• Öncesi de olmakla birlikte motokuryeler küresel salgınla birlikte yaşamın içinde daha çok yer kaplamaya başladılar.

    Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlunun çarparak ölümüne yol açtığı kuryeden sonra kamuoyunun bu konuya daha fazla odaklandığı görüldü.

    Türkiye’de karayollarında yolcu/sürücü/yaya olmak başlı başına tehlike ve risk kaynağıdır. Üzerinde bulunduğunuz araç iki tekerlekliyse bu olumsuzluk geometrik olarak artmış olur.

    Tehlikeler hem iki tekerlekli araç sürücülerinden hem de diğer taşıt sürücülerinden kaynaklansa da sınırı ve sorumluluğu belirsiz kuryelik işinin her geçen gün büyüdüğü ve daha fazla soruna yol açmakta olduğu görülmektedir.

    İşim gereği kazaya uğrayan kuryelerle sıkça karşılaşıyorum.

    Bu son derece tehlikeli işi yapmakta olanların herhangi bir güvenceden yoksun oluşları karşısında ürpermekten alamıyorum kendimi.

    Birkaç yıl önceydi sanırım.

    Motokuryeler hem çalışma koşulları hem de ücretleri konusunda eylemlilik içinde olmuşlardı. Sorun tek tek kuryelerden hizmet alımıyla çözüme kavuşturuldu. Elbette bu işten para basarcasına kazanç sağlayan şirketler açısından. Tekilleştir ve kendine bağla ilkesi bir kez daha çalışanı yenilgiye uğrattı.

    İş oylumları kestirilemez boyutlara varan e ticaret kurumları motokuryelerden hizmet satın alma yoluna giderek kendi başlarındaki önemli bir dertten kurtulmuş oldular.

    Sonuçta tehlikeli bir işi sosyal güvenceden yoksun şekilde yapanlar ve bu acıklı duruma izleyici olan devlet gerçeğiyle baş başa kaldık.

    Motokuryelerin şirketlere verdikleri hizmet geçmişte işçi-işveren ilişkisi çerçevesindeydi. Dolayısı ile SGK kapsamında güvenceye sahipti bu çalışanlar.

    Bu ilişkinin yerini “hizmet satın almaya” bırakmasıyla çalışanlar BAĞ-KUR şemsiyesi altına girdiler. Böylelikle “iş kazası” kavramı da ortadan kalkmış oldu.

    Geriye yalnızca trafik kazası kavramı kaldı. O da tutanakla belgeleştirilirse.

    Azımsanmayacak sayıda motokurye çeşitli nedenlerle primlerini aksattıkları/ödemedikleri için güvencesizdir. BAĞ-KUR kapsamındaki sigortalılıkta prim ödeme kişinin kendi isteğine bağlı olduğu için aksamalara sık rastlanır. Bu durumdaki kişiler geçirdikleri kazalar ya da başka sağlık sorunları nedeniyle çalışamaz duruma düştüklerinde istirahat hakkından da yoksun kalırlar. Kuşkusuz zorunlu olarak istirahat edeceklerdir. Ancak, sorun bu istirahatin ücretten yoksun oluşuyla ilgilidir.

    Denebilir ki, buna benzer ne örnekler var.

    Doğrudur.

    Ama, yaşamın her anında, her yerinde yer alan motokuryelerin yaptıkları işin riskiyle ters orantılı güvenceye sahip olmaları (ya da hiç olmamaları) üzerinde düşünmeyi gerektirir.

    Bu kabul edilemezliğin devlet gücünün (belki de güçsüzlüğünün) gözü önünde oluşu da göz ardı edilmemeli.

    Bir sosyal medya paylaşımını akla gelmeyecek hızla ve duyarlılıkla izleme alan, soruşturan ve kovuşturan devletin bu konudaki edilgenliği düşündürücüdür.

    Öteden beri bu eğilimde olan devletimizin kuryeler örneğinde olduğu gibi tümüyle patrondan yana konumlanmış olduğu iyice belirginleşmiş durumdadır.

    Her fırsatta konuşmaya “aziz milletim” sözüyle başlayanların söylemlerinin içtenlikten yoksunluğu olarak da okunabilir kurye sorunu olarak gözlerimizin önüne serilenler.

  • Elime geçen doğalgaz faturasındaki bir tümce bu yazıya esin kaynağı oldu.

    Anlatmaya çalışayım!

    “Karadeniz gazimiz” ve doğalgaz faturası?  

    Tümcelerin tümünü okuyunca durumu kavradım. 

    Ama, kavradığım durum da bir başka sorunu soktu gözümün içine.

    Bir doğalgaz faturasını Türkçe düzenlemek bu kadar mı zor olabilirdi diye mırıldanmaktan alamadım kendimi.

    Bilişim çağında yol aldığımız şu sırada Türkçe’yi her yerde olduğu gibi basılı ya da sanal bir belgede egemen kılmak olanaksız mıydı? Ya da göz ardı etmek bu kadar kolay mıydı? Sınırlı bilişim bilgime dayanarak sormak istiyorum. Türkçe yazılmış bir belgenin çıktısını Türkçe harflerle almak olanaklı değil midir? Yazılıma küçük bir dokunuş sorunu çözmeye yeter de artardı.

    Ayrıca, bilişim, terimlerin Türkçeleştirilmesinde, Türkçe’nin bu alana egemen kılınmasında öncülük yapmış bir bilim dalıdır. Tüm bilimler arasında bilişim bilimi Türkçe duyarlılığı konusunda birinciliği kimselere kaptırmayacak denli öne çıkmıştır. Yazılım, donanım, arayüz, imleç, bellek, sekme ilk akla gelenler. Türkçe karşılık bulunmamışları saymak çok daha kolay olur.

    Yozlaşmanın ve kirlenmenin alan ayırmaksızın her geçen gün arttığı günümüzde dilin bu olumsuzluktan bağışık olması düşünülemez.

    Sorun Türkçe konuşamamak ya da yazamamaktan çok düşüncemizle ilgilidir kanısındayım.

    Faturaya dönersek!

    Aylar önce Karadeniz’de verimli doğalgaz kaynakları bulunduğu yansımıştı basına.

    Buradan çıkartılan gazın kullanıma sunulduğunu anlıyoruz faturaya yansıyan bilgilerden. Ekonomik krizin sona er(e)mediği bugünlerde devletimiz Karadeniz gazından tüm tüketicilere 25 m3 armağan etmiş anlaşılan. Neyse ki, yeni bulunan gaz henüz özelleştirilmedi de böylesi bir yararı oldu insanımıza.

    “Yerli ve milli” gazın armağan edilişi bilgisi paylaşılırken Türkçe yoksunluğu ne yaman çelişki!

    Eline, beline, diline sahip ol

    Bundan 800 yıl önce Anadolu bilgesi Hacı Bektaşı Veli’nin deyişi olarak bilinir “eline, beline, diline sahip ol” öğüdü.

    Günümüzde farklı algılara yol açsa da el yurt anlamındadır.

    Bel ile nitelenense çevredir.

    Dil de Türkçemiz.

    Sekiz yüz yıl önceki öğüt, izleyen yıllarda Osmanlı’nın bir kulağından girip ötekinden çıkmıştır. Saray çevresinin ve devletin dili olarak Farsça-Arapça kırması Osmanlıca yeğlenmiştir. Osmanlıcanın kör kuyusuna düşenler Türkçe konuşanları ve böylelikle onu canlı tutanları barışta çiftçilikle, savaşta ise ölmekle görevlendirmişlerdir. Tüm olumsuzluklara karşın Türkçe Anadolu halkının dilinde varlığını sürdürmüştür. 

    Deyim yerindeyse yaşamını derin dondurucuda sürdüren Türkçe, Cumhuriyetin yazı devrimiyle bir kez daha yaşam bulmuş, gelişmiş ve serpilmiştir. 

    Her türlü olumsuzluğa karşın yurdumuza sahip çıkma duyarlılığının sürdüğünü sevinerek söyleyebiliriz.

    Dilimize ise çok da duyarlı olduğumuz söylenemez.

    Özellikle, “yerli ve milli” söyleminin ortamda baskın olduğu son dönemde bu duyarsızlığımızın düşündürücü olduğunu saptamak zorundayız.

    Çevre duyarsızlığımızın yaşamsal sorunlara neden olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?

    Dil duyarsızlığımızınsa bu önemli aracı silah olarak kullananların işine yaradığı, onlara eşsiz fırsatlar sunduğu kuşkusuzdur.

    Dilimize sahip çıkmanın öneminin anımsanması dileğiyle. 

  • Geçen dönmede ABD başkanlığı yapan Donald Trump sıradışı kişiliğinin yanı sıra kabalığıyla ve yozlaşmışlığıyla da izler bıraktı gerisinde. Bu yanıyla dünya kamuoyunun ilgi alanında olmasına şaşırmamak gerekir.

    Ama, bu olumsuzluklardan yararlanarak işi NATO ve emperyal seviciliğine de vardırmamak gerekir.

    Cumhuriyetle adaş ve yaşıt gazeteye Londra’dan yazan Elçin Poyrazlar “Trump 2.0” başlıklı yazısında tam da bunu yapmış.

    Emperyalist ülkelerdeki politik saflaşmayı sağ-sol çelişkisine indirgemek daha baştan yapılan önemli hatadır. Bu ülkelerdeki sağ-sol ayrımının yapay olduğunu anlamak zor değildir.

    Örneğin Almanya’da “sosyal demokrat” etiketi taşıyor diye bu addaki partilere yakınlık duymak ya da sırf “yeşil” adı taşıyor diye sözde çevreci partilere sıcak bakmak tarihsel yanılgılara sürükleyebilir kişiyi.

    Koskoca Almanya’yı ve doğal olarak onunla birlikte AB’yi ABD’nin vasalı yapanların sosyal demokratlar ve yeşiller olduğunu görmezden gelirseniz sosyal demokratçılık ve yeşilcilik oynamayı sürdürebilirsiniz.

    Bu güdüyle yaklaştığınızda ABD’de Demokratlara yakınlık duymanız akla yakın görünebilir.

    Ukrayna’yı Rusya’ya karşı savaşa sürenler de, İsrail’i Filistin’de kayıtsız, koşulsuz destekleyenler de ortanın solunda olduğu sanılan, kimi çokbilmişlerimizce sosyal demokratlıkla özdeşleştirilen (sosyal) demokratlar değil mi?

    Trump seçilirse Rusya, Çin ve İran gibi otokrat ülkeler için fırsat doğarmış yazarımıza bakılırsa. Yaşamını sürdürdüğü İngiltere’nin yakaladığı sığınmacıları yüzer gettolarda tuttuğunu, İngiltere karasına ayak bile bastırmadığını bilmiyor olabilir mi Trump karşıtı, Biden tutkunu hanımefendi?

    Trump iktidara gelirse Ukrayna’ya desteğini çekebilirmiş. Buna üzülen sayın yazar Rusya’nın başka ülkelere yönelik iştahının kabarmasından kaygılanarak emperyal seviciliğini perdelemekten geri durmamış.

    ABD baskısı ve denetimi olmazsa İsrail’in Filistin’de daha da azgınlaşabileceğinden kuşku duymaktan alamamış kendisini yazar hanımefendi bunca karmaşada.

    Sanırım haberleri izlememiş.

    İsrail’in Gazze saldırganlığı başlar başlamaz sınırsız destek sunan Biden ve başta dışişleri bakanı olmak üzere ABD yönetimi değil miydi?

    Trump’ın yabancı ülkelerde asker bulundurma isteksizliği ilk bakışta olumlu gibi görünse de uzun erimde ortadoğuyu içinden çıkılmaz bir savaş bataklığına sürüklermiş.

    Trump’ın Tayvan konusunda Çin’le uzlaşması olasılığı da dünyanın geleceği bakımından hiç olumlu bir durum değilmiş yazarımıza göre. Bu uzlaşının korumasız kaldığını düşünen Japonya ve Güney Kore’yi nükleer silah edinmeye yöneltmesi olasılığından söz ederek hiç akla gelmeyeni dışavurmuş.

    Trump’ı ilk dönemi boyunca baskıcı rejimlerle her türlü alışverişe girmekle de suçlamaktan geri durmamış!

    İlahi Elçin Poyrazlar!

    Cumhuriyetle adaş ve yaşıt gazetede yazıyor olmakla birlikte emperyalizmi hiç ama hiç anlamamışsınız.

    Obama başkan olduğunda Van’da bir besicimizin onlarca koyununun Obama onuruna kurban ettiği yazılmıştı basında. Hiç kuşkum yok o olay da sizi fazlasıyla heyecanlandırmıştır.

    Trump ya da Biden?

    Bu ikiliden hangisinin ABD başkanı olacağına bırakalım da Amerikan seçmeni karar versin!

    Yazıyı bir soruyla bağlamış olalım!

    Trump ABD başkanı olsaydı dünya şimdikinden iyi mi yoksa daha kötü mü olurdu?

    Umalım, dileyelim!

    Londra’dan yazan Elçin Poyrazlar bu yalın soruyu da aklına getirsin ve yanıtı üzerinde düşünsün!

    Bu yazı her şeyin ötesinde aydın bozgununun belgesi olarak geçmiştir tarihe.

    Eleştirime konu olan yazının 9 Şubat 1934’te imzalanan Balkan Paktı Antlaşması’nın yıldönümüne rastlamış olması ayrıca acıklı bir durumdur.

    Son bir soru!

    Londra’da yaşamak NATO’culuğu ve emperyal seviciliğini kaçınılmaz mı kılıyor?

  • Cumhuriyet tarihinin en büyük yıkıma yol açan kıranlarından birisinin yıldönümünü geride bıraktık.

    Haklarını verelim!

    Ekranlarda ve basında yok yoktu.

    Titrek sesli, ağlamaklı tipler izleyenlerin gözlerini nemlendirmeyi başardılar. 

    Eşsiz dayanışmamızdan, yardımlaşmamızdan ve elbette başarılarımızdan dem vurup ahaliyi duygu selinde boğmaya vardırdılar işi.

    Bunca izlenceden sonra vicdanlar temizlendi ve akça pakça oldu kuşkusuz.

    Neyse ki pek az kimse bu kırandan sonra, yaşadıklarımızın akılsızlığımızdan kaynaklandığını dile getirdi de duygu yüklü güne gölge düşmemiş oldu. 

    Kayıplar ve onların içinde çocuklar

    Duygusal fırtınada boşlukta yankılanıp giden seslerden birisi ve önemlisi de kayıplarla ilgili olanlardı.

    Yıkıntıdan sağ olarak çıkartılan, cankurtarana ya da hastaneye teslim edilen ama yer yarılıp da yerin içinde kaybolanlar.

    Kırka yakın çocuğumuzun kayıp olduğu savları dile getirildi. 

    Öldükleri belgelenmediğine göre sapkın tarikatların ağına mı düştü bu kimsesiz evlatlarımız?

    Yoksa, kimsesizliklerinden yararlanılarak taze organlarıyla başkalarına can mı oldular?

    Araştırmaya değmez miydi?

    “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir”

    Kurtarıcılar ve Cumhuriyetin kurucuları geleceğimiz olan, milletin temel taşı çocukları her şeyin önüne koymuştu.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında ve Milli Mücadele’nin ilk döneminde Doğu cephesinde 4000’den çok çocuğa kol kanat gerdiği bilinir örneğin Kâzım Karabekir’in.

    Yaptıkları belgelidir.

    İlgilisi “Çocuk Davamız”ı okuyabilir.

    Mustafa Kemal Paşa da geri kalmamıştır savaşın kan ve barut kokan meydanlarında çocuklara ilgi ve sevgi göstermede. 

    Doğu cephesinde Bitlis, Muş, Diyarbakır’daki görevi sırasında rastladığı kimsesiz çocuklardan edindiği evlatlar olduğu bilinir.

    Atatürk sığırtmaç Mustafa’yla

    Bir tanıklığı da oldukça dokunaklıdır.

    Muş yakınlarında bir karı kocanın peşine düşmüş ağlayan bir çocuk çeker dikkatini Paşa’nın.

    Çifte seslenerek çocuğu niye ağlatıyorsunuz diye soracak olur. 

    Aldığı yanıt : “O, bizim çocuğumuz değil ki!”

    Belli ki anasız babasız kalmış bir öksüz, yetimdir. Peşine takıldıklarını ana-baba yerine koymuştur.

    Milli Mücadele sonrasında, Cumhuriyet kurulmazdan önce Dr Mehmet Fuat (Umay) mart 1923’te ABD’nin yolunu tutar. 

    Haftalar süren, yolu farklı şehirlere düşen konukluğunda ABD’deki Türklerden ve Müslümanlardan kuracağı Çocuk Esirgeme Kurumu için yardım ve bağış toplar.

    Cumhuriyetin kimsesizlerin kimsesi olmasından birkaç kesit paylaşmış oldum.

    Daha niceleri eklenebilir.

    Cumhuriyetin 100. yaşına yerkabuğu bozgunuyla girmesi hiç kuşkusuz hepimizi üzdü.

    Cumhuriyetin 100. Yaşında Cumhuriyetin başındakilerin çocuklarımıza sahip çıkamamış olduğunu düşündüren görüntü üzüntünün ötesinde yüreklerimizi dağladı.

    Cumhuriyetin son zamanlarda soyut bir olguya indirgenmesi çabaları yanıltmasın!

    Cumhuriyet insanına, çocuğuna, geleceğine sahip çıkmanın görkemli adıdır gerçekte!

    Deprem, Cumhuriyeti yozlaştıranların maskesini düşürmüş oldu.

    Maskeler düştü düşmesine de bu uğurda paha biçilmez bedeller ödendi…

    Çocuklarımızın, kadınlarımızın ve elbette sayısız insanımızın başına gelenleri Cumhuriyeti başına gelenlerden ayrı tutabilir miyiz?

    Kaygıyla…

  • Yerel seçimlere geri sayım başladı. Adayların tümünün belirlenmediği süreçte adlara yönelik tartışmalar ve beklentiler olanca hızıyla sürüyor. Adların tamamlanması sonrasında sıranın ilkelere ve kavramlara gelmesi öncelikli dileğimiz.

    Bir yandan görevdeki başkanların yaptıklarını sergilemesine tanık olurken diğer yandan da göreve gelmek için kendisini gösterenlerin yapacaklarını sıraladığını görüyoruz.

    Sapla samanın karıştığı, ilkelerden çok adların konuşulduğu ortamdaki doğruları süzmek olanaksız değilse de oldukça zor.

    İzmir’in Konak ilçesinde yaşayan bir kimse olarak kendimce gözlemler yaparak, çıkarımlarda bulunmaya çalışıyorum.

    Geçen yerel seçimlerden önce de benzer şekilde davrandığımı anımsıyorum.

    Büyükşehir düzenlemesiyle birlikte çoğu belediye gibi İzmir belediyesi de kırsaldaki görevlerle baş başa kaldı. Buna merkezi yönetimin “olmayan” tarım ve hayvancılık politikaları eklendiğinde belediyenin enerjisini önemli ölçüde tüketmesi de kaçınılmaz oldu.

    Unutulan tarım ve hayvancılık İzmir, Ankara ve Eskişehir gibi illerimizde belediyelerin katkılarından azımsanmaz yararlar da gördü.

    Türkiye genelinde % 10’lara düşen kırsal nüfusun İzmir’de % 25’lerde olması hem ilimiz hem de ülkemiz için büyük şanstır.

    Kente dönersek!

    Bir belediye yönetimini sınamak için kendimce birkaç başlık türettim.

    • Kaldırımlar
    • Otobüs durakları
    • Çöp

    Açmakta yarar var!

    Kaldırımlar hemen her an ayağımızı bastığımız önde gelen kamusal alanlar. Adı üstünde yaya kaldırımı, yayalar için mi? Yoksa, yayalar dışındaki her nesne ve özne için mi? Kaldırımda yürüyebilmek bile başlı başına olumluluk sayılmalı. 

    Kazılıp da kapatılmayan çukurlar, bir yolunu bulup kaldırıma çıkmış motorlu taşıtlar. Ardınızdan ya da önünüzden her an ortaya çıkıveren bisiklet, motosiklet, bingit vb araçlar. 

    Diğer yandan işyerlerinin kullanım alanına kaldırımları eklemekte sakınca görmeyen esnaf. 

    İkide bir de bozulup yapılmalarına karşın bir türlü istenen niteliğe kavuşturulamayan, bırakınız engellileri ve yaşlıları engelsizleri bile zorlayan kaldırımlar.

    moloz.jpg

    Kaldırımlar bağlamında belediyelerimizin başarılı olduğunu söyleyemiyorum. Daha da kötüsü, bu olumsuzluğu giderme doğrultusunda bir çaba da göremedim geçtiğimiz dönem boyunca.

    Otobüs durakları da sınır ve kural tanımaz taşıt sürücülerinin kolayca üzerine çökebildiği bir başka kamusal alan olarak çıkıyor karşımıza. Durak ceplerinin 7/24 taşıtlarla dolu olduğuna hemen hepimiz yakından tanık olmaktayız. 

    Çöp güvenliği bir başka önemli sorun. Bu önemli sorunun çevre ve toplum sağlığı sorunlarına yol açabilme olasılığı konunun önemini algılamamıza yardımcı olacaktır. Dönüştürülebilir çöplerin toplanmasına ilişkin sorunların giderilmesinde yol alınamazken evsel atıkların toplandığı çöp kutularının çöp toplayıcıların erişiminden kurtarılamamış olması da bir başka önemli sorun. Çöp toplayıcılığı o denli yerleşikleşme yolunda ki, söz konusu kişilerin kooperatifleştiği ve örgütlendiği görülür oldu. Geçen mayıstaki Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde adaylardan birisinin çöp toplayıcılarla bir araya gelerek birlikte fotoğraf verdiğini bile gördük.

    Hakkını yememek bakımından belediyenin İzmir’de kırsaldaki yararlı çalışmalarına ek olarak hem İZSU hem de metro bağlamında başarılı olduğunu görmezden gelmemek gerekir. Bu ve benzeri çalışmalara merkezi yönetim bütçe katkısının hiçe yakın düzeyde olduğunu unutmaksızın.

    Sokaktaki vatandaşın yaşadığı her türlü olumsuzluğu yönetimden bilme alışkanlığı ve kolaycılığı bir bilinmeyen değildir. Kaldırım taşının kırık olmasından belediye sorumludur elbette. Ya o kaldırıma taşıt aracını çıkartanın sorumluluğu?

    Yerel ve genel yönetimin odaklanması gereken iki anahtar sözcükle sonlandırmış olayım!

    “Kamu yararı” ve “kamusal hakkın korunması”!

    Bu iki kavrama yaklaşım başarının da anahtarı olacaktır kanımca.

    kaldırım.jpg

    Kentte yaşamak kentli olmaya yetmiyor.

    Kurallarla, sınırlamalarla ve ortakyaşarlıkla barışık olmayan bir kent yaşayanının da ortaya çıkan olumsuzluklarda önemli payı olduğunu aşağıdaki görselle anlatmış olayım.

    KOLOMBİYA.jpg

    İzmir Karantina, 15 Temmuz Demokrasi Meydanı

    Görsel yakın zamanda tarafımdan çekildi. Bizim graffiticilerimiz kirletmezden önce bir duvar resmi vardı. Kolombiyalı sanatçılarca yapılarak İzmir’e armağan edilmişti. Graffitiyi de küçümsemiyorum ama sanatçı duyarlılığı olan birilerinin bir başka sanatçıdan saygıyı esirgemeleri aklın alacağı davranış olabilir mi?

    Büyük usta Nazım’dan ödünç aldığım dizeyle seslenirsem : “…. kabahatin çoğu senin canım kardeşim”

    En büyük hatamız kentleşmeyi yığışmaya, üşüşmeye ve doluşmaya eşdeğer saymış olmamızdır. 

    Bu üçlemenin olduğu yerde işlerin düzelmesi, iki yakamızın bir araya gelmesi kolay değil elbette.

    Hiçbir gerekçe iyiyi, doğruyu, güzeli aramamızın önüne geçemez diyerek çabalamayı sürdürelim.

  • “Dünyayı Kurtaran Adam”

    “Turist Ömer Uzay Yolunda”

    “Astronot Niyazi”

    İlk anda aklımıza geliveren ve uzay tutkumuzu yansıtan yapıtlar.

    İnsanın aya ayak basmasıyla birlikte hız kazanan bilimkurgu akımının Türkiye’de boy göstermemesi düşünülemezdi.

    “Soğuk Savaş” sırasındaki saygınlık da sağlayan önemli yarış alanıydı uzay çalışmaları.

    Bu sırada hem batıdan hem de doğudan ABD ve SSCB dışındaki ülkelerden de gökmenlerin uzaya çıktığı anımsanabilir. Her iki taraf da bağlaşıklarını uzaya taşımıştı. Batı kampının çoğu zaman uyumlu üyesi olan Türklere her nedense sıra gelmemişti.

    Geçtiğimiz yıllarda doğrudan Cumhurbaşkanı hiç gerekli ve anlamlı değilken “Aya sert iniş”ten söz etmişti.

    Kamuoyunun ilgisini çekme amaçlı, “bizden önce uzay yoktu” tadında bir çıkıştı. Aya sert iniş işlerin zora gittiği sırada başvurulan “ivedi durumda camı kırınız” eşdeğeri bir söylem olmuştu.

    “Aya sert iniş” bile hem teknolojik hem de parasal bakımdan uzağımızdayken bilet bedelini ödeyerek de olsa uzay yolcusu olmak iktidar açısından tepe tepe kullanılacak gelişmedir.

    Bu konuda ne söylense iktidarın arka bahçesini uyandırmak ya da bilince kavuşturmak olası görünmüyor.

    Özetle, Türkiye yeni bir kördövüşü alanı kazanmıştır diyebiliriz.

    Olayın bu yönünü bir yana bırakıp çok konuşulmayan yanına değinelim.

    Uzaya çıkan ilk Türk Alper Gezeravcı!

    Her ne kadar eleştirilse de uzaya çıkmak belirli ölçütlere sahip olmayı gerekli kılıyor. Bu ölçütlere sahip Türk’ün bir hava kuvvetleri pilotu olduğunu anımsatmakla başlayalım.

    Türk ordusunun onurlu, gururlu pek çok üyesi gibi o da kumpaszede!

    Aklandıktan sonra ordudaki eksiklik koşullarında sivil pilotluğu bırakarak vatan görevine koşanlardan.

    Yaşadığı tüm olumsuzluklara karşın ülkesine bağlılığını yitirmeyenlerden.

    Liyakatinin eksiksiz olduğu kuşkusuz.

    Son yıllarda asker pilotlara THY’nin iş vermekten kaçındığını ekleyelim.

    Her türlü hoyratlığa karşın uzaya gönderecek Türk’ü hava kuvvetlerinde bulmuş olmamız ibretlik bir olgu.

    Bugün devletin doruğundan başlayarak bakanların, bakan yardımcılarının, çoğu üst düzey bürokratın, valilerin ve başka kamu yöneticilerinin künyesinde “imam hatip” olduğunu okursunuz.

    Olur olmaz, yaraşır yaraşmaz dinlemeden hemen her konuma “imam hatipli” yerleştirme kötü alışkanlığı iş uzaya çıkacak Türk bulmaya gelince duvara çarpmış olmalı.

    Parasıyla da olsa uzay yolcusu olabilmek belirli özellikler ve üstünlükler gerektiriyor.

    İktidar için bu çok önemli olmasa da uzay yolculuğu başkalarınca düzenlendiği için “hakkaniyet” ve “liyakat” bir kenara konamıyor.

    Bu kez bir hak edenin başarısıyla gururlanacağız.

    Eklemekte yarar var!

    Şimdi yerinde yeller esen askeri okullar ve harp okulları kendi alanındaki sivrilmelerinin yanı sıra Türk yüksek öğretiminde yarattıkları nitelik ve düzeyle de ünlenmişti.

    Bugün FETÖ’den yakınanların da aralarında bulunduğu sayısız ilgisiz ve bilgisiz yetkilinin şaşkın bakışları arasında yozlaştırılan askeri eğitim, öğretim ve sağlık kurumlarını kapatmak yersiz bir gerekçenin ürünüydü.

    Hemen her kapıyı açan imam hatip anahtarı uzay yolu kapısını açamadı.

    Gezeravcı uzay yolculuğuna Ata’nın sözleriyle başladı!

    “İstikbal göklerdedir!”

    Bu sözler Atatürk’ü “yakaya takılacak resim” olgusuna indirgeyenlerin kulağına küpe olur mu dersiniz?

  • Etnik ayrılıkçı terör son 40 yılda kendisini göstermiş gibi görünse de varlığı Cumhuriyetle yaşıttır.

    Son 40 yıldaki değişiklik dünyadaki dengelerin farklılaşmasıyla sözde müttefiklik anlayışının da evrilmesidir.

    Aynı ittifak içinde, NATO’da yer alan ABD-Türkiye ikilisinden Türkiye NATO’culuktan şaşmazken NATO’nun baş oyuncusu ABD müttefiki Türkiye’yi örselemekten geri durmuyor.

    Birkaç çift söz de iç cepheye söylenmeli!

    Kısa aralıklarla yaşanan ve bir kezde çokça askerimizi aramızdan alan terör saldırılarından dil ucuyla da olsa rahatsızlık duymayan iki yapı var. Her ikisine de parti demeye dilim varmıyor.

    HÜDAPAR ve DEM Parti!

    İlki iktidarın bağlaşığı. Bu sayede girdiği TBMM’de federasyon isteğini dile getirme özgüveni içinde olduğu görüldü.

    İkincisinin etnikçiliği ve ayrılıkçılığı da kuşku götürmez gerçek. Şimdilik ana muhalefet partisi CHP’nin öncelikli ilgi alanında.

    Bu tabloya bakınca Türk siyasetinin önde gelen oyuncularının terör saldırıları sonrasında döker gibi yaptıkları gözyaşlarının sahte olduğunu anlamak zor değil.

    Bu arada, böylesi bir ulusal güvenlik sorunu karşısında Cumhurbaşkanının iki parti önderiyle iletişim kurmasına karşılık muhalefeti yok sayması da bir başka iç cephe sorunu olarak tarihe geçmiştir.

    Türkiye, Atatürk’ten sonra yaşadığı sapmayı NATO’ya girerek yerleşikleştirdi. Üstelik bu doğrultuda Mehmetçik’i Kore’de ölüme göndermek gibi üst perdeden bir eylemle çıktı sahneye. Bu anlamsız, onursuz ve akılsız davranışı sergileyenleri ve Türkiye’yi NATO bataklığına sokanları olumsuz şekilde anmış olalım.

    NATO için ölen Türkler, bugünlerde NATO için(de) ölüyorlar.

    Şehitlerin sıvasız evleri, çadırdan hallice ısıtıcısı bile olmayan barınakları kamuoyunun ilgisini çekiyor. Duygusallığa karışan öfke sorunun özünü ıskalamayla sonuçlanıyor.

    Başı ağrımasın diye askeri ölme göreviyle donatan iktidar şehit ailesinin çadırına alın şu ısıtıcıları da projektörler üzerimizden uzaklaşsın demeye getiriyor.

    Kaba ve bir o kadar içtenlikten yoksun bir davranış olarak not edildi.

    Bu arada, Türkiye’nin içine düştüğü açmazın baş nedeni olan siyasetin şehitler üzerinden oy kazanımı derdine düşmüş olması da ibretlik bir başka durum olarak kendisini göstermiştir.

    NATO’culuktan vazgeçemeyen siyasetimize son dönemin iktidarını da ekleyebiliriz. İçeride coşkulu ve tutkulu kitlelere “Kahrolsun ABD” diyenlerin dışarıda NATO’culuktan şaşmamaları adamakıllı irdelenmeyi hak ediyor.

    ABD’nin ve ona eklenen pek çok Avrupa ülkesinin Türkiye’den toprak koparmaya çalışan etnikçi teröre destek olduğu, hiç olmazsa yüreklendirdiği su götürmez gerçektir.

    Durum bu denli açık ve ortadayken termal kamera gördü mü görmedi mi ya da İHA’lar SİHA’lar uçtu mu uçmadı mı türünden anlamsız tartışmaların ateşini harlamak hedef saptırmanın ötesinde anlam taşımamaktadır.

    Önceki yıllarda kışın paydos eden PKK terörünün kış ortasında devinime geçmiş olması düşündürmenin ötesinde gerçeği gözümüzün içine sokan gelişme sayılmalıdır.

    Ne yapmalı?

    Devlet aklını öne çıkartmalı!

    Bundan birkaç gün önce MİT’in kuruluş yıldönümünde salonda bulunan MİT görevlilerinin görsellerini kamuoyuna sunan devletin aklını çoktan yitirmiş olduğunu söylesek abartmış olur muyuz?

    Süper akıllı topluma doğru yol alınan günümüzde her şey, her nesne akıllanırken devletimizin akıldan yoksunlaşması korkunç bir durumdur.

    Misakı iktisadisi bozguna uğramış bir ülkenin bu yetmezmiş gibi aklını da yitirmiş olma belirtileri göstermeye başlaması karamsarlık kaynağımızdır.

    NATO için ölmüştük!

    NATO için(de) ölmeyi sürdürüyoruz.

    Üç çeyrek yüzyıldır değişen ne?

    Yakında TBMM İsveç’in NATO’ya girişini oylayacak. TBMM’nin tulum çıkartarak onayı kimseleri şaşırtmayacak. Birkaç karşı oy şeref golü niyetine sevnidirecek. NATO’cu Türk siyasetinin foyası bir kez daha ortaya çıkacak.

    Geçenlerde 100 yaşında bu dünyadan göçen Kissinger ‘ın şu sözleri özümsenmeye değer : “ABD’nin düşmanı olmak tehlikeli olabilir ama dostu olmak ölümcüldür!”

  • İmparator Franz Beckenbauer’i ilk kez sinemada izledim. Televizyonun yaşamımıza henüz girmediği yıllarda Dünya Kupası’nın filmi yapılırdı. Sinemalarda gösterime girdiğinde o filme gidilir ve geçmiş dünya kupasının özeti izlenmiş olurdu.

    1966 Dünya Kupası finalinde İngiltere’nin Batı Almanya’ya attığı golde top çizgiyi geçmiş miydi? O günün teknolojisiyle bu soruya nesnel yanıt üretilememişti.

    1970 Dünya Kupası Meksika’da olduğu için saat farkına bağlı olarak maçları radyodan dinlemek bile çok olası değildi. Gazete haberleriyle radyo bağlantılarıyla yetinmekten başka seçenek yoktu.

    Televizyonla tanışmam 1974 Dünya Kupası’yla oldu.

    Tam 50 yıl geçmiş.

    Batı Almanya’da yapılan finallerde Türkiye yoktu ama Türk hakem vardı. Doğan Babacan! Batı Almanya-Şili maçında Şilili Caszely’ye gösterdiği kırmızı kartla işlendi belleklere.

    İmparator Beckenbauer’i televizyonda ilk ve son kez izlemiş oldum.

    Almanya’yı 1990’da teknik direktör olarak bir kez daha şampiyonluğa taşımıştı imparator. Önce futbolcu, onu izleyerek teknik direktör olarak kupayı kaldırma onuruna erişen sayılı insanlar arasına girmişti böylelikle. Beckenbauer’den önce bu onura erişen bir Brezilyalı Zagalo vardı diye anımsıyorum.

    Özel yaşamındaki çalkantılarla tanınan Beckenbauer’in mutluluğu bir türlü yakalayamadığı bilinir.

    Adının karıştığı akçeli yolsuzluklar sonrasında ortalıkta gözükmediği de not edilmeli.

    Oğlu Stefan’ı 49 yaşında kanserden yitiren imparatorun spor yaşamındaki sayısız başarıya ve kazanca karşın toplumsal yaşamdan elini eteğini çektiği görülür. İyi bir baba olamayışın vicdanında açtığı derin yarayı bir türlü iyileştiremez.

    Bu dünyadan bir imparator geçti diyerek sonlandıralım…

    Toprağı bol olsun!

  • Güç zehirlenmesi yaşayan iktidarın Türkiyesinde yaşama geçmeyecek gelişme kalmadı denebilir.

    Vahdettin’le başlayan Şeyh Sait’le süren güzelleme furyasına Saidi Nursi eklendi. Doğrusu Saidi Nursi uzunca süredir güzellenmekteydi. Güzellemenin boyut değiştirerek akademik kisveye büründüğünü söylemek de yanlış olmaz.

    Doğrudan Saidi Nursi’den söz edilmese de özenle irdelendiğinde Saidi Nursi’nin “akademik” bir yayında başvuru kaynağı olduğu görülüyor.

    Son günlerde adından sıkça söz ettiren bir tıp alimiyle tanıştık. Konya’daki bir üniversitede Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları üzerinde akademik unvanı bulunan bir kişilikten söz ediyoruz.

    Bu arada, yaptığı yayınların aldığı atıfların da hatırı sayılır nicelikte olduğunu eklemeliyiz.

    Akademik yayın işini nitelikten çok niceliğe indirgeyen sistemin verdiği fırsatı sonuna dek kullanmış.

    A screenshot of a computer

Description automatically generated

    Covid-19’dan ölen hastaların hastaların öteki dünyadaki yaşamlarına ilişkin “bilimsel(!)” bir yargıda bulunma gereği duymuş. 

    A close-up of a letter

Description automatically generated

    Yayının(!) kaynakça bölümünde Saidi Nursi Risalesi yer alıyor.

    “Süper akıllı toplum”a doğru yol alan dünyada karanlıkta, olmayan kara kediyi aramak bu değilse nedir?

    Kendince inanan-inanmayan sınıflaması yapan yazar inanmayanların öteki dünyada karşılaşacağı yaptırımın sevdikleriyle birlikte infaz edilmek olduğunu da eklemeyi unutmamış yazar.

    Hak, hukuk, adalet ve elbette akademinin gerçekten var olduğu ortamda böylesi bir sözde yayının ardından yer yerinden oynamalıydı.

    Ne gezer!

    Bir bilimsel dergi nasıl olur da böylesi bir zırvaya yer verir sorusu akla getirilebilir doğallıkla.

    Akademik ortamda akademik ürün vermenin koşullara ve ölçütlere bağlandığı anımsanırsa bu gereksinimin giderilmesi bakımından merdivenaltı sözde dergilerin hiç de az olmadığını, bu ve benzeri dergilerin ortamdaki kuralları aşma çabası içindekilerin istemlerini fırsata dönüştürerek para karşılığı makale yayınlama işine girdiklerini ve bu işin göz ardı edilemeyecek bir büyüklüğe ulaştığını eklemiş olalım.

    Bu yazıya konu dergi Slovakya’da yayımlanmış. Benzeri dergilerin dünyanın pek çok ülkesinde yayımlanmakta olduğu bilinmeyen bir durum değil.

    Bu arada, yapay zekânın da bu bağlamda sahneye çıkartıldığını, akademik ortamlarda yapay zekâya yazdırılan tezlerin, doktora çalışmalarının ve makalalerinin tartışıldığını belirtelim. 

    Hatta, bu ve benzeri sahte bilimsel ürünlerin ayırt edilmesi için yazılımların geliştirilmekte olduğunu da.

    Yazarımız bu konuda çok yetkinleşmiş olmalı ki, ebeveynlerin çocuklarının doğumsal kaynaklı sorunlarına yaklaşımını da bir başka bilimsel yayınına konu etmiş. Bu yayınında da “Allah’ın takdiri ve kader”, “Allah’ın verdiği ceza”, “sihir” ve “Allah’ın sınaması” kavramlarına değinmiş.

    A screenshot of a white text

Description automatically generated

    Bununla yetinmeyen yazar tıp öğretimiyle din öğretiminin bütünleştirilmesi gereğine vardırmış işi.

    Takvimler ilerlerken geriye gidişi hız kazanan Türkiye’de zamanı 65 yıl kadar geriye saralım.

    A close up of a book

Description automatically generated

    Altmış beş yıl önce, görseli bugünlerde dolaşımda olan 10 TL’lik banknotları süsleyen ünlü matematikçimiz Cahit Arf Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde verdiği halk konferansında günümüzün ilgi gören konusu “makine düşünmesi” üzerine bilgilendirmiş izleyenleri.

    Cumhuriyetle ilgili sayısız tanım okumuşsunuzdur.

    Çok benimsediklerimden birisidir, Cumhuriyetin bizlere bir aklımız olduğunu anımsatmış olması. Aklımız olduğunu anımsayınca onu kullanmaktan kaçınamamış oluşumuz.

    Aklını kullanan Cumhuriyet yerini bu yazıya konu olan sözde ürünleri verebilen cehalete bıraktı yerini. Adındaki Cumhuriyet varlığını sürdürse de Saidi Nursi’nin akademik(!) kaynak olabilmiş olması Cumhuriyetin içine düşürüldüğü durumu tüm ağırlığıyla ve açıklığıyla ortaya koyuyor.

    Dünyaya baktığımıda gördüğümüz şudur!

    Aklını kullananlar güler, kullanmayanlar ve bizim gibi üreten olmaktan uzaklaşan ve müşteri olma kararlılığı içinde olanlar ağlar!

    Bu çarkı geriye döndüremediğimiz sürece yaşamakta olduğumuz bocalama katlanarak artacaktır.

  • “Uygarlık öyle bir ateştir ki, ona kayıtsız kalanı yakar geçer!”

    Mustafa Kemal Atatürk

    Web 5.0

    Eğitim 5.0

    Endüstri 4.0

    Toplum 5.0 (Süper Akıllı Toplum)

    Öngününde olduğumuz, hatta adım atmaya başladığımız bilişim çağını çağrıştıran başlıklar.

    Çok daha fazlası eklenebilir bunlara.

    Uzak olmayan gelecekte nesnelerin de bağlantılı olduğu düşüncelerin internetiyle tanışacağız.

    Sanayi devrimiyle birlikte insanların yaptığı işleri makinelerin yapmaya başlaması işsizlikle tanıştırmıştı insanlığı. Hatta, buna bağlı olarak “makine kırıcılık” (Luddizm) akımı göstermişti kendini.

    Cep telefonları ilk çıktığında bu yenilikten uzak durmak için çabalayan sayısız insan vardı. Elbette direnilemedi bu yeniliğe.

    Bu kez akıllı telefondan uzak durmayı deneyenler çıktı.

    Buhar enerjisiyle başlayan, elektrik ve nükleerle süren endüstri devrimi bilişime evriliyor.

    Benzer şekilde bilişim pek çok işi geçmişte bırakacak önümüzdeki dönemde.

    Girmekte olduğumuz çağın yüce değeri bilgi olacak!

    Bilgiye sahip olan ortamda baskın olacak. Bu da egemenlik anlamına gelecek.

    Alvin Toeffler’in şu sözü de bilinesi : “Geleceğin cahilleri okuma yazma bilmeyenler değil, bilgiye nasıl erişileceğini bilmeyenler olacaktır”.

    İnsanı diğer hayvanlardan ayıran önemli ayrıntı akıl sahibi olması. Aklını kullanarak zararlı gelişmelere yol açsa da insanın bu özelliği benzersiz ve seçeneksiz.

    İnsanın doğasında var olan aklın bir başka özelliği işlenmesi ve geliştirilmesi gereği. Başka deyişle, bu cevherin devinime geçirilmesi gerekiyor.

    Eğitim-öğretim bu gerekliliğin olmazsa olmazı.

    Türkiye, eğitimde ve öğretimde her geçen gün zincire eklenen dinselleştirme halkalarıyla tanışıyor.

    İmam atamalarına okullarda namaz düzenlemeleri eklendi.

    Tam da bunlar yaşanırken PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) araştırma sonuçları açıklandı. OECD ülkeleri arasında Türk öğrencilerin matematik, fen ve okuma-anlama becerisindeki baş aşağı gidişinin sürdüğü anlaşılıyor. Algılamasını bilen için bu sonuçlar suratımızda patlayan yumruğa eşdeğerdir.

    Her öğrencinin eline bir bilgisayar ya da tablet tutuşturmakla çağın gereğinin yerine getirildiğini sanan sığ düşünceli yönetimler PISA sonuçları konusunda birşeyler söylemeyi onlara pay çıkartan veriler olmadığı için elbette yeğlemeyeceklerdir. Yönetenlere soru sormanın deveye hendek atlatmaya eşdeğer zorluğa denk düştüğü günümüzde bu soruya yanıt almak pek de olası görünmüyor.

    Kendimi bildim bileli Türkiye için “gelişmekte olan ülke” nitelemesi yapılır. Yarım yüzyılı aşkın süredir gerimizdeki ülkelerin ardında kaldığımıza göre bu sıfatımız geçerliliğini sürdürüyor. Türkiye’yi bundan böyle “gelişmemeye kararlı” ülke olarak nitelemek yanlış olmayacaktır.

    Yaşamımız boyunca çevremizde kendisini gösteren veri yığınını eğitim-öğretim olmadan nasıl olur da kullanılabilir bilgiye dönüştürebiliriz.?

    Bir adım öteye geçip bilgiden bilgelik çıkarmayı deneyebilecek miyiz?

    Sayamayacağımız kadar çok kırılma noktasıyla karşı karşıya kaldığımız şu günlerde sıra bu yaşamsal soruna gelecek mi?

    Süper Akıllı Toplum olmaya karar verebilecek miyiz, yoksa karın tokluğunu başarı ölçütü saymayı sürdürecek miyiz?

    Bir kez daha treni kaçırıp aklı olduğunu akıl edemeyen etse bile kullanamayan toplumların başına geleni yaşayacak mıyız?

    Hemen her yıl rekorlar kıran Türk dışsatımının kalkınmamıza yetmediği gerçeği üzerine düşünebilecek miyiz?

    Her bir kilogramlık dışsatımımızın 2 USD ettiği acı gerçeğini görebilecek miyiz? Bilginin kütle olarak ağırlığının olmadığını ama en değerli dışsatım ürünü olduğunu anlamayı başaracak mıyız?

    Dünyayla birlikte Türkiye bir yol ayrımındadır.

    Bilişimin karşı konulmaz gücüne uygun bir eğitim-öğretim anlayışıyla mı yürüyeceğiz?

    Bilgiyi üretmek ve ondan bilgelik çıkartmak yerine bilgelik ürünlerinin kullanıcısı olmanın rahatlığı bize yetecek mi?

    Başka deyişle, bir toplumu yücelten çağdaş eğitim-öğretim anlayışlarını göz ardı edip karanlığa yürüyüşümüzü sürdürecek miyiz?

    Üzerinde düşünmeye değer sorular!

    https://www.bbc.com/turkce/articles/c192x7d8r44o