Bu yalın tanımda egemenliğin gökten yere indirilmesi ve böylelikle somutlaştırılması vardır. Aklın öne koyulması da denebilir.
Cumhuriyet karşıtları bu değişimi “din düşmanlığı/karşıtlığı” olarak nitelerler. Elbette böyle değildir. Din, Cumhuriyetle birlikte olması gereken yere konmuştur. Bu yapılmadan çağdaş uygarlık başka nasıl yakalanabilirdi ki?
Cumhuriyet gecikmeli bir Rönesans’tır.
Dinde dil devrimi üzerinden değerlendirmek gerekirse 500 yıllık bir gecikmeyle Anadolu aydınlanmasına olanak sağlanmıştır. Avrupa’da aynı işin 500 yıl önce başlamakla birlikte uzun süren din savaşları sonucu başarıldığını eklemekte yarar var.
Anadolu’da gerçekleştirilen din ve dil devriminde neredeyse kimsenin burnu kanamamıştır.
Öğretim birliği yasasıyla medreseler kapatılırken, binlerce Anadolu köyünde 2 göz de olsa okullar açılmış ve oralara gönderilen öğretmenler imamın yerini almıştır. Yüzyıllarca süren karanlığın yırtılmasında önemli ve eşsiz bir aydınlanma kalkışmasıdır.
Köy enstitüleriyle birlikte kendisini gösteren aydınlanma devrimi karşısında din-tarım toplumu egemenlerinin hoşnutsuzluğu olağandı.
Kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet’in bu amaca erişmesinde öğretmenin rolü tartışmasızdı. Böyle olduğu için de emin adımlarla ilerledi Cumhuriyetin eğitim-öğretim kolu.
1932’de yaşama geçen Türkçe ezan bir biçimin egemen kılınmasının yanı sıra Türk toplumunun dinle ve dille aldatılmasına son vermede önemli aşama oldu.
Belki de bu nedenle 1950’de iktidara gelen DP’nin ilk işi oldu Türkçesine son verip, Arapça ezana geri dönmek.
İskilipli Atıf, Şeyh Sait, Saidi Nursi ve Seyit Rıza tutkunlarının bayram günü de saymak gerekir Arapça ezana dönüldüğü 16 Haziran 1950 gününü.
Öğretmen-imam karşıtlaşmasının başlangıcı olarak da okunmalıdır 16 Haziran 1950!
O zaman başlayan ve günümüze uzanan bu karşıtlaşmada son 20 yılda elde edilen verimin hasadına tanık olduk.
ÇEDES (Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum) uygulamasıyla okullara din adamı atanması öğretmenin imamca kovulmasında önemli adım olmuştur. Yeni bir olgu olmamakla birlikte bu gelişme simgesel bakımdan anlamlıdır, önemlidir.
Ne çevresi, ne duyarlılığı?
Afili adıyla ÇEDES Cumhuriyeti yıkma, Cumhuriyet değerlerini hiçe saymada yıkıma eklenen yeni bir gereçten başkası değildir.
Keşke bir anayasamız olsaydı dememek elde değil.
Anayasamız yok mu?
Yerli yerinde değil mi diyecekler çıkabilir.
Uygulanmadıktan sonra anayasa neye yarar?
Anayasaya uymama durumunda harekete geçecek tüm düzenekler felç olmuştur.
Üçüncü binyılın birinci yüzyılının ilk çeyreği sona eriyor. Dünyada konuşulanların başında yapay zekâ (YZ) ve ona eşlik eden diğer bilişim teknolojileri geliyor. Teknoloji cebimize, evimize ve otomobilimize girdiği gibi giyilebilir bir nesneye dönüşmüş durumda.
Gazetelere yansıyan bir habere göre İstanbul’da bir bebek kızamık nedeniyle yaşamını yitirdi.
Cumhuriyetin 100. Yaşını kutladığımız bu yılın ilk 2 ayında Türkiye’de 343 kızamık olgusu bildirildi.
Oysa, Türkiye bundan 30 yıl kadar önce kitlesel aşılama başarılarıyla anılan bir ülkeydi. Bu başarıya bağlı olarak kimi bulaşıcı hastalıkların değil ölüme neden olması görülmesi bile gündemden düşmüştü.
İki gelişme neredeyse unutulan bulaşıcı hastalıkların dirilmesine neden oldu.
İlk olarak, geçtiğimiz yıllarda Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bir bireysel başvuru sonunda verilen karar “aşı reddi”nin önünü açtı. Yüksek mahkeme bu kararını yasal düzenlemedeki eksikliğe bağlamıştı. Yürütmeye düşen bu eksikliği gidermek ve toplum sağlığı açısından yaşamsal öneme sahip bu konuda kırılmanın önüne geçmekti.
Sağlıkta devrim yaptığını öne süren iktidar bu önemli konuda sessiz kalarak bugüne uzanan yolun taşlarını döşemeye başladı. 2018’de aşı reddi olgularının sayıca 23.000’i bulduğu geçti kayıtlara. Küresel salgınla birlikte bu sayının daha da kabarmış olması beklenir.
İkinci olarak ise, sokakta yürüyen her 10 kişiden birisinin yabancı olmasına yol açan ve 10 yılı aşkın süredir uygulanan “açık kapı” uygulamasına değinmemek olmaz. Kimilerince “sessiz istila” olarak da nitelenen bu durumun birkaç yıldır “sessiz” sıfatıyla geçiştirilemeyeceğini de eklemekte yarar var. Sığınmacı olarak adlandırılsalar da gerçekte sığınmacılıkla ilgisi olmayan milyonlarca kişi Türkiye’nin ardına kadar açtığı kapılardan sel olup aktılar. Bu hatalı politikaya eklenen alabildiğine denetimsizlik ülkemizde unutulmaya yüz tutan hastalıkların dirilmesi sonucuna yol açtı.
İstanbul’da kızamık nedeniyle yaşamını yitiren bebeğin de Uygur Türkü olduğu bilgisi yansıdı ortama.
Bu haber karşısında önce utanmakla sonra da düşünmekle yükümlüyüz.
İktidarın sağlıkta devrim şöyle dursun koruyucu sağlık anlayışını da rafa kaldırdığı anlaşılıyor geçmiş yüzyılda kalmış bulaşıcı hastalıkların hortlamasıyla.
Etiketinde sığınmacı krizi yazılı sorunun ülke güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehlikeye düşüren boyuta eriştiği açıktır.
Diğer yandan, bu sorunun Türkiye’ye çıkarttığı parasal fatura da azımsanacak düzeyde olmasa gerektir.
İstanbul’da bir bebeğin kızamıktan yaşamını yitirmesi bu sorunun toplum sağlığı boyutunu gözümüzün içine sokmuştur.
Yazıyı çocuk hekimi de olan şair Ceyhun Atuf Kansu’nun “Kızamuk Ağıdı” şiiriyle sonlandırarak, İstanbul’da yaşamını yitiren bebeye son görevimizi yapmış olalım.
Kızamuk Ağıdı yaklaşık yarım yüzyıl önce yazılmış. O tarihte kızamık aşısı henüz kitlesel uygulama aşamasına erişmemiş. Dolayısı ile kızamık gibi sıradan gibi algılanan hastalık can alıyor. Özellikle de Anadolu’nun hekimden ve sağlık hizmetinden uzak köylerinde. Kızamığın bugün can aldığı yerin ülke nüfusunun 1/5’inden fazlasını barındıran İstanbul olması ayrıca üzerinde durulmaya değer olsa gerektir.
En küçük eleştirinin hakaretle, farklı düşüncenin hıyanetle özdeşleştirildiği Yeni Türkiye’de başka pek çoğu gibi bu konudaki seslerin de boşlukta yankılanıp yiteceğini bile bile yazıyoruz bunları.
Cumhuriyet kurulduğunda Ankara yakınlarında bir yerdi Ahlatlıbel. Günümüzde Ankara metropolü içinde eriyip gitmiş dense yeridir.
Ahlatlıbel adını Cumhuriyetin ilk yıllarında burada yapılan arkeolojik kazılar nedeniyle öğrenmiştim. Kaynaklar Atatürk ve Dr Reşit Galip’in sık sık Ahlatlıbel kazı alanına geldiklerini, kazıya eşlik ederek bilgilendiklerini yazıyor.
Cumhuriyet’e dek arkeolojiyi çanak, çömlek etkinliği olarak gören Osmanlı padişahları kasalarına koyacak değerdeki buluntular dışında ne varsa ülke dışına çıkartılmasında sakınca görmediler. Berlin’deki Bergama Müzesi bu anlayışın Avrupalılara armağanı sayılmalıdır. Dünyanın pek çok köşesindeki müzelerde sergilenen Anadolu kökenli sayısız arkeolojik buluntu onlarca müzeyi dolduracak oylumdadır.
Cumhuriyet bir yandan monarşiye son verme diğer yandan da bağımsız bir ülke kurma projesiydi. Hiç göz ardı edilmemesi gereken önemli özelliklerinden bir başkası da sanat ve kültüre verdiği önemdi.
Güzel sanatların uygarlaşmaya katkılarının yanı sıra dile, tarihe ve coğrafyaya yöneliş ümmetten millete giden yolun vazgeçilmez basamaklarıydı.
Bundan 90 yıl önce ortaçağ karanlığından yakınçağ aydınlığına çıkmada önemli yol gösterici olarak işlev gördü arkeolojik kazılar.
Cumhuriyetin bu akıllara durgunluk veren etkinliği 1933’te Şeref Akdik’in bir tablosuna konu oldu.
Akdik, sanat yapıtında Ahlatlıbel kazısına gelen Atatürk’ü, kazı başkanı Hamit Zübeyir Koşay’ı, o zamanın eğitim bakanı, üniversite devrimini de yapan Dr Reşit Galip’i, Yusuf Akçura’yı, Nuri Conker’i, Afet İnan’ı ve elbette kazı işgörenlerini betimlemişti.
Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda (Şeref Akdik)
Bugün gazetede rastladığım ve içinde Ahlatlıbel geçen habere ilgisiz kalamazdım.
Diyanet İşleri Başkanı Ali erbaş Ahlatlıbel Atatürk Parkı’nda düzenlenen 4-6 yaş Kuran Kursları 10. Yıl şenliğine katılmış. Bu şenlikler 10 yıldır yapılmaktaymış. Verilen sayı doğruysa bu şenliklere vesile olan eğitimlere 1 milyonu aşkın çocuk katılmış.
Cumhuriyet, 09.06.2023
Yanlış okumadınız!
4-6 yaş grubu çocuklardan söz ediliyor. Bu yaşta dinsel eğitim verilen çocukların büyüdüklerinde milletin bir bireyi olmaları beklenemeyeceği açıktır.
Bundan 90 yıl önce Ahlatlıbel, Cumhuriyete beşiklik etmişti.
Günümüzde milletten ümmete dönüşe yataklık ediyor.
Bilindiği gibi seçim geride kalır kalmaz yeni anayasacılar da işbaşı yaptı. Yazıya konu olan ve sayısız örneği kolaylıkla bulunabilecek gelişme, temel ilkeleri yerli yerinde olan anayasanın varlığında kendisini göstermekte.
Yeni anayasa ile nelerin yaşanabileceğini kestirmek hiç güç olmasa gerek.
Anlaşıldığınca yeni anayasa Türkiye Cumhuriyeti’yle vedalaşma belgesi olarak da işlev görecek.
Yakın zamanda iki kitap okudum. Her ikisinden de yararlandığımı söyleyebilirim.
Biri yabancı diğeri yerli yazardandı.
“Utanç İmparatorluğu”nu Shashi Thraaor yazmış. Yazar, Hintli bir diplomat. Pek çok uluslararası ortamda ülkesinin yüzü olmuş. Kitabında Hindistan tarihinin önemli kesitini oluşturan İngiliz emperyalizmini anlatmış. Kitabın sayfalarını çevirdikçe insaf, vicdan ve ahlâk kavramları belleğinize hiç silinmemecesine çivileniyor. Birkaç yüzyıl boyunca yaşananların derin iz bırakmış olduğu anlaşılıyor.
Kitabı özetleyecek değilim. Bunu yapmak için ne zaman ne de zemin uygun değil.
Bir örnek katlanma sınırlarını zorlasa da paylaşılmasa olmaz.
İngilizler, Hindistan’ı sömürgeleştirdikten hemen sonra bir yandan ülkenin her türlü varlığını yağmalarken diğer yandan da ekonomisini çökertmek için ne gerekirse yapmaktan çekinmemişler.
Baskı, korkutma, kan, gözyaşı gibi olumsuzluklarla özetlenebilecek bu dönemde Hindistan’da oldukça gelişmiş olan dokuma üretiminin önünü kesmek için bu işi yapan kadınların başparmakları kesilmiş. Yanlış okumadınız. Bunu yapmakta bir an olsun ikileme düşmemiş azgın İngiliz emperyalizmi.
Gelelim kitapta ilgimi çeken dil olgusuna!
“Hindistanlı” nitelemesini ilk okuduğumda imlemiştim. Bir kezlik hata olabilir diyerek. Sayfalar ilerledikçe koyduğum imlerin sayısını unuttum.
Emperyalizmi çarpıcı örneklerle anlatan bir kitabın Türkçe çevirisine “Hindistanlı” nitelemesinin damga vurması karşısında şaşırdım doğallıkla. Hint ya da Hintli ne güne duruyordu?
Hemen vurgulamakta yarar var. Kitabın çevirisinde İngilize İngiltereli denmediğini de önemle saptadım. Hatta, kimi tümcelerde Hindistanlı ile İngiliz’in buluşmasına tanık oldum.
Çeviri konusundaki yanlışlara ve kavram hatalarına değinen yayınlara rastladığımı ve kimilerine göz attığımı anımsıyorum. Yabancı bir dilden çeviride yabancı dil bilgisi kadar kendi ana dilinizle ilgili bilgi de son derece önemli. Her ikisini bir kuşun iki kanadına benzetmek abartı olmaz.
Bu kitapta bilinçsizce seçilmediği anlaşılan “Hindistanlı” nitelemesine bakınca çeviride dil bilmek kadar niyetin de önemli olduğunu bir kez daha anlamış oldum. Emperyalizmin ürpertici yanını anlatan kitabın çevirmeninin zihninin işgal altında olduğunu düşündüren bu örneğin hiç de tekil olmadığını gazetelerin kitap eklerine göz atarak da anlamak olası.
İşte ikisi : “Türkçe edebiyat” ve “Türkiye edebiyatı”.
İkinci kitap Deniz Gezmiş’i anlatıyor. Bol görselli ve az yazılı kitap yalnızca Gezmiş’i anlatmıyor. Onun yaşam akışı boyunca yurtta ve dünyada yaşananları zamandizinsel olarak sunuyor okura. Dünyada ve Türkiye’de yaşananlar koşut tarih anlayışıyla işleniyor. Yer yer yoruma başvurulsa da bir şekilde yaşananlara değiniliyor.
Bu kitaptaki “Türkiyeli” nitelemesi de yazarın bilinçli tercihi gibi duruyor.
Antiemperyalist yanıyla bilinen ve belki de en önemli özelliği olarak öne çıkan Deniz Gezmiş’i anlatan kitapta emperyalist güdülemenin ürünü olduğu tartışmasız olan “Türkiyeli” nitelemesine rastlamak düş kırıklığı nedenim oluyor.
Bu kitapta Türke Türkiyeli demeyi seçen yazarın İngilize İngiltereli, Fransıza Fransalı, Almana Almanyalı dememe özeni gösterdiği gözden kaçmıyor.
Her şeye karşın iki kitapta rastladıklarımın el/dil sürçmesi olmasını dilerdim. Her iki kitapta neredeyse aynı tümcede ya da sayfada rastladıklarım bu dileğimin karşılıksız kalmasına neden oldu. Bu eleştiri yazısının emeğe ve o emeği verenlere saygısızlığı amaçlamadığının altını çizmeyi de gerekli görüyorum.
Ancak, dilin duygu ve düşünceyi yansıtma aracı olmasının yanı sıra bu yazıya konu olduğu gibi niyeti açığa vurma, bilinçaltına ileti gönderme gibi çok da öne çıkmayabilen amaçları olabileceğini akıldan çıkartmamak gerektiği kanısındayım.
Nesneleri ve canlıları tanımada önemli ölçütler vardır.
Dil kişinin vermek istediği iletiyle ilgili yanılgı payı çok olmayan önemli ölçüttür.
Üzücü olan, emperyalizme karşı ilk başarılı savaşı vermiş olan bir milletin, Türk milletinin dilini konuşan yazarlarının, çevirmenlerinin emperyalizmin dilini seçmiş olmalarıdır.
Dalgınlıklarına son verip, bu dilden vazgeçmelerini dileyerek…
Seçimler geride kaldı. Özellikle muhalefetin başarısızlığı üzerine sayısız yorum ve çözümlemeye hemen her ortamda rastlamak olası. Okuduğunuzda her birinde pek çok doğru saptama görüyorsunuz.
İlkesizleşen, düzeysizleşen ve gündelikleşen siyaset anlayışının eriştiği yozlaşma ve çürüme seçimlere damga vurdu denebilir.
İktidarın öncülüğünü yaptığı bu eğilim muhalefet tarafından da benimsenince sonuç şaşırtıcı oldu diyemeyiz.
Bunları bir yana bırakıp YSK’ye dönelim!
Seçimden önce ve seçim sırasında muhalefetten sıklıkla şu tümceyi işittik :
“YSK’ye güvenmiyoruz!”
Seçimden sonra da benzer tümce yinelendi muhalefetçe.
Kuşkusuz doğru bir saptamaydı. Önceki seçimlerdeki sicili YSK’yi güvenilmez kılmaya yetecek ipuçları içermekteydi. Özellikle son 15 yılda ele geçirilen yüksek yargıyla birlikte YSK de teslim alınanlar listesine eklendi. Kararları ve uygulamaları eleştirilebilen ama tartışılmaz olan, düzeltilemeyen bu kurum seçim sonuçlarının bu şekilde oluşmasına önemli etkide bulundu.
Durum bu kadar açık ve ortadayken, muhalefetin dile getirmesine ama gereğini yapmaktan da kaçınmasına değinmek gerekir.
Son birkaç ayda hemen her ortamda sıkça karşılaştığımız YSK amblemini gözlerinizin önüne getiriniz.
Amblemdeki 1950 YSK’nin kuruluş yılıdır.
Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ölü doğan çok partili demokrasi girişimlerini bir yana bırakırsak bugüne uzanan süreçte 1946’yı başlangıç sayabiliriz. Demokrat Parti’nin girdiği ilk seçim 1946’da yapılandı.
“Açık oylama, kapalı sayım” yöntemiyle yapılan seçimden muhalefetin yengiyle çıkması olanaksızdı. Sandığa giren oylar tutanaklara ve dökümlere yansımadıktan sonra muhalefetin iktidara gelmesi düşten öte değildi.
Durumu kavrayan Demokrat Parti, seçimi eşitlikle, adaletle ve güvenle yönetecek bir kurum oluşturulmasını kaçınılmaz gördü.
YSK’yi bu zorunluluğa borçlu olduğumuz söylenebilir.
Seçim sandığını iktidarın etkisinden ve yönetiminden kurtaran YSK, muhalefetin seçim kazanmasında başat etken olmuştur. Sandığa giren oylar tutanaklara yanısıyınca CHP’nin yenilgisi kaçınılmazlaşmıştır.
Özetle aktardığım bu bilgiyi ortalama vatandaş bilmeyebilir. Çok da önemli değil bu bilgisizlik. Ancak, bu durumun Türk siyasetinin önde gelen oyuncularını barındıran muhalefetin bilmemesi “tehlikeli cehalet”le açıklanabilir ancak. Bildiği halde gereğini yapmamanın adı ise olsa olsa aymazlıktır.
Anayasal bir kurum olarak anayasayı uygulamaktan kaçınan YSK daha ilk adımda seçimi eşitlikle ve adaletle yönetmeyeceğini dışavurmuştur.
Cumhurbaşkanının diploma sorununu bir yana bırakalım.
Anayasada açıkça yazılı olduğu ve hiç bir yoruma yer bırakmayacak denli anlaşılır olan “bir kişinin 3. Kez Cumhurbaşkanı seçilemeyeceği” hükmü şaşkın bakışlar arasında görmezden gelinmiştir. Türkiye böylelikle yazılı anayasası olan ama uygulanmayan bir ülke durumuna kimbilir kaçıncı kez düşmüştür.
Bunca anayasdışılıktan sonra seçim sürecinde görevi bağımsız kişilere bırakması gereken bakanlar konusu ise neredeyse konuşulmamıştır.
Bir dizi yaşamsal yanlışın olduğu yerde sağlıklı ve adaletli bir seçimden söz edilemezdi.
Ancak, yine de “kendi düşen ağlamaz” özdeyişini çağrıştıran bir olguyla karşı karşıya olduğumuz da kuşkusuzdur.
Her fırsatta “YSK’ye güvenmiyoruz!” diyen muhalefetin, YSK’nin seçim sürecindeki anayasadışı tutumuna karşı yapabilecekleri yok muydu?
YSK’nin ortaya çıkış tarihini bilselerdi ya da sessiz kalmasalardı bugün bunları yazıyor olmazdık.
Tek parti anlayışının ve eğiliminin tartışmasız şekilde baskın olduğu 1950 yılında bile seçimin adaletli ve eşitlikçi bir şekilde yapılmasını sağlayabilen YSK’nin son 20 yıl boyunca ve özellikle de son 10 yılda iktidar güdümünde bir oluşuma dönüştüğü hemen herkesin tanıklığında yaşanan bir gelişme olduğuna göre muhalefetin bu bağlamdaki edilgenliği ve duyarsızlığı kuşkusuzdur.
YSK, anayasaya uymama ve iktidarın güdümünde olma kararlılığı içindeyken neler yapılabilirdi?
Muhalefet bu konuyu her başlığın önüne geçirerek iktidarla görüşmeli ve YSK’yi yeniden seçimleri yönetmeye yetkin ve güvenilir bir kuruma dönüştürme doğrultusunda çaba göstermeliydi.
Pek çok yöntem önerisi çıkabilirdi ortaya!
En üst perdeden ve en keskin olanını dile getirmek gerekirse YSK’yi yansızlaştırma dolayısı ile de seçimi hiç olmazsa biçimsel olarak eşitlikçi ve adaletli bir ortamda gerçekleştirmek uğruna seçimlere katılmama seçeneği bile tartışılabilirdi.
İktidarın karşıtsız bir seçimi kazanacağı kesin olsa da böyle bir seçim sonunda yaşanacak “meşruiyet sorunu” çok da baş edebileceği bir görüntü koymazdı ortaya.
Aman mağdur edip koz vermeyelim budalalığı anayasanın çiğnenmesini kolaylaştırdı.
Öte yandan, anketçilerin yanlışlarıyla “kesin kazanıyoruz” havasına giren muhalefet YSK’nin düzeltilmesini göz ardı etmiş oldu.
Sonuç : “Yitirilen seçim”
Kendi düşen ağlamaz deyip geçebiliriz.
Ama, Türkiye artık taşıyamadığı bir oluşumla bir 5 yıl daha başbaşa kaldı.
Muhalefet için değilse bile toplumun yarısı için önemli bir sorun sayılmaz mı?
Gelişmişliği yüzeysel ölçütlerle değerlendirenlere bakılırsa Türkiye hiç de kötü sayılmaz.
Cep telefonu, otomobil ya da lüks ötesi konutlar…
Listeye eklenebilecek sayısız başlık bulmak hiç zor değil.
Kent yaşamı ve ortak yaşama kültürüne baktığımızda iyimserliğimizin yerini kötümserlik alıverir.
İzmir metropolünde hemen her ilçede çöp toplama işinin hiç de uygar ölçütlerde yapılmadığını anlamak için çok çabalamak gereksizdir.
Örneğin, sokakta (gelişigüzel) konuşlu çöp kutularının her birinde birer kapak olduğu görülür. Görülür görülmesine de, kapakların hemen tümü ardına kadar açıktır. Havaların ısınmaya başladığı bugünlerde sinek başta olmak üzere diğer sokak canlıları kapakların işlevsizliğinden alabildiğine yararlanır.
Çöp kültürünün olmadığı yerde çöp güvenliği mi?
Hak getire!
Çöplerin konutlarda ve işyerlerinde biriktirilme biçimi, çöp kutularına ulaştırılması ve benzeri ayrıntılar da kent kültürüne uymayan tersliklerle doludur.
Geçtiğimiz yıllarda New York belediyesinin çöp kutularına kapak eklenmesi amacıyla 30 milyon USD harcamayı göze aldığını okumuştum bir yerde. New York metropolünde ortalık yerde çöp kutusuna rastlamak olanaksızdır.
Seçim döneminde basına yansıyan bir haber çok daha ürkütücü ve ürperticiydi.
Kent içi çöp kutularını karıştıran, altını üstüne getiren ve elbette çöp kutularının kapaklarının açık olmasından da büyük ölçüde sorumlu olan, çekçek türü arabalarla trafiği de aksatan kimselerin yerel yönetim yetkilileriyle ve siyasilerle birlikte aynı fotoğraf karesine girdiğine tanık olduk. Elbette amaç birkaç oy devşirmekten öte değildi.
Bu kimselerin çöp karıştırıcılığıyla yaşamlarını kazandıklarını biliyoruz. Bu kişilerden yakınmanın onları yok saymak anlamına gelmediğini belirtmekte yarar var.
Bu kimselerin kent içindeki çöp kutularını karıştırmalarının önüne geçmek yerine yaptıkları işi kabullenmek kent kültürüne, çevre ve toplum sağlığına yönelik olumsuzluk olduğunu belirtmekle yetinelim.
Çöp ayrıştırmadaki uzmanlıkları tartışılmaz olan bu insanlardan çöplerin toplandığı kentdışı yerlerde yararlanmak akılcı olan seçenek değil midir?
Bu arada, kent içindeki ayrıştırılmış çöp toplama kutularının da olması gereken etkinlikte kullanılmadığının da altını çizelim. Yaşadığım yerdeki ayrıştırılmış çöp kutularının hemen her zaman ağzına kadar dolu olduğunu gördükçe çöp ayrıştırma alışkanlığım bir türlü oluşmadı.
Dev köylere çevirdiğimiz metropollerimizde çözüm bekleyen sayısız sorun arasında her nedense çöp güvenliğinden söz bile edilmediğini üzülerek gözlemliyoruz.
Çöp üretenlerin sorumsuzluğuna ve özensizliğine eklenen çöp karıştırıcılığı işi yaşadığımız çağa yakışmayan bir olgu olarak gözümüzün içine girse de hem kentlilerin hem de kenti yönetenlerin bu bağlamdaki duyarsızlığı ve kayıtsızlığı çok daha yürek burkucudur.
Gelişmişlik ve kalkınma yalnızca İHA, SİHA, otomobil yapmakla başarılabilecek bir iş değil ne yazık ki.
Kentli olabilmekle, ortak yaşam kültürünü yaşama egemen kılabilmekle başlanmalı işe.
Brezilya Komünist Partiİ, Erdoğan’ın seçim başarısını kutlayan sosyal medya paylaşımı yapmış. Başka pek çok ülke ve oluşum da benzer paylaşımlarda bulunuyor. Hiç sakıncası yok. Bir yanıyla nezaketin gereğidir bu türden paylaşımlar. Diğer yanıyla da aynı safta bulunmayı sürdürme dileğidir. Türkiye, 2015’ten bu yana uluslararası ilişkiler bağlamında farklı bir duruş ve tutum sergilemeye başladı. Elbette olumluydu bu değişiklik. Rus uçağı düşürmekle başlayan süreçte Rusya’yla dostça ilişkiler kurmak Türkiye ve bölge adına doğru ve akılcı bir yörünge değişikliğiydi. AKP iktidarı açısından da iktidara tutunmanın kaçınılmaz gereğiydi. İktidar bu duruşuyla doğru ve akılcı olanı seçmenin yanı sıra iktidarını sürdürmenin gereğini yerine getirdi. Bunda da şaşırılacak bir durum yok. İktidarın çıkarıyla ülkenin çıkarı örtüştüğü sürece ne denebilir ki? Brezilya Komünist Partisi’nin paylaşımındaki sorunlu ifade Erdoğan’ın seçim başarısını “emperyalizmi yendi” şeklinde nitelemesidir. Tam da burada durmak ve sorgulamak gerek. AKP iktidarının bir bakanı TBMM’de karşıtlarını Amerikancılıkla suçladığı gün sarayın sözcüsünün NATO güzellemesi yaptığına tanık olduk. Dolayısı ile, iktidarın seçimde emperyalizmi yendiğine ilişkin sav üzerinde durup düşünmek gerekir. Muhalefetimizin seçim başarısına Batı’ya dayanarak erişme isteği içinde olduğu görüldü. İş, Rusya’yı suçlamaya bile vardırıldı. Hiç gerekli olmadığı gibi günün gerçeklerine ve akla da uygun değildi bu tutum. Emperyalden medet uman muhalefet karşısında başarılı olan iktidara “emperyalizmi yendi” saptaması en azından ölçüsüz ve yeterince dayanağı olmayan bir saptamadır. Uzaklardaki bir dost ülkenin komünist partisinin bu saptaması olasılıkla bilgi eksikliğine bağlıdır. Oradan öyle görüyor olabilirler. Her neyse. Böylesi iddialı bir saptamada bulunmaları hatadır. Hatalarını düzeltebilirler. Onları beklemeden biz düzeltelim bu önemli hatayı. Emperyalizmi yenmek hiç kuşkusuz çoğu kimseyi heyecanlandıran bir eylemdir.
Ancak, bu eylemin boş sözlerden çok içi dolu bir arka plan gerektirdiği her nedense göz ardı edilir. Soğan, patates, havuç yetiştiremeyen, halkına et yediremeyen süt içiremeyen bir ülkenin ekonomik bağımsızlığından söz edilebilir mi? Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin emperyalizmi yenmesi söz konusu olabilir mi? İşte tam da bu nedenle, kurtarıcı Mustafa Kemal Cumhuriyet’i kurmadan önce “misakı iktisadi”yi oluşturdu. Böylelikle hem bir yandan kapitülasyonlarda direten emperyalizme gözdağı verirken diğer yandan da kuracağı Cumhuriyet için sağlam bir temel atmış oldu. Yazının başlığına dönersem… Konfüçyüs’e ait bir sözdür : “Karanlık bir odada kara kedi aramak. Bir de odada kedi yoksa.” Ülkenin bağımsızlığını 20 yıllık iktidarı boyunca adım adım ortadan kaldıran, Merkez Bankası döviz birikimlerini eksiyle ifade edilir duruma getiren, altın rezervlerini bile hatırı sayılır nicelikte eksilten, etnikçi-dinci ve adı kadın düşmanlığıyla anılan dinci gericilik heveslisi partileri TBMM’ye taşıyarak tarihin en olumsuz meclis bileşiminin oluşmasına yol veren Erdoğan’ı “emperyalizmi yenme”kle onurlandırmak karanlık bir odada olmayan kediyi aramak değilse nedir? Yazıyı sonlandırırken eklemekte yarar var! Türkiye’deki muhalefet Amerikancılıkta karar kılıp da bir de seçime günler kala Rusya karşıtı tutum alınca Brezilyalı komünistler için fazla seçenek kalmamış oldu.
Bankaya borcunu ödeyemediği için traktörü elinden alınan çiftçimizin bir görseli dolaşıyor ortalıkta. Bu yıkımı yaşamış bir kişinin iktidar sevgisi ve muhalefet yergisi doğal olarak şaşırtıyor insanları. Kişi oy verme kabinine cep telefonuyla girerek kendince kısa bir belgesel çekmiş anlaşıldığınca. Göstere göstere AKP’ye oy verdiğini kayıt altına almış.
Aklıma takılıveren iki soru :
Bu kişinin akıl ve ruh sağlığı yerinde midir? Aynı soruyu kendim için de sormuş olayım.
Cep telefonuyla oy verme kabinine nasıl girmiştir? Yine oradaki sayıklamaları sandık kurulunun ilgi alanına nasıl olup da girmemiştir.
Bu örnekten yola çıkıp bu olayın kahramanı vatandaşımıza sövüp saymak işin kolayı!
Zora yönelip olayı anlamaya ve tarihten bir örnekle bağlamaya çalışalım!
Otuzlu yıllarda bir gün.
Atatürk İstanbul’dadır. Devletin başındaki yoğun çalışmasını küçük kaçamaklarla kesintiye uğratmaktadır. Kaçamakların birisi soluklanmasını sağlamasının yanı sıra vatandaşın durumunu anlamasını sağlayacaktır.
Korumaları ve diğer ileri gelenleri atlatarak otomobille Çekmece’ye doğru yol alırlar. Temiz hava iyi gelecektir. Kafadaki sorunları dağıtmaya da yarayacaktır bu kısa yolculuk.
Araçla ilerlelerken tarlada sabanına koştuğu tek öküzle zor zahmet çalışan bir köylü ilişir gözüne. Hemen durdurur aracını.
Köylünün yanına varıp söyleşmeye başlar.
Sabana koştıuğu tek öküzden yola çıkarak başlar sorgulamaya.
Köylünün ikinci öküzüne borcu nedeniyle el konulduğunu öğrenince ilgisi artar. Elbette üzüntüsü de…
Olan olmuş deyip geçmez.
İşi büyütmeye karar verir.
Dolmabahçe’deki sofrasına çağırtır köylüyü.
Sofrada başbakan İsmet Paşa da vardır.
Köylü söylediğine söyleyeceğine pişmandır başına geleni.
Ama, diğer yanda da Atatürk vardır.
Başına geleni bir de bu sofrada dile getirmesi isteğini utana sıkıla yerine getirir.
Atatürk bir köylünün başına gelenden yola çıkarak önemli bir sorunu tartışmaya açmak ve elbette çözümlemek amacındadır.
Oysa, çok değil birkaç yıl önce aşar vergisi kaldırılmış. Köylüye rahat bir soluk aldırılmıştır. Yaşanana bakılırsa köylünün boğazına aşarın yerine çöken başka bir sorun vardır.
Traktörüne el konulan çiftçimizi ileri gelenlerden arayıp soran olmuş mudur? Olsaydı, büyük törenlerle basına yansıtılırdı bu ilgi.
Önemli tarım aracını yitiren çiftçimiz buna karşın yönetenlere sevgi duyabiliyorsa, hiç gerek yokken muhalefete tepki verebiliyorsa üzerinde durulmayı gerektiren bir durum var demektir.
Böylesi yıkımlar yaşayan vatandaşların iktidar tutkularını koruyor olmaları hem siyaset kurumuna hem de toplumbilimle uğraşanlara önemli görevler yüklüyor.
O önemli görevleri üstlenmelerini dileyelim.
Kimsezilerin kimsesi Cumhuriyet’le günümüzde başka bir şeye evrilen Cumhuriyet’in tutum ve nitelik farkını da unutmamak üzere belleğimize kazıyalım.
Gençliğe umut bağlamak, en büyük eserinin koruyucusu olarak gençliği belirlemek Atatürk’ün bilinen özelliklerinden birisi.
Ata’nın yurt gezileri de üzerinde durulmaya değerdir.
Adı gezi olsa da bunların her birisi geziden çok daha fazlasını içerir.
Okullar ve sonradan İstanbul Üniversitesi’ne evrilecek olan Darülfünun gezilerinin önemli duraklarından olmuştur.
Kimi zaman haberli çoğu zaman çat kapı gider okullara.
Öğretmenler ya da üniversite hocalarıyla görüşmekten çok öğrencilere, gençlere yöneltir ilgisini. Bu nedenle olmalı, okullara gittiğinde soluğu sınıflarda ya da amfilerde alır.
Öğrenci sıralarında onlarla yan yana ders izlediği gibi, öğretmenin yanı başında ayakta ders dinlediği de yansır görsel karelerine.
Ya da öğretmenleri irdeler, eleştirir ve önerilerde bulunur.
Geleceğimiz olan gençlerin eğitimi ve öğretimi her şeyin üstündedir ona göre.
Bilindiği gibi gençliğe seslenişle bitirdiği Nutuk Samsun’a çıkışıyla başlar.
Yıl 1930.
Ata bir kez daha Samsun’dadır.
Kılıçlı savaş bitmiş, kalemli savaş başlamıştır.
Samsun lisesinde felsefe dersini izler.
26 Kasım 1930 Samsun lisesi (Fotoğraf : Cemal Işıksel)
Öğretmenin metafiziğin derinliklerinde yitip gittiğine tanık olur.
Olumlu bilime daynmayan felsefe dersi canını sıkmıştır.
“Felsefe bunun neresinde?” sözleriyle eleştirir bilime dayanmayan anlatımı.
Samsun lisesinde bir başka sınıfa daha girer Gazi.
O sınıfta tarih sınavı yapılmaktadır. Burada dikkatinden kaçmayan ayrıntı sınavın görsellikten uzak bir şekilde yapılmasıdır. Öğretmene ve okul yönetimine “ben tarihten anlarım, ama buna karşın soruları anlamakta güçlük çektim” diyerek esaslı eleştiride bulunur.
Atatürk 1919’da Samsun’a ayak bastığında 1892’de öğretime açılmış olan lise işgalci İngilizlerin karargâhı olarak kullanılmıştır. Milli Mücadele’nin başladığı kentin lisesi Türkiye’yle birlikte özgürleşmiştir.
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözünü de bu ziyaretten sonra toplantı yaptığı öğretmenlere söylemiş olduğu anlaşılıyor kaynaklardan.
“Bütün ümidim gençliktedir” diyen kurtarıcı ve kurucu, devrimlerini koruyacak olan gençlerin bilgili, birikimli ve donanımlı olması için de yaşamının sonuna dek çalışıp, çabalayacaktır.
Ata’nın sözlerini önüyle, sonuyla irdelemek her bir sözünü anlama kavuşturmak bakımından önemli.
TBMM, tek kişilik yönetimde gölgede kalmıştı. Başka deyişle TBMM notere dönüşmüştü.
Seçimlerde anlaşılabilecek nedenlerle Cumhurbaşkanlığı öncelendi. TBMM seçimlerinden ya söz edilmedi ya da gereğince önemsenmedi.
Kanımca yeni TBMM bileşimi tüm zamanların en kötüsü olarak anılacaktır.
Muhalefeti terörle ilişkilendiren iktidar partisinin kendisi HÜDAPAR’la işbirliği yaparak kendi söylemlerini boşa çıkarttı.
İktidarın Yeniden Refah Partisi’yle işbirliği de değinilmeyi hak eden bir başka önemli ayrıntıdır. Seçim sürecinde haber olduysa da çok üzerinde durulmadı. YRP’nin Düzce ilinde gösterdiği 3 adaydan birisi kadındı. Seçim aracının üzerinde kadın adayın gölgesinden başka bir şey görünmüyordu. Bu ayrıntı bile son derece önemliydi.
Son 30 yılda TBMM’den hiç eksik olmayan “etnikçi-bölücü” takıma bu seçimlerde “dinci” olanı da eklenmiştir. Her ne kadar yadsınsa da Hizbullah-HÜDAPAR ilişkisi kuşkuya yer bırakmayacak denli kesindir.
Dinci etnikçiliğin ve kadın düşmanlığının yeni TBMM’de sesini daha gür ve özgüvenli duyuracak olması başlı başına olumsuzluktur.
Yeni TBMM ilk birleşimini belirlenecek tarihte en yaşlı üye sanıyla Devlet Bahçeli başkanlığında yapacak. Bahçeli önceki gibi bu görevden kaçınırsa görev Cengiz Çandar’a düşecek.
Bu kişiyle ilgili çok söze gerek yok.
Yeni dönemde TBMM hemen her fırsatta dincisiyle, batıcısıyla etnikçilerin ve kadın düşmanlarının boy göstereceği ortam olacaktır. Her iki öğe de ellerine geçen bu fırsatı tadını çıkarta çıkarta kullanacaktır.
Zaman zaman etnikçilikle bağını yadsıyan, bu bağlamda söylemlerde bulunan ama her seferinde sert tepkiyle karşılaşan TİP yeni dönemde de TBMM’de 4 kişiyle yer alacak. Kendi listesiyle girdiği seçimde baraj engelini etnikçi ittifak sayesinde aşan TİP’in yeni dönemdeki tutumu da ilgiyle izlenecektir.
Yeni TBMM birleşimi hemen her fırsatta dile getirilen “yeni anayasa” sayıklamalarının yinelenmesine fırsat verecek gibi gözükmektedir.
Yeri gelince (haklı olarak) terörle ilişkilendirilenlerin “yeni anayasa” söz konusu olunca bağlaşık olmaları kimseleri şaşırtmayacaktır.
Yeni dönemde 14 partili TBMM Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine yönelmesi olası anayasa değişikliği isteklerine sahne olursa şaşırmayız.
Seçim öncesi karşıtlıklar kısa süre içinde yerini “yeni anayasa” kapsamında ortaklaşmalara bırakabilir.
Yeni TBMM bileşimi sayısız olumsuzluğu barındırmaktadır.
Biraz daha ileri giderek şöyle bir kestirimde bulunmak da olasıdır.
Ant içme töreni olarak da gerçekleşecek olan TBMM’nin ilk birleşimi bile kimi gövde gösterilerine gebedir.
Yeni TBMM’de Cumhuriyetçi dışında herkesin varlığın yürek burkucu…