Anı defteri tutmak için mutlaka bir yere düzenli olarak bir şeyler yazmak gerekmiyor. İnsan söyledikleriyle, eyledikleriyle kendi anı defterini yazmış oluyor.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer de soruşturma, kovuşturma zincirine eklendi. Bir yıl önceki 9 Eylül’de son padişah Vahdettin’le ilgili söyledikleri anıya saygısızlıkmış.
Oysa, Soyer’in sözleri Atatürk’ten alıntı.
Uydurma olduğu kadar gülünç bir soruşturma.
Belki de, bir kenarda dursun. Gerekirse kullanırız düşüncesiyle başlatılmış olmalı.
Son Osmanlı sultanı Vahdettin de başkaları gibi anı defterini kendisi yazdı.
Sayısız örnek arasından birkaçına değinmek yetecektir.
1Eylül 1921.
Türk ordusu Türk milletinin son yurduna tutunabilmek için Sakarya’da ölüm kalım savaşında. Son padişah 61 yaşında. Beşinci eşi Nimet Nevzat hanım ise 18’inde. Evlilik bir yana, böyle bir durumda devletin başındaki kişi düğün yapar mı? Bu tarihsel gerçek dile getirilse Vahdettin’in anısına saygısızlık yapılmış olur mu? Bir saygısızlık söz konusuysa bu saygısızlığı yapan Vahdettin’in kendisi değil midir?
Bunu yapan Vahdettin, milli mücadele utkuya eriştikten sonra Lozan’da masaya oturmayı düşünebilmiştir. Bu düşüncesi saltanata ivedilikle son verilmesini gerektirmiştir.
1 Kasım 1922’deki bu olaydan sonra kurtulmuş vatanda yaşamını tehlikede gören ve İngilizlerle yazışarak kendisini kurtarmalarını isteyen de odur. Bu durum İngiliz işgal gücü komutanı General Harrington’la Vahdettin arasındaki yazışmalarla belgelidir. Lozan’a katılıp bana tahtımı verin de ne yaparsanız yapın deme fırsatı bulamadığı için İngiliz zırhlısı Malaya ile İstanbul’dan kaçan Vahdettin mi anıya saygısızlık yapmıştır? Yoksa bu tarihsel gerçeği dile getirenler mi?
Türkiye’deki Osmanlıcı iktidar anlaşıldığı kadarıyla güç zehirlenmesini tarihi yeniden yazmaya vardırmaya doğru yol almaktadır.
Beyefendinin hoşuna gidecek adımları atmakta, kararları vermekte kararlı olan adliyemize kimi tarihçilerimizin de yardımı esirgemeyeceği kesindir.
Bir ders kitabı
Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Tarih bölümünde okutulan Modern Ortadoğu Tarihi ders kitabı tarihçilerin bu doğrultudaki hevesini yansıtan bilgiler içeriyor.
Suriye başlığı altında Esed’e rastlıyorsunuz. Yakın zamana dek Esat olan Suriye devlet başkanı 2011’de zalim olarak anılmaya başladı. Adı da Esed’e çevrildi.
Bunu yapabilenlerin kaçkın padişahın anısına saygı arayışına ve bu arayışta adliyeyi kullanma isteklerine şaşırmamak gerekir.
Bu gibi tarihçilere sorulsa Vahdettin’in hain olduğunu saptamak şöyle dursun Mustafa Kemal’i Anadolu’ya vatanı kurtarsın diye gönderendir diyebilirler. Hatta, biraz daha ileri giderek bu durumu göz ardı eden Mustafa Kemal’in hain olduğunu bile söyleyebilirler.
Özetlemek gerekirse!
Son Türk yurdunun Türk yurdu olmaktan çıkartılması demek olan Sevr’e imza atan Sultan VI. Mehmet Vahdettin değil midir?
Türk ordusu Sakarya’da varlık-yokluk noktasında canını dişine takmış savaşırken düğün yapan son sultan değil midir?
Milli mücadele başarıyla sona ermişken kendi vatanında canını tehlikede gören ve İngilizlere sığınan da Sultan Vahdettin değil midir?
“…Padişah ve halife makamını işgal eden kişi (Vahdettin) haindir. Düşmanların vatan ve millet aleyhine kullandıkları bir maşadır…”
Yukarıdaki sözler Mustafa Kemal’e aittir. TBMM’nin 25 Eylül 1920 tarihli gizli oturumunda söylenmiştir ve tutanaklara da geçirilmiştir.
Bu akıldışı gelişmenin bir fırsat sunduğu göz ardı edilmemeli.
Tunç Soyer’i hedefe koyar gibi yapıp Atatürk’le hesaplaşma çabasında olanlara meydan okumanın tam da sırasıdır.
Vahdettin’in özellikle son dönemde sergilediği davranışlar bulunabilen her ortamda dile getirilerek, yaygınlaştırılarak, duyulması sağlanarak bir sosyal medya eylemine girişmekte yarar var.
Çocukluğumdan belleğimde kalmış oyunlardan biridir mendil kapmaca. Ortada elinde mendil bulunan bir çocuk. İki taraftan eşit uzaklıktan koşarak bu mendili kapmaya çalışan iki çocuk daha!
Türk siyasetinin güncel durumu bu oyunu çağrıştırdı bana.
Türk siyaseti her ne kadar ikiye bölünmüş görünse de, iki tarafın ortak paydası Cumhuriyeti yıkmaya heveslilerin sayıca çokluğu.
Cumhurbaşkanı’nın “50+1 gereksiz” çıkışı bir yandan anayasa değişikliğine dayanak arayışını düşündürürken diğer yandan da Cumhur’a son verip bir başka ittifak kurma seçeneğini getirdi akıllara. Bu yeni ittifakın etnikçilikle olması kimseleri şaşırtmayacak. Bu arada, iktidarın ana partisinin etnikçi siyasetle gizli görüşmeler yaptığı söylentileri dolaşmakta.
Öte yandan, Cumhuriyeti kuran partideki değişimin adın ötesine geçip geçmeyeceği ilgi odağı olmuştu.
Örneğin, ben kendimce bir ölçüt belirlemiştim.
Yeni CHP genel başkanı Özgür Özel Tunceli’ye Tunceli mi diyecekti yoksa Seyit Rızacılığı sürdürüp Dersim demeyi mi seçecekti?
Çok beklemek gerekmedi.
Kürtçe sanat etkinliğine katılan Özel, Dersimciliği sürdürme eğilimine sahip çıktı.
Elbette sorun sergilenen sanat etkinliğinin dilinde düğümlenmiyordu.
Bu etkinliği sergileyen sopranonun gizleme, saklama gereği duymadığı sosyal medya paylaşımları dört dörtlük bir etnikçi olduğunu ortaya koyuyordu. Durum böyle olunca iş, sanatın sınırlarını aşıp, sanatı kullanarak Türkiye’nin yarasını kaşımaya varmış oluyordu.
Türk siyaseti ilginç bir döneme gebe görünüyor.
Bir dönem milliyetçiliği ayaklarının altında ezenler, hiçbir şey olmamış gibi milliyetçi olup çıkmakta sakınca görmediler.
Az şey değil.
Böylelikle tek kişilik iktidarlarının temelini atmakla kalmadılar doruğa sağlam şekilde tutundular.
Ekonomideki açmazı aşmakta zorlandıkları bugünlerde etnikçiliğe göz kırpma zorunluluğu doğmuş olmalı ki bir yandan karşıtlarını bölücülükle suçlarken diğer yandan kendilerinin dümeni etnikçiliğe kırmalarına tanık olunmakta.
İktidarda kalmak zorunda olan bir iktidarımız olduğunu anımsayınca şaşırmak gereksizleşiyor bu gelişmeye.
Muhalefetin seçime dek ayakta tuttuğu kırık bacaklı altılı masa yerle bir olunca yeni bağlaşıklar bulma gereği “ivedi durumda camı kırınız” yönergesi uyarınca etnikçiliğe sarılmayı gerektirdi.
Cumhuriyet bu kez (bir kez daha) iki koldan yıkımla karşı karşıya!
Cumhuriyetçilerin verdiği güçle Cumhuriyeti yıkmak!
Ağacın kendisini kesen baltaya “hiçbir şeye yanmam da sapın benden” deyişini anımsatırcasına…
Valensiya, İspanya’nın güney batı Akdeniz kıyısında 750 bin yaşayanıyla ülkenin üçüncü büyük kenti. Akdeniz mi çekti bilinmez. Valensiya’yı daha çok sevdik. Madrid kalabalığından sonra Valensiya’daki dinginlik ıssızlık çok hoşumuza gitti.
Arap egemenliğinde adı Balansiya olan Valensia adı çoğumuz için bir portakal türünden ötürü tanıdıktır. Valensiya adının kökenini savaş sonrasında askerlerin kahramanlıklarını öven anlamda Romalılara dayandıranlar var.
Valensiya’nın tarihsel İpek Yolu’nun son noktalarından birisi olduğu bilgisine rastlanıyor kaynaklarda.
Günümüzde ise sanat ve bilim kenti özgörevini yüklemiş kendisine Valensiya.
MÖ 138’de Romalılarca kurulan kentin tarihi kabaca 2000 yıl geriye uzanıyor.
İberya yarımadasının önemli bölümünde olduğu gibi burada da Müslüman egemenliği dönemi yaşanmış. Bu dönemin en büyük katkısı da sulama kanallarıyla tanışma olmuş.
Günümüzde Turia ırmağı deltasındaki verimli toprakların “huertas” olarak yöreye özgü adlandırılmasının kökünde bu tanışma kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz.
Müslüman egemenliğinin sonlandığı 9 Ekim (1238) her yıl festival eşliğinde kutlamaların yapıldığı tarih olarak da kendisini gösterir.
Valensiya Krallığı kurulur.
İpek Yolu’yla ilişkili olmak kente gönenç getirmesinin yanı sıra kara ölüm vebayı da taşır. Bundan kaynaklı yıkımların da Valensiya tarihinde iz bıraktığı kuşkusuzdur.
Valensiya’nın altın çağı olarak XV. Yüzyıl gösteriliyor. O dönemde kurulan ve Taula de Canvis olarak adlandırılan bir tür yerel bankanın desteği ticaretin ve tekstil üretiminin sıçramasını sağlamış.
Amerika’nın bulunması sonrasında ticaretin başka kentlere taşınması Valensiya’da krize neden olmuş.
Moriskoların kovulması da Valensiya ekonomisini olumsuzlayan bir başka etken olmuş.
Uzakları fetheden İspanyollar, XIX. Yüzyıl başında komşu Fransa boyunduruğuyla tanışmışlar. Fransa egemenliğine karşı başkaldırı Valensiya’da kahramanlık öyküleri yazılmasıyla sonuçlanmış. Bu başkaldırının sonunda İspanya, 1812’de ilk anayasasını yazmış. Valensiya kenti bu süreçte de etkin olmuş.
XIX. yüzyılın ikinci yarısı Valensiya’nın demiryoluyla tanışmasına ve endüstrileşmeye denk düşmüş.
XX. yüzyıl ise Birinci Dünya Savaşı’nın olumsuz etkileriyle başlamış Valensiya için. Savaş bitse de Valensiya için sorunlar sonlanmamış.
Bu kez, 1936’daki Franco darbesi ve onu izleyerek iç savaş sarsmış kenti. Valensiya darbecileri desteklememiş. Hatta, 1937’de darbeye karşı demokratik yönetimi destekleyen bildirisiyle dikkati çeken aralarında Ernest Hemingway ve Nicolas Guillen gibi yazarların da katıldığı 2. Uluslararası Yazarlar Kongresi’ne ev sahipliği bile yapmış.
Turia ırmağı da Valensiya’da yol açtığı taşkınlarla bir başka olumsuzluk kaynağı olmuş. Turia bir yandan verimli Huertas’a can suyu verirken diğer yandan kentte can yitimine yol açan kıranlara kaynaklık etmiş.
Valensiya haritasına bakınca bir yeşil ırmağın kıvrılarak denize yol aldığı çekti dikkatimizi. Eski kentin doğusu boyunca akarak denize ulaşan bu yeşil yol Turia ırmağının yatağıdır. Daha önce değindiğimiz gibi Turia yol açtığı taşkınlarla Valensiya’da can ve mal yitimine yol açmış. Umarı ırmağın yatağını değiştirerek kentten uzaklaştırmakta bulmuşlar. Irmak yatağını ise yerleşime açmak yerine yeşillendirmişler. Böylelikle Valensiya önemli bir dertten kurtulurken yeşil bir kuşağa kavuşmuş.
Valensiya’nın verimli topraklarında yetişen pirinçle yapılan Paella ve yine kente özgü içecek olan Horchata gitmişken tadılması gereken lezzetler olarak çıktı karşımıza.
Paella tavşan ve tavuk etli olabildiği gibi deniz ürünleriyle de yapılabiliyor. İkincisi daha çok hoşumuza gitti.
Deniz ürünlü paella
Horchata ise kaplan fıstığı denilen bir tür kuruyemişle yapılan oldukça tatlı bir içecek. Tatmamak olmazdı.
Horchata
Valensiya’daki ilk günümde nereden başlasam diye mırıladanırken yeşilin rehberliğine güvenmek geldi içimden. Metrodan Turia durağında inip kendimi ırmak yatağındaki yeşil kuşağa attım. Ekim ayına gün sayarken yazı aratmayan sıcakta ağaç gölgelerini izleyerek ilerlemeye koyuldum. Belirli aralıklarla yapılmış köprülerin yeni kenti eskisine bağladığını gördüm.
Yarım saatlik yürüyüşten sonra görkemli bir kapıya rastlayınca şimdi sırası deyip ırmak yatağından çıktım. Eski kente Serranos Kapısı’ndan girdim.
Serranos Kapısı
Gotik biçemli bu kapı XIV. yüzyılda yapılmış. Eski kenti çevreleyen surlardan iz olmasa da kapı dimdik ayakta görünüyor. Kentin en iyi korunmuş anıt yapılarından birisi olduğu kuşkusuz.
Kapıyla adaş caddeyi izleyerek Plaza de la Virgen ya da Mare de Deu adlarıyla bilinen meydana ulaşılıyor. Meydanı Turia Havuzu süslüyor.
Tribunal de Las Aguas, bölgedeki su anlaşmazlıklarına çözüm getiren mahkeme yapısı olarak işlev görmüş yüzyıllar boyunca. Geçmişini Roma dönemine dayandıranlar olsa da Arap egemenliği dönemine bağlayanlar çoğunluktadır. MS 960’ta kurulduğu kabul ediliyor. Bölgenin verimli topraklarında su anlaşmazlıklarının olmasına şaşırılmamalı.
Tribunal de Las Aguas
Meydanda dikkat çeken diğer yapı ise Basilica de Nuestra Senora de los Desamaparados.
Valensiya Katedrali’nin de bulunduğu kentin ana meydanı birkaç adım uzaklıkta.
Valensiya Katedrali
Katedral meydanı eski kentin ve elbette Valensiya’nın kalbine eşdeğer. Çoğu kentsel etkinliğin, konserin ve buluşmanın burada olduğunu belirtmekte yarar var.
Meydandaki ikonik yapılardan bir başkası Miguelete. Gotik biçemli, 51 metrelik kule XIV yüzyılda yükselmiş. Bu yüksekliğiyle katedrale çan kulesi olmuş.
Migueleto
Katedral meydanına gelmişken yakındaki Mercado Central’e uğramamak olmazdı. Kapalı pazaryeri olarak da tanımlanabilecek bu ve benzerlerinden diğer İspanyol kentlerinde de bulunduğunu belirtmekte yarar var.
Balıktan ete, şarküteriden sebze, meyveye varıncaya dek her türden ürünü temiz ve nezih koşullarda edinme olanağı veren mercadolarda gözlerimizin önüne serilen düzenliliği kıskanmamak elde değil. Tarım ve hayvancılık ürünlerinin bolluğu ve çeşitliliği de gözden kaçacak gibi değildi. Gelişmiş toplum olmak için tarım ve hayvancılıktan vazgeçmenin gerekmediğini burada bir kez daha fark ettik.
Mercado Central’in yapımına 1914’te başlanmış, 1928’de bitirilmiş. Valensiya Yeni Sanat akımının mimarlık ürünü olarak tanımlanıyor.
Yerli halkın alışveriş yeri olduğu kadar gezginlerin de uğrak yeri olduğu kuşkusuz.
Güneye doğru yürürken ulaştığımız Plaza Ayuntamiento’da postane ve belediye yapıları yer alıyor. Burada da eski kent kavramına uygun şekilde korumacılık her şeyin önüne konmuş. Yapılar eski olmakla birlikte bakımlı ve pırıl pırıl.
Postane
Belediye
Eski kentten güneyden çıkınca karşımızda Kuzey tren garı. hemen solunda boğa güreşi arenası. içinde bulunduğumuz çağda hayvan haklarıyla ilgili pek çok sorun çözüme kavuşturulmuşken boğa güreşi yapılan alanların varlığını koruyor oluşu düşündürücü.
Arena
Kuzey garı
Kuzey garı da tıpkı Central Mercado gibi Valensiya Yeni Sanat akımının mimarlık örneği. İspanya’nın diğer kentlerine giden hızlı trenler buradan kalkıyor. Yoğunluğu arı kovanını andırıyor.
Mercado Colon alışveriş olanağı değil de yeme içme yerleri sunuyor kapısından içeri adım atanlara.
Mercado Colon
Bizdeki azman metropollerle karşılaştırılamayacak denli ıssız sayılabilecek Valensiya’da çeşitli yönlerde uzanan ve belirli noktalarda kesişen 9 metro hattının varlığına şaşırıyoruz.
Eski kenti olabildiğince kusursuz koruyan Valensiya kenti buranın uzağındaki yerleşimlere ulaşımı raylı sistemle kolaylaştırmış.
Konutların bulunduğu bölgede bir meydan ve o meydanı süsleyen yapıt
Valensiya’ya gelmişken Akdeniz kıyısına inmemek olmazdı. Metroyla 15 dakikalık yolculuk sonrası kendimizi deniz kıyısında buluyoruz. Kumsalın uzunluğu kadar eni de çok rastladığımız türden değil. Abartmış olmak istemem ama kumsala adım attığınızda denize erişmeniz için en az 100-150 metre yürümeniz gerek. Kumsalda ücretsiz sunulan duş vb hizmetler dışında parayla satılan hiç bir şeye rastlamıyorsunuz. Halka açık plaj böyle olmalı dedirten bir görüntü.
Kıyı boyunca çok katlı yapılaşmaya yer verilmediği gibi eski yapıların korunmasına özen gösterilmiş. Birkaç kilometrelik kıyı şeridinde az katlı bir otelin dışında hastaneye eşlik eden iki katlı yapılardan başkasına rastlamadık.
Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’nin “artık yeter” diyerek emperyalizme karşın yaşama geçirdiği 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı adada dökülen kana son verirken Yunanistan’a demokrasi getirdi.
KKTC’nin 40. Yaşı kutlu olsun!
KKTC’yi var edenlerin yüce anısına saygıyla.
Dr Fazıl Küçük, Rauf Denktaş ve Bülent Ecevit’e saygıyı ve sevgiyi unutmamak gerek!
Bugün Türkiye’yi yönetenlerin geçtiğimiz yıllardaki Annan Planı tutkusuyla sürüklendiğimiz serüvenin sonunda Rum tarafının HAYIR’ı olmasa bugün KKTC’den söz ediyor olamayacaktık. 1974’te bizim onlara demokrasi armağanımıza geç bir karşılık oldu Annan Planı’na Rum HAYIR’ı deyip geçelim.
Bu arada, Türkiye’nin Kıbrıs’taki durumu emperyalizm zararına değiştirmesi kızgınlığa neden oldu. Bu kızgınlık ambargoyla ete kemiğe büründü. Bugün övünç kaynağımız olan İHA’lar, SİHA’lar, MİLGEM ve yerli uçak projelerinin kökünde bu ambargonun etkisini arayıp bulmak güç değil.
Kıbrıs’ta Türklüğü güvence altına alırken kendi silahımızı kendimiz yapmayı da öğrenmiş olduk.
Bugün Kıbrıs adasına çok da uzak olmayan Gazze’de bir insanlık trajedisi yaşanıyor.
Elbette emperyalizm kaynaklı ve güdümlü!
İsrail devletinin kuruluşundan 3 çeyrek yüzyıl sonra Filistin sorununun çözümü doğrultusunda yol alınabilmiş değil.
Tersine son olaylarla birlikte Filistin yarası derinleşti.
Emperyalizm tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi Gazze’de de tek devletli iki milletli sözde çözümü dayatmakta kararlı görünüyor.
Arap-İslâm dünyasının bölünmüşlüğü ve kararsızlığı sorunun çözümsüzlüğünde önde gelen neden olmayı sürdürüyor.
Oysa, bu sorunun çözümüne içtenlikle odaklananlar bundan 50 yıl önce Kıbrıs’ta yaşananları gözden geçirseler ve ders çıkartmış olsalar durum farklı olabilirdi.
1974’te her şeyi göze alıp Kıbrıs’taki acıklı oyuna son veren Türkiye Cumhuriyeti adadaki Türk varlığını güvence altına aldı. Aradan geçen yarım yüzyılda çılgınlık yapan birkaç kişi dışında Kıbrıs’ta kimsenin burnu kanamadıysa emperyalizme karşın adaya Türk Ordusu’nun çıkması kararı verenlerin ve bu karar uyarınca görevini yerine getirenlerin hakkı göz ardı edilmemelidir.
Filistin sorununun ne emperyalizmin dümen suyuna girilerek ne de kökten dinciliğin peşine takılarak çözülemeyeceği açıktır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin yarım yüzyıl önce Kıbrıs’ta yaptığı, Filistin sorununa çözüm bakımından rehber olmayı sürdürmektedir.
Elbette, birilerinin oraya asker çıkartmasından ve savaşa tutuşmasından söz etmiyorum.
İsrail’i ve emperyalizmi yola getirmenin savaş dışı yolları olduğunu anlatma çabası içindeyim.
İki devletli çözüm!
Filistinlilere ve onların destekçilerine aklın egemen olmasını umalım, dileyelim.
Son yıllarda gangrene dönüşen hekime şiddet olgusuna hekim göçü eklendi. İlk bakışta farklı iki kavram gibi görünse de biri diğerini etkileyen, hatta neden olan iki olgudan söz ediyoruz.
Geçtiğimiz günlerde TBMM’de Sağlık Bakanı’na yöneltilen bir soruya sayın bakanın yanıtı bu ikiliyi bir kez daha gündeme getirdi.
Soru “Hekimler neden Türkiye’den ayrılıyorlar?” idi.
Sayın bakan akılcı ve bilimsel bir açıklama yerine kolaycılığı seçerek eliyle de desteklediği bir söylemle hekim göçünü parasal nedenlere bağladı. Bunu yaparken de farkında olarak ya da olmayarak küçültücü ve aşağılayıcı bir davranış sergilemiş oldu.
Hemen değinmekte yarar var.
Başka bir çok uğraş sahibi gibi hekimlerin de parasal kaygı duymalarında ayıplanacak ve eleştirilecek yan yoktur. Örneğin, işverenle masaya oturan işçi ya da devletle pazarlığa girişen kamu çalışanı anlaşma için ilk olarak parasal getiriyi koymaktadır ortaya. Bu olağan durumun ayıplanmadığı yerde hekimin parasal kaygısının eleştiri konusu edilmesi en hafif tanımla yadırgatıcıdır.
Her ne kadar sayın bakan konuyu parasal beklentiye indirgeyip, kendi sorumluluğunun ve yükümlülüğünün üzerine şal örtmeyi yeğlese de, gerçek göründüğünden farklıdır.
Şöyle ki!
Hekimlerin ve onlara eşlik eden sağlık çalışanlarının parasal bağlamdaki özlük hakları 12 Eylül 1980’den bu yana hiç iyileşmediği gibi sürekli olarak gerilemiştir.
Durum böyleyken hekim göçünün son birkaç yıldır gündeme gelmiş olması, tırmanış göstermesi ve her sonraki yılın bir önceki yıldaki göçü aratır olması başkaca etkenleri irdelemeyi gerektiriyor.
Sağlık ortamında durmak bilmeyen ve sürekli tırmanan şiddete, artan işyükünün yarattığı gerginlikleri eklemekte yarar var.
Son birkaç yıldır yatışmak şöyle dursun giderek derinleşen ekonomik krizden kaynaklanan gelecek kaygısı göz ardı edilebilir mi?
İzmir Tabip Odası’ndaki 2010-2012 yönetim dönemimizde hekimlere bir sormaca (anket) gönderdiğimizi anımsadım. Konu hekime şiddetti. Yaklaşık 500 meslektaş sormacaya katılmıştı.
Hekime şiddete ilişkin bir dizi soruya yanıtlardan sonra hekimlerin geri bildirimleri de değerlendirilmişti.
Hekimlerin geri bildirimleri arasında devlet ileri gelenlerinin hekime şiddeti özendiren söylemlerine ilişkin olanı dikkat çekici çoğunluktaydı.
Anımsanacaktır!
On yılı aşkın süre önce devlet ileri gelenlerimizin “ben bu doktorlara iğne yaptırmam” ya da “bu doktorlar paragözdür” türünden söylemleri eşlik etmekteydi devrime eşdeğer olduğu savlanan sağlıkta dönüşüm programı uygulamalarına.
Bugünkü sayın sağlık bakanının hekimleri parasal beklentiler üzerinden küçümseyen ve değersizleştiren söz ve davranışı az önce anımsattıklarımı tamamlayan ve kaldığı yerden sürdüren niteliktedir.
Konunun bir başka yanına değinmek de kaçınılmaz.
Gönül bağı!
Her şey bir yana günümüzde devletle vatandaşı arasındaki gönül bağı kopma noktasına gelmiş durumdadır. Her türlü olumsuzluğa eklenen bu gelişmenin de hekim göçünü hızlandırıcı ve özendirici etki yarattığı yadsınmaz gerçektir.
Bir yaşanmışlıkla gönül bağının önemine vurgu yaparak bağlamış olayım yazıyı.
Yıl 1925!
Yer Sirkeci Garı.
Berlin trenine binmek üzere gara gelmiş olan genç gergin ve sıkıntılıdır. Yaşamında ilk kez yurtdışına çıkacak ve yıllarını orada geçirecektir. Devlet bursuyla eğitim ve öğretim görecektir Berlin’de.
Posta dağıtıcısının Mahmut Saaadi, Mahmut Saaadi seslenişiyle irkilir. Bir telgrafı vardır. Aceleyle açar, okur!
“Sizleri uzaklara bir kor olarak gönderiyoruz, birer ateş topu olarak dönmelisiniz!”
İmza Mustafa Kemal.
Kaygılarından ve kuşkularından utanç duyan oralara gidilir de çalışılmaz mı, eğitim, öğretim tamamlanır da geri dönülmez mi? Geri dönülüp de bu ülkeye hizmet edilmez mi sorularını şekillendirir kafasında.
Bu soruların yanıtlarını eksiksiz şekilde vererek bir ateş topu olarak döner ülkesine!
Kim midir Mahmut Sadi?
Mahmut Sadi Irmak!
Uzun yıllar İstanbul Tıp Fakültesi’nde hekim yetiştirmenin yanı sıra kısa süreli de olsa ülkesine başbakan olarak hizmet etmiştir.
Yönetenlerimiz işe gönül bağını onarmakla başlasalar iyi ederler.
Bunun için bir şeyler yapmadan önce hekimleri aşağılamaktan, küçümsemekten uzak durmayı yeğleseler iyi bir başlangıç yapmış olurlar.
Hekimler aşağılanmayı ve küçümsenmeyi hak etmiyor!
Bu 10 Kasım’da Atatürk’ü kitap ve okuma tutkusuyla analım ve anlayalım. Bu tutkunun bizleri başka noktalar görmeye zorlaması kaçınılmaz olacak.
Atatürk’ün okuduğu kitaplar son yıllarda artan ilgi odağı olmayı sürdürüyor. Anıt Kabir Derneği yayını olarak 24 ciltlik önemli yapıt okurların ilgi alanındaydı. Son olarak bu kitabın e ortamda kitlelerin kullanımına açılması çok olumlu bir gelişmedir.
Bu kadar kitabı, bunca uğraş arasında okumuş olabilir mi sorusuna da yanıt veriyor bu yapıt.
Her türden kitabın yanı sıra Ata’nın dil, tarih ve coğrafyaya özellikle ilgi duyduğu anlaşılıyor.
Bu ilginin Ankara’da açılan ilk yüksek okullardan birisi olan Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesiyle kendisini gösterdiğini biliyoruz. Bu yapının “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” sözüyle taçlandığını da.
DİL
Dille başlamak gerekirse, Ata’nın yüzyıllar boyunca itilip kakılmış Türkü ve Türklüğü ayağa kaldırmada dili bir kaldıraç kolu olarak kullandığını görüyoruz.
Sarayda konuşulan ve sınırlı sayıda insan dışında kimselerin anlamadığı Arapça-Farsça kırması Osmanlıca’ya karşılık Yunus’un, Karacaoğlan’ın, Pir Sultan’ın arı ve duru Türkçesi imparatorluğun hemen her yerinde halkın konuştuğu dildi. Sarayın Osmanlıcasına karşılık yüzyıllar boyunca halkın dilinde canlı kalabilmişti. Atatürk, derin dondurucu işlevi gören halkın dilinde saklanmış, yaşatılmış Türkçe’yi yaşama döndürerek başladı işe.
Yazı Devrimi bu başlangıcın sağlam ilk adımıdır.
Bakmayın siz yobazların “Harf devrimi geçmişimizle bağımızı kesti” sayıklamalarına. Yazı devrimi yapıldığında okuryazarlık oranı % 10’u bile bulmuyordu. Harf devrimiyle birlikte okuryazarlığın geometrik artışı başka söze gerek bırakmayacak denli ortada olduğuna göre bu tartışmaya girmek bile gereksizdir.
Bilindiği gibi matbaa bizim topraklarımıza yaklaşık 300 yıllık gecikmeyle geldi. İlk matbaadan başlayarak harf devrimine dek geçen yaklaşık 200 yılda basılan kitap sayısı 35 binken, harf devrimini izleyen 15 yılda basılan kitap sayısı neredeyse önceki 200 yılı yakalamaya yaklaşarak 31 bini aşmıştır.
Yazı devrimi diğer yandan din devriminin önünü açan bir nitelik de taşıdı.
Dünyanın Türkçe dışındaki tüm dillerine çevrilen Kur’an Türkçe okunabilecek ve dolayısı ile de anlaşılabilecekti. Anlaşılınca olacakları anlatmaya gerek var mı?
Bu arada, 1932’den başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçe ezan yankılanmaya başladı.
“Yeter söz milletin!” savsözüyle iktidara gelen Demokrat Parti’nin ilk yaptığı iş oldu 16 Haziran 1950’de Türkçe ezandan vazgeçmek.
Devrim Türkçe ezansa karşıdevrim Arapça ezana dönüştü.
TARİH
Tarih alanındaysa bir yandan Türk tarihinin üzerindeki kalın şal kaldırılırken diğer yandan son Türk yurdu Anadolu’daki tarihin araştırılması, günyüzüne çıkartılması çalışmalarına hız verildi.
Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu bu sıçramanın sağlanacağı bilimsel kurumlar olarak yaşamımızda yer aldı.
Ankara Ahlatlıbel’de ve Çorum Alacahöyük’te arkeolojik kazılara eşlik eden bir Cumhurbaşkanı vardı Türkiye’nin. Atatürk Türk Dil Kurumu’na olduğu gibi Türk Tarih Kurumu’na da sağlam gelir kaynakları bırakarak bu kurumların yaşamını güvence altına aldı.
COĞRAFYA
Coğrafyada sağlanan gelişmeler bir kültür devrimine hizmet etmesinin yanı sıra hayat bilgisi dersi verdi bizlere.
Anadolu yarımadasının yeryüzünün en depremsel yerleşimlerinden birisi olduğu anlaşıldı böylelikle.
Cumhuriyetin 100. Yılında 50 bin insanımızın (resmi sayılara göre) depreme kurban verilmiş olması bu dersi iyi çalışmadığımızın göstergesi olarak da algılanmalıdır.
Coğrafyada Sırrı Erinç’le, yerbilimde İhsan Ketin’le başlayan uyanış günümüzde Türkiye’yi her iki alanda küresel ölçekte söz sahibi yapan noktaya evrildi. Bu evrilmeye, gelişmemeye kararlı politikacılarımız da eklenmiş olsa depreme bunca canımızı verir miydik sorusunu sormakla yetinelim.
KÜLTÜREL SIĞLIK
Atatürk’ün en büyük eseri Cumhuriyet’e 100. yaşında bakıldığında pek çok alanda hiç kuşkusuz görkemli birikimler olduğu görülebilir.
Bu bakımdan değerlendirildiğinde siyasetimizin ve ona eşlik eden siyasetçilerimizin kuraklığa eşdeğer bir yoksunluk içinde olduğu görülür.
Kültürel sığlık ve entelektüel yetersizlik olarak da tanımlanabilecek bu duruma son çarpıcı örneklerden birisi Ayasofya’nın camileştirilmesi sırasında yaşananlar olmalıdır.
Kültürel sığlığa, entelektüel yetersizliğe eklenen ivedi başarı arayışının sonucu sayabileceğimiz Ayasofya konusunda iktidarın eğilimi tartışmasız şekilde bellidir. Buna karşılık, muhalefetin bu konudaki edilgenliği anlamlı ve önemlidir. Ayasofya’yı camileştirmenin, temelinde kültür harcı bulunan Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsma ve elbette kurucusunu örseleme anlamına geleceği tek bir siyasetçi tarafından dile getirilmediği gibi Ayasofya’da yapılan açılışa çağrı beklenmesi de bir o kadar acı verici olmuştur.
Atatürk’ü andığımız kadar anlamadığımız da bu ürpertici davranışla bir kez daha kendisini göstermiştir.
Atatürk’ü anlamayı anmak kadar önemsemek gereği ortadadır. Atatürk gibi okumakla olasıdır onu anlayabilmek.
Ata’yı yokluğunun 85. yılında saygıyla anarken, Cumhuriyeti bir kez daha kurmanın ancak onu anlamaktan geçtiğini bir kez daha vurgulayarak…
NATO’ya karşı çıkışa hasret kalmışız. Ne sözlü ne de eylemli karşı çıkış yokken ortada, İHH’nin İncirlik çıkışı ilgi çekmese olmazdı.
İncirlik’teki İHH gösterisi sırasında yaşanan bir olay daha dikkat çekiciydi.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin hoşgörüsü ve yumuşak davranışını da özlemişiz.
Her alanda kendisini gösteren dinselleşme burada da eksik değildi.
Polisin “Allah rızası…” için söylemine göstericilerin olumlu yanıtının yanı sıra göstericilere başka bir alan gösterilmesi, vb.
İHH’yi 2011’deki Mavi Marmara’dan biliyoruz. Filistin’e yakın ilgili görünen bir oluşum. Kanlı biten Mavi Marmara serüveniyle sonuç alamasa da kendince şan, şeref edindiği kuşkusuz.
Yakında TBMM gündemine İsveç’in NATO üyeliği oylaması gelecek. Sonuç belli şimdiden. “Şeref golü” atılabilecek mi sorusunun yanıtının peşindeyiz.
İHH’nin İncirlik gösterisi elbette ses getirdi.
Ancak, tıpkı Hamas’ın yaptığını sorguladığımız gibi İHH’ninki de doğru muydu diye sormak zorundayız.
İncirlik önünde toplanıp fetihçi bir gösteriye girişmek bu çağın gereği değildir her şeyden önce.
Dolayısı ile gösterinin yeri İncirlik olmamalıydı.
İncirlik ve Kürecik ülkemiz topraklarında konuşlu ama ülkemiz çıkarlarıyla ilintili olmayan iki üstür.
İncirlik ve Kürecik son günlerde adları sıkça anılan Türkiye’deki iki NATO noktası.
Gazze dramına vicdan ve insafın yanı sıra ahlâkla yaklaşılacaksa ilk yapılacak işlerdendir Kürecik’in ve İncirlik’in kapısına kilit vurmak.
Bunu Türkiye’yi son 20 yılda sayısız yenilikle tanıştırdığını her fırsatta ileri sürerek böbürlenmeyi iş edinen iktidar yapacak.
Bu nedenle İHH gösterisinin yeri ya AKP genel merkezi ya da çok daha iyisi Beştepe olmalıydı.
İncirlik önünde ucuz kahramanlık sergilemek kolaycılıktan öteye anlam taşımayan bir eylemciktir.
Türkiye’yi yönetenler içtenlikliyse fırsat ayaklarına gelmiştir.
İşte Kürecik!
İşte İncirlik!
Her ikisinin de Gazze’deki drama katkısı yadsınabilir mi?
İncirlik önünde yaşananların gösterişin ötesine geçmediğini bilmem anlatabildim mi?
İç kamuoyuna AB(D) ve NATO karşıtlığı sergileyip, Kürecik ve İncirlik konusunda edilgen kalmak “Güçlü Türkiye” olamayışın olağan sonucudur.
İncirlik önünde gösteri yaparak, meydanlarda İsrail-ABD bayrağı yakarak, “Kahrolsun İsrail” çığlıkları atarak sonuç alma çağı geride kaldı.
Son zamanlarda bir de yerlere kola dökme eylemi çıktı. Kolanın son kazanç bildirimini okuyunca yerlere kola dökerek Gazze’yle dayanışma sergileyenlerin yarattığı ironiye gülmeli mi ağlamalı mı? Bilemedim.
Kimse kimseyi kandırmasın!
Denk bütçe yapamayan, parasal kaynak için emperyale yakarma noktasında olan Türkiye’de yaşadığımızı görmek durumundayız.
Acı gerçek budur…
Bu tabloyu değiştirmek için çabalamak ivedi görevimiz olmalıdır.
Her fırsatta didişen, incir çekirdeğini doldurmaz nedenlerle biribirine giren büyük ve köklü kulüplerimiz hiç olmazsa bu konuda bir araya gelip tarihe geçecek bir direnç gösterebilirler mi?
Bu soruya hem evet hem de hayır yanıtları verilebilir.
Her iki kulüp (FB ve GS) bir araya gelip söz ve güç birliği yaparlar da “biz bu maçı hem de Cumhuriyetimizin 100. Yılında Türkiye’de oynamak istiyoruz”. Bunun dışındaki bir seçeneği kabul etmiyoruz diyebilirlerse federasyonun yapacak bir şeyi kalmayabilir. Böylelikle bir ayıbın tarihe geçmesinin önüne geçilebilir.
Arapçılığın hız kazandığı günümüzde federasyonun Arap tutkusuna şaşırmak gereksizdir.
Diğer yandan, federasyon az önce dile getirdiğimiz tepkiyi öngörmüş olmalıdır.
Federasyonu iki kulübün tepkisinden bağışık kılacak anahtar sözcük paradır.
Arabistan’da maç yapmaya zorlanan iki büyük kulüp de futboldaki kötü yönetimden bağışık değildir. En azından her ikisi için de önceki ya da şimdiki yönetimler bakımından sorun vardır. Yönetsel sorun parasal sorun sonucunu doğurur.
Futbolu kendi amaçlarının aracı olarak gören ülke yönetimi bu uğurda kamu bankalarını bile kullanmaktan çekinmemiştir. Adını da yapılandırma koymuştur. Gerçek işi çiftçiye, esnafa, iş insanına kredi vermek olan bankalar kulüpleri kurtarmada kullanılmıştır.
Bu durumu iyi bilen federasyon Arabistan’da yapılacak maç için her iki kulübe hatırı sayılır parasal karşılık verecektir.
Parasal durumları iyi olmayan kulüplerimizin direncini de para kıracaktır.
Yanılmayı dilerim ama 100. Yıla bir kara leke de futbol üzerinden düşecek gibi görünmektedir.
Fenerbahçe stadının adını Atatürk’e dönüştürdü yakın zamanda.
Galatasaray ise 100. Yıl gösterileriyle fethetti gönülleri.
Fırsatını bulunca Atatürkçülük yarışına giren “büyük(!)” kulüplerimizi önemli bir sınav bekliyor.
Valensiya’dan başlayan İspanya turumuzun ilk durağı Madrid. Hızlı trenle Valencia’dan Madrid’e varışımız 2 saat sürdü. Vagondaki hız göstergesinin 300 km/h’e ulaştığını gördük.
Gün batmadan Madrid’deyiz. Kenti tanımaya başlamak için zamanımız var. Bu denli gezilesi bir kent için 2 gün son derece yetersiz. Bizimki izlenim edinmekle sınırlı olacak.
Adıyla başlamak gerekirse, Madrid adının kökeniyle ilgili farklı varsayımlar var.
Kentin sıfır noktası Puerta El Sol’da çok da görkemli sayılmayacak bir bronz heykel çarptı gözümüze. Bir ayı ağaçtan meyve yerken betimlenmiş. Yöreye özgü çilek benzeri meyve belli ki ağzının tadını bilen ayıyı kendine çekmiş. Madrano meyvesi ses benzerliği de göz önüne alınırsa Madrid adının kökeni olması bakımından akla yakındır. Madrid’in adını Arapça’ya dayandıranlar da eksik değildir. Arap egemenliğinin 700 yıla yakın sürdüğü göz önüne alınırsa neden olmasın denebilir.
Bu arada, ayının kuzey ülkelerinin önemli değeri olduğunu bilirdik de Madrid’in de simgesi olduğunu, ayının burada da sevilip, sayıldığını görünce şaşırmadığımızı söyleyemem.
Ayıların yerinde yeller esse de madranos ağaçları Madrid’de varlığını sürdürüyor
Şöyle ki, Arap egemenliği döneminde 1. Muhammed şimdiki Palacio Real’in yerine bir saray yaptırmış. Araplar şu andaki adı Manzanares olan ırmağa Mayrit demektelermiş. Zamanla önce Magerit daha sonra da Madrid’e evrildiğine ilişkin bir başka varsayım.
Puerta El Sol’a dönersek. Gerçekten de Madrid’in sıfır noktasıdır. Yalnız Madrid’in mi? Meydanda yere işlenmiş “0”a bakılırsa İspanya’nın da sıfır noktasıdır Güneş Meydanı. İspanya’daki tüm yerleşimlere uzaklık bu nokta başvuru kaynağı alınarak ölçülmekteymiş.
Sıfır noktası
Meydana çıkan yolların ıpkı güneş ışınları gibi ışınsal bir biçim sergilemekte oluşu Güneş Meydanı’nın anlamıyla örtüşüyor.
Meydanın ortasında III. Carlos’un at üstünde heykeli yer alıyor. III. Carlos kente posta hizmetini getiren kişidir. Sırtını verdiği, bugün de ayakta olan yapı ilk postanedir. Bugün için çok önemli görülmeyebilecek bu yenilik iletişim ve nesne taşınmasında zamanının devrime eşdeğer bir gelişme sayılmalıdır.
Puerta Del Sol’da III. Carlos
Madrano yiyen ayı Madrid belediyesinin hemen her ortamda kullandığı simgedir. Bu arada, Madrid ve ayı ikilemesi günümüzde yadırganabilir. Oysa, kentin surlarla çevrili olduğu dönemlerde ayı saldırıları önemli bir sorunmuş Madrid’de. Surların dışında ayı saldırısından bağışık olmak neredeyse olanaksızmış o dönemde.
Her ne kadar bugün bir kapıdan söz edilemese de Güneş Kapısı Madrid kentinin surlarla çevrelendiği dönemde gerçekten bir kapı olarak işlev görmüştür.
Madrid’de yeni yıl kutlamalarının da her türlü açık hava toplantısının ve kınama gösterilerinin de kentin kalbi Puerta del Sol’da yapıldığını eklemekte yarar var.
Birkaç sokak öteye ilerleyince Plaza Mayor’a ulaştık. 129×94 metre boyutlu dikdörtgen meydanın yapımına 1577’de II. Felipe zamanında başlanmış. Eklemelerle revaklı görünümüne kavuşturulmuş. Meydanın ortasında yer alan atlı III. Felipe heykeli buraya 1848’de yerleştirilmiş. Plaza Mayor yapıldığında fırın ve mezbaha merkeziymiş.
Plaza Mayor yakınında dış cephesi oldukça süslü görünen Posada del Peine’nin önünde duraklıyoruz.
1610’da hizmete açılan Posada del Peine’in özelliği dünyada ilk kez konuklara tarak sunan otel olmasıymış.
Hemen karşıdaki asırlık saatçinin önünde yerdeki plaket dikkatimizi çekiyor. Madrid’de varlığı 100 yılı geçmiş kurumların bu plaketle onurlandırıldığını öğreniyoruz.
Sınırlı sürede Madrid’i hızlıca tanımak için otobüsle kent turu almak aklımıza yatıyor. Öncelikle 2 saat süren turu tamamlıyoruz.
Bunu izleyerek duraklarda inerek Madrid’de derinleşmeye çalıştık.
İlk durağımız Cervantes Anıtı.
Anıtın yer aldığı meydanda Latin tatlarının sunulduğu küçük lokantalara rastlıyoruz. İspanya’nın Latin dünyasıyla yakın ilişki içinde olduğunu gösteren sayısız görüntüden birisi olarak işleniyor belleğimize.
Don Kişot ve Sanço Panço
Yürüyerek Palacio Real’e yöneliyoruz.
Palacio Real
Oraya gelmeden Temple de Debod çıkıyor karşımıza.
Aswan barajının yapımı sırasında UNESCO buradaki tarihsel varlığın korunması çağrısı yapmış. Bu çağrıya yanıt veren İspanya’nın yardımları karşılığında Temple de Debod 1968’de Mısır tarafından İspanya’ya bağışlanmış.
Temple de Debod
Toledo kapısı
Toledo kapısının yapımına 1812’de Fransa adına İspanya tahtına çıkan Jose Bonaparte’ın onuruna başlanmıştır. Fransa’nın çekilmesi sonrasında İspanya’nın utkusunu simgeleyecek şekilde yeniden düzenlenmiş. Bir tür zafer takı olmuş.
Madrid’deki sınırlı süremizde kapılarından içlerine girme fırsatımız olmasa da müzelerinden biraz olsun söz etmekte yarar var.
Reina Sofia Müzesi, Picasso’nun ünlü yapıtı Guernica’yla tanınınıyor. Çağdaş İspanyol ressamlarının önemli yapıtları da burada sergileniyor. Müzenin ana yapısı İspanya’da yapılmış ilk büyük hastane olarak biliniyor.
Biri diğerine yakın müze üçlüsünün ikincisi olan Prado, Valasquez, Goya ve El Greco yapıtlarıyla ünlenmiştir.
Üçlemenin sonuncusu Thyssen-Bornemizsa. Onun da önünde kuyruk eksik değil. Kapanışa yaklaşmışken bile kuyruğun erimemiş olması şaşırtıcı.
Thyssen-Bornemizsa
Prado Müzesi
Madrid’de biri kuzeyde (Chamartin) ve diğeri de güneyde (Atocha) konuşlu iki tren garı var. Yoğun demiryolu taşımacılığının yükünü ancak kaldırabiliyor bu ikili.
Atocha garı 1851’de yapılmış. Mimarlarından biri olan Gustave Eiffel adı tanıdık. Atocha’nın belleklerimize kazınmasını kanlı bir olaya, 2004’te burada gerçekleştirilen ve 191 kişinin ölümüne neden olan terör saldırısına borçluyuz.
Atocha Garı
Atocha yakınındaki Retiro Parkı hem yeşili hem de içinde yer alan yapılarıyla bir başka önemli kent köşesi.
Retiro Parkı
Retiro yakınındaki Cafe Gijon soluklanmak için keyifli bir seçenek olabilir. 1888’de açılan Cafe Gijon özellikle İspanya İç Savaşı sırasında entelektüellerin buluşma yeri olmasıyla ünlenmiş.
Cafe Gijon
Madrid’de 2 Mayıs 1808’e göndermede bulunan anıtlara rastlanıyor. Uzakları keşfeden, başka toplumların bağımsızlığını elinden alan İspanyollar XIX. yüzyılın başında komşu Fransa’nın boyunduruğu altına girerek ironik bir duruma düşmüş. 2 Mayıs 1808’de bu duruma başkaldırıyla ayağa kalkan İspanyollar bu anlamlı günü unutmamış.
Madrid’deki 2 kısa günümüzde olabildiğince edindiğimiz izlenimleri paylaştım.
Yeryüzünde 100 yaşını doldurmuş ülkelerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdır.
Son 30 yılda yaşanan harita değişiklikleri bile ne demek istediğimi anlatmaya yeter.
Türkiye Cumhuriyeti 100 yaşında.
Son 3 çeyrek yüzyılı boyunca yağmayla, talanla ve yıkımla geçmesine karşın!
Bu durumda her türlü tartışmayı bir yana bırakıp kutlamak hak değil görevdir.
Son 20 yıl boyunca kendisini gösteren Cumhuriyeti aşağılama, bir yana bırakma ve kendini onun üzerine çıkartma histerisi 100. Yılda doruğa ulaştı.
Yakın geçmişe dek kutlamalara katılmamak için doktor raporu gösterenlere günümüzde kutlamaları kendi ereklerine katık etme eğilimi eklendi.
Bunlara bugün sizin yaratılarınız ne sorusu sorulsa alınacak olası yanıtlar!
TOGG
İstanbul Havalimanı
Osmangazi Köprüsü
İHA-SİHA
Liste uzar gider…
On yıl süren savaşlar sonucu kan ve can verilerek kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu ve benzeri başarıları 10. Yılda elde etmişti.
Sıralanan başarılara bakarak insanın sorası gelmez mi?
“İnsan bunun neresinde?”
Yanıt mı?
“Giderlerse gitsinler!”
100. yılda olabilecek en kötü senaryo gerçekleşti.
Cumhuriyet’in başına geçenler Cumhuriyetin ürünü olan insanlarla gönül bağını koparttılar.
Yüzüncü yaşına ekonomik, demografik ve sismolojik bozgunla giren Türkiye Cumhuriyeti’ne Vahdettin penceresinden bakılması olağan karşılanmalı.
Dolmabahçe’yi selâmlamaya alışmış donanma bu kez Vahdettin köşkünü selâmlayacakmış.
İzmir’deki Türkiye İktisat Kongresi’nde bundan 100 yıl önceki konuşmasında kurucu, kurtarıcı ve devrimci Mustafa Kemal ne Vahdettin’i ne Abdülhamit’i almış karşısına. Doğrudan altın üçlü olarak bilinen Fatih-Yavuz-Kanuni’ye yöneltmiş eleştirilerini.
Vahdettin penceresinden bakma hevesinin canlandığı 100. Yılda son Osmanlı padişahının iki hünerine değinmekle yetinelim.
İlki, 1 Eylül 1921 tarihli.
Canını dişine takmış Türk ordusu Sakarya’da ölüm kalım savaşı vermekte.
“Ya ölecek, ya olacak!”
Vahdettin ne mi yapıyor o sırada?
Hiç bir şey olmamış gibi beşinci kez dünya evine giriyor.
Yoruma gerek görmüyorum.
İkincisi, 17 Kasım 1922!
İngilizlerle yazıştıktan sonra sığınma isteği kabul gören son Osmanlı bu tarihte İngiliz gemisi Malaya’yla ayrılır İstanbul’dan.
Mısır’a yerleşme isteği İngilizlerce olumlu karşılanmayan son Osmanlı İngilizlerin karakutusu olması nedeniyle de olmalı, İngilizlerce teslim alınarak uzaklaştırılır İstanbul’dan.
San Remo’da veda eder çok da onurlu sayılmayacak yaşamına.
Cumhuriyet’e Sakarya’dan, Dumlupınar’dan, İzmir’den ya da Ankara’dan bakmak!
Vahdettin’in penceresinden bakmak da bir seçimdir kuşkusuz.
Ben Cumhuriyet’e baba tarafından dedemden bana emanet İstiklâl Madalyası penceresinden bakarak yazdım bu satırları…
Bizlere armağan ettikleri bu vatana sahip çıkmak boynumuzun borcudur.