demografik ve toplumsal
    ahlâk bozgunuyla karşıladı. Kanla, canla kurulmuş bir ülkenin 100. Yaş gibi
    özel bir zamanı böyle karşılaması köklerine bağlı milyonları üzmekle kalmadı.
    Moral yıkıma da neden oldu.
    Geçen yılki Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimi’nde alınan sonuçlar
    karamsarlığın derinleşmesine yol açmanın yanı sıra Türkiye’de iktidarın
    değiştirilemeyeceği düşüncesinin belirginleşmesine de neden oldu.
    31 Mart yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablo umut vericidir.
    Cumhuriyet döneminin beşte birine denk düşen zaman aralığında iktidarda olan
    AKP ve bağlaşıklarının cumhuriyete verdikleri zarar kitaplara sığacak
    çokluktadır.
    Güç sarhoşluğuyla her geçen gün Cumhuriyet’e ve onun çağdaş yaşam
    düzenine, laikliğe ve aydınlık yüzüne farklı cephelerden savaş açan iktidara dur
    deme bilgeliği gösterdi Türk milleti.
    Afyonkarahisar, Kütahya, Kastamonu, Manisa, Adıyaman…
    Adları anılan kentlerimizde iktidar bloku dışındaki bir partinin değil başkanlık
    kazanmak varlık göstermesi bile sevindirici bulunurdu.
    Cumhuriyet hiçbir şey değilse bile “kadın devrimi”dir saptamasına uyan bir
    tablo var karşımızda.
    Pırıl pırıl, gülen aydınlık yüzler Cumhuriyetin ikinci yüzyılında kadın devrimini
    olanca varlığıyla önümüze koymuştur.
    Yirmi iki yaşında bir genç kızımızın yaşadığı yerde belediye başkanı olmayı
    aklına getirmesi, yetinmeyip aday olması ve seçilmesi Cumhuriyetin kadın
    devriminin ete kemiğe bürünmüş hali sayılmalıdır.
    31 Mart başarısını belediyecilikle taçlandırmak önde gelen görev olarak duruyor
    karşımızda.
    Bir şekilde uykuya yatsa da yeniden güçlenmeye hazır bir sağ-sığ cevher olduğu
    hiç unutulmamalı.

    Belediye seçimlerinde sağlanan utkunun belediye yönetimlerinde gösterilecek
    başarıyla sağlama alınmasında yarar var.
    Bunu yapmak çok da zor sayılmaz.
    Bilindiği gibi savurganlıkla, göz boyamayla ve elbette yolsuzlukla bütünleşmiş
    AKP belediyeciliğini aşmak bu olumsuzluklardan uzak durmakla bile
    başarılabilecek hedeftir.
    İçinde bulunduğumuz ekonomik bozgun ortamında toplumcu belediyecilik
    uygulamalarının sürmesinin yanı sıra büyükşehir belediyelerinin kırsaldaki tarım
    ve hayvancılık uygulamalarını desteklemeyi sürdürmesi iktidarın yıkıma
    uğrattığı bu alanı ayağa kaldırma bakımından önem taşıyacaktır.
    Sınır tanımaz Cumhuriyet yıkıcısı iktidara sandıkta verilen ders son derece
    önemlidir.
    Sınav şimdi başlamaktadır. Bu sınavda başarısızlığa yer olmamalıdır.
    Altılı masanın kırık bacaklarıyla uğraşmanın gereği olmadığı da anlaşılmıştır.
    Altılı masanın kırık bacaklarının hak ettiği yer bundan böyle siyaset mezarlığı
    olmalıdır.
    Çok değil 1 yıl önce Cumhurbaşkanlığına yaraştırdıklarının karşısına aday
    çıkartma ilkesizliği de sorgulanmayı hak etmiştir.
    Seçim sonuçlarının ekonomiden siyasete yargıdan güvenliğe sağlıktan yerleşime
    kültür ve sanattan spora bir dizi alanda derlenip toparlanma yolunu açması
    beklentisiyle.
    Oylarımız artmıyor düşüncesiyle etnikçilikten dinciliğe geniş yelpazede yer alan
    olumsuz odaklara mavi boncuk dağıtma hevesinin de sonlanmış olması gerekir.
    Herkes kendisi olmalı!
    Kurtuluş kuruluştadır.

  • “Bilgiyi ve onun ürünü olan teknolojiyi üretmeyen toplumlar, bağımsızlıklarını ve dolayısıyla mutluluklarını yitirirler.”

    Ord Prof Dr Cahit Arf

    Geçtiğimiz haftalarda İstanbul Üniversitesi’nin halka açıldığı yansıdı basına. İstanbul’un orta yerindeki bir kamusal alanın halka kapalı olması elbette doğru bir uygulama değildi.

    Son kararla birlikte gözler önüne serilenler de bir o kadar yanlıştı. Üniversiteyi halka açmanın yerleşkenin turistik bir alan gibi gezilmesine indirgenmesi yanlış olmanın ötesinde acıklı güldürüye eşdeğerdi. 

    Halka açılan İstanbul Üniversitesi’nde ortaya çıkan görüntüler hiç de hoş değildi. 

    Olmayacak yerlere kadar girenlerin hiç olmayacak işler yaptıkları görüldü. Özgürlükle serbestlik birbirine karıştı.

    Türkiye’de üniversite yerleşkelerinin kentlerin uzağında konuşlandırılmış olması da bir başka yanlıştır.

    Üniversite toplumun gözünden uzak tutulacak bir ortam mıdır da böyle yapılmıştır sorusunu sormuş olmakta yarar var.

    Üniversite ile halkın etkileşimi hiç kuşkusuz kaçınılmaz olduğu gibi gereklidir de.

    Özellikle kimi kentlerde üniversitenin toplumla iç içe olması istenmemiş olabilir mi sorusunu akla getirmemek olası mı? Üniversitenin ışığının  birilerinin gözlerini kamaştırmasından korkulmuş olabilir mi?

    Yurtdışından örneklerle sürdürelim.

    Örneğin, ABD’de üniversitelerin kentlerin göbeğinde değilse de ulaşılabilir noktalarında yer aldığını biliyorum. Yerleşkeler de eksik değildir orada ama kent merkezindeki üniversite öğelerine de özellikle ilişilmemiştir.

    Çok tanınmış Harvard ve MIT gibi kurumların bir yerleşke yapısına sahip olmakla birlikte duvarlarla ve güvenlik çemberiyle çevrelenmemiş olduğunu söyleyebiliriz.

    Kent içinde yürürken kendinizi bir üniversite yerleşkesi içinde bulmanız hiç de sıradışı bir durum değildir. 

    Ancak, bu açık yapılanma dersliklere ve başkaca eğitsel alanlara kolaylıkla erişilmesi anlamına da gelmez. Üniversite yerleşkesi yaşamın orta yerinde olsa da kimi gizlilikleri korunmuştur.

    A statue of a person sitting on a stone pedestal

Description automatically generated

    Buna karşılık, üniversite yerleşkesi içinde yer alan müze ya da benzeri ortamlara halkın erişmesi olası olmanın ötesinde yararlıdır ve istenendir. Bu türden yerler üniversite çevresine olduğu kadar topluma da yöneliktir.

    A glass case with pictures and objects on it

Description automatically generated

    Harvard Sağlık Müzesi

    Üniversiteler halkındır saptamasını biraz değiştirerek yinelemekte yarar var.

    Üniversiteler ürettikleri ışıkla halkı aydınlatmalıdır. Ancak böylelikle üniversiteler gerçekten halkın, kamunun (yararına) olacaktır. 

    Başka deyişle, toplumun bireyleri de bir bakıma üniversitelerin öğrencileridir. 

    Kendimizden örneklerle anlatmaya çalışalım.

    Darülfünun, Cumhuriyet 10 yaşına ermesine karşın üniversiteleşme eğilimi göstermemiştir. Durum böyle olunca üniversite devrimi kaçınılmaz olmuştur.

    Dr Reşit Galip’in milli eğitim bakanlığı sırasında yaşama geçirilen üniversite devriminin hemen ertesinde başlatılan halk dersleri üniversitenin halka açılması demektir aynı zamanda. Üniversite yalnızca öğrencilere değil halka da ders verilebilecek kurumdur bu örnekte somutlaştığı gibi. 

    Günümüzde de benzer örnekler bulunabilir.

    Bir başkası 65 yıl önceden!

    Ünlü matematikçimiz Cahit Arf’ın Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde verdiği günümüzün de gözde konusu olan “Makine Düşünebilir mi ve Nasıl Düşünebilir?” halk konferansına değinmemek olmaz.

    Bir üniversitenin öğrencilerinin yanı sıra topluma da ışık tutmasına bundan daha iyi örnek bulunabilir mi?

    Üstelik Prof Dr Arf bu tekil örnekle yetinmemiştir. Erzurum’daki halk konferanslarına farklı tarihlerde 2 kez daha konuşmacı olarak konuk olmuştur. Diğerlerinde matematik öğretimi ve matematik ilkelerin tarıma uygulanması üzerine konuşmuştur.

    Başka birçok kurum gibi üniversitenin de toplumdan yalıtılması onaylanamaz. 

    Üniversite-halk birlikteliğinin nasıl sağlanacağı sorusu önemlidir.

    İstanbul Üniversitesi örneğinde olduğu gibi üniversite-halk birlikteliği halkın üniversite ortamını sirke ve o ortamın öznelerini  sirk öğesi yerine koymasıyla mı yaşama geçirilecektir? 

    Yoksa geçmişteki örneklerde olduğu gibi üniversite halka ışık olarak mı görülecektir? 

    Bu can alıcı soruya verilecek yanıt bu konunun yazgısını belirleyecektir. 

    Halk dalkavukluğunun bir yana bırakılması ilk koşuldur. 

    Avamlığın ve düzeysizliğin her şeyin önüne geçirilmesinden vazgeçilerek başlanabilir işe.

    Kaynakça

    1. “Anlamak” Tutkunu bir Matematikçi Cahit Arf, TÜBA Yayınları, 2005.
    2. Cahit Arf ve Atatürk Üniversitesi’ndeki Halk Konferansları (1958-1960), Tarık Tuna Gözütok, Atatürk Üniversitesi Yayınları, 2021, Erzurum.
  • Yerel seçimlere gün sayarken okuduğum kitaptan yola çıkıp sözü seçimlere getirmek istiyorum. 

    Bengisu Türkçe bir sözcük. Yaşam suyu demek. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığında milli mücadeleden başlayarak kurucu ve devrimci süreçte harcı olanlardan birisi Dr Mustafa Şevket Bengisu. Ödemiş’te “Koca Doktor” olarak da tanınır. 

    Mustafa Kemal Atatürk’le Trablusgarp savaşlarına dayanan tanışıklığı vardır. Oradan kaynaklanan güvenle Paşa’nın ona verdiği milli mücadeleye silah sağlayan Rodos görevini bilenler çok olmasa gerektir. 

    Kurtuluş kotarılıp da Cumhuriyet kurulunca çıkılan yolda devrimler vazgeçilmezdir.

    Koca Doktor memleketi Ödemiş’te deyim yerindeyse “kent devrimi”nin öncüsü olur. Ödemiş’i gençliğinde gördüğü Paris’e benzetmek özgörevini biçer kendisine. 

    Kurtuluş ve kuruluş yorgunu olmanın dayanılmaz hafifliği yerine dur durak bilmeyen bir çalışma ritmi tutturur.

    Tıp doktorluğunu sürdürürken hiç eğitim öğretim almadığı kent planlaması konusunda yalnızca görgüsüyle Ödemiş’i musluklardan akan içme suyuyla, sokakları ve konutları aydınlatan elektrikle, kanalizasyonla ve başka pek çok çağdaş kent öğesiyle buluşturan olarak geçer tarihe. 

    Yanlış okumadınız!

    Kimilerinin her fırsatta yerden yere vurduğu otuzlu yıllarda Ödemiş ilçesinin musluklarından içilebilir su akıtılabilmiştir. Mustafa Şevket’e Bengisu soyadını da bu başarısına karşılık olarak Ödemiş belediye meclisi önermiştir.

    Sözü bugüne bağlarsak…

    Önceki yazılarda da konu etmiştim yerel yönetici adaylarının çok düşünülmemiş, yapılabilirliği yeterince irdelenmemiş çılgın projelerini.

    Bundan 90 yıl önce musluklardan içilebilir su akıtmayı akıl edebilen kurtarıcı, kurucu ve devrimci düşüncenin diriltilme zamanı gelmiştir.

    İttifaklar, işbirlikleri, güçbirlikleri gibi aritmetik hesaplamalara matematiği, başka deyişle aklı, bilimi ve çağdaşlığı en öne koyan Cumhuriyet değerlerini eklemek paha biçilmez kazanç olurdu.

    Ekonomik zorluklarla boğuşan Türk halkının bir damacana içme suyuna ödemekte olduğu para 100 TL eşiğini zorlar oldu. Mikroplastikler de cabası!

    Hem hekim hem de kent uzmanı Koca Doktor’u anımsar mıyız?

    Okuma önerisi :

    doktor elması.jpg
  • Yazının başlığının aykırılık yansıttığının farkındayım. Ne yazık ki güncel gözlemlerin ışığında belirlendi bu başlık.

    AMEDSPOR

    Dün (17.03.2024) İzmir’de DEM parti mitingi vardı. Miting alanına giden yollarda AMEDSPOR atkıları, bereleri ve başkaca nesneleri satılmaktaydı. DEM parti mitingini göz önüne almazdan önce Amedspor’un maçı mı var acaba sorusunu getirdim aklıma.

    Birkaç yıl önce adını özellikle Atatürk’ün belirlediği Diyarbakır’da etkinlik gösteren iki futbol takımının adlarını irdelediğimi anımsadım.

    Amedspor!

    Etnikçi-bölücü tayfanın belirlediği addı.

    Onlar takım kurar da diğerleri boş durur muydu?

    İslâmcı-Arapçı tayfa da Diyarbekirspor diyerek katılmıştı bu sözde spor ortamına.

    Türkiye’nin güneydoğusunda bölücülük bağlamında kullanışlı iki siyasi akım, etnikçilik ve dincilik başka alanlar yetmemiş gibi spor alanını da kaplamışlardı.

    Cumhuriyetin Diyarbakır’ı sahneden indirilmiş ve onun yerine Amed ve Diyarbekir çıkartılmıştı.

    Spordan geleneksel tanımıyla birleştiricilik ve dostluk çıkartmak yerine ayrıştırıcılık üretmek yeğlenmişti. Toplumun geneline yayılmak istenen bölünmüşlük duygusu spor aracılığıyla diri tutlacaktı besbelli.

    TS-FB MAÇI

    Dün akşam hemen her koşulda ilgi gören ve kolaylıkla ölüm-kalım sorununa dönüştürülebilen TS-FB maçı vardı. Her nedense bu iki büyük kulübümüzün Trabzon’da oynanan maçlarının gerginlik katsayısı çok daha yüksektir.

    Maç boyunca izleyicilerin sahaya plastik su bardaklarının yanı sıra ellerine geçen ve sahaya atılabilecek her türden nesneyi attıkları anlaşılıyor futbol alanında oluşan yabancı nesne adacıklarından. Sporcu sağlığını her şeyin önüne koyan sözde duyarlılık bu durumu dert etmemiş olmalı ki dişe dokunur bir yaklaşım gösterilmedi bu önemli olumsuzluk karşısında.

    Bir sporcunun pet bardak öbeklerinden birisinin üzerine düşmesi ve pet görünümlü nesnelerin kesici gereç gibi işlev görmesi ölümcül değil ama spor yaşamını sonlandırıcı etki göstermesi uzak da olsa olasılıklardan birisiydi.

    Kendisi de kısa süre önce şiddetin hedefi olmuş hakem böyle bir maçın tamamlanmasına yol vererek şiddeti yüreklendirdiğinin farkında mıydı? Yoksa, koşullar ne olursa olsun maçların tamamlanması doğrultusunda buyruk mu almıştı hakemler?

    Maç bitimi korku filmi gibiydi. Elini kolunu sallayarak sahaya inen gözü dönmüşlerin sporculara zarar vermelerinin önünde pek de engel olduğu söylenemezdi. Eleştirel kapsamda sosyal ağ paylaşımı yapanların evine iki araba polis/jandarma gönderebilen güçlü(!) devlet Trabzon stadında süt dökmüş kedi gibiydi.

    İRONİNİN BÖYLESİ…

    Dehşete varan bu görüntülerin daha birkaç ay önce sahanın ortasında bir kulüp başkanının yumruklarıyla kafası, gözü dağılmış bir hakem gözetiminde gerçekleşmiş olması ürpertiyi ve ürküyü katlayan bir başka acı gerçekti.

    Bu engin hoşgörü hakemlerin sövülmeye ve dövülmeye devam edeceğinin kanıtı olarak tarihteki yerini aldı bile.

    Aynı pahalılığın, aynı yoksulluğun ve aynı yoksunluğun altında ezilen yığınların takım yandaşlığı söz konusu olunca bu denli ayrışması kuşkusuz doğrudan sporun değil ama sporu ustalıkla kullanan yozlaşmış siyasetimizin eşsiz buluşudur.

    Şiddetin özendiricilerini mi arıyorsunuz?

    Yaklaşan seçimler nedeniyle meydanlara inen ve izlenmeleri 18 yaş altı için sakıncalı olan siyasilerin söylemlerine bakmalısınız.

    Türkiye’de siyasetin varlığını sürdürmesi ne yazık ki toplumun kutuplaştırılmasına ve yapay karşıtlıkların kurgulanmasına bağlıdır.

    Spor alanlarında tırmanmasına onay verilen şiddetin böylesi bir işlevi olabileceğini düşünmekten alamıyor insan kendisini.

  • Değerli okur,

    Neredeyse hiç yeğlemediğim bir seçenektir. Kişisel blogumu “kişisel” amaçla kullanmak. Bu yazıdaki kişisellik nedeniyle hoşgörünüze sığınıyorum.

    Pek çok kez askersel cenaze törenlerine tanıklık ettiğimi anımsıyorum. Askeri Yargıtay üyeliği de yapmış olan dayım için düzenlenen askersel törene doğal olarak yakından tanık oldum. Hatta, içinde yer aldım.

    Böylesi törenle uğurlananın tabutu Türk bayrağıyla kaplanıyor. Bu basit görünen işlemin bile özenle yapıldığını yakından gördüm.

    Türk bayraklı tabutun cenaze arabasına alınması, oradan musalla taşına konması, dinsel töreni izleyerek askersel bando eşliğinde bu kez gömütlüğe götürülmesi ve orada toprağa vermezden önce bayrağın özenle tabuttan ayrılması…

    Askerliğin değişmezi ve olmazsa olmazı kuralcılık ve disipline yakından tanık olmak…

    Hüzünlü ve acılı gün Türk ordusunun kendisine hizmet edene değerbilirlik gösterisi sayesinde onur ve gururla donanmış oldu.

    Öncelikle dayım olsa da arkadaşım gibiydi uğurladığımız!

    Yaşamımın çok önemli dönüm noktalarında yer almış, rehberliğini ve iyiliğini esirgemediği gibi olağanüstü özverili tutumuyla derin iz bırakmıştı.

    Tıbbiyeye ilk adımım olan üniversite sınav sonucunu 1979 yılının bunaltıcı sıcağında ÖSYM merkezine giderek öğrenen, ailemizi sevince ve kıvanca boğandı.

    Hiç kimselerin yapamadığını başarıp bana yüzme öğretendi.

    Örnekleri sıralamayı sürdürürsem yazının sonu gelmez!

    Yalnız bana değil ata yurdundaki yakın ya da uzak hemen herkese içtenlikli iyiliğiyle yardımcı olmuşluğu vardı.

    Onların uğurlamadaki varlığı da duygulandırıcı olduğu kadar gurur vericiydi.

    Zor zamanların, ara dönemlerin askeri yargıçlık görevini de adaletin tartısını duyarlılıkla kullanarak yerine getirmişti. Her türlü baskıya ve beklentiye boyun eğmeme kararlılığı içinde olmuştu.

    Bugün mumla aranan gerçek hukuk insanlarından birisi olarak da ardında bu bakımdan da görkemli bir kalıt bıraktı.

    Toprağa vermezden önce tabuta sarılan bayrak özenle yerinden çıkartıldı. Onurlu ve gururlu bir yaşamın anısı olarak aileye armağan edildi.

    Son görev hüznüne hem katılımcıların hem de hizmet ettiği Türk ordusunun değerbilirliği onur ve gurur kattı.