Hayvanlara yaklaşım, hayvanlara benzetilmeye karşı verilen tepkiler küresel ölçekte akla kara kadar karşıtlık içerebilir.
Kendisi üzerinden yürütülen tartışmalardan habersiz ayı dostumuz da bu karşıtlık kaynaklarından birisidir. İnsanların kendisiyle ilgili yargılarını ve özdeşleştirmelerini bilse öfke küpüne mi dönerdi? Yoksa katıla katıla güler miydi? Bilmemiz olanaksız!
Ayı özellikle kuzey toplumlarında ayrıcalıklı varlıktır.
Ayı insan adı olacak denli saygınlık simgesidir. Ayı, Çin’de de benzer konumdadır. Bilindiği gibi Çin ayısı pandanın soyunun kuruması gibi bir durum da söz konusudur.
Seçim eğik düzleminde olduğumuz şu günlerde gözümüz ne ayı ne de başka bir dış olguyu görecek durumda değil.
TBMM tarihine kara sayfa olarak geçen NATO oylamasının üzerinden çok geçmedi. Türk milletinin tersine TBMM’deki tüm oluşumlar iktidarda kalma ya da iktidara gelme kaygılarını dışarıdan güç arama eylemleriyle bütünleştirdiler. Tam da burada, kavgalı görünen Türk siyasetinin önde gelen öğelerinin bu bağlamda birleştikleri görüldü.
Oysa, dünyada özellikle son birkaç aydır bir çağın kapanışına ve bir başkasının açılışına eşdeğer gelişmeler yaşandı.
Çin-Rusya ikilisi bundan önce hiç olmadığı şekilde dayanışma ve birliktelik tablosu oluşturdu.
Çin barışı deyimi doğrulanırcasına İran-Suudi Arabistan, İran-Birleşik Arap Emirlikleri, İran-Bahreyn yakınlaşmalarına tanıklık edildi.
ABD’nin kapıkulu olarak bilinen Suudi Arabistan, ABD’nin isteğine karşın petrol üretimini artırmaktan kaçındı.
Şu günlerde yapılması beklenen Suriye-Türkiye görüşmelerini de bu kapsamda değerlendirmek yanlış olmaz.
Dış gelişmeler, Türk basınının ilgi alanında olmaktan uzak kaldığı için bu önemli dönüşüm ve değişim doğal olarak kamuoyunun gözünden kaçtı.
Dış politika uzmanı gazetecilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Elbette zahmetli ve masraflıdır bu önemli konuyla ilgili habercilik ve yorumculuk yapmak ve yaptırmak.
Bunun yerine emperyal batının görüşlerini Türkçeye çevirip haber diye sunmak hem kolay, hem masrafsız hem de risksizdir.
Bu ortamda TBMM’de tek bir NATO’ya Hayır oyunun çıkmamasına şaşırmamak gerekir.
Bu yazıyı bir görselden esinlenerek yazdım.
Rus ve Çin ayıları el ele, kol kola kendisini dünya efesi görmeye alışmış ABD’nin egemenliğini çatırdatıyorlar.
İki ayı dünyayı biçimlendiriyor dense yeridir.
Seçime gün sayan Türkiye’de bu yalın gerçeğin farkında olan siyasi oluşumu ara ki bulasın.
Deprem canlar, kollar bacaklar aldı her şeyi yerli yerinde olanlarda açtığı psikolojik yara tartışılmaz derinlikte.
AFAD ve Kızılay’da yaşananların depremden etkilenmeyenlerde açtığı yara ayrı bir dert olarak gündemde yerini aldı.
Kızılay Manisa şube başkanının genel merkeze sorduğu “huzur hakkı” sorusu vicdanların susturulamadığına örnek olmalı. Elbette olumlu bir durum. Kızılay genel merkezinin paragöz yönetimi soruyu yanıtlamak yerine şube başkanının ışık hızıyla görevden alarak kendinden beklenen davranışı sergilemiş oldu.
Bu arada, pek çoğumuzun öncelikli seçimi olan Kızılay marka maden sularının sakıncalı içeriğine karşın içime sunulduğu öğrenildi.
İnsaf, vicdan ve namus ilk akla gelen sözcükler oldu doğallıkla.
Andığımız iki olumsuzluğun çözümü de belli.
İktidarın 20 yıllık geçmişine bakıldığında eleştiriye, geri bildirime ve başkaca toplumsal tepkiye kulak asmadığı “dediğim dedikçi” anlayışını değiştirmeye niyeti olmadığı göz önüne alındığında 14 Mayıs’ın önemi anlaşılacaktır. Artık, kötü bir tiyatro oyununa dönüşmüş olan iktidarın varlığına son verme olanağı vardır.
Türk milletinin aklını kullanma ve doğru seçim yapma yeteneğini koruyan öğelerinin bu konudaki bilgeliğine güvenmek en iyisi.
Son zamanlarda basına yansıyan bir başka Kızılay olumsuzluğu daha var.
Kızılay Türkiye Cumhuriyeti’ndeki kan ve kan ürünleri gereksinimini karşılamada tekeldir. Her hangi bir şekilde kan ya da kan ürünü gereksinimi duyduğunuzda doğrudan değilse bile dolaylı yoldan Kızılay’la yolunuz kesişir.
İyi, doğru ve namuslu yönetilen bir Kızılay’ın bu konuda tekel olma durumuna hemen hiç kimse karşı çıkmaz.
Habere bakılırsa Kızılay’ın toplum gözünde eriştiği olumsuz konum kan ve kan ürünleri sağlanmasında önemli kaynak olan kan bağışçılarını da olumsuz yönde etkilemiş. Bunun gündelik yaşama yansıması kan ve kan ürünleri darlığıdır.
Kötü yönetilen bir Kızılay’a verilecek pek çok tepki olabilir.
Ancak, kan bağışından kaçınmak o tepkiler arasında yer alamaz, yer almamalıdır.
Nasıl ki “pireye kızıp yorgan yakmak” akılcılıkla ilintiledirilemezse Kızılay’a kızıp kan bağışı döngüsünü baltalamak da akla getirilmemelidir.
Çare Kızılay’ı düzeltmektedir. Hatta, bu eylem bir seçenek olmanın çok ötesine geçmiş bir zorunluluğa dönüşmüştür.
Anahtar sözcük : 14 Mayıs’tır.
Kızılay düzelirse holdingleşmesine son verilebilir.
Kızılay düzleirse maden suyu içilebilir duruma getirilebilir.
Kızılay düzelirse kan bağışçılığı iç rahatlığıyla sürdürülür.
Yine de yaşamsal önemi olan kan ve kan ürünleri konusunun tepki aracına dönüştürülmemesi dilenir.
Kana ve kan ürününe kimin, ne zaman ve hangi koşullarda gereksinim duyacağını kestirmemiz olanaksıza eşdeğer bir durumdur.
Ülkeler ve toplumlar için utanç günleri vardır. Kıvanç ve övünç günleri hiç unutulmaz. Ama, utanç günleri her nedense bellek engeline takılır.
Hükümetin ya da meclisin aldığı bir karar utanca ya da övünce gerekçe olabilir.
Benim hiç aklımdan çıkmayan utanç gerekçelerinden birisi, henüz dünyaya gelmemiş olduğum yıllardan birinde Türkiye’nin Cezayir konusunda BM’de kullandığı “çekimser” oyudur. O Cezayirliler ki, koyunlarında Atatürk’ün görseliyle yürümekteydi ölüme. “Ya İstiklâl, Ya Ölüm!” sözünü rehber edinmişlerdi.
Türkiye’nin bölünmesine yarayan Çekiç Güç oylamaları da TBMM tarihinin utanç sayfalarına eklendi yakın geçmişte.
1 Mart 2003’teki tezkere oylaması ise yakın tarihimizin övünç gerekçelerinden birisi olarak her geçen yıl belleğimize daha derinden kazınıyor. Her şey hazırken, oldu bitti denirken meclis kendine yakışanı yapmış, işgalciye yardım ve yataklığa hayır diyebilmişti.
Yakın zamanda Suriye yangınına benzin dökecek kadar ileri gidişimize varan emperyal seviciliğimiz bir başka utanç sayfası olmuştur.
Birkaç gün önce TBMM bir utanç sayfası daha ekledi tarihine. Bu olgudaki acı verici ayrıntı tek bir aykırı sesin işitilmemiş olmasıydı. Bir tek el bile kalkmadı Beyaz Zambaklar Ülkesi’ni kendi isteğiyle de olsa giyotine gönderme karşıtlığı adına.
Bu suç birlikte işlendi!
NATO’culuk
Yalnızca 276 kişinin oylamaya katıldığı bilgisi edinildi basından.
Dincisi, liberali, iktidarı, muhalifi, kaldıysa Kemalisti ve onlara eklenen sosyalisti arasından birisi bile “hayır” diyemedi.
Gündelik siyasette mangalda kül bırakmayanlar, biribirlerine insanı utandıracak sözlerle saldıranlar bu tarihsel oylamada istençlerini NATO’culuğa bırakmakta sakınca görmediler.
Seçime gün sayan Türkiye’de ne kadar ilgi görür, ne kadar konuşulur bilmek zor.
Ancak, bu oylamada çektiğimiz “sıfır” sayısının alnımızda bir kara leke olarak çoktan yerini aldığını üzülerek söylemek durumundayız.
Birkaç gündür siyaseti seccadeye saygısızlık açmazına sıkıştıranların NATO’culuk paydasında buluştukları çok açıktır.
Bir suç örgütü olan NATO’dan çıkılması hiç kuşkusuz önde gelen dilektir. Ama, bu olana dek suç örgütünün genişlemesine eldeki yetki gereğince engel olmak da bir o kadar önemli değil midir?
Seçime doğru ilerlerken Türk siyasetinin büyük oyuncularının NATO’culuktan yarar umdukları, NATO’culuğa dayanarak güç toplamak istedikleri bir kez daha tüm açıklığıyla ortaya çıkmıştır.
Belli ki, hemen tüm siyasetçilerin her fırsatta dillerinden düşürmedikleri “vesayet” bu utanç gününde ete kemiğe bürünüp TBMM’de kol gezmiştir. Kol gezmekle kalmamış NATO’cu anlayışı bir kez daha şaha kaldırmıştır.
Bir, sıfırdan büyüktür
Son sözüm sayıları az da olsa sosyalist olduklarını ileri süren vekilleredir.
Elbette sayıları böylesi bir utanç sayfasınını oluşmasını engellemeye yetmezdi. Ama, tarihe not düşmek için fazlasıyla yeterliydi. Bir, sıfırdan büyüktü.
“Bağımsızlık benim karakterimdir!” sözünü rehber edinecek tek bir kişinin yokluğu acı vericidir.
TBMM, 117 yıl önceki 31 Mart’a, Cumhuriyetin 100. Yılında bir yenisini ekledi.
Not : Bu yazı Cumhuriyet gazetesinin 06.04.2023 tarihli sayısında Olaylar ve Görüşler sayfasında yayımlanmıştır.
Son günlerde yaşananlar “İKİ TİP”i gözden geçirmeyi gerekli ve yararlı kıldı.
İlk TİP (Türkiye İşçi Partisi) 1961 yılında kuruldu. Sınıfsal bilincin oluşmaya başladığı yıllardı. Çoğu zaman “askeri darbe”yle etiketlenen 1960 devriminin ve onun ürünü 1961 anayasasının oluşturduğu ortama borçluydu varlığını.
Yeri gelmişken yinelemekte sakınca yok!
Askersel ya da sivil olguları yol açtığı sonuçlara göre irdelemek en sağlıklısıdır. Askersel olsa da 1960 hareketi 1961 anayasasını doğurmuştur. Bugün de mumla aranan, çağdaş ve özgürlükçü bir belgedir. Toplumsal olarak nitelenebilecek her ne varsa ortaya çıkmasına olanak vermiştir.
Böyle olduğu için de “toplumsal uyanış ekonomik gelişmeyi geride bıraktı” diyen NATO’cu generallerin boy hedefi olmuş ve (1961 anayasası) 12 Mart 1971 muhtırasıyla daraltılmıştır. Bu bağlamda, ikinci perde 1980’de açılmış ve o günden bugüne uzanan 40 yıl boyunca Türkiye karanlığa gömülmüştür. Darbe arayanlar 1971 ve 1980’den hasını bulamaz.
Sendika önderlerince kurulan ilk TİP Mehmet Ali Aybar önderliğinde % 2.97’lik oy oranıyla 1965 seçimlerinde 15 kişiyle TBMM’ye girdi. Niteliğin niceliği aşabileceğini kanıtlayan bir parlamento deneyimini toplumun önüne koydu. Bugün bile bu niteliğe erişen siyasi oluşumdan söz etmek olanaksızdır.
Elbette seçim barajları, antidemokratik anayasa vb gerekçelerin de etkisi yadsınamaz. Ama, bu gerekçeleri aşmak yerine o gerekçelerin dayattığı koşullara uymak ne yazık ki ikinci TİP’in ve sosyalist olduklarını öne süren diğer sol partilerin saptığı kolaycı yol olmuştur.
Yirmi yılı aşan AKP iktidarının yarattığı bunaltı ve soluksuzluk ortamında bugünün TİP’inin de ilgi odağı olmaya başladığı görülüyor.
Bu sonuca yol açan önde gelen etken farklı görünseler de aynılaşan iktidar-muhalefet bloklarının içine düştüğü çıkmazdır.
Bundan birkaç gün önce TBMM’de yapılan ve ülkemizin kurucu değerlerini önemseyenleri utanca sürükleyen NATO oylaması aynılaşmanın belgesi olarak tarihteki yerini almıştır.
Altmışlı yılların sonlarında 15 kişiyle gözüpek ve kararlı duran ilk TİP’i gözlerimiz aramış olmalıdır 31 Mart’ta TBMM’de yapılan Finlandiya’nın NATO’ya girişine onay veren sıfıra karşı oylamada.
Bugünün TİP’i 4 milletvekiliyle parlamentodadır. Vekillerinin belâgat yeteneği de yabana atılmayacak denli yeterlidir. Öyle ki, etkili ve kararlı muhalefet arayışı içinde olan kitleler bu vekillerin konuşmalarını hemen her ortamda paylaşmakta ve yüreklere serin sular serpilmesini dilemektedirler.
31 Mart bugünün TİP’i için de eşsiz bir fırsat sundu.
Mehmet Ali Aybar’ın TİP’i gibi bağımsız davranabilse destan yazması işten bile değildi. Üstelik, ilk TİP’in sahnede olduğu sırada dünya 2 kutupluydu. Soğuk Savaş vardı. Dolayısı ile sosyalist olduğunu ileri süren bir partinin dünyadaki sosyalist bloktan bağımsız tutum sergilemesi çok daha güçtü.
Bugün ise böylesi bir kısıtın yokluğu önde gelen kolaylıktı.
Bu kolaylığı değerlendirip TBMM’de birkaç tane olsun “HAYIR” oyunu tabelaya yazdırmak bile başlı başına başarı olacaktı.
Olmadı, olamadı!
Neden mi?
İlk TİP o günkü dünya koşullarına meydan okuyarak bağımsız olabilirken, bugünkü TİP bu soylu ve nitelikli duruşu gerçekleştiremedi.
İlk TİP kendi ayakları üzerinde yükselmişken, bugünkü TİP TBMM’deki varlığını Amerikancı ve etnikçi ana gövdeye bağladığı için mi bu fırsatı değerlendiremedi diye sormaktan kaçınmamalıyız.
Tam da şu günlerde bu soruyu yanıtlama kolaylığı sağlayabilecek gelişmeler oldu.
Bugünkü TİP’in genel başkanının kurucu değerler ve Atatürk üzerine olumlu sözleri etnikçi ve sözde kimi sol odaklar tarafından yaylım ateşle karşılık buldu.
Solcuyum, sosyalistim diyenin Türkiye’nin kurucu kadrosu ve kurucu değerleriyle sağlıklı ilişki kurmasının olmazsa olmaz koşul olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
“Bağımsızlık yalnızca kurucunun değil hepimizin karakteri olması gerek!”
Doğaya ve canlıya saygısızlığın bedeli yine doğa tarafından biz insanlara ödetiliyor. Bu ödeme eninde sonunda önümüze konuyor.
Bakınız depremin vurduğu 11 ilimize. Öyle bir ödeme ki elde avuçta bir şey bırakmıyor.
Konak’taki Hükümet Konağı önünden her gün sabah ve akşamüzeri olmak üzere iki kez geçerim. İzmir’in 75 kilometre ötesinde olan ama İzmir’de yıkım yapan Samos depremi Konak’ta da iz bırakmaktan geri durmadı.
Büyükşehir belediye yapısı ile Hükümet Konağı yerleşkesindeki emniyet müdürlüğü ve Konak Kaymakamlığı yapıları sizlere ömür oldu.
İnsan eliyle yapılan ucubeler ortadan kalkınca Kemeraltı’nın tarihsel dokusu günyüzü gördü. Ortaya çıkan görünüme bakarak “iyi ki yoklar” demek geldi içimden.
Konak’taki tarihe ve doğaya saygısızlık Sarı Kışla’nın yıkılmasıyla başladı denebilir. Bununla yetinmeyenler Konak Camisi’nin eklentileri üzerine emniyet ve kaymakamlık yapılarını kondurmakta ikileme düşmediler.
Ne zaman mı?
Başka yazıya konu olabilir bu sorunun yanıtı.
“Yeter söz milletin!” dönemi demekle yetinmiş olayım.
Yapılaşma üzerinden yürütülen yağma ve talanın kamu-özel ortaklığıyla yürütüldüğünü söyleyebiliriz.
Ne mimarım ne de kent plancısı!
Dünyada gördüğüm örnekler üzerinden bir hayal oluşturmuştum kafamda.
“Eski kent”!
Tarihini 8000 yıl geriye götürdüğümüz İzmir’de neden bir eski kent kavramı yok diye sormanın tam da sırasıdır.
Büyükşehirin yanında Cumhurbaşkanlığı İletişim başkanlığı, onun da yanında SGK ve Maliye yapıları. Onların olmadığını düşünsenize! Kentin yanı başındaki denizle ilişkisi kurulurdu onların yokluğunda. Saat Kulesi ve Konak Camisi de meydanı bu ucubelerle paylaşmaktan kurtulurdu.
Benimkisi tam ve de ham hayalmiş.
Ola ki, belediye ben buraya yapılaşmayacağım dese Milli Emlâk hemen devreye girer ve bu alanı sen kullanmazsan kullanmak isteyene veririm dermiş. Yapılaşma talanına engel olması beklenen kamunun bu talanı ve yağmayı özendirdiğine küçük bir örnektir.
Bu ham hayalden sonra, şu sıralarda tıpkısı yapılmakta olan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi yapısının önündeki ucubeler de ortadan kalksa ne iyi olurdu demekten vazgeçtim. Bu kadar da hayalci olmak hastalıklı olmaya eşdeğer olabilir korkusuyla susmanın erdemine sığındım. İktisat Kongresi’nin yapıldığı yapının tıpkısının yapımı sonlanmak üzere. Ama, o ne sıkışmışlık, o ne saklanmışlık! Önündeki ucubelerden görebilene aşk olsun!
Türkiye İktisat Kongresi’nin yapıldığı Hamparsumyan Han
Sözün özü!
İnsan doğaya efelenen, ona egemen olmaya çalışan değil de doğayla ve tarihsel değerlerle uyum içinde olmak zorunda.
Bu yalın ilkeye yaklaşmadıkça doğal kıranlar başöğretmenimiz olmayı sürdürecek.
Yana yana, yıkıla yıkıla, sele kapıla kapıla öğreneceğiz.
Az bedel sayılmaz…
Ne yapalım ki seçimimiz bu yönde…
Ayıbı ortadan kaldırma işini doğaya bırakmamak dileğiyle…
31 Mart’ta yaşanan “ikinci” 31 Mart olgusu üzerinde biraz düşünmekte, çözümleme yapmakta yarar var.
31 Mart 2023’te TBMM’de Finlandiya’nın NATO üyeliğine onay veren oylama yapıldı.
Vekillerin yarıdan azı bu yaşamsal oylamaya katılma zahmetine girdi.
Bir vekil olsun “HAYIR” demedi. Diyemedi de demek olası. Oylamaya katılmamak evet dememiş olmakla da özdeşleştirilebilir kimilerince.
Görünürde karşıt olan iki ittifak, “Millet” ve “Cumhur” NATO ortak paydasında buluşuverdi.
Türk siyasetinin önde gelen öğelerinin dış kaynaklı dayanakları önemsediği bir kez daha anlaşılmış oldu.
“Seccadeye bastın” suçlamasına “farkına varmadan bastım, özür dilerim” karşılığının verilebildiği Türk siyaset ortamında, yapılan kamuoyu yoklamalarında NATO karşıtlığının yüzde doksanlara tırmandığının ileri sürülmesine karşın, TBMM’deki “sıfıra karşı NATO onayına” ilişkin en küçük sorgulama olmayışı anlamlıdır.
TBMM’de tarihe ikinci 31 Mart olgusu olarak da geçecek olan bu oylamanın alnımıza sürülmüş kara leke olduğu, uzun zaman boyunca utanç kaynağımız olacağına ilişkin tek saptamaya rastlayabilene aşkolsun!
İktidarla muhalefetin böylesi bir noktada buluşmuş olması çok da şaşırtıcı görünmedi çoğu kimseye.
Muhalefetin Rusya-Ukrayna çatışmasında Batıcı söylemler kullanmış olması, buna karşılık saray sözcüsünün her fırsatta NATO’yu güzelleyen sözler söyleme alışkanlığı her iki ittifakın dış destek gereksinimini ortaya koyması bakımından anlamlıdır. En azından Batı kaynaklı köstekten korktuklarının göstergesidir bu önemli konudaki Batıcı duruşları.
Böyle bir durumda sosyalist olduğunu ileri sürülen solun tutumuna biraz daha yakından bakmakta yarar var.
Bilindiği gibi Türkiye’deki sosyalist partiler son yıllarda TBMM’ye HDP ya da eşdeğeri partilerin kanatları altına sığınarak girebilmektedirler. HDP’nin bir şekilde yakalamış olduğu baraj üstü oranda sosyalist partilerin payı çok bilinemese de dişe dokunur düzeyde olmasa gerektir.
Olağan koşullarda NATO’ya hayır demekte ikileme düşmeyeceği öngörülebilecek örneğin TİP (Türkiye İşçi Partisi)’in 31 Mart oylamasındaki yokluğunu anlamak için olayın bu yanına odaklanmakta yarar olduğu kuşkusuzdur.
Her ne kadar, Türk siyaseti iki ittifak arasındaki çekişmeye odaklı olsa da bir üçüncü ittifak daha vardır. O da HDP öncülüğünde kurulmuş olana ve sosyalist olduğunu ileri süren partilerin oluşturduğu ittifaktır. Bu ittifakın lokomotif gücü HDP olduğuna göre, bu ittifaktaki diğer partilerin buradaki varlıklarını sürdürmesi dolayısı ile de TBMM’de yeniden yer bulabilmeleri HDP’ye uyarlı olmalarıyla olasıdır.
HDP de Amerikan emperyalizminin bölgemizdeki silahlı gücü PKK-YPG yapılanmasının siyasi uzantısı olduğuna göre NATO’cu bir partidir. Hiç bir yapının, partinin ya da oluşumun kendisini var eden güce karşıt olması düşünülemeyeceğine göre HDP sözüm ona sol görünümlü ama özde NATO’cu, Batıcı partidir.
Seçim sisteminin dayatması olarak görülse de Türkiye’deki bir kısım sol partinin HDP’nin kanatları altında başlattığı ve sürdürdüğü kolaycı yaklaşımın ödettiği bedeller de eksik değildir. 31 Mart’ta TBMM’de kendisini gösteren ve tarihimize kara birsayfa olarak geçen “NATO sessizliği” de bu bağlamda değerlendirilmelidir. NATO’cu, Batıcı HDP’nin kanatları altında TBMM’ye girmek, ortamda var olmak önemli bir kazanım olarak görülebilir. Ancak, hiç bir kazanım gibi bu kazanım da bedelsiz değildir.
Bedeli NATO’ya dolaylı olarak da olsa “onay verilmesi” ile (ya da karşı çıkılmamasıyla) ödenmiştir.
Bu olumsuzluktan bir olumluluk çıkartmak gerekirse HDP uyarlı solun bir özeleştiri borcu olduğu kuşkusuzdur. Baraja karşı varlık mücadelesi ile TBMM’ye girmek gibi amaçlar ilkelerin ve ülkenin kalımının önüne geçirildiğinde başa gelen görülmüştür.
“İnsan doğasız yapamaz, ama doğa insansız da varlığını sürdürebilir!”
Paul Ehrlich
“Doğaya karşı savaş halindeyiz. Kazanırsak yitireceğiz!”
Hubert Reeves
“Ağacın kesilmesi bir ulusun, talihsizliğe, mutsuzluğa, bereketsizliğe gark olmasıdır!”
Dede Korkut
On yılı aşkın süren savaşlardan sonra yaşam bulan Cumhuriyet’in ilk yıllarını “yokluk, yoksulluk ve yoksunluk” üçlemesiyle tanımlamak abartı olmaz.
Tam da o sırada Anadolu’da yaşamakta olanların en az yarısının anasından ya da babasından ve kimilerinin de her ikisinden yoksun olduğunu bilirsek “Cumhuriyet kimsezilerin kimsesidir” sözüne anlam biçebiliriz.
Nisan 1924! Cumhuriyet henüz altı aylık.
Bunca karanlık tablonun egemen olduğu yeni doğmuş Türkiye Cumhuriyeti’nde TBMM gereksiz ve nedensiz yere ağaç kesenleri yaptırıma uğratmayı öngören bir yasa çıkartıyor. Böyle bir durumda ağacın sözü mü olur, tek eksiğimiz ağaç mıydı diye soranlar çıkmış olmalıdır.
Cumhuriyet’in akıl, bilim, kültür, sanat ve doğa sevgisi üzerinde yükseldiğini anımsadığımızda ağaç yasasına şaşırmak gereksizleşir.
Kimsesizlerin çok olduğu Cumhuriyet’te doğa bir bakıma kimsesizlerin kimsesi olacaktır.
Çınar ağacının bir dalından vazgeçmek kolaycılığı yerine Yalova’da köşkü yürütendir Cumhuriyet. Böylelikle, bir yandan doğaya saygı ve sevgi dışa vurulurken diğer yandan da Cumhuriyet’in yapabileceklerine ilişkin bir meydan okumayla dünyaya ileti verilmiştir.
Bugün Ankara Söğütözü’nde gökdelenler arasında kaybolmaya yüz tutmuş Kolibanın yapıldığı yerdeki söğüt ağaçları bir başka yerde yaşam bulmadan kulübe bile yapılmamalı diyen bir Cumhuriyet vardır o günlerde.
Çankaya köşkünde araç geçişine izin vermeyen ağaç dalları budanacak yerde yolun düzeyi düşürülerek sergilenir doğaya saygı.
Her gün önünden geçtiği iğde ağacının kesilmiş olmasına gözyaşı dökmüştür Gazi. Doğa sevgisini bu denli iyi yansıtan başkaca davranış gösterilebilir mi?
Doğaya saygı ve sevginin yanı sıra ona inancın ve güvencin de eksik olmadığının altı çizilmelidir. Ankara bozkırında çiftlik yapılacak başka uygun yerler varken en kıraç yeri seçmiş olmak bu duygunun önemli bir başka yansıması olarak not edilebilir.
Doğaya saygı ve sevgi hiç kuşkusuz aklını kullananların, bilimi rehber edinenlerin davranışıdır.
Charles Darwin’in biyoloji devrimine denk düşen evrim kuramı (günümüzde evrim gerçeği olarak okunmalıdır) kutsal kitap buyruğu olan “üstün varlık : insan” anlayışını yerle bir etmiştir. Böylelikle, insan doğanın efendisi konumundan doğanın bir parçası konumuna indirgenmiştir. Bu indirgemeye direnmek akla ve bilime başkaldırmaktan farksızdır.
Cumhuriyet’in 100. Yılına eriştiğimiz bugünlerde çok sözü edilmese de, yeterince vurgulanmamış olsa da “canlıya ve canlılığa saygı” kavramına odaklanmak zorundayız.
“Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir” sözünün boş yere söylenmediğini, bir söylemin ötesine geçerek eyleme ve gündelik yaşam gerçeğine dönüştüğünü anımsamak durumundayız.
Böyle olduğu için Cumhuriyet Sırrı Erinç gibi bir coğrafyacı yetiştirmiştir. Cumhuriyet’in verimli ortamında kendisini gösteren İhsan Ketin Kuzey Anadolu Fayı’nı tanımlayabilmiştir. Onun izinden gidenler Anadolu’nun fay haritasını çıkarmışlardır.
Sırrı Erinç
Aynı zamanda bir hayat bilgisi dersi olarak görülebilecek Jeoloji dersi otuzlu yıllardan başlayarak liselerde okutulmuştur. Bugün bırakınız jeoloji dersini, coğrafyayı gereksiz gören bir anlayışın pençesindedir yüz yaşındaki Cumhuriyet.
1938 basımı lise jeoloji ders kitabı
Ülkemizin İhsan Ketin’le başlayan ve bugüne erişen yerbilim topluluğu tüm bilim dalları içinde en gelişmiş ve üretken olanlarından birisiyken son depremle yaşanan yıkım aklımızı kullanmaktan vazgeçtiğimizin, bilimin yolundan ayrıldığımızın açık kanıtı olarak tarihteki yerini almıştır.
Aklımızı kullanmış ve bilimin sesine kulak vermiş olsak İzmir’in Bornova-Bayraklı ovasına, Meles çayının alüvyonlarıyla oluşmuş bereketli tarlalarına yerleşir miydik? Bu yerleşim olmasa 75 kilometre uzaktaki Sisam depremi hepimizi üzüntüye sürükleyen yıkımlara yol açar mıydı? Üzüntünün yanı sıra utançla da donattı hepimizi bu ve benzeri yıkımlar.
Kentleşmeyi dar alanlara yığışma, dikine yapılaşma ve bu anlamsız davranışın doğal sonucu olarak batan, çıkan, uçan ve kaçan yollarla, geçitlerle bezeme olarak algılayınca depremin vurduğu Şanlıurfa’da bir de sel yıkımı yaşamak kaçınılmazdı.
Cumhuriyet’in yüzüncü yılını doğa karşısında büyüklenen ve ona egemen olduğunu zanneden insanın bozgunuyla karşıladık.
Elbette, Cumhuriyet’in ve onun üzerine oturduğu sağlam temellerin bozgunu ve yıkımı değildir yaşanan. Tersine, Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinden kopmanın, onlardan vazgeçmenin doğal sonucudur.
Çözüm mü?
Cumhuriyet ilkelerine ve ayarlarına dönüşten başkasında değildir.
Anmaların önde gelen eksiği anlamaktır. Güzel ve duygu yüklü sözler, buğulu gözler! Biten anmadan sonra anlama çabası neredeyse akla bile getirilmez. Aşık Veysel, anmanın ötesine geçilerek anlamayı gerektiren bir kişiliktir.
Cumhuriyetin 100 yaşını kutladığımız 2023, UNESCO tarafından Aşık Veysel yılı olarak da duyuruldu. Bu karar, zaten anlamlı olan 2023’e renk kattı.
Aşık Veysel 21 Mart 1973’te göçmüştü sonsuzluğa.
XIX. yüzyılın sonunda, 1894’te yaşama gözlerini açan Aşık Veysel için Cumhuriyete kadar olan çeyrek yüzyıl yokluk ve yoksulluk demektir. Bunlara eklenen çiçek hastalığı Veysel’i ışıksız bırakacak ve dünyayı gözleriyle görme yeteneğini yitirecektir.
Yedi yaşından sonra dünyayı görmek için tek seçeneği gönül gözüyle görmek olacaktır. Gönül gözüyle görerek Yunus Emre’nin dilini çağrıştırandır Veysel. Karacaoğlan’ın güzele bakışına Veysel’de rastlanmıştır.
Veysel’in doğum yeri olan Şarkışla’nın Sivrialan köyü Emlek adıyla anılan bir bölgenin içinde yer alır. Bölge XI. yüzyıldan bu yana Türkmen yerleşmidir. Alevi nüfus bölgenin Osmanlı’ya geçtiği yıllarda Yavuz Selim dehşetini yaşamıştır. Safevi yandaşlığıyla suçlanmaları kitlesel yok ediliş için yeterli olmuştur.
Osmanlı’nın son döneminde eli silah tutan ne kadar erkek varsa cephelere gönderilince köyünde bir başına, kadınlarla, yaşlılarla ve çocuklarla kalmıştır. Bundan kaynaklı yalnızlık zoruna gitmiştir. Görmezliğine eklenen bu yoksunluk yaşamında önemli iz bırakır. Vatan görevinden geri kalmanın gerilimi dizelerine yansır :
Ne yazık ki bana olmadı kısmet
Düşmanı denize dökerken millet
Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
Kılıç vurmak için düşman başına.
İlk eşi Esma’nın, körlüğü nedeniyle kendisini terk etmesi, küçük kızı Elif’i bakımsızlıktan yitirmiş olması yaşamının bir başka kara sayfası olmuştur. Engelinden kaynaklandığını düşündüğü bu duruma ilişkin dizeleri de anlamlıdır:
Kuş olsan da kurtulamazdın elimden
Eğer görse idim göz ile seni.
İlk evliliğini özetleyen dörtlüğü ise şöyledir:
Bir vefasız zalim yara bağlandım
Tarih üç yüz otuz beşte evlendim
Sekiz sene bir arada eğlendim
Zalim kâfir yetim kodu kuzumu.
Anasını, babasını da yitirince yalnızlığı derinleşmiştir.
Nefesinin kesilmeye yüz tuttuğu sırada kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet yaşam soluğu olmuştur Veysel’e.
Cumhuriyet’le birlikte Veysel’in yanı sıra Emlek bölgesi de soluk almıştır dense yeridir. Yaklaşık 500 yıl süren baskıcı ve karanlık dönem yerini aydınlığa bırakacaktır.
1925’te tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasından Alevi-Bektaşi toplulukları da etkilenmiş olsa da “halka hizmet hakka hizmet” ilkesini benimseyen Aleviler- Bektaşiler Cumhuriyet aydınlığını toplumun hücrelerine ulaştırma göreviyle donatmışlardır kendilerini.
Görme yeteneğinden yoksunluğu nedeniyle yalnızlığa tutsak düşen Veysel oyalansın diye babasının verdiği sazla becerilerini Cumhuriyet ortamında toplumla paylaşma olanağı bulmuştur.
Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni Ahmet Kutsi Tecer, kendi deyişiyle gönlünün yaylası olmuştur. Tecer’in kol kanat germesiyle kimsesiz Veysel’in kimsesi olan Cumhuriyet aşık geleneğinin olduğu topraklardan bir cevherin filizlenmesine ortam yaratmıştır.
Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967)
Tecer “Orda bir köy var uzakta” dizesiyle bildiğimiz şiirin de yazarıdır.
Veysel’in yazgısını değiştirenlere Tecer’in yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu ve Ümit Yaşar Oğuzcan adları da eklenmelidir. Onu anlatan Karanlık Dünya filminin senaristi Bedri Rahmi Eyüboğlu ve yönetmeni Metin Erksan da bu listeye eklenmelidir.
Köy enstitüleri Veysel’in gönül gözüyle görme deneyimini Alevi-Bektaşi kültüründen sonra etkileyen ikinci odak olmuştur.
Pek çok enstitüde saz öğreticiliği yapan Veysel’in görme yetisi geri gelmese de gönül gözüyle görmesi gelişme göstermiştir. Bir bilgiye göre Veysel bu yetisinin gelişmesinden öylesine hoşnuttur ki, gözlerinin cerrahi girişimle görme duyusuna kavuşturulması önerilerine gönül gözüyle görmesini olumsuz etkileyeceği korkusuyla hayır demiştir.
Veysel köy enstitüleri serüveninden köyüne eli boş dönmez. Oralarda saz ve söz öğretirken karşılığında meyve yetiştiriciliğini öğrenir. Başlarda “kör adamın kör uğraşı” olarak küçümsenen meyve ağacı yetiştiriciliği alınan sonuçlardan sonra yörede hızla yaygınlaşacaktır. Gönül gözüyle görme duyusu öylesine gelişmiştir ki, Veysel’in ağaçları yapraklarına ve dallarına dokunarak tanıma yeteneği kazandığı bile söylenmiştir. Ezici çoğunluğu köylerde yaşayan Anadolu insanının tarım yapmayı bilmediği sonucuna bile varılabilir bu çarpıcı örnekten.
Tarımdan söz açılınca Veysel’in “sadık yâri toprak”a değinmemek olmaz.
Toprak, ölümün, yeniden doğumun, kök salmanın, değişim ve dönüşümün simgesidir. Toprağın yaşam, bolluk ve bereket kaynağı olduğunu söyleyen Veysel onu, yâr, dost ve ana olarak kişiselleştirir. Aşık Veysel’in toprak imgesi üzerinden çevreye de değindiği görülür. Yaşadığı dönem göz önüne alındığında bu doğrultuda düşünen ve ürün veren şair sayısının az olduğunu söylemeye bilmem gerek var mıdır?
Köy enstitüsü deneyimi Veysel’in sözüne de yansır. Orada tanıştığı okul, enstitü, toprak, makine, atom ve fabrika gibi kavramlar şiirinde yer bulmaya başlar.
XX. yüzyılın ilk 3 çeyreği boyunca süren yaşamı Cumhuriyet’in 50. Yaşını gönül gözüyle görmüştür.
Gözü arkada kaldıysa tutkuyla bağlı olduğu Atatürk’le görüşememiş olmasındandır. Yakınına kadar gittiği halde peygamberle görüşemeyen Veysel Karani’nin yaşadığına benzetilmiştir Atatürk’le buluşamaması.
İlkinde Cumhuriyetin 10. Yılı nedeniyle Ankara’ya yürüyerek gitmiş ve türlü engeller nedeniyle her fırsatta saygı ve sevgi duyduğu Atasıyla el sıkışamamıştır.
İkincisinde İstanbul’da bulunduğu sırada Gazi’nin aratmasına karşın bulduramaması nedeniyle bir kez daha düş kırıklığı yaşamıştır.
1963’te zamanın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından kabul edilmiştir.
1965’te ise “ana dilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” çıkartılan yasa ile yaşam boyu aylık bağlanmasıyla zorluklar ve yokluklarla geçen yaşamının sonuna doğru TBMM’nin bağladığı aylıkla görece soluklanmıştır.
Çoğunlukla saz ve söz şairi kimliği öne çıkartılan Aşık Veysel’in göz ardı edilmemesi gereken diğer önemli özellikleri gölgede kalmıştır.
Aşık Veysel’in en az saz ve söz şairliği kadar önemli özellikleri şu şekilde sıralanabilir :
Yokluklar içinde yaşam sürmüş bir Türkmendir.
Katıksız bir Cumhuriyetçi ve Atatürkçüdür.
Köy enstitüsü öğretmenidir.
Usta bir tarımcıdır.
Elbette, babadır, dededir, eştir.
Filozofa eşdeğer bir bilgedir.
Bir yazının sınırlarını fazlasıyla aşan bir değerdir Aşık Veysel!
Âşık Veysel ve ailesi
Aynı toprağa bastığımız, aynı suyu içtiğimiz, aynı ekmekten yediğimiz birisi olmasıyla ne denli övünç duysak az gelir.
Âşık Veysel’in müzeleştirilmiş evi
Son sözü memleketlisine, göz hekimi Dr Sait Eğrilmez’e bırakalım! Eğrilmez’in hekim olmasında ve hekimlikte de göz uzmanlığını seçmesinde Veysel’in etkisi olduğunu ekleyelim.
Sazıyla, sözüyle Veysel’i rehber edinenlerdendir, yaşatanlardandır Dr Eğrilmez.
Kaynakça
ÂŞIK VEYSEL, Hazırlayan : Süleyman Şenel, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İstanbul, Mart 2022.
Cumhuriyet tarihinin kim ne derse desin en ağır ekonomik krizi yaşanırken ona eklenen deprem yıkımı cüzdanımızın yanı sıra vicdanımızı da yaraladı.
Doğal kıranla (afet) başa çıkması için tasarlanan ve oluşturulan kamu oluşumlarının içine düştüğü umarsız durum cabası!
Kindarlığı tartışmasız iktidarın aklına nereden estiyse hekimler ve hekimlik bir kez daha boy hedefi yapıldı. “Acil durumda camı kırınız!” durumuyla mı karşı karşıyayız?
Sağlıkta Dönüşüm Programı ile devrim yapıldığı öne sürülürken,, Cumhurbaşkanının “giderlerse gitsinler” sözleri her şeyin üzerine tuz biber ekercesine “hekimler göçü”ne neden olmuştu.
Yalnızca 2022’de (TTB verilerine göre) 2685 hekimin yurtdışında hekimlik için belge aldığı anlaşılmıştı. Bu sayının kabaca 20 tıp fakültesinin bir yılda yetiştireceği hekim sayısına denk düştüğü söylenebilir.
Sınırsız, sorumsuz ve de niteliksiz ama çok (!) nicelikli sağlık hizmeti anlayışının yara alacağını fark eden iktidar Cumhurbaşkanının “giderlerse gitsinler” sözlerini yalanlarcasına “ne olursan ol gel” uygulamasını yürürlüğe sokmuştu. Bunu yaparken de hekimlerin özlük haklarını biraz olsun iyileştirmek zorunda kalmıştı.
Ana hatları özetlenmiş aşağıdaki düzenlemeyle “giderlerse gitsinler” meydan okuması yinelenmişe benziyor.
Tasarıda yer alan bir madde çok çarpıcı! “Personele, hastalara ve hasta yakınlarına saldırıda bulunmak”. Hekime yakıştırılan duruma bakar mısınız? Oysa, hekim saldırıda bulunan değil, saldırıya uğrayandır ülkemiz sağlık ortamında. Hekimin ve sağlık çalışanlarının saldırıya uğramasının önüne geçemeyen iktidar, hekimi saldırgan yerine koyarak cinlik mi yapmış yoksa her zamanki iş bilmezliğini mi sergilemiş diye düşünmekten alamıyor insan kendisini.
Bildiğim bir şey varsa sağlık ortamındaki şiddetin başka ortamlardakinden 15-16 kat fazla olduğudur. Sağlıkta şiddet ezici çoğunlukla sağlık hizmeti verenlere yöneldiğine göre hekimleri şiddetin öznesi olarak görmek akılla ve gerçeklerle açıklanır olmasa gerektir.
Torba yasa kötü alışkanlığına giderayak bir başkasını ekleyen iktidarın “hastasını iyileştirmede başarısız olan hekim” nitelemesi de her yöne çekilebilecek denli ucu bucağı belirsiz bir tanımdır. Bu bulanık niteleme üzerinden hekimin mesleğinden yasaklanmasına varacak kararların gelebilecek olması önde gelen kaygıdır. İlk bakışta hekimi ilgilendiren bir durum gibi gözükse de bu düzenlemenin sağlık hizmetini alanı da ilgilendireceği kuşkusuzdur. Başka deyişle, akılla ve bilimsel gerçeklerle açıklanamayan bu düzenlemenin bir toplum sağlığı sorununa yol açması şaşırtıcı olmayacaktır.
Diğer yandan, yetkinliği belirsiz kişilerden oluşacak kurul, hekimin mesleğini sürdürüp sürdürmeyeceğine ya da en azından ara verip vermeyeceğine karar verecek. Zaten zorlu ve gergin koşullarda görev yapma çabası içindeki hekimlerin yanı başına giyotin koymaktan ve her fırsatta o giyotinin oradaki varlığını anımsatmaktan başka bir işlevi olabilir mi bu düzenlemenin?
Bu koşullar altında hekimin bağımsız davranabilmesi, mesleğinin bilimsel gereklerini korkusuzca uygulayabilmesi nasıl beklenecektir?
Tıp gibi iki kere ikinin her zaman dört etmediği, belirsizliklerin eksik olmadığı bir alanda hekimlerin bıçak sırtında olmaya zorlanması kaçınılmaz sonuçlara yol açacaktır.
Olası sonuçlara göz atalım :
Yurtdışına hekim göçü hızlanacağı gibi hekimlerin yurtta kalanlarının da mesleklerinin gereklerini yerine getirmede korku ve ürkü içinde olacakları kuşkusuzdur. Bu düzenlemenin gündelik yaşama yansıması, hekimlerin başlarını derde sokması olası uzmanlık dallarından uzak durmaları şeklinde olacaktır.
Sınırları belirsiz bir “hastasını iyileştiremeyen hekim” nitelemesinin hekimi hastadan uzaklaştırması olası gelişme olacaktır. Yaşadığımız deprem kıranında resmi sayılara göre 50 bini aşkın insanımızı yitirdik. Bunca kitlesel yok oluş sonrasında bile sorumluluk üstlenme belirtisine rastlanmazken sağlık ortamındaki günah keçisi arayışı doğal olarak yılgınlık, bezginlik ve öfke yaratacaktır.
Bu yılgınlık ve bezginliğe eklenmesi şaşırtıcı olmayacak “savunma tıbbı” anlayışı gerek hekimlerin uzmanlık alanı seçimini etkilemesine bağlı yaşamsal dallarda uzman sayısı kıtlığı sonucuna ve gerekse ortamdaki uzmanların kimi hastalıklara ve hastalara yaklaşımda çekingenliğe yol açabilecektir. Bunun doğal sonucu olacaktır hekime değilse bile sağaltıma erişim kısıtlılıkları.
Torba düzenleme yasalaşıp da yürürlüğe girdiğinde hekimler “giderlerse gitsinler” meydan okumasının ikinci perdesini izlemeye başlayacaklar gibi görünmektedir. Toplumun hoşuna gideceği de varsayılabilecek bu düzenlemenin orta ve uzun erimde en büyük zararı yine topluma vereceği akıldan çıkartılmamalıdır.
Seçime 45 gün kaldığı ve dolayısı ile de iktidarın gün saydığı düşünüldüğünde düzenlemenin zamanlaması siyasi etik anlayışına da aykırıdır.
Yazıyı göndermeden önce gözüme ilişen bir gelişmeyle bitirmiş olayım.
Tasarının komisyon görüşmeleri aşamasında kimi maddeler Anayasaya aykırılık nedeniyle geri çekilmiş. Tasarının kendisi kadar acıklı bir gelişmedir. Doğruysa geri çekme kararı anayasaya aykırılık gerekçesiyle komisyondan gelmiş. Anayasa gibi bir kavramın varlığını anımsamış olmaları güzel. O anımsatmayı başlarındaki kişiye de yapsalar ne iyi olurdu demekten alamıyor insan kendini.
Bugün öğle saatlerinde gözüme ilişti, kulağıma çalındı. Seccade üzerinden yürütülen bir tartışmaydı.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir yerde seccade üzerinde görüntü vermiş. Görsele baktığımda ben küçük boy bir halı gördüm üzerine basılan.Ayrıca, bu topraklarda ne bugün ne de geçmişte kutsal değerlere saygısızlık yapılmamıştır. En azından, siyaset katından böyle bir saygısızlık söz konusu olmamıştır.
Seçim yaklaştıkça ürküye kapılan iktidar kendince bulduğu her olayı fırsata dönüştürmeyi amaçlamaktadır.
İktidarı anlayışla karşılıyorum.
Ekonominin dibe vurduğu, depremle kendisini gösteren tabloda kendisine en küçük pay çıkartamayacağı ortamda “seccadeye bastı, dinimize saygısızlık etti” türünden yaygaraya şaşırmamak gerek.
Bu olayda muhalefetin tutumu da bir o kadar evlere şenlik.
İktidarın yaygarasını ciddiye almış olmaları, bu saçma sapan suçlamaya yanıt verme gereği duymuş olmaları ürpertici bir durum. Kutsal değerlerin siyasete alet edilmesine muhalefetin katkısı olarak da görülebilir bu durum.
Seccadeye basma gibi akla zarar suçlamanın dile getirildiği ortamda neler oldu sorusuna yanıt vermeye çalışalım!
Atatürkçü, Cumhuriyetçi ilahiyatçı Cemil Kılıç geçtiğimiz günlerde evinin önünde saldırıya uğramıştı. Bu konuya değinene, bu konuyu dert edene rastlayabilene aşk olsun.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgili hükümleri son derece açık ve anlaşılabilirken Yüksek Seçim Kurulu anayasayı ayaklar altına alıp, paspasa dönüştürürken de kimselerin sesinin çıktığını işitmedik. Sesini çıkartanlara haksızlık olmasın! Yeterince karşı çıkış oldu da biz mi fark etmedik?
Seçimlere geri sayarken terör seviciliği kesin olan bir parti iktidarla ittifak yapmanın rahatlığı içinde “milliyetçiliği ayaklar altına almış bir oluşum olduklarını” duyduk duymadık dercesine haykırırken de oralı olan pek az insan çıktı.
Tüm bunlar olurken TBMM’de yaşanan bir olay gözden kaçırıldı. Finlandiya’nın NATO’ya girişine oylamaya katılanların onayıyla olur verildi. Oysa, çok değil birkaç ay önce yeri göğü titreten bir iktidarımız vardı. Seçim yaklaşırken NATO’nun genişlemesinden yanayız sayıklamaları TBMM’de karşılık bulmuş oldu. 2003’te 1 Mart tezkeresini onaylamayan meclise yakışmayan bir görüntüydü.
Her türlü kural, kurum ve değer yerle bir edilebilirken, ülkenin temellerine dinamit koymak suç olmaktan çıkartılabilirken seccade üzerinden yürütülen siyaset ülkenin orta yerindeki pisliğin üzerine tüy dükmekten öteye anlam taşımıyor.
Kıssadan hisse çıkartmak gerekirse!
Türkiye’de anayasanın, milliyetçiliğin ve ülkeyi var eden her türlü değerin üzerine basılabilirken küçük boy halıya basılınca “seccadeye basıldı” yaygarası kopartmak ancak yazının başındaki “geri kalma kararlılığıyla” açıklanabilir.