• Yazıya bedel görsel

    Dünyanın başka ülkelerinde böyle bir taşıt aracı var mı bilmiyorum. Türkiye’deki varlığının sürdüğü kuşkusuz.

    Kanımca Yüksel Çakmur’un belediye başkanlığı döneminde İzmir’de bıraktığı önemli izlerden birisidir dolmuşların kent merkezi dışına çıkartılmış olması. Sonraki dönemlerde o koltuğa oturanların dolmuşu tümüyle yaşamımızdan çıkartma girişiminde bulunmamış olmaları bir yana akla bile getirmemiş olmaları önemli eksikliktir.

    Bu konuyu farklı zamanlarda ve farklı ortamlarda dile getirmiş olduğumu anımsıyorum.

    İzmir’de ve başka metropollerde kitle taşımacılığı konusunda atılan adımlar ve sağlanan gelişmeler kurallarla barışık olmayan, taşımacılık konusundaki payları tartışmalı dolmuş dönemini çoktan geride bırakmamızı gerektirirdi.

    Olmadı, olamadı!

    Taksi esnafını bile kendi çıkarı doğrultusunda yerel yönetimlere karşı silah olarak kullanabilen bir iktidar döneminde yerel yönetimlerin dolmuş konusundaki devinimsizliğini ve özgüvensizliğini bu bakımdan anlayışla karşılamak da gerekiyor.

    İşim gereği dolmuş kaynaklı kazalarla (kaza demek de hatadır gerçekte o ortamda yaşananlara) sık karşılaşıyorum.

    Kapısını kapatmadan yürüyenini mi ararsın.

    Yoksa kapısına yolcusunu sıkıştıranını mı?

    Dolmuşların ayakta yolcu taşıması yasak olsa da denetimsizlik ve adam sendecilik bu temel kuralın uygulanmamasını bir yana bırakalım. Olağanlaşması sonucunu doğuruyor.

    Ulu orta yolcu indirme, bindirme.

    Trafik kurallarına uymama dile getirilmeye değmeyecek sıradanlıklar.

    İZBAN gibi bir taşıma aracı varken Aliağa ve Menemen gibi ilçelerden İzmir’e dolmuş seferlerinin sürüyor oluşu da ayrı bir ilginçliktir.

    İZBAN, metro ve tramvay neden var sorusunun yanıtlanması gereği ortadadır.

    Yakın zamanda bir yakınımızın başına gelen dolmuş cinayeti bu konuyu bir kez daha işlemeyi gerektirdi.

    Kapısını kapatmaksızın yol almayı sürdüren dolmuş cinayetiydi yaşanan. Sürücü tutuklandığına göre her şey ortadaydı belli ki.

    İzmir’de ve başka metropollerde toplu taşımacılık gecikmeli de olsa hızla gelişmektedir. Dolayısı ile bir zamanların kaçınılmaz yolcu taşıma yöntemleri geçerliliğini ve gerekliliğini yitirmiştir.

    Artık gangrene dönüşmüş olan dolmuş sorunu bir an önce çözüme kavuşturulmalıdır!

    Böyle bir şey düşünüldüğünde ilk akla gelen “bu işten ekmek yiyenlerin ne olacağı” sorusudur.

    Olayın iki yönü vardır.

    Birincisi dolmuş işletmeciliği plaka sahibi üzerinden yürütülen bir iştir. Başka deyişle sürücüler bir şekilde zorlanan, baskı altında olan çalışanlarıdır bu işin. Adam akıllı araştırılsa onların da yaptıkları işten hoşnut olmadıklarını anlamak zor olmayacaktır.

    İşe plaka sahibinin çalışanı olan sürücülerin işlendirilmesiyle başlanırsa yol almak kolaylaşacaktır.

    Sürücülerin kamu taşımacılık dizgesi içine alınarak güvenceye kavuşturulmaları bu bağlamda onların direnç göstermesi olasılığını ortadan kaldıracaktır.

    Dolmuş plakası sahiplerinden geçim sıkıntısı yaşayacak olanlar varsa olnlar için de bir şeyler yapılabilir.

    Dolmuş plakası ayrıcalığını yitireceklerle de masaya oturularak bu taşıma yönteminin sürdürülebilir olmadığı anlatılabilir. Bugüne kadarki hizmetleri için teşekkür edilebilir.

    Zaman zaman cinayete eşdeğer sonuçlara yol açan dolmuş sorununu çözecek yürekli bir yönetim anlayışının gerekliliği tartışılmayacak denli ortadadır.

    Bu sorunu çözecek yerel yönetici tarihe önemli bir not düşmekle kalmayacak, kente hizmet açısından da derin iz bırakmış olacaktır.

    Yerel seçimlere geri sayarken adayların ve görev başındakilerin dikkatine!

  • Yazının başlığındaki Filistin’i çizip yerine bölgedeki her hangi bir ülkeyi yazabilirsiniz. Güncel gerekçeyle Filistin yazdım.

    “HAMAS, çok başarılı ve can yakıcı bir saldırıyla İsrail’e kafa tuttu.” Çarpıcı etki yarattığı kuşkusuz. Onyıllardan bu yana ilk kez İsrail’in bir saldırıdaki yitimleri dört basamaklı sayılarla anıldı.

    HAMAS ve Filistin bakımından gurur verici görülen bu saldırı karşısında İsrail ve Batılı gözeticilerinin pek üzülmüş gibi görünmedikleri de açık. Aylardır hazırlık yapan HAMAS’ın böyle bir işe kalkışabileceğini öngöremeyen öyküler olsa olsa gülümsememize yarayabilir.

    Lübnanlı Fransız yazar Amin Maaluf’un aile tarihini anlattığı kitabında okumuştum.

    Maaluf’un dedesi eğitimcidir. Aydınlanma değerlerini rehber edinen okul açmıştır. Lübnan’daki etkisi tartışılmaz olan EŞİTLİK-ÖZGÜRLÜK-KARDEŞLİK tutkunu Fransızlar Maaluf’un karşıtı olan, çağdaş ilkeleri rehber edinmeyen kişinin okulunu destekleyerek ayakta kalmasını sağlarlar. Bu değerler bize özgüdür. Sizlere özgü değil demişlerdir böylelikle.

    Haksız sayılmazlar. Bu değerleri rehber edinen ve özümseyen halkları hiç kimse tutamaz.

    Onlara kendileri gibi olan değil tersine çağdaş değerlerden uzakta, karanlıkta kalan yığınlar gerekir. Böylelikle kolaylıkla güdebilirler varlık içinde varsıllıklar yokluk çekenleri.

    HAMAS’ın Filistin Kurtuluş Örgütü karşısında gelişip, serpilmesi, Filistin coğrafyasında sözü geçer bir örgütlenmeye dönüşmesi emperyalistin isteğiydi. Görünüşte İsrail’e karşı duran, savaşım veren HAMAS İsrail’in de onun batılı gözeticilerinin de gizli dostu olmayı sürdürdü. Bu dostluğun gereğiydi HAMAS’ın başarılı Aksa Tufanı saldırısı. Böylesi işe yarar bir eylemin karşılığında birkaç bin İsraillinin ölümüne göz yummak olayın doğasının gereği sayılmalıdır.

    Yüz yıl geriye gidelim!

    Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Mustafa Kemal’in her şeyden önce gelen gereksinimi “Yurtta ve dünyada barış”tı. Barış olmadıkça atılacak adımların, sağlanacak aşamaların ve devrime eşdeğer sıçramaların anlamı olamazdı.

    Barışı sağlamanın yolu da yurtta sağlananı bölgesel işbirliği aracılığıyla koruma altına almaktı.

    Balkan ve Sadabat paktları işte bu düşüncenin ürünleriydi. O yıllarda bu iki paktta yer alan ülkelerin başında bulunanların Mustafa Kemal ayarında olmak bir yana ona yaklaşmaları olanaksızdı. Ne var ki yakın çevredeki yöneticiler bunlardı. Barış gibi ciddi bir konu emperyal ülkelerle konuşulamaz, görüşülemez ve sağlanamazdı. İç cephenin yanı sıra bölgesel cepheyi sağlam tutmak vazgeçilmez önkoşuldu.

    Kendimi bildim bileli Filistin-İsrail çatışmalarına tanıklık ettim.

    Elbette, ezilenden ve  zorbalığa uğrayandan yana oldum. Bu duruşum, İsrail’deki çoğunluğu sağduyulu halka karşı(t) olmamı da gerektirmedi. Emperyalizm penceresinden bakmak bu ve benzeri çelişkileri aşmamı kolaylaştırdı.

    Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte denetimsiz ve karşıtsız kalan zorbalık bir yandan barış havariliği yaparken diğer yandan da ileri karakol İsrail’i diri ve zinde tutmayı göz ardı etmedi. Zayıflatılmış FKÖ’ye eşlik ettirilen HAMAS öngörüden yoksun çıkışlarıyla emperyalizmin bölgedeki etkinliklerini sürdürmede önemli destekçi oldu. Kendisine bağlanan umutları boşa çıkartmadı.

    Bu arada, karşıtsız kalan ve buna bağlı olarak azgınlığı katlanan Batı emperyalizmi son yıllarda küresel ölçekte yaşanan gelişmeler sonucunda meydanın artık boş olmayacağını yaşayarak öğrenir oldu.

    Doğunun ve güneyin ayağa kalkması tüm dengeleri değiştirmeye başladı. BRICS ve ŞİÖ girişimleri bölgesel olmaktan çıkarak, küresel bloklaşmanın önünü açtı.

    Son zamanlarda Batı emperyalizminin önde gelen güçlerinden Fransa’nın Afrika’dan koulma noktasına gerilediği, ABD’nin de geleneksel etki alanlarındaki alışılmış egemenliğini yitirmeye başladığı görüldü. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Çin öncülüğünde İran’la barışma adımları atarken, ABD, petrol üretiminin artırılması konusunda Suudi Arabistan’a söz geçiremedi.

    Dünya değişirken, din eksenli örgütlenmelerin temelde haklı olsalar da davalarında kazanım sağlayamayacakları bir kez daha anlaşılmışken HAMAS’ın başarılı Aksa Tufanı saldırısının bir Pirus Zaferi’nden öte anlam taşımayacağı gün gibi ortadadır.

    Filistin davası bir kez daha emperyalizmin istediği yola sokulmuş oldu son saldırıyla.

    İsrail’in başındaki faşizan yönetimin başaramayacak olsa da Gazze’yi insansızlaştırma (başka deyişle Filistinsizleştirme) seçeneğine yönelmesi yeterince korkutucu ve ürkütücüdür.

    Haklılık doğru savaşım yöntemleriyle ve doğru birlikteliklerle bütünleştirilmedikçe sonuç almak neredeyse olanaksızdır.

    Köktendincilikle kitleleri peşinize takabilirsiniz, binlerce fedai de devşirebilirsiniz. Bunca etkileyici kazanımın utkuyla sonuçlanma olasılığı taşımaması tartışılması gereken can alıcı noktadır.

    Emperyalizmi aradan çıkartmadan, etkileyici ve yönlendirici güç olmasına son vermeden sonuç almak zor değil.

    Olanaksız…

    Şu anda yaşananlar “Filistin nasıl batağa saplanır?” sorusuna yanıt olabilir.

  • Toledo, 1986’da UNESCO İnsanlık Kalıtı kent olarak seçilmiş. Özgün ve etkileyici olduğu kuşkusuz. Üzerinde yer aldığı granit tepedeki görkemli görünümüyle Kastilya düzlüklerinin tekdüzeliğine son veriyor.

    Çift kat surlu kale duvarlarına eşlik eden Tajo ırmağını unutmak olmaz. Tajo, belirli aralıklarla oluşmuş minik çağlayanlardan dökülürken ben de buradayım der gibi gürüldüyor.

    Toledo, Roma döneminde surlarla güçlendirilmiş bir kent olarak çıkmış tarih sahnesine. Vizigotlara başkentlik yapmış.

    Endülüs Emevileri döneminde Tuleytula’ya evrilmiş adı.

    Bilge Kral X. Alfonso dönemi kültürünün izlerini bugün de taşıyor. 

    Kral V. Charles döneminde ve XIV – XV. Yüzyıllarda güzel metropol olarak nam salmış.

    Girit doğumlu, Toledolu usta ressam El Greco’ya esin kaynağı olmuş.

    Kısacası, Toledo labirente benzeyen dar sokaklarında Musevi, Müslüman ve Hıristiyan kültürleriyle harmanlanmış bir kültür gezisine çıkartıyor konuklarını.

    Kentin kalbi Arapça kökenli Zocodover’de atıyor desek yanlış olmaz. Boğa dövüşlerinin yanı sıra infazlara da evsahipliği yapan Zocodover halkın ilgisinin hiç eksik olmadığı meydan olmuş hemen her dönemde. 

    Zocodover meydanının yanı başında Posada de la Hermandad yapısı yer alıyor. Kısaca Kardeşlik evi olarak dilimize çevrilebilecek bu adın ardında Musevilere ve Müslümanlara karşı yürütülen savaşa adanan Kutsal Kardeşliğe göndermede bulunulduğunu öğrenmek beş yüz yıl önce İberya’da yaşananları gözlerimizin önüne getirme gereği doğuruyor.

    Zocedover’de Cervantes’le karşılaşmak şaşırtıcı değil. İspanyol yazınının başyapıtı sayılabilecek Don Kişot’un yazarı İspanya’nın hemen her karışına sinmiş dense yeridir. 

    Toledo’nun en göze batan dinsel yapısı aynı adlı meydanda yükselen Toledo Katedrali. 1226’da başlayan yapımı XV. Yüzyılda tamamlanabilmiş. Biçemine Gotik ve Mudejar (Müdeccen : İberya’da Arap egemenliğinin sonlanması sonrasında varlığını sürdüren Arap etkisi) esintilerinin damga vurduğu kuşkusuz. Caravaggio, Titian, Goya ve Van Dyc’le birlikte Toledolu El Greco’nun yapıtlarına esin kaynağı olmasıyla da ünlenmiştir bu katedral.

    Katedral meydanında yer alan diğer yapılar başpiskopos konutu ve belediye. 

    Toledo deyince El Greco’ya (1541, Kandiye, Girit-1614, Toledo) değinmeden olmaz. Adına müze oluşturulacak denli Toledo’yla özdeşleşmiş bir kişilik. 

    El Greco

    Alkazar Toledo’daki önemli yapılardan bir başkası. İlk yapıldığı XII. yüzyıldan kalma bölümü pek az olsa da Vizigot, Arap ve Hıristiyan etkisinin izlerini taşıyor. Alkazar adının kendisi de Arap izini yansıtıyor. İberyadaki 7 yüzyıllık Arap egemenliği hiç kuşkusuz dilde de derin izler bırakmış. Arapça’daki El Kasr (saray, kale) değişime uğrayarak İspanyolcada Alkazar  olarak varlığını sürdürmüş.

    Alkazar

    Museviler İberya’dan kovulmuş olsalar da Toledo’da Musevi bölgesi korunmuş.

    İspanya kıyılarından denize açılan Kristof Kolomb batıya yol alırken, Museviler de doğuya yelken açmaktaydı. Sefarad kavramıyla oldukça içli dışlıyızdır. İberyadan dışlanan Museviler kollarını açan yerdir Anadolu. Durum böyleyken Toledo’da üç kültürün varlığından söz edip de sürgünden söz edilmeyişi alışılmış çoklu standardın bir parçasıdır. 

    Toledo’daki sınırlı zamanımızda çeşitli türde kılıçlara rastladık vitrinlerde. Yalnızca Toledo’da kullanılmış olanlara değil dünyanın başka yerlerinde kullanılanlar da vardı aralarında. Anlaşıldığınca kılıç üretimi günümüzde çeşitlenerek bir gelir kaynağına da dönüşmüş. Kılıç üretimi Toledo’nun öteden beri becerikli olduğu bir alan olmuş.

    El sanatı alanında ise Şam işi (kakmacılık) ürünlerinin vitrinleri süslediğine tanık olduk. Farklı metallerin (gümüş, altın, vb) çelik gibi bir metal zemine yerleştirilmesi ve  üzerlerinin saydam tabakayla kaplanması olarak tanımlanabilir. 

    Kakmacılık ürünleri

    Geçmiş kültürlerin etkisini yeme içmede de görmek olası Toledo’da. Bizdeki et soteye benzer sulu et yemeğine eşdeğer karkamusa ve marzipan (bir tür kurabiye) tadılası lezzetler. 

  • Madrid, Toledo ve Valensiya’yı kapsayan bir haftalık gezinin izlenimlerine geçmezden önce İspanya’nın kimlik kartı da sayabileceğimiz künyesine göz atalım.

    Latince “Plus Ultra” (DAHA İLERİYE) ülkenin savsözüdür.

    Yüzölçümü 505.000 km2 olan İspanya’da 40.000.000 kişi yaşamaktadır.

    Kişi başına 41.000 USD’ye eşdeğer gelirle kalkınmış bir ülkedir.

    Kalkınmışlığın izlerini İspanya sokaklarında sürmek de olasıdır.

    Oysa 50 yıldan daha kısa süre önce Franco karanlığını geride bırakabilmiş olan İspanya’da seksenli yıllarda bir albayın parlamento baskınıyla darbeye kalkıştığı da belleklerden silinmiş değildir. Franco karanlığının yıkıcı bir iç savaşı izleyerek yaşandığını da unutmayalım.

    İlk bakışta Akdeniz ülkesi olan ve bu yanı baskın görünen İspanya aynı zamanda bir okyanus kıyıdaşıdır. Avrupa’nın en güneybatı ucundaki İberya bu konumuyla diğer anakaralara da yakındır.

    1978’de yürürlüğe giren anayasaya göre İspanya 17 özerk bölge ve 2 özerk kentten oluşan yönetsel yapıya kavuşmuştur.

    Fransa, Andorra, Cebelitarık, Fas ve Portekiz’le toplam 1917 km kara sınırı olan İspanya’nın deniz kıyısı uzunluğu ise 5000 km’dir.

    Ceuta ve Melilla kentleri kuzey Afrika’da yer aldığı için İspanya iki anakaralı ülkedir.

    Ülkenin en yüksek dağı Kanarya Adaları’nın bir parçası olan Tenerife’deki 3718 metrelik Pico del Teide’dir.

    Yedi yüzyıl kadar süren müslüman egemenliğini kıran İspanya krallıkları, hiç zaman yitirmeksizin Musevileri de İberya’dan kovmuşlardır. Eş zamanlı olarak uzak topraklara yelken açan İspanyollar yeryüzündeki ilk kolonileşme girişimini de başlatmışlardır. Bu konuda Portekiz’le yarışan İspanya uzlaşı sağlanması sonrasında Brezilya dışında tüm Güney Amerika ve Orta Amerika’ya egemen olmuştur.

    Teknolojik olarak gelişmiş İspanyolların buralardaki halkları ateşli silahlarla boyunduruk altına aldıkları ve hatta onları tükettikleri bilinir. Yeni dünyadaki halkların tüketilmesinde Avrupa’dan götürülen mikropların etkisi unutulmamalıdır.

    Tarih öncesine ait buluntuların da doğruladığı gibi yarımadanın geçmişi çok eskilere dayanır.

    Eskil dönemin gelişmiş toplumu Fenikelilerin İberya’da kökleri MÖ VII. yüzyıla uzanan koloniler oluşturduklarına vurgu yapalım.

    Fenikelilerin yanı sıra yarımadaya gelen Kartacalıların adı Cartagena kentinde yaşamaktadır.

    Her ne kadar İspanya’da Aragonca, Leonca, Katalanca, Baskça gibi diller konuşulsa da ülkenin resmi dili İspanyolcadır. İspanyolca, başta Amerika anakarası olmak üzere İspanya dışında 600 milyon kadar insanın konuştuğu küresel bir dildir. Kolonileşme döneminin bugüne yansıması olarak da görülebilecek bu durum günümüzde İspanya ile İspanyolca konuşan diğer ülkeler arasında köprü işlevi görmektedir. İspanya’nın bu ülkelere olumlu ayrımcılık ve korumacılık eğilimi içinde olduğunu söylemek olasıdır.

    İspanya’da gördüğümüz 2 kent olan Madrid ve Valensiya’da kaldırımlara çıkan sürücüler, olur olmaz yerlere park edilmiş taşıtlar ve kuralsız trafik akışı görmedik.

    Her iki kentteki kitle taşıma araçlarının gelişmişliği dikkat çekiciydi. Raylı sistemin bütünüyle yeraltında oluşu da etkileyici bir başka durumdu.

    Aralarındaki uzaklık 400 km’ye yakın olan Madrid-Valensiya yolculuğunun hızlı trenle 2 saat sürdüğünü eklersek raylı kitle ulaşımının metropollerle sınırlı olmadığını anlatmış oluruz.

    İspanya yılda 60 milyon turist ağırlayan bir ülke olarak bu işten hatırı sayılır kazanç sağlıyor. Turist sayısı bakımından ABD’yi izleyerek dünya ikincisi. Böyle bir ülkede yabancılarla anlaşmada önemli dil konumunda olan İngilizcenin pek çok kişice konuşulamıyor olması yadırgatıcı bir eksiklik olarak işlendi belleğimize.

    Bir haftaya sığan İspanya gezimizin iki ana durağı olan Madrid ve Valensiya’ya ilişkin yazıların gezi rehberi olmaktan kişisel izlenimler olarak okunması dileğiyle.

  • Zafer Toprak’ın beklenmedik ölümü erken olduğu kadar üretken bir akademisyenin kaybı olarak da üzüntü yarattı. Hemen her kitabını edinmişimdir. Çoğunluğu okunmuş, bir bölümü okunma sırasındadır.

    Kendisini Kemalist olarak niteleyen, duruşuyla, söylemiyle, eylemiyle de Kemalist olan birisiydi.

    Tarih Vakfı’nın onu anmasıyla ilgili toplantıya çevrimiçi izleyici olarak katıldım.

    Anmadan çok anı paylaşımının öne çıktığını gördüm. Bu da bir şeydir kuşkusuz. Ancak, Zafer Toprak gibi birisini anmak anı paylaşımına indirgenmemeliydi.

    Her iki konuşmacı da Zafer Toprak’ın kişiliğine ve kimliğine değinirken onunla anlaşamadıkları noktaları öne çıkartmayı yeğlediler.

    İlginç değiniler ve paylaşımlar oldu..

    Örneğin, 1921 anayasası.

    Tarihimizin ikinci anayasasının bir Türk-Kürt uzlaşısı olduğundan söz edildi. Buna ilişkin bir görüşe daha önce rastlamamıştım. Milli Mücadele koşullarında yerele önem veren, vurgu yapan bu anayasaya övgünün etnikçi odaklardan kaynaklandığını bilirdim..

    Cumhuriyet kurulup da 1924 anayasası yapılınca bu odakların düş kırıklığı yaşadıkları da bilinmeyen durum değildir. 

    Yine anmaya dönersek!

    1921 anayasasıyla ete kemiğe bürünen Türk-Kürt uzlaşısının önce Lozan’da sonlandırıldığı ve daha sonraki 1924 anayasasının bu uzlaşıyı dirilmemecesine bitirdiğinden söz edildi. 

    Hatta, bir konuşmacı AKP’nin 1921 anayasası övgüsüne değinerek, keşke bu övgü bizim taraftan gelseydi demeye getirdi.

    Zafer Toprak anması Atatürk’ün Jan Jacques Rousseu’yu rehber edinmiş olması üzerinden Kemalizm eleştirisine de sahne oldu. 

    Türkiye’nin kim bilir kaçıncı kez yeni anayasa kıskacına alınmakta olduğu bugünlerde, bu kıskacı oluşturanların her fırsatta 1921 anayasasını rehber alma heveslerini gizlemediği ortamda Zafer Toprak’ı anarken 1921 anayasasının güzellenmesi ironik olmanın ötesinde bir tablo yarattı.

    Bu eleştirileri izledikçe Zafer Toprak hoca çok iyi birisiydi, bir de Kemalist olmasaydı anlamına gelen bir izlenim edinmekten alamadım kendimi. Benzer yaklaşımın Attila İlhan için de sıkça dile getirildiğini anımsadım.

    Anma da olsa farklı görüşler dile getirilebilir. Bunda sorun yok.

    Ancak, Kemalist olduğunu açıkça dile getiren bir akademisyen anılırken konuşmacılardan birisinin olsun Kemalist kimliklilerden seçilmesi gerekmez miydi sorusunu sıkça aklıma getirdim etkinlik boyunca. 

    “Cumhuriyet’in Kilit Taşı : Harf Devrimi” makalesiyle de tanınan Zafer Toprak’ı anarken konuşmacıların dil yaramızı yansıtan sözlerine değinmemek olmazdı.

    “Selebre etmek” ve “lokasyon” sözcüklerini kullanmakta sakınca görmeyen konuşmacılarla Zafer Toprak anması ilginç oldu. 

    Sanırım Zafer Toprak bahaneydi. Cumhuriyete saldırmak şahane olduğuna göre…

    Elbette, herkesin bir başkasını, bir başka kurumu eleştirme, yerme hakkı vardır.

    Ama, Zafer Toprak’ı anarken Kemalizm’i hedefe koymak, dil devrimini hiçe sayarcasına konuşmak anıya saygısızlık değilse nedir?

    Ölüler rahat bırakılmalı!

    Not : Yazıya konu olan eleştiri kişilerle değil olayla ilgili olduğu için konuşmacıların adını anmadım. İlgilenenler için etkinlikteki iki konuşmacının Prof Dr Fuat Keyman ve Prof Dr Mehmet Ö. Alkan olduğunu belirtmek isterim.

  • 75 yaşına kadar bugün olanları göreceğimi aklıma

             getirmemiştim. İkinci Dünya Savaşı sonundan başlayarak,

                 giderek artan çok rezalet, cehalet ve zorbalık gördüm

     Ama Türkiye’nin uçurumun kenarında asılı kalacağını

    hayal edemedim. Dengesini yitiren toplumda sağduyulu

    tartışma olanağı kalmadı. Toplum kendini toplayabilir mi,

    bilmiyorum. Ülkenin bu duruma düşmesi özel

                olarak geliştirilmiş bir ‘science-fiction’ öyküsüne benzi-

    yor. Bu ancak kör cahil bir toplumun başına gelebilir.

    Doğan Kuban (2014)

    Yazının başlığı okuru caydırmasın. Bu köşenin sınırlarını aşmamaya çalışacağım. Birkaç örnekle derdimi anlatabileceğim kanısındayım.

    Şu sıralarda ülkemiz için anlamlı yıllardan birisini sürmekteyiz.

    2019’dan bu yılların biri diğerini izledi.

    Hiç kuşkusuz, 2023 ardışık anlamlı yılların başının tacıdır.

    Türkiye’nin yaşamakta olduğu ekonomik ve demografik bozguna karşın, bu yılı coşkuyla kutlayacağımızı öngörmüştüm.

    Şubat’ın 6’sında yaşadığımız ve acısı henüz küllenmemiş yüzyılın deprem yıkımı olumsuzlukların üzerine tüy dikti. Bir kaynakta rastladım. Yaşanan deprem küresel ölçekte çeyreğini geride bıraktığımız yüzyılın önemli depremlerinden birisi olarak geçmiş kayıtlara. Can yitimi açısından şimdilik 6. sırada. Bu bilgiyi depremden hemen sonra yönetsel çevrelerden kaynaklı ve beceriksizliklerini örtmeyi amaçlayan anlayışa destek amacıyla paylaşmadım.

    Tersine, 100 yaşındaki Cumhuriyetin son 20 yılına damga vuran ve benzer kafadaki yönetimlerin üç çeyrek yüzyıldır ülkenin başında olduğunu unutmayarak bu beceriksizliği özellikle vurgulamak istedim.

    İstanbul’da yeni yapılan havaalanını Cumhuriyet projesi olarak kamuoyuna sundukları anımsandığında asıl sorunun yönetsel çapsızlık olduğu anlaşılır. Bu çapsızlığın depreme şaşı bakması da şaşırtmaz.

    Örneklerle sürdüreyim.

    ŞEHİR HASTANESİ

    Ülkemizin büyük kentleri şehir hastanelerinin birden fazlasıyla tanıştı. Anadolu kentlerinde de eksik değiller. İzmir şehir hastanesi 10 yıldır hizmete açılamadı. Aynı iş için ihaleler zinciri oluşturuldu. Her seferinde oylumlu ödemelerle yüklenici palazlandırıldı. Elbette kamu kaynağı kullanılarak.

    Belirtmemde yarar var!

    Şehir hastanelerinin tutkunu değilim. Kamu Özel Ortaklığı olarak tanımlanan ama gerçekte kamu kaynaklarını sağlık hizmeti örtüsü altında savurganca tüketmeye dayanan bu modelin ilk uygulandığı İngiltere gibi kapitalizmin kalesinde bile çoktan terk edildiğini bilmekte yarar var.

    İzmir şehir hastanesiyle ilgili son haber!

    Yorumu sözlerle yapmayı olanaksızlaştırıyor.

    Bir türlü açılamayan hastane yapısında deprem güçlendirme yapılmaktaymış. Söylentisi gerçekleşmesinden kötü olan durumlardan birisi.

    İzmir şehir hastanesinin yapımı sürecinde yaşananları 100. Yılda Türkiye Cumhuriyeti’nin başına gelenlerden farklı düşünemeyiz. Ülkenin içine düşürüldüğü durumun görselinden küçük bir kesittir gözlerimizin önüne serilen.

    Hastanesini sağlam yapamayanın konutları yıkılmazsa şaşırılır.

    “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir!” sözünden kopuşun doğal sonucudur yaşadıklarımız.

    TOPUK KANI

    Yeni doğanların topuğundan alınan bir damla kan pek çok hastalığa tanı koydurur. Tanı da sağaltımı olanaklı kılar.

    Aşı reddi günümüz Türkiyesinde sayıca giderek artan ve sorunsallaşan bir olgudur.

    Bundan 8 yıl önce bir vatandaşın bireysel başvuru kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığı bir dava dosyası aşı reddi konusunda cehaletin kazanç hanesine yazıldı. Kendisiyle ilgili karar verme yetkinliğinde olmayan çocuğunu aşılatmamak için konuyu yüksek yargıya götüren kişi bir yargıçtı. Zor anımızda adaletine sığındığımız bir yargıç.

    Tam da ağacın kendisini kesen baltaya serzenişi gibi : “Hiçbir şeye yanmam da sapın bendendir!”

    Topuk kanına karşı çıkışa dönersek! Burada bedene verilen bir madde yoktur. Neredeyse ağrısız, acısız alınan bir damla kanla doğumsal hastalık taraması vardır. Bu konuda verilecek kararın dünyaya yeni gelmiş bireyin yaşam boyu sağlıklı ya da hastalıklı olması gibi bir sonuç doğuracağı gerçeğiyle yüz yüzedir hem o minik birey hem de tüm toplum.

    İşi topuk kanı alınmasına karşı çıkmaya vardıran cehaletin örgütlenme aşamasını geride bıraktığı ve artık başkaldırma noktasına eriştiğini saptamak abartı sayılır mı?

    KIZAMIK SALGINI

    Üçüncü binyılın ilk yüzyılında deprem yıkımında başa güreşen Türkiye Cumhuriyeti’nde üstlerde yer alma konusundaki bir başka başlık kızamık salgını olabilir.

    İçinde bulunduğumuz yılın ilk 6 ayında bildirilen kızamık olgusu sayısı 400’e yakındır. Oysa kızamık demografik bozgundan önce neredeyse unutulmuş bir hastalıktı.

    Bu yükselişte aşı reddinin yanı sıra sınırlarını kanla çizmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yaşında sınır güvenliğini hiçe sayan, açık kapı politikasıyla ortadoğunun sığınmacı deposuna dönüştürülen ve diğer yandan da son olarak İngiltere ile imzaladığı anlaşmayla Avrupa sınırlarının bekçiliğine soyunan Türkiye var artık!

    İnsancıl sözlerle yaldızlanan ama gerçekte palavradan öteye anlam ve değer taşımayan söylemlerle süslenen açık kapı politikasıyla ülkenin sürüklendiği tablo her şeyi anlatmakta kolaylık yaratacaktır. Bugün Türkiye’de sokağa çıkıp yürüdüğünüzde karşınıza çıkan her 10 kişiden birisi yabancıdır. Sözüm ona da sığınmacıdır.

    Yazının başındaki demografik bozgun böylelikle ete kemiğe bürünmüştür.

    Cumhuriyet kurulduğunda Anadolu’da kol gezen bulaşıcı hastalıkları öncelik sayan kurucular hiç de uzun sayılmayacak bir zaman aralığında bu sorunun üstesinden gelerek aklın ve bilimin rehberliğinde önemli bir utku kazanarak başlamışlardı silahsız savaşa.

    İlerleyen yıllarda aşılamayla bu başarı kalıcılaştırılmıştı.

    Hekim-şair Ceyhun Atuf Kansu’nun aynı adlı şiirine gönderme yapan yazımı aşağıdaki erişkeden okuyabilirsiniz. (Kansu’nun kült şiirini kaleme aldığı yıllarda kızamık aşısı aşı takvimine eklenmiş değildi)

    http://dagarcikturkiye.com/2019/06/01/kizamuk-agidi/

    Örneklerden oluşan yazının sonuna gelmişken bir acı gerçeğin altını çizmekte yarar var.

    Artık, korunacak ve kollanacak bir Cumhuriyet yoktur 100. Yaşında. Yıkım için ant içmişler kazanmıştır utkuyu.

    Kurulacak bir Cumhuriyet olduğunu anımsatırken sözü şöyle bağlamalı!

    Bu yazıya konu birkaç ama yaşamımızın orta yerini kaplamış sayısız akıldışılık, vicdansızlık, insafsızlık ve de ahlâksızlık nasıl oldu da egemen oldu?

    Türk toplumu millet olmaktan başarıyla(!) çıkartıldı.

    Ümmetleştirildi.

    Böylelikle de illete dönüştürüldü.

    Tüm bunlar ülkede yaşayan seçmenlerin onayıyla yapıldı.

    Bir tür “rıza toplumu” oluşturuldu!

    Cumhuriyetin kurulduğu günkü amaçlarını yeniden hedefe koymadan önce yapılması gereken ilk iş Türk milleti olgusunu onarmak olmalıdır.

    Bunu başarmak isteyenler ve dolayısı ile yeniden Cumhuriyet diyecekler yeterince vardır.

    Toplumun desteğini alabilecekler midir?

    Kaldıraç kolunun yobazların, bağnazların elinde olduğu Türkiye’de, toplumsal desteğin alınıp alınamayacağı belirsizdir.

  • Bir buçuk yıl önce olağanüstü kışkırtma ve özendirmeyle başlatılan Ukrayna savaşının başındaki Rus askersel başarısızlığı emperyalist hevesi diri tutmada önemli rol oynadı. ABD buyruğu altına girdiği izlenimi veren Avrupa kişiliğini askıda bıraktığı cekete indirgedi.

    Emperyalizmin başlangıçtaki amacı Ukrayna’nın Rusya’yı yenmesinden çok yormasıydı. Gelinen noktada yoranların yorulduğu görüldü.

    Bir saptama yapmak gerekirse, bu yorgunlukta haksız olmanın payının göz ardı edilmemesi gerektiğidir.

    Bu haksızlığı yapanların kendi milletlerinin haklarından kesinti yapmaları bir şekilde sürdürülemezlik sürecine girileceğini ortaya koymuştu.

    • ABD senatosu önümüzdeki dönemde Ukrayna’ya desteği askıya aldı.
    • Slovakya’da seçimleri Rusya’ya sıcak bakan önder kazandı.
    • Başından bu yana ateşli Ukraynacı görünen Polonya bile tahıl ticareti üzerinden aykırı bir tutum aldı.

    Sonuçta her ülkede siyaset yapılıyor. İktidardaysa orada kalmak isteyen, değilse iktidar olmayı amaçlayan siyaset kurumu gerçeği orta yerde duruyor.

    Parasal etkiler ve savaştan zarar görmeye başlayan milletler duruma el koymaya başladı denebilir.

    Bir kaynakta tarihsel nedenlerle Ukrayna’yla toprak bağlamında sorunu olan ülkeler arasında Romanya ve Macaristan’ın adlarına bile rastlamıştım.

    ABD ve AB çevresinde kenetlenen ülkeler kalabalığının günü geldiğinde Ukraynacı olmak yerine Ukrayna paylaşımcısı olabilecekleri akıldan çıkartılmamalı.

    Haksız savaşın sürmesi için canla başla çalışanlar ve bu savaş için gereken parasal kaynağı kendi milletlerinin sırtından sağlayanlar er ya da geç yorulacaktı.

    Her ne kadar durum yorgunlukla açıklansa da gerçekte kendisini gösteren olgu savaşa destek kamuoyunun hızla çöküşe doğru gidişidir.

    Burada akla getirmekten kaçınamayacağımız önemli bir başka soru(n) şudur!

    1962 yılında yaşanan Küba füze krizini anımsayalım. O tarihte bu dünyaya gözlerimi açmış olsam da bire bir yaşamadım o günleri. Okuduklarım, izlediklerim elbette az değil.

    Bugünkü krizi ise başından bu yana (bilinçle) yaşıyorum.

    Küba füze krizinde ABD’nin savı Küba-Washington DC yakınlığıydı. Bu füzelerin ABD başkentini ya da ABD topraklarını vurabilme olasılığıydı.

    Ukrayna’nın NATO üyeliği hevesine dayanan bugünkü krizin de 1962’dekine benzer bir olasılık içerdiği unutulmamalı.

    Küba-Washington DC arası 1.933 km iken Kiev-Moskova arası 869 km’dir.

    Çok da gündeme getirilmeyen bu ayrıntıyı anımsamakta yarar var.

    Dört yıl kadar önce Ukrayna’da o tarihte gidilebilen yerleri kapsayan bir tura katılmıştım. Ülkenin ve ortamın güzelliğiyle insan niteliğinin yüksekliği belleğime işlenmişti. Savaşın başından bu yana bu güzel ülkenin ve çoğunluğu iyi olan insanlarının gördüğü zarar üzüntümü artıran önemli etken oldu.

    Savaş çığırtkanlarının ve özendiricilerinin yorulmaya başlaması sonuçta olumlu bir gelişme. Emperyalizmin amacına erişmede sekteye uğrayacağının belirtisi olarak da algılanmalı.

    Kesin olan bir şey varsa Ukrayna’nın eski Ukrayna olmayacağıdır. Geriye, emperyal erekler uğruna parçalanmış ve küçülmüş bir Ukrayna kalacak gibi görünmektedir.

    Daha da kötüsü Ukrayna yanlısı gibi görünenlerin de paylaşım masasına oturmayı dört gözle bekliyor olma olasılıklarıdır.

    Hiç olmazsa bu kez emperyalizmin karanlık yüzünün görülmüş olmasını diliyorum!

  • Yazının başlığı benim kuşağıma ve büyüklerime yabancı gelmeyecektir. İkinci Dünya Savaşı genç Türkiye Cumhuriyeti için barut kokusundan uzak kalmak demekti. Bu şansın, o günlerde ülkemizin başında bulunan yöneticilerin olağanüstü çabasıyla da yaratıldığını görmezden gelemeyiz. Buna karşılık sıkıntıdan da bağışık değildi ülkemiz ve milletimiz.

    Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan haritayı yırtma özgüveni ve vatanseverliği gösterenlerce kuruldu. Başka deyişle, hesap erkenden kapatıldı. Hesabı erkenden kapatamayanların İkinci Dünya Savaşı’na tutuşması kaçınılmazdı.

    Türkiye’nin bu savaşın dışında kalması kaçınılmazlığın ötesinde bir zorunluluktu.

    Geçenlerde adını stadyumdan sildikleri Şükrü Saraçoğlu’nun da dönemin başbakanlarından olduğunu yeri gelmişken anımstamış olalım.

    Bu zorunluluk gereğiydi Varlık Vergisi. Bugünden bakarak o günlerin zorunlu uygulamalarını eleştirenlerin çokluğu yanıltmasın. Bu ve benzeri yaklaşımlar hiç bir dönemde eksik olmadı.

    Bu yazının başlığı olmanın yanı sıra görseli de olan “EKMEK KARTI VERİLMİŞTİR” kaşesi bugün de sakladığım rahmetli babamın nüfus cüzdanının ilk sayfasında sararıp solmuş olsa da varlığını sürdürüyor.

    O sıralarda İzmir Atatürk Lisesi öğrencisidir. Muğla’dan geldiği için yatılıdır. Bugün 3-4 saatte alınan Muğla-İzmir arası o yıllarda bir günü aşan yolculuk gerektirmektedir.

    Doğrudan babamdan dinlediğim için biliyorum. Lise sıralarındaki en değerli şeylerden birisi günlük verilen birkaç parça ekmektir. Öylesine değerlidir ki, günlük ekmek hakkını herkes cebinde taşımaktadır.

    O günlerde katlanılan zorluklar Türkiye’nin savaş dışı kalmasıyla taçlanmıştır. Türkiye için gereksiz olduğu kadar yıkıcı da olması olası savaştan uzak kalmak için her türlü zorluğa katlanmak gerekmiştir.

    Basındaki bir haber yazdırdı bu yazıyı!

    133 yaşındaki İzmir Atatürk Lisesi bugün de dimdik ayaktadır. Yalnız kentin değil ülkenin seçkin okullarından birisi olmayı sürdürmektedir.

    Lisenin tanınmış mezunlarından birkaçının adını saymak yerinde olacak:

    • Ahmet Adnan Saygun
    • Halit Ziya Uşaklıgil
    • Mahmut Esat Bozkurt
    • Şükrü Saraçoğlu
    • Selim Sırrı Tarcan

    Adını verdiği liseye 1931’de gelen Atatürk’ün 1931’de matematik dersi verdiğini de ekleyelim. Geometri kitabı yazmış Ata’nın matematik öğretmenliği doğaldır.

    Bugün de yatılı öğrencileri de vardır bu seçkin okulumuzun!

    Bugün TOGG yapan, İHA-SİHA başarılarıyla gündemde olan, ülkenin dört bir yanını otoyollarla, köprülerle, tünellerle ve de şehir hastaneleriyle donatan Türkiye, İzmir Atatürk Lisesi’ndeki yatılı öğrencilerini beslemekte zorlanıyor.

    Üçüncü bin yılın 23. sünde, üsetlik Cumhuriyetimizin 100. yılında yatılı öğrencilerini beslemekte zorlanan Türkiye.

    Gerekçe ödenek yetersizliği!

    Diyanet bütçesinin eriştiği düzey karşısında dudaklarımızın uçukladığı, günde 10 bin aracın geçmediği köprüden her gün 45 bin araç geçmiş gibi yükleniciye ödeme yapan, kısacası kesenin ağzını açan Türkiye, geleceği demek olan öğrencilerine, onların fiziksel ve zihinsel gelişmelerini aksatmayacak yemek veremiyor.

    Yazıklar olsun!

    Türkiye’nin 100. yıla geri saydığı şu günlerde ekonomik ve demografik bir bozgun yaşadığını içimiz parçalanarak saptamak durumundayız.

    Bu koşullar altında emeklilere aylık artırımı için “yılbaşını bekleyin” diyenlerin “itibardan tasarruf olmaz” sözlerini de kulaklarımızla işittik.

    Anlaşılan o ki, çoğu şeyden tutum sağlamaktan kaçınan Türkiye öğrencisini beslerken ince eleyip sıkı dokumaktadır.

    Bir ülke geleceğinden tutum sağlamaya başlamışsa o ülkeyi hiç de iyi günler beklememektedir demek zorunda kalıyorum yazıyı bağlarken.

  • Ata’ya saygısızlık yapan, yaptığını da görselleştirip paylaşan 17 yaşındaki genç tutuklanmış. Yaptığı yanına kazanç kalmasın diyenler çıkabilir. Bu ve benzeri gelişmelerde “nedensellik” ilişkisi gibi zorlu bir işe soyunmak yerine “oh olsun” demek de bir seçenektir.

    Kolaycılığın alıcısı boldur.

    Bu gelişmeye şaşıracaklar da çıkacaktır.

    Öyle ya!

    İktidarda siyasi İslam varken, yaman çelişki değil midir Ata’ya saygısızlığın yaptırımla karşılaşması.

    Her gün her fırsatta Ata’ya, en büyük yapıtına ve onu anımsatan her şeye acımasızca, insafsızca ve ahlâksızca saldıranların on yedi yaşında bir gencin tutuklanmasından yola çıkarak “görüyorsunuz, biz de Atatürk’e sagısızlık karşılıksız kalmıyor”  demelerine şaşırılmaz.

    Yere düşüp de avucunda bir avuç toprakla ayağa kalkmayı hüner edinmişlerin akla gelebilecek her yolu, yöntemi kullanmaları beklenen davranıştır.

    Ata’ya saygısızlık kırmızı çizgimiz olsa da, sağduyulu olmamıza, nedensellik ilişkisi kurmamıza engel olmamalı.

    Öfkemizi doyurmak için “iyi olmuş” demek yerine biraz çözümleme.

    Küresel ölçekli bir iklim krizinden söz edildiği gibi ulusal ölçekli bir sosyoekonomik ve siyasal iklim krizi yaşadığımız su götürmez gerçektir.

    On yedi yaşındaki bir gencin milletini kurtaran, ülke kuran ve bununla yetinmeyip milletinin çağdaş ve başı dik bir yaşam sürmesini sağlayan yüce kişiliğe saygısızlığı kabul edilebilir olmasa da anlaşılmayı gerektirir.

    Kimilerine göre 10 Kasım 1938’de başlayan karşıdevrim kesintisiz sürmüştür.

    Bence karşıdevrimin ilk köşe taşı 16 Haziran 1950’de dikilmiştir. Çok partili yaşama adım atıldığı savlanan, demokrasinin ülkemize geldiği gün olarak da belletilen 14 Mayıs 1950’den 32 gün sonra “Arapçalaştırılan ezan” yazılıdır bu köşe taşının üzerinde.

    O günden bu yana irili ufaklı, önemli önemsiz sayısız karşıdevrim eylemi yaşama geçirildi. Hemen tümünün arkasındaki ana güç olarak millete gönderme yapıldı.

    Cumhurbaşkanı’nın başbakanlığı sırasındaki şu sözleri yabana atılamaz!

    “Millet isterse lâiklik, maiklik kalmaz!”

    On yedi yaşındaki kurbana ödetilen diyetle Ata’ya saygı diriltilemez. Böyle beklentisi olanlar da, bu gencin başına gelenlere odaklanarak önemli ayrıntıları atlayanlar da bu olumsuzlukta pay ve sorumluluk sahibi olacaktır.

    Hiç unutmuyorum!

    Zamanın başbakanının geçtiği sırada evinin balkonundan ayakkabı kutusu gösteren bir kadın bile yargıç karşısına çıkartılmıştı Türkiye’de. Kısa süreli de olsa tutuklandığını anımsıyorum.

    Henüz erişkin olmamış, başka deyişle büyümesini, fiziksel ve psikolojik gelişmesini tamamlamamış on yedi yaşındaki gencin tutuklanması hiç olmazsa düşünmemizi sağlamalıdır.

    Bir de şunlar sorulmalı!

    Bu genç nasıl bir ortamda dünyaya geldi?

    Bu genç nasıl bir tarlada boy verdi?

    Bu genç/çocuk hangi psikolojik dürtülerle böylesi bir saygısızlığın gözü pek öznesine dönüşebildi.

    Aile, çevre ve elbette bireyleri şekillendirmekle ödevli devlet!

    Her birisi sorgulanmaya değer sorumluluğa sahiptir.

    Çok önemli ve vicdana sığmaz saygısızlığın sorumluluğunu tüm etkenleri göz ardı ederek 17 yaşında bir çocuğa yüklemek akla ve yaşamın olağan akışına uygun olamaz.

    On yedi yaşındaki gençten önce sorgulanması gerekenleri bir yana bırakıp onu tutuklayan dizgenin olayı “nedensellik” bağlamında irdelmeye niyetli olmadığı anlaşılıyor.

    On yedi yaşındaki kurban, Ata’ya ve yapıtına saldırıları görmezden gelen ve çoğu zaman özendirenler için kolay ve bir o kadar kullanışlı bir av olmuştur.

    Bu yaştaki insanlar Ata’ya saygısızlık yapabilirler, Cumhurbaşkanı’na eleştiri sınırlarını zorlayan sözler de yöneltebilirler. Bunlara pek çok şey yapılabilir.

    Yapılmayacak tek şey tutuklamadır.

    Bir milleti ortaklaştıran değerler her geçen gün büyüklerce, hem de bilinçli şekilde aşındırılırsa çocukların ve gençlerin bu olumsuzluktan etkilenmemeleri düşünülebilir mi?

    Sayamayacağımız kadar çok büyüğün yaptığına sırt çevirip günah keçisi seçilen gence mi ödetilecek tüm diyet?

    Olmaz denen çok şeyin olduğu yerdeki bu örnek olmaz sanılanlara eklenen bir başkası olarak aldı tarihteki yerini.

  • Türkiye 20 yıl önce yuvarlandığı kuyudan çıkmayı bir türlü başaramadı!

    Siyaset kurumu bu başarısızlıktan birinci derecede sorumludur.

    Her ne kadar iktidar ve muhalefet arasında anlaşmazlık varmış gibi görünse de gerçekte her ikisi eşdeğer bir söylemlilik ve eylemlilik içindedir.

    İktidarı ve muhalefeti peşine takılanları farklı yollardan geçirerek aynı yere ulaştıran aygıtlar olarak nitelemek yanlış olmaz.

    Türk siyasetinde etnikçisinden dincisine, liberalinden dinci etnikçisine varıncaya kadar her eğilimin son seçimlerde TBMM’ye girdiğine tanıklık ettik.

    Bir eksik varsa o da ülkeyi kurtaran, kuran ve devrimleri yapan düşünceyi simgeleyen Kemalist temsilcilerin yokluğudur!

    Kurucu parti olarak CHP var diyenleri işitir gibiyim.

    Haksız değiller!

    Böyle bir parti var!

    Ama, bu partinin, amblemindeki 6 Ok’a sırtını çevirdiği, kendisini var eden değerlerle barışık olmadığı da açıktır. Son seçimlerde giriştiği ittifak ortadadır. CHP, seçimin ertesi günü 40’a yakın vekilini yitirmiştir bu ilkesiz ve akıldışı ittifak tutkusu nedeniyle. Böylesi bir ittifak dünya siyaset tarihinde görülmüş müdür bilemesek de siyasetteki Kemalist boşluğun doldurulması gereği gün gibi ortadadır.

    Bu boşluğun giderilmesi için yola çıkan 9 Eylül Kemalist Platformu İzmir’in kurtuluş ve kurtarıcı, kurucu ve devrimci CHP’nin kuruluş gününde yola çıktı.

    Ben de bu eksikliği gidermeye katkıda bulunmak için bu platformdaki yerimi aldım.

    Çok yararlı ve yapıcı öneriler getirildi.

    İktidarın sağlık politikaları üzerine kısa bir konuşmayla görüşlerimi paylaştım.

    Buluşma sonrası aşağıdaki ortak bildiri kamuoyuyla paylaşılmıştır.

    Platformun bu ortak amaç doğrultusundaki birlikteliğinin sonraki süreçteki buluşmalarla sürdürülmesi de kararlaştırılmıştır.

    Bu platformun kırıp, dökmek gibi bir amacı yoktur. Tersine, onarmak ve diriltmek gibi bir hedefi vardır. Türkiye’nin içinde bulunduğu zorlukları aşmada kurucu düşüncenin ne denli önemli olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Kemalist rehberliğin çıkış yolunu göstereceği kuşkuya yer bırakmayacak denli ortadadır.

    Yararlı olması dileğiyle çabalayacağız…

    9 EYLÜL KEMALİST PLATFORMU KAMUOYU BİLDİRİSİ

    Türkiye, Atatürk İlke ve Devrimleri ile başlatılan uyarlık ve bağımsızlık yolculuğunda KILAVUZ’unu yitirmiştir.

    Cumhuriyet kazanımlarına yönelik saldırılar sürerken, Devrim’in Partisi ilkelerinden, tarihsel birikiminden ve ideolojisinden kopartılarak, bir kimliksizleştirilme operasyonu ile abluka altına alınmıştır.

    1924 Anayasasında tanımlanan ve tüm mazlum milletlere umut olan TÜRKİYE MODELİ, emperyalizmin iç ve dış uzantılarınca kuşatılmış, Kuruluş Doktrinin iki taşıyıcı kolonu Ulus Devlet ve Laiklik saldırıların odağına oturtulmuştur.

    Etnik ve mezhepsel kimlikleri öne çıkartarak Ulusal Kimliğimizi yok etmeyi amaçlayan örgütlü propagandanın maskeli piyonları, demokrasi söylemlerinin ardına saklanmayı sürdürmektedirler.

    Demokrasinin ve aydınlanmanın ön koşulu olan laikliğin içi boşaltılmış, din; toplumsal, kamusal, siyasal, kültürel ve ekonomik yaşamın belirleyicisi kılınmıştır.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlığımızı ve Cumhuriyetimizi emanet ettiği Türk Gençliği, laik ve bilimsel eğitimden kopartılarak “dindar ve kindar gençlik projesine” teslim edilirken, Devrim’in Partisi sessiz ve kayıtsız kalmayı sürdürmüştür.

    Dinsel söylem ve eylemlerle halkımızın temiz dini duyularını sömürmek, yaygınlık kazanırken, Cumhuriyeti kuran parti, başlattığı “Helalleşme Kampanyası’ ile hiç sorumluluk taşımadığı konularda ideolojisini ve tarihsel kimliğini tüm olumsuzlukların faili ilan ederek kendisini tarih önünde mahkûm etmiştir.

    Devrim Kanunları ile yasaklanan tarikatların giderek güç kazandığı, geniş kitleleri zihinsel ve bedensel bir esarete sürüklediği süreçte, Aklın ve Bilimin yol göstericiliğini unutan Devrimin Partisi, Tarikatları dahi hoş görecek kadar ekseninden sapmıştır.

    Diyanet İşleri Başkanlığının Şeyhülislamlığa dönüştüğü, fetvalarla yönetilen ve adım adım Siyasal İslam Devletine evrilen ülkemizde, karşı devrim hamlelerine suskun kalmak, sürece katkı yapmakla eş değerdir.

    Atatürk’ün iki büyük eserinden birisi olmanın değerini unutan ve tarihsel sorumluluğunu taşımaktan uzaklaşan, Kemalizm’i, Cumhuriyet İlke ve Devrimlerini güvencesiz bırakarak Türk siyasetinde derin bir boşluğun oluşmasına yol açan bir siyaset anlayışına kayıtsız kalma olasılığı yoktur.

    9 Eylül Kemalist Platformu, Atatürk Türkiye’sini yaratan ve yaşatan ilke ve devrimlere sahip çıkarak, siyasetin yarattığı boşluğu doldurmak amacıyla kurulmuştur.

    • “Particilik yapmamak – Siyasetten kopmamak” ilkesini esas alır.
    • Emperyalizme karşıdır. Tam bağımsızlığı hedefler.
    • Ulusal ve Uluslararası düzeyde her türlü siyasal ve ekonomik kuşatmaya karşı toplumsal farkındalık oluşturmayı önceler.
    • Demokrasiyi, ulusalcılığı, cumhuriyetçiliği, halkçılığı, devrimciliği temel ilkeleri kabul eder.
    • Planlı karma ekonomiyi destekler, neo-liberal politikalara karşıdır.
    • Parasız, laik ve bilimsel eğitimi, parasız sağlık hizmetine erişimi savunur.
    • Cumhuriyetin 100. Yılında Atatürk’ün emanetine sahip çıkacak Kemalist Genlik Hareketini, Çağdaş Türkiye’nin etkili gücü ve güvencesi kabul eder.
    • Kadın hakları ve kadının toplumsal statüsünü yapılandıracak yeni bir Kadın Devriminin gücüne ve gereksinimine inanır.
    • Dünya, çevre sorunlarından habersizken bir dal kesmemek için köşkü yürüten Atatürk’ün çevre duyarlılığını sürdürür.
    • Torunlarımızdan miras aldığımız havayı, suyu, toprağı, ormanı ve mavi vatanı bilinçli bir çevre duyarlılığı ile korur.
    • İsçi sınıfının hak ve çıkarlarına sahip çıkmayı, güçlü ve özgür sendikacılık hareketini vazgeçilmez kabul eder.
    • Atatürk’ün başlattığı kooperatifçilik girişimlerini yeniden güçlendirerek tarım çalışanlarının refah düzeylerinin yükseltilmesini öngörür.
    • Demokrasinin güvencesi olan Orta sınıf, neo-liberal politikalar sonucu imha edilmiş, köylü toprağından koparılmış, memur, emekli ve isçi açlık sınırında yasamaya mahkûm edilmiştir. 9 Eylül Kemalist Platformu, Orta sınıfın yeniden inşasını sağlayacak politikalara destek vermeyi, öncelikli hedefleri arasında görür.
    • Özgür basının demokrasinin vazgeçilmez önkoşulu olduğuna ve basın özgürlüğüne yönelik saldırılarla mücadele edilmesi gerektiğine inanır.
    • Yargının bağımsız, tarafsız, adil, hızlı, güvenilir olmasını ister, üstünlerin hukuku değil hukukun üstünlüğü için çaba harcar.

    Yukarıda belirtilen ilkelere inanan, katkı yapmayı amaçlayan tüm Kemalist, Atatürkçü, Aydınlanmacı yurtsever kişi ve kuruluşlar ile işbirliği yapmaya hazırdır.

    Cumhuriyetimizin 100. Yılında yurdumuzu ve ulusumuzu yeniden aydınlığa kavuşturmak, Mustafa Kemal Atatürk’e olan borcumuzdur