“Futbol hiç bir zaman yalnızca futbol değildir!” sözü doğrulanırcasına bir gece yaşandı Riyad’da.
Ortada bir top ve onun peşinde koşan 22 topçu yokken tüm zamanların en güzel golünü izledik.
Bu güzel golü bedensel yokluğuna karşın ruhuyla, paha biçilmez değeriyle benliğimize çivilenmiş Atatürk attı.
Kabile devleti unvanına geçtiğimiz yıllarda “katil devlet” sıfatını ekleyen Suudilere verilebilecek en güzel yanıttı dün gecenin eşsiz güzellikteki vuruşu.
Başından yanlıştı Suudi festivaline ayrıntı olma düşüncesi.
Yeşil doların satın alma gücünden yararlanmıştı bu kurguyu yapanlar.
Hesapsız kitapsız para harcayan futbol kulüplerimizi canevinden vuran bu kurguya kurban olduğumuz düşüncesi öne çıkmıştı son günlerde.
Açıkçası ben de o düşüncenin gerçekleşmek üzere olduğunu düşünenlerdendim.
Atatürk’e ve İstiklâl Marşı’na saygısızlık uyuşukluğumuza son verdi.
Kirlilikle, yanlış yönetimlerle öne çıkan futbolumuz tek yumruk olmayı bilerek ve başararak aşınan saygınlığını biraz olsun onarma fırsatı buldu.
Türk milletinin değerleriyle oynamanın çok da kolay olmadığının anlaşılması geride kalan yılın karanlığına umut aşısı oldu.
Suudi densizliğinin köklerinin çok daha derinde olduğunu unutmamakta yarar var.
Belleğimizi yokladığımızda Türkiye’ye gelen Suudi yetkililerin Anıt Kabir’e uğramak bir yana yanından geçmediklerini anımsarız.
Bu saygısızlığa Suudi kralının kaldığı otelde ayağına kadar giden devlet yöneticilerimizin de özendirici olduğunu unutmamak gerekir.
Geride kalmakta olan 100. Yılın hiç de iyi anılarla bezeli olmadığını söylemeye bilmem gerek var mı?
Depremle gözlerimizin önüne serilen toplumsal yolsuzluk olgusu içimizi fazlasıyla acıtmışken, Atatürk’ün kızlarının voleybol destanı yüzlerimizi biraz olsun güldürmüştü.
2024’e merhaba derken Galatasaray’ın ve Fenerbahçe’nin Suudi densizliğine karşı dik duruşu içimizi serinletti.
Başka coğrafyalardaki mucizeye eşdeğer gelişmelerin Türkiye’de sıradanlaşmasına da örnektir Riyad’da dün akşam atılan gol.
Golün sahibi Mustafa Kemal Atatürk!
Golü yiyenler Suudiler ve onların içimizdeki bağlaşıkları!
Hepimizin için yakan şehitlerimizin ardından yayımlamak zorunda kaldığınız bildiriyi okudum.
Olayın üzerinden epeyce geçmişken bildiri yayımlamış olmanız bir zorunluluğun ürünü olmalı.
Bir yanda Merkez Konseyi diğer yanda İzmir’de olmanın yarattığı baskı.
İki etki arasında orta yolu bulma çabası!
“Kuzey Irak’ta yaşamını yitiren gençlerimiz…” demişsiniz.
İzmir Tabip Odası yönetiminin terörü kınarmış izlenimi veren bildirgesi
O gençlerimiz orada ne yapmaktalarmış?
Doğa yürüyüşü mü yoksa yollarını mı yitirmişler de başlarına gelmiş bu haller?
Bir kaza mı söz konusu?
Bir faili yok mu bu yaşananın?
Renksiz, kokusuz ve de ruhsuz açıklamanızın etnik bölücü hain PKK terör saldırısı sonucu toprağa düşen şehitlerimiz için yapıldığı anlaşılıyor.
Ülkemizin birliğine, dirliğine ve varlığına yönelen bu saldırıyı gerçekleştiren PKK terör örgütünü lanetlemek bu denli mi zor?
Bu hain saldırı sonucu toprağa düşenlere “şehit” demekten kaçınmak niye?
Sorular uzar gider!
Bu arada, kısa açıklamanızı Atatürk’le bağlayarak sıyrılmak istemişsiniz bu zorluktan!
Emperyalizmin paralı askerleri kapıya dayanmış, ulusal ant sınırlarını zorluyor. Böyle bir durumda “yurtta barış, dünyada barış” demek “Atatürk’le aldatma çabası değilse nedir?”
Türk hekimlerinin kutup yıldızı Tıbbiyeli Hikmet (Boran)
Bir yanda sessiz kalmanın zorluğu diğer yanda yaşanana ad koymama zorunluluğu.
Sizin açınızdan zor bir görevi yerine getirmişsiniz hiç yeterli bulmadığım açıklamanızla.
Valensiya’yı anlatırken taşkınlara neden olan Turia ırmağının yatağının değiştirilmesinden sonra eski ırmağın Valensiya’yı saran bir yeşil kuşağa dönüştüğünden söz etmiştik.
Eski Turia ırmağının denize yaklaştığı noktada Santiago Calatrava sahne alıyor. Calatrava (1951- ) dünyaca ünlü İspanyol mimar. Ülkesinde olduğu kadar dünyanın başka ülkelerinde yükselen yapıtlarıyla ünlenmiş.
Avrupa, Amerika ve Asya anakaralarındaki yapıtları etkileyici.
Calatrava’yla 10 yıl kadar önce ülkesinden uzakta, ABD’nin Milwaukee kentinde tanıştık.
Görür görmez insanı etkileyen bu Calatrava yapıtı Michigan gölü kıyısındaki Milwaukee Sanat Müzesi’ydi.
Mimar Calatrava yapıtını resmi, işlevsel, simgesel ve ikonik nitelemeleriyle tanımlamış.
Milwaukee Sanat Müzesi
Calatrava’yla ikinci karşılaşmamız Venedik’teydi.
Venedik anayasa köprüsü
Venedik’te büyük kanal üzerindeki 4. köprü olma özelliğine sahip olan Anayasa köprüsü 2008’de kullanıma açılmış. Halk bu köprünün yapımına karşı çıkmış. Buna karşın yapımından vazgeçilmemiş.
Calatrava’nın memleketi Valensiya dışındaki yapıtlarından görme fırsatı bulduklarımızdan oluşan seçkiyi bir yana bırakıp Valensiya’ya dönelim.
Turia’nın artık yeşil kuşak olan denize yakın bölümünde alabildiğine yapılaşma olduğunu görünce şaşırdık. Ancak, bunca harcama gerektiren yapılaşmanın rantsal değil kamusal olduğunu da eklemiş olalım.
Bu yerleşkede Bilim Müzesi, Operaevi ve Sanat Müzesi sıralanmış. Buralarda eski Turia’nın iki yakasını bir araya getiren köprüler de Calatrava imzalı.
Yazıya konu olan Calatrava yapıtlarıyla karşılaşır karşılaşmaz ilk aklımıza gelen Milwaukee’deki sanat müzesi oldu. Bu çağrışımın etkisiyle biz bu yapıtları görmüştük duygusuna kapılmaktan alamadık kendimizi.
Valensiya Prens Felipe Bilim Müzesi
Valensiya bugün adının bilim ve sanatla anılmasını isteyen bir kent olarak bu iki başlıkla ilgili müzeleri aynı yerleşkede bir araya getirmiş. Calatrava imzalı bilim müzesi 2000’de açılmış.
L’hemisferic
Gösteri sanatları merkezi olarak da nitelenebilir L’Hemisferic. İçbükey ve 900 metrekarelik ekranı İspanya’nın en büyüğü. 1998’de kapılarını açan merkez yerleşkenin ilk yapısı olma özelliği taşıyor. 100 metrelik uzunluğu ve oval görünümüyle insan gözüne benzetilmiş.
Palacio de las Artes Reina Sofia (Operaevi)
Kapılarını 2005’te açan bu sahne sanatları merkezi de Calatrava tasarımı. Dünyanın en yüksek operaevi olarak biliniyor.
Calatrava’nın yapıtlarıyla tanışıklığı olanlar için buradaki yapıtların Calatrava çizimi olduğunu anlamak hiç de güç değil. Üretkenliği ve özgünlüğü tartışılmaz olan Calatrava doğduğu kent Valensiya’da sel olup akmış dense yeridir.
Valensiya kentinin bilim ve sanat beşiği olma savına ilişkin imza burada atılmış denebilir.
İsrail’e domates satan dinci parti ileri gelenine parti görevinden el çektirilmiş.
Bu haberin neresinden tutmalı?
Bilmem kaç tane Arap-İslâm ülkesi bir araya gelip de İsrail’e karşı bir adım atamamşıken İsrail domatesle mi dize getirilecek?
Çok da ciddiye alınmayacak bu haber bir şeyleri düşünmemize engel değil elbette.
İsrail’e domates satmamanın İsrail’e ne zarar vereceği tartışılır. Kasası boşalmış, ekonomisi varla yok arasındaki Türkiye’ye hiç yarar sağlamayacağı açıktır.
İç kavgadan başını kaldıracak durumda olmayan zavallı Yemen’in Kızıldeniz’de yaptıklarının hakkını vermeyi unutmayalım.
İğneyi kendimize batırmak kaçınılmaz.
Kürecik’ten İsrail’e bilgi akışı kesilse, İncirlik güvencesine son verilse, Ceyhan’dan İsrail’e petrol akışı durdurulsa diye düşünmeye çalışsak, az önce içimiz kan ağlayarak dile getirdiğimiz ekonomi gerçekleri yakamızı bırakmaz.
Özetle ne Türkiye ne de emperyalizmin ayrılmaz parçalarına dönüşmüş Arap ülkeleri bir şey yapamazken domatesle uğraşmak olsa olsa gelişmemeye kararlılık gösterisi olur.
Gelelim yongaya!
Süper akıllı topluma doğru yol alan dünyada en değerli varlık bilgidir. Bu bilginin kaynağı da çevremizde oluşan verileri düzenleyen, analiz eden ve işe yarar duruma getiren insan aklı. Hemen her konuda kibirden yanına yaklaşılamayan insan her nedense bu önemli varlığını kullanma konusunda ikilem içindedir.
İsrail, bugünün dünyasında en değerli dışsatım ürünlerinden biri olan yarı iletken yonga üretiminde dünyanın ilk 10 ülkesinden birisidir.
Her yıl rekorlar kırmaya oymayan Türkiye dışsatımının özgül ağırlığı ise şu bilgide saklıdır. Türkiye’nin dışsatımının kilo başına değeri zar zor 2 USD’dir. Dışastımının kilosu binlerce dolar eden ülkeler bulunduğunu anımsatmakla yetineyim.
Bilişim çağına girdiğimiz ve o çağda hızla ilerlediğimiz bu dönemde bilginin en değerli dışsatım ürünü olduğunu bilmek zorundayız. Çoğu bilgisizlik çok da önemli sorunlara yol açmayabilir. Ancak, bilgiyle ilgili bilgisizliğin “tehlikeli cehalet” olduğu tartışmasızdır.
Kahveci basıp vandallık sergilemeyle, sokaklara kola dökmekle emperyali dize getirmenin olanaklı olmadığını öğrenmek gerekli olmanın ötesinde zorunludur.
Bu tren de kaçırılırsa azgın emperyalizmle baş etmek her geçen gün zorlaşacaktır.
Son bir soru!
İsrail’e satılması sorun olan domatesin tohumu İsrail kökenli olabilir mi?
İsrail kısır tohum üretiminde de hatırı sayılır öneme sahip bir ülke.
Cumhuriyet ayarlarına dönelim diyoruz ya her fırsatta!
Kimileri bu söylemimizi geçmişe özlem olarak da niteleyebiliyor.
Açık ve net olan Cumhuriyet ayarlarından anlamamız gerekenin “aklını kullanmak” olduğudur.
Günümüzde kirlenmiş olan ve giderek de kirleneceği anlaşılan futbol aynı zamanda bir tarihi yaşatır bağrında.
Yıkılmaya yaklaşan Osmanlı’da İttihat ve Terakki iktidarı ülkeyi “milli” kavramıyla tanıştırmıştır. Son 20 yılda canlanan “parasıyla değil mi, alırız, kullanırız, üretmesek de olur” anlayışının ortama alabildiğine egemen olduğu o dönemde “burada üretmeli” ve “milli iktisat” gibi kavramlar konuşulur olmuş.
Ankaragücü’nün amblemine bakıldığında 1910 tarihi çarpar göze. 1910 Ankarasında değil spor kulübü kurmak adamakıllı bir kentten söz etmek olası değildir.
İttihat ve Terakki döneminin “millileşme” çabaları savunma sanayisinde de gösterir kendisini. “İmalatı Harbiye” işbaşı yapar.
Kurumların spora ilgisi ve sporda özendirici olma eğilimi İmalatı Harbiye bünyesinde Turan Sanatkârangücü ve Altınörs İdmanyurdu adlarıyla iki kulübün kurulmasıyla ete kemiğe bürünür.
Osmanlı yıkıma gün sayarken Milli Mücadele’nin başlaması İmalatı Harbiye’nin de Anadolu’nun yolunu tutmasını kaçınılmaz kılar. İşgal İstanbul’unda silah üretmek ve bu silahları düşman eline geçmeden Anadolu’ya aktarmak zor ve zahmetlidir.
Emekçisiyle, sporcusuyla İmalatı Harbiye Ankara’da üretimi sürdürür. Adsız kahramanlardır onlar. Yalnızca silah üretmekle kalmazlar. Cephede de yer alırlar. Gaziler ve şehitler verilir.
Milli Mücadele’nin utkuyla sonuçlanması sporun önündeki engeli kaldırmış olur.
Ankara’daki ilk futbol karşılaşması 1922 yılının 26 Ekim günü Anadolu Sanatkârangücü ile Talimgâhgücü takımları arasında oynanır.
İmalatı Harbiye Cumnhuriyetle birlikte Makine Kimya Endüstrisi’ne evrilince MKE, Ankaragücü’ne dönüşen Sanatkârangücü takımının adındaki yerini alır. Takımın adı 1933’te Ankaragücü olur.
1949’da Türkiye şampiyonu olur Ankaragücü.
Köklü Ankaragücü, inişleriyle çıkışlarıyla Türk futbolunun gözde kulübü olmayı sürdürür.
Ankaragücü tarihinin ilk şanssızlığı Türkiye Kupası’nı kazanma başarısı gösterdiği 1981’de Cuntacı Evren tarafından üst kümeye çıkartılmasıdır. Görünürdeki bu yükseliş gerçekte bir kara lekeye eşdeğerdir. O günün koşullarında kulübe düşürülen bu lekeye değil karşı çıkacak, sözünü edecek birilerinin çıkmamış olması anlayışla karşılanabilir.
Bir diğer şanssızlık Gökçeklerin takımın başına geçme isteğiyle yaşanır. Neyse ki, bu girişim federasyonun aldığı kararla boşa çıkartılmıştır.
Geçtiğimiz günlerde takımın başkanının saha ortasında hakem yumruklaması kulüp tarihine eklenen bir başka karanlık sayfa olmuştur.
MKE Ankaragücü’nün yaşadığı bu şanssızlığı Türk futbol ortamına genelleştirmek hiç de abartı olmaz.
Endüstrileşen futbolun özellikle Türkiye’de yanlış yola sapması ve endüstrileşmeyle çok da ilgisi olmayan şekilde güç gösterisi alanına dönüşmesi, bahisle ve başka para hareketleriyle özdeşleşmesi yalnız bu köklü kulübümüzün değil Türk futbolunun önde gelen sorunudur.
Taraftar grupları adı altında oluşturulan toplulukların şiddete yönelimi ve bu durumun kulüp yönetimlerince önlenmek bir yana özendirilmesi hakeme yumruk olayının tam da merkezinde yer alan önemli bir başka ayrıntıdır.
Ankaragücü başkanı aracılığıyla tarihte yerini alan hakem yumruklama olayı sporda şiddet kapsamının yanı sıra şanlı, şerefli ve gururlu bir tarihe düşürülen leke olmasıyla da anlamlıdır.
Türkiye çoğumuzun özlemle beklediği silkinme ve ayağa kalkma günlerine erişirse temizlenmeye ve düzeltilmeye gereksinim duyan sayısız alana futbolu da eklemeyi unutmamak gerekir.
Ankara’daki hakeme yönelik yumruklu saldırıyı holiganlara ve özgeçmişine güvenen birinin çılgınca davranışı olarak nitelemekle yetinirsek yanılırız.
Şiddetin kutsandığı ortamda futbolun bu konudaki birinciliği rastlantı değildir.
Biraz geriye gidelim.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin sarsıldığı yıllardı. Ordu ve yargı FETÖ tarafından ama siyasi iktidarın eteklerinin de zil çalarak desteklediği görüntülerle teslim alınıyordu.
Futbolda şike savları üzerinden bir başka kumpasın tetiği de çekilmişti. Tam da bu sırada tek yumruk olup kumpasa karşı koymak varken birileri “şampiyonluğumuz çalındı, geri isteriz” söylemleriyle boy göstermekteydi ortalıklarda. Bir fırsatçılık gösterisiydi. Ortam uygun olursa bu tiplerin bugün de benzer davranışı sergilemekten çekinmeyeceklerinden kimse kuşku duymamalı.
Bir futbol maçının bitiminde hakemler stadyumda alıkonuldu. Dağ başında yaşanmadı bu olay.
Yeterli tepki verildi mi?
Ne gezer?
Bir futbol takımının otobüsü ateşli silahlı saldırıya uğradı!
Sonuç mu?
Hiç!
İki yıl önce bir birinci lig maçında futbol alanında pet şişe adacıkları oluştu. Kimi adacıklarda tepecikler gösterdi kendisini.
Tüm bunları görmezden gelen bir hakem vardı sahada! Maç başarıyla (!) bitirildi.
Ankara’da yumruk yiyen hakemimize geçmiş olsun.
Tez iyileşsin!
Ama, futbolda kendisini gösteren ve her geçen gün yerleşikleşen şiddet olgusunda hakemlerin umursamaz ve duyarsız tutumlarının etkisi de yok mudur diye sormayalım mı?
Futbol maçına şemsiyeyle girilemezken İzmir’deki bir maçı kana bulayanların patlayıcıları cankurtaran görevlisi aracılığıyla sokabildikleri yansımıştı basına.
İrili ufaklı, önemli önemsiz örneklerin listesi uzar gider.
Futbolumuz TFF’den kulüplere uzanan bir yelpazede çok kötü yönetiliyor. Endüstriye dönüşmüş olan futbolun payına düşen paralar savurganca tüketiliyor.
Yalnızca para mı?
Vicdan, namus ve ahlâkın tüketilmesi de eşlik ediyor bu duruma.
Her takımda eksik olmayan yandaş toplulukları savurganca harcanan paralarla yaratılan yapay heyecanlarla hizada tutulurken ortalığa saçılan şiddetin gönüllü neferleri olarak da işlev görüyorlar.
İş bilmez futbol yönetimleri başıbozuk tiplerin ön aldığı yandaş öbeklerini yeri gelince koruma niyetine, çok gerektiğinde de saldırı timleri olarak kullanabiliyorlar.
Takımların başına geçirilen ve ceplerine kumar oynamayı göze alabilecekleri niceliklerde para konan sözde teknik direktörleri de unutmamak gerek.
Az hatalı ve sorumlu sayılmazlar.
Bakmayın siz olayın sıcaklığıyla TFF’nin ligleri durdurmuş olmasına, hakemlerin “biz maça çıkmıyoruz, kendinize yabancı hakem bulun” çığlıklarına.
Birkaç hafta içinde her şey unutulur!
Futbol endüstrisi yolunda yürümeyi sürdürür.
Bu endüstrinin lokomotif gücü yayıncı kuruluş olduğuna ve yaptığı yatırımın karşılığını fazlasıyla alma kararlılığında eksilme olamayacağına göre…
Futbol Türkiye’yi tutsak alan yoz kültürün amiral gemisi gibidir. Durum böyle olunca iktidarın da arka bahçesi olmasına şaşırmamak gerekir.
Kitleleri yönlendirmedeki ve yönetmedeki etkisi tartışılmaz olan futbolun çarklarının dönmemesi akla bile getirilemeyecek seçenektir.
Çok da uzun olmayan bir süre sonra “nerede kalmıştık?” diyeceklerinden kuşku duyulmasın.
Hakemin suratında patlayan yumrukta yöneticilerin, futbolcuların, hakemlerin ve elbette biz yurttaşların payı yadsınabilir mi?
Spor alanlarındaki şiddet her sözlerine “hakem” diyerek başlayan birilerinin ayıbını kapattığı sürece durmayacaktır.
Birileri içerlesin diye böyle yazma gereği duydum. Emperyalizmi yenerek kanla, canla kurulmuş bir ülkede yaşananlara başkaldırmamak olası mı?
Sınırlarımız kevgire dönmüş.
Ege’de yüzme uzaklığındaki adalar, adacıklar, kayalıklar Yunan tarafından ele geçirilmiş. Öyle ki buralara Yunan üst düzey yetkilileri gelip gidiyor. Öyle yerleşmişler ki buralara papazları bile eksik değil.
Sokakta yürürken gördüğümüz her 10 kişiden 1’inin yabancı olduğu yabancı cenneti bir ülkeye dönüştük.
Biraz daha ileri giderek Türkiye’nin “demografik darbe”yle başbaşa olduğunu söylemek abartı olmaz.
Özellikle azman kentlerimiz yabancı suç örgütlerinin vuruşma alanına dönüşmüş durumda.
Türkiye’de yabancılara karşı sergilenen olağanüstü hoşgörülü ve denetimsiz yaklaşım ülkeyi yabancıların ötesinde yabancı suç örgütlerinin barınağına dönüştürdü.
Bu kapsamdaki son ders Somali kaynaklı.
Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu İstanbul’da bir kuryenin yaşamına mal olan bir kazaya karışıyor. Karışmak değil ölüme neden oluyor. Her nasılsa Muhammed Hasan Şeyh Mahmut önemli kişi olan babasının da etkisiyle olmalı uydurma bir soruşurma sonrasında özgür bırakılıyor.
Bu altın fırsatı gole dönüştüren küçük bey Türkiye’den ayrılıyor. Hem de elini kolunu sallayarak.
Türkiye Cumhuriyeti yaşamını yitirmiş bir vatandaşının haklarını koruma değil korumama tutumu sergiliyor. Geride kalan gözü yaşlıların acısı katlanmakla kalmıyor. Ölen kuryeyi bu olayla tanıyan vicdanlı Türkler de kahroluyor.
Budan birkaç ay önce “bir gece anızın gelebiliriz” perdesinden yapılan açıklamaların ardından birden bire Yunanistan’la dost olmayı aklına getiren bir yönetimin içi boş söylemleri ulusal saygınlığı korumak şöyle dursun kafalardaki soru işaretlerini çoğaltıyor.
Ölümlü bir olguda (trafik kazası da olsa) olağanüstü bir durum olmadıkça tutuklama kararı veren Türk yargısı her nedense sanığı serbest bırakabiliyor. Diyelim ki diplomatik gerekçe böyle bir kararı gerektirdi.
Sanığın en küçük güçlük çekmeksizin Türkiye’den ayrılması ve adaletin yerini bulma olasılığının ortadan kalkmış olması bir sahipsizlik belirtisi değilse nedir?
Kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet’in yıkılma noktasına sürüklenmiş olmasında da aramak gerek bu yaşananın gizemini.
Cumhuriyetin kâğıt üstünde kalmaya doğru gittiği ortamda bir Türkiye görünümü :
“Yunus Emre (bu dünyadan) Göçer, sahipsiz ülkenin gözde yabancısı Muhammed Hassan kaçar.”
Kendimi bildim bileli Filistin’e üzülürüm. İsrail devleti tarih sahnesine çıktı çıkalı Filistin’in ve Arap dünyasının yüzü gülmedi. “Kahrolsun İsrail” demenin ötesine geçilemediği için. Bu söyleme son zamanlarda sokaklara kola dökme ve kahveci basarak kaba güç gösterisi de eklendi. Yaka yaka İsrail bayrağı kalmadığına göre bu romantik, gülünç ve bir o kadar akılsızca eylemlere yonga ezme ya da yakma eklenebilir. Yonga da nereden çıktı diye soracaklara yanıtım yazının sonunda. Yongalı eylemlerin eylemciye pahalıya geleceği de kuşkusuz. Aracını, telefonunu ya da bir başka yüksek teknoloji ürününü sokağa atmak pek olacak iş değil. Filistin sorununun kalabalık Arap ve İslâm varlığına karşın silahla çözülemeyeceği artık anlaşılmış olmalıdır. Hizbullah’ın bilmem kaç yıl önce elde ettiği askersel başarıya Aksa Tufanı’nı ekleyen Hamas’ın elde ettiği sonuç? Fazlasıyla geri dönen şiddet oldu! Umarım bundan böyle aklını kullanmayı dener Filistinliler ve onların bağlaşıkları olarak görülen Araplar. Elbette bu sorunu çözmekten yanaysalar. Bu sorun tam da emperyalizmin istediği gibi varlığını sürdürsün isteniyorsa bugüne kadarki yoldan yürünebilir. Aydınlanma sürecini yaşamamış toplumların silahlı kurtuluş mücadelesini utkuya eriştirmeleri neredeyse görülmüş şey değil. Bir ayrıcalık varsa o da bizim Milli Mücadelemiz için söz konusu olabilir. Aslına bakılırsa bizim milli mücadelemizin de hızlı bir aydınlanmayı izlediği söylenebilir. TBMM üzerinden Cumhuriyeti kurarak bu zorlu işe kalkıştığımızı söylesek abartmış olmayız. Filistin’in varlık savaşımı 3 çeyrek yüzyıl boyunca farklı yörüngelerde ilerledi. Soğuk Savaş’ta sol eğilimli anlayış öne çıkarken, son dönemde kutsal kitabı rehber alanlar öne çıktı. Durum böyle olunca da akıldan vazgeçilmiş oldu. Emperyalizmin hiç istemeyeceği şeydir karşısındakinin aklını kullanma olasılığı. Bu nedenle dinciliği destekler, din egemenliğini özendirir.
Küresel dengeler bir kez daha hızla değişiyor dünyada. Her ne kadar İsrail’i ve vahşetini var gücüyle desteklese de Batı emperyalizmi tüm zamanların güçsüz dönemindedir. Doğu ve güney biz de varız demişken Filistinlilerin ve elbette Arap-İslâm dünyasının bu durumdan yararlanması aklın gereği olmanın ötesinde zorunluluğudur. Bu koşullar altında önceki dönemin önderliğiyle bu işi sürdürmek acıyı, gözyaşını ve kanı durdurmak şöyle dursun, artıracaktır. Bugün yaşanmakta olan budur. İsrail’i silahla yenemeyeceği açık olan Filistinlilerin hızla dünyanın gerçeklerini görmesi gerek. Çok açıktır ki, Türkiye’de Filistin diye yanıp tutuşanlar Kürecik’i, İncirlik’i kapatma yeteneğinden uzaktır. Arap dünyası hiç olmazsa bu kez akaryakıt vanasını kapatsa demek geçiyor insanın içinden. Dünyada değişen güç dengesinin gerektirdiğini yapıp İsrail’i ve onun gözeticisi Batı emperyalizmini dize getirmeyi deneme zamanıdır. Yongayla bitirelim!
Tabloda dünyadaki ilk 10 yonga üreticisinin sıralaması yer alıyor. Bu tablodaki varlığı şaşırtıcı olan ülke İsrail. Her ne kadar dinci bir yönetimi olsa da siyonizmi elden bırakmasa da İsrail devleti aklını kullanıyor olmalı. Günümüzün en değerli silahlarından birini üretmekte yetkinleşmiş olmaları İsrail’in 3 çeyrek yüzyıldır ayakta kalmasını da açıklıyor. Bizim Kurtuluş Savaşımızdan geriye kalan önemli derslerden birisidir. Her türlü olumsuzluğa karşın insanın en değerli varlığı aklıdır. Onu kullanabildiği an çözemeyeceği sorun, üstesinden gelemeyeceği güçlük yoktur. İsrail’i çevreleyen yığınla Filistin dindeşi ve soydaşı ülkenin varlığına karşın, emperyalizmin has ülkesi İsrail’in ayakta kalması üzerinde durulmayı ve çözümlenmeyi hak eder. İsrail ancak akılla yenilir! Şu ana dek kullanılan yollar geçit vermediğine göre yeni bir yol yapılacak.
TTB (Türk Tabipleri Birliği) bir kez daha gündemde.
Bu kez bir mahkeme kararıyla. Türkiye’de yaşanan pek çok şeyin ömrü kelebeğinki kadar kısa olduğu için anımsatmakta yarar var.
Yaklaşık 1 yıl önce TTB Merkez Konseyi Başkanı etnikçi terörün de destekçisi konumundaki bir yayın organında Türk Ordusu’nu (bölücü terörle mücadelesinde) kimyasal silah kullanmakla suçlamıştı. Bu açıklaması nedeniyle de başlatılan kovuşturma sürecinde bir süre tutuklu kalmıştı.
Hekim kamuoyunun bile ne denli ilgili olduğu tartışmalıdır TTB’ye ve o çatı altında olan bitene. Bölücü terör karargâhına dönüştürülen koskoca meslek kuruluşu hekimleri kendisine çekmek yerine kendisinden uzaklaştırmaktadır.
Oysa, TTB özel yasayla kurulmuş olan bir meslek kuruluşudur. Sendika ya da demokratik kitle örgütü değildir. Sivil Toplum Örgütü ise hiç değildir.
Hekimlerin özlük hakları, hekimler arası ilişkiler ve elbette toplumun sağlık hakkı TTB’nin üç ana ilgi alanıdır.
Türkiye’de toplumcu sağlık anlayışının öncüsü, “Tıbbiyeli” Nusret Fişek TTB’nin bence son doğru, dürüst başkanıdır. Onu izleyerek göreve gelen tüm başkanlar/yönetimler şu ya da bu şekilde bölücü siyasetin ateşli savunucuları olmuşlardır.
Sayısız örnek verebilirim TTB’ye egemen anlayışın bölücülük tutkusuna. Bire bir tanık olduğum birisiyle yetineyim. Kasım 2014’te olağanüstü TTB genel kurulu toplanmıştı. Görünürdeki gerekçe üye ödentilerinin görüşülmesi olmakla birlikte kök gerekçe Kobani Devrimi’ni selâmlamaktı. Zaten genel kurulda bu gerekçenin tartışılmasından görünürdeki gerekçeye de sıra gelmemişti.
AKP’yi bile kıskandıracak, 30 yılı aşkın süredir bu böyledir.
Hem hekimler hem de Türkiye için kabul edilemez bu duruma karşı savaşım vermiş bir kişi olarak son gelişme üzerine bir şeyler yazmak kaçınılmaz oldu.
Yazının başında değindiğim yargı süreci dün sonuçlandı. Mahkeme TTB Merkez Konseyi üyelerinin TTB yönetiminden uzaklaştırılmasının yanı sıra kurumun başına kayyum atanmasına karar verdi.
TTB’ye egemen olan anlayış hemen harekete geçti “TTB susturulamaz!” tonunda açıklamalarla cenge dünden razı olduğunu ortaya koydu.
Konuyu Türkiye’nin güncel durumundan kopartarak irdelemek doğru olmaz.
TTB Merkez Konseyi Başkanlığına tırmanmış birinin ülkenin birliğini, dirliğini ve varlığını hiçe sayan açıklaması elbette kabul edilir gibi değildir.
Sorun, bu konunun adliyede çözülmesinde düğümlenmektedir.
Oysa, ezici çoğunluğunun Türkiye’nin birliği, dirliği ve varlığıyla sorunu olmadığı tartışılmaz olan hekimlerin bu sorunu tabip odaları ve TTB seçimlerinde çözmüş olması gerekirdi.
Uzun yıllar boyunca bu seçeneğin yaşama geçmesi için çaba göstermiş ve sonuçta başarılı olamamış bir hekim olarak beni en çok üzen noktadır hekimlerin kendi göbeğini kesememiş olması.
Gelelim bu gelişmeye hekim ve hekim dışı kamuoyunun olası bakışına.
Türkiye’de bugün gelinen noktada yargının sergilediği görünümü kısaca özetlemesek olmaz.
Üç temel güçten birisi olan yargıda buyruk altına alma dönemi geride kalmıştır. Bugün Türk yargı kurumlarında bir yargıcın ya da savcının önüne gelen dava dosyasında göz ardı edemeyeceği önemli ayrıntı, verilecek karara iktidarın tepkisidir. Hangi kararı verirsem iktidarı hoşnut kılarım ya da üzmem anlayışı yargıya alabildiğine egemendir. Bu da yargıya güveni temelinden sarsan önemli etkendir. Doğru olan yargı kararları da “acaba?” sorusuyla yüzyüze gelebilmektedir.
Bu koşullar altında TTB Merkez Konseyi’nin görevden uzaklaştırılması kararının farklı kesimlerde nasıl bir tepkiye yol açacağını kestirmek güç olmasa gerek.
TTB ortamı da Türkiye’deki kutuplaşmadan payına düşeni fazlasıyla aldı.
TTB de (hiç doğru olmayan şekilde) gündelik siyasetin ve siyasi kaygıların diri tutulduğu bir ortama dönüştürüldü. TTB’nin 30 yılı aşkın süredir odaklandığı Türkiye karşıtı tutumun Beşinci Kol etkinliğine dönüşmesi karşısında rahatsızlık duyanların bile Türkiye’deki kutuplaşma ortamının dayatmaları doğrultusunda davrandıkları, TTB’ye egemen anlayışın değirmenine su taşıdıkları görüldü.
Bu anlayışı yakından tanıyan bir hekim olarak TTB Merkez Konseyi üyelerinin çoğunluğunun ve TTB’nin başına çöken etnikçi öbekçiklerin sonsuz sevinç içinde olduklarını söyleyebilirim.
Böylesi kararların yarattığı “mağduriyet” görüntüsünün hemen her zaman kazanç sağladığı gerçeğinden hareketle önümüzdeki yıl yapılacak tabip odaları ve TTB seçimleri öncesinde maça önde başlayan takım gibi duyumsadıklarını ikilemsiz söyleyebilirim.
Bu olayın çağrışımıyla 2010 yılında TTB Genel Kurulu’nun hemen öncesinde gözaltına alınan o zamanki TTB MK Başkanı Gencay Gürsoy’un salıverildikten sonra genel kurula gelişi canlandı gözlerimin önünde. Arayıp da bulamayacağı güçle girdiği seçimden bir kez daha utkuyla çıkmanın tadını çıkarmıştı TTB’ye egemen anlayış.
Bu olayın etkisi de benzer olacaktır kanısındayım.
Keşke hekimler meslek kuruluşlarından uzak durmasalardı!
Keşke hekimler kendilerini tabip odalarından uzak tutmaya çalışan tuzaklara inat meslek kuruluşlarına yakın dursalardı.
Keşke hekimler meslek kuruluşlarında marjinal öbekçiklerin egemenliğine demokratik yollarla son vermiş olsalardı.
Keşke…
Son mahkeme kararıyla ekmeğine yağ sürülen etnikçi, bölücü beşinci kol ilerlemekte olduğu yolda güç kazanmıştır.
Tabip odalarına ve TTB’ye ilgi duyan sınırlı nicelikte hekim “mağduriyet” yaşayanların çevresinde kenetlenmek için yeni ve etkileyici bir dayanak bulmuştur.
Yüzüncü yılda Cumhuriyet üzerine düşünmeyi, onun verdiklerini saygıyla anmayı sürdürüyoruz.
Yüzüncü yılda biz Cumhuriyetçiler elbette coşkuluyuz ve gururluyuz.
Diğer yandan ise, 100. Yaşı kutlamayı değil “kutlamamayı” yeğleyen bir devlet yönetimi gördük.
Nasıl kutlasınlar ya da hangi yüzle kutlayabilirlerdi diyeceklere de hak vermemiz gerekir.
Cumhuriyet, toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda sağladığı sıçramayla Türkiye’yi çağdaş ülkeler topluluğuna eklemeyi amaçlamıştı. Bu amaca çok kısa sürede ulaşılmasına karşılık yakalanan üst düzey kazanımın sürdürülemediği kuşkusuzdur.
Cumhuriyet diğer alanlardaki başarısına çevreciliği ve canlı(lık) dostluğunu eklemiştir. Cumhuriyetin bu önemli yanına değinilerin eksik olduğunu görüyoruz.
Çınar ağacının bir dalı için köşk yürütmek başka nasıl açıklanabilir?
Ya da her gün önünden geçtiği iğde ağacının kesildiğini öğrenen Atatürk’ün gözyaşı dökmesi sıradan bir durum sayılabilir mi?
Hastalığı sırasında kendisine sunulan bir demet çiçek için bir anlık zevkimiz için bu güzel çiçeklerin canlılığına son vermek doğru oldu mu sorusunu sorabilen Gazi’ye ne demeli?.
İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi yalnızca bir iktisat kongresi miydi diye sorarak başlayalım.
17 Şubat 1923’te yayımlanan Misakı İktisadi bildirgesine göz atalım.
Madde 5 : “… Ormanlarını çocukları gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar; yeniden orman yetiştirir….”
Misakı İktisadi ekonomiye değinen bir bildirge olduğu kadar ağaca, ormana ve canlıya vurgu yapmayı unutmayan bir tarihsel belgedir.
1925 yılında çıkartılan bir yasa ile gerekçesiz ağaç kesmenin yaptırıma bağlanması Misakı İktisadi bildirgesindeki ağaç ve orman değinisinin rastlantısal olmadığının göstergesi sayılmalıdır.
Kalkınmayı ana hedef olarak belirleyen Cumhuriyetin bunu yaparken canlıya ve canlılığa saygıyı, sevgiyi eksik etmeyeceğinin de belgesidir ağaç yasası.
Zeytin ağacının başına gelenlere ayrıca değinmekte yarar var.
Basına yansıyanlara bakılırsa Edremit’te vakıflara ait bir zeytin işletmesinin etkinliğine son verilmiş.
Edremit’te zeytincilikten vazgeçmek?
Bu kararın gerekçesini bilemesek de akla zarar olduğundan kuşku duyamayız. Bu kararı uygulamaya koyanları ruh sağlığı denetiminden geçirmek gerektiği kesindir.
Dünya Zeytin üreticileri
Zeytin üretiminde Fas’ın Türkiye’nin üzerinde yer alıyor oluşu ilginçtir. Altımızda yer alan Suriye, Tunus, Yunanistan ve Portekiz gibi ülkelerin yüzölçümlerine oranla yakaladıkları üretim düzeyleri de bir o kadar dikkat çekicidir.
Tarım ve hayvancılık ürünleri ederlerinin dörtnala gittiği içinde bulunduğumuz dönemde zeytin ve zeytinyağının da bu eğilimi izleyeceği açıktır.
Giderek azmanlaşan ve önce betonlaştırılıp ardından yeşillendirilmeye çalışılan kentlerde yeşil alan yaratmanın çokça su tüketimiyle olanaklı olduğu artık anlaşıldı. Şimdilik gündemde kendisine çok yer bulamasa da, su tüketiminin sonsuza dek bu şekilde sürdürülemeyeceği göz önüne alındığında bu bağlamda da bedel ödeneceği kesindir. Bu arada, kentlerdeki sağlıksız yaşam koşullarının tıpkı insanlar ve hayvanlar gibi bitkileri ve özellikle ağaçları da olumsuz etkilediği bilgileri yansıyor ortama.
Kentlere dikilen ağaçların çok zaman geçmeden yaşamını yitirdiği gözleminden yola çıkan bilim insanları bu konuyu derinlikli araştırma konusu yapmaya değer bulmuşlar.
Durum böyleyken, kırsaldaki ağaçlara ve özellikle de onların içinde zeytin ağaçlarına yönelen hoyratlık aklın alacağı bir olgu olmaktan uzaktır.
Cumhuriyet ilkelerinden kopuşun, bu ilkelerin her geçen gün silikleştirilmesinin doğal yaşama ve canlılığa ilişkin olumsuzlukları da belirginleştirdiğini söyleyebiliriz ağaçların başına gelenlere bakarak.
İçinde bulunduğumuz derin ekonomik krizde vatanın dağının, taşının satılabilir değer olarak görüldüğü göz önüne alındığında ülkenin ağacına, toprağına, çiçeğine, böceğine sahip çıkmanın Cumhuriyete sahip çıkmaya eşdeğer bir eylem olduğu kuşkusuzdur.