• Deprem yüreğimizi burktu. Bundan da kötüsü, bu olumsuzluğun akıl ve bilim yolundan ayrılışımızla ilintili olmasıydı.

    Cumhuriyetle birlikte Türkiye’deki yer adları da anlam kazandı.

    İzmir’deki Hatay onlardan birisidir. Tıpkı biraz ötedeki Lozan, Montrö, Cumhuriyet meydanları gibi.

    İzmir’i bilenler için yinleme olacak. Ama, bilmeyenler için tanımlamak zorundayız.

    Konak’tan, Bahri Baba parkı yanından kıvrılan varyanttan yukarıya doğru tırmandığınızda Eşrefpaşa’ya varılır. Sağa dönünce İnönü caddesine çıkarsınız. İnönü birkaç kilometre sonra İzmir’in süvari kurtarıcısı Fahrettin Altay’a kavuşur.

    İnönü caddesinin Göztepe’ye kadar olan bölümü Hatay olarak bilinir.

    İzmir’de Hatay’ın ne işi var diye soracakları yanıtlamış olalım.

    Büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk durmak bilmeyendir.

    Düşmanı denize dökmekle yetinmez.

    Cumhuriyeti kurar, devrimleri yapar.

    Bu arada, Lozan’da eksik kalan boğazları Montrö’yle çözüme kavuşturup, bu önemli su yolları üzerindeki Türk egemenliğini pekiştirirken Ulusal Ant’ın eksiği Hatay’ı bir an olsun aklından çıkartmaz.

    Gerçekçi Atatürk, Hatay’a odaklanır. Eski Osmanlı topraklarıyla ilgili en küçük amacı ve emeli yoktur. Gereksiz serüvenleri aklının ucundan bile geçirmez.

    Sağlığı bozulan Atatürk tüm uyarıları göz ardı ederek Güney Anadolu gezisine çıkar. Elbette, böylelikle Hatay’ı fethetmeyecektir. Ama, bir ileti vermeyi amaçlamaktadır.

    “Hatay bizim hakkımızdır. Hakkımızdan vazgeçmeyiz!” demiştir bu gezisiyle.

    İzmir’deki Hatay’ın varlığını da bu tutkuya borçluyuz.

    Hatay’a yönelen Türkiye, ülkenin batı uundaki İzmir’den Hatay’a selâm durmuştur. İzmir’in Cumhuriyet dönemindeki gözde yerleşimi olan bu bölgeye 1937 yılında  Hatay adı verilmiş olmasının anlamı büyüktür.

    Bir hekim olarak Ata’nın şu sözü onur ve gurur gerekçemdir.

    “Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz!”

    Hiç kuşkusuz, Türk hekimlerine güvenmiştir Atatürk. Ancak, bu sözün ardında yatan bir başka neden Hatay tutkusudur dersek yanılmış olmayız.

    Hatay’ı ülke sınırları içine katmak için ince siyaset güden Atatürk, bozulan sağlığının emperyalist devletlerce bilinmesini istememiştir. Bu nedenle, uzunca süre yabancı hekim istememiştir.

    Bugün acının kenti olan Hatay’ın İzmir’de yaşam bulmasının öyküsü böyledir.

    Cumhuriyet ilkelerinden sapmanın, o ilkeleri hiçe saymanın bedeli Hatay’da tüm etkileyiciliğiyle gözler önüne serilmiştir.

    İzmir’deki Hatay da dertlidir kanımca bu bakımdan.

    Çarpık, kuralsız ve de estetikten yoksun yapılaşma Hatay’ı haritadan sildi.

    Canlılıkla ve doğayla barışık yaşam biçimi dpremden sele, kasırgadan kuraklığa varıncaya dek sayısız doğal afette var olmanın olmazsa olmazı.

    Hatay yeniden kurulurken bu duyarlılık gösterilsin isteriz..

    İzmir Hatay’dan, Hatay’a geçmiş olsun dileğiyle…

  • Yüzyılın depremiyle sarsıldık. Depremde saymayı bitiremediğimiz kadar çok insanımızı yitirdik.

    Yaşamımızdaki en zor sayım sürüyor.

    Nerede duracağıysa belirsiz.

    El Salvador’dan Meksika’ya, ABD’den Yunanistan’a ve elbette tek milletin ikinci devleti Azerbaycan’dan yardım toplulukları ülkemize ulaşıyor.

    Fransa hükümetinin yardımının hakkını teslim ederek Fransız (sözde gülmece) dergisi Charlie Hebdo bir kez daha sahneye çıkma fırsatını kendince kullandığını görüyoruz.

    Dergi “Türkiye Depremi” “Tank Göndermeye Bile Gerek Yok” sözleriyle kendisinden bekleneni yapıyor.

    Yıllar önce bu dergiye yönelen silahlı saldırıyı anımsayanlar olacaktır.

    Geçtiğimiz günlerde Danimarkalı insan kılıklının “Kur’an yakma” eylemini bu dergi yıllar önce çizgiye dökmüştü. Yaptıklarını karikatüre sığdıramayan Charlie Hebdocular vicdansızlıklarını “özgürlük” çuvalına koymaya kalkışmışlardı.

    Bir süre sonra düşen Rus uçağında yaşamını yitiren Rus Kızılordu korosuna yönelik vicdansız yayınıyla da ortaya çıkmakta sakınca görmemişti bu dergi.

    Ondan da önce Hz Muhammed karikatürleriyle milyarı aşkın insanı incitmeyi gülmece sayma sınır tanımazlığı sergilemişlerdi.

    O sıralarda Charlie Hebdo konusunda bizim kamuoyumuzun bile bölündüğü anımsanacaktır. Bunca kabalığa karşılık “Hepimiz Çarliyiz” diyenler eksik olmamıştı.

    Bu ve benzerlerini ikna etmekte zorlandığımızı dün gibi anımsıyorum.

    Charlie Hebdo adıyla yayımlanan paçavranın ne mal olduğunu anlamak için yüzyılın afetine eşdeğer Kahramanmaraş depremini yaşamak gerekiyormuş besbelli.

    Acımız büyük!

    Yastayız!

    Dayanışmayla acımızın biraz olsun hafifleyeceğini umarken Charlie Hebdo’nun emperyal şımarıklığı yaramıza tuz basıyor.

    Gülmeceniz de, özgürlüğünüz de, uygarlığınız da sizin olsun diyesi geliyor insanın…

    Künyelerinde eksik kalmış olan depremle alay etme hanesini de doldurmuş oldular böylelikle.

  • Her kesimden, her uğraştan insanın yurt dışı tutkusuna yabancı sayılmayız. Ülkemizdeki iş olanaklarının sınırlılığının yanı sıra var olan işlerin doyuruculuktan uzak kalmış olması önde gelen göç nedenlerindendir.

    Son yıllarda bu göçlere hekimlerin de yoğun şekilde eklendiğini gördük.

    Yakın geçmişe dek hekimlerin bu göçteki payı akademik konumla sınırlıydı. Son yıllarda her kesimden hekim özellikle Avrupa ülkelerine yöneldi. Hekim kıtlığı yaşayan Avrupa ülkeleri de hekim yetiştirmenin alacağı zamanı ve gerektireceği harcamayı göz önüne alarak yabancı dil bilmeyi kabul için yeterli saydılar. Şu anda yaşanan budur. Türkiye’de mutsuz olan hekimlerin göç isteği Avrupa ülkelerinin tek kuruş harcamadan, emeksiz, zahmetsiz hazıra konmasını kolaylaştırdı.

    Yurt dışına hekim göçünü izlemede Türk Tabipleri Birliği’nden alınan bu amaçlı belge oldukça güvenilir bir ölçüttür.

    Örneğin geçen yıl toplam 2685 hekim TTB’den belge almış. Bu yılın ilk ayını henüz geride bıraktığımızda ise 251 hekimin daha bu belgeden aldığı yansımış kayıtlara. (Cumhuriyet, 02.02.2023)

    Hemen her şeyi yadsıyan, olumsuzlukları görmeme konusunda üstün beceriye sahip hükümetimiz geçen yıl bu durum karşısında, göçten söz etmeksizin hekimlere yönelik “beyaz reform” adı altında iyileştirici düzenlemeler yapmıştı. Düzenleme özlük haklarının bir ölçüde ve göreceli olarak iyileştirilmesini sağlamıştı. Buna bağlı olarak da kamuya hekim geri dönüşünde gözle görülür bir devinim saptanmıştı.

    Son sayılar ve sınır ötesi hekim göçünün hız kesmeden sürüyor oluşu sorunun yalnızca parasal iyileştirmeyle çözülemeyeceğini düşündürüyor.

    Çok açıktır ki, gönül bağı sorunu vardır ortada.

    Parasal durum iyileşse bile Türkiye’de mutlu olamayacağını öngörme duygusu önde gelen göç nedeni olarak varlığını sürdürmektedir.

    Saygınlığın aşındırılması, çözüme kavuşturulmak şöyle dursun her geçen gün tırmanan şiddet ve tüm bunlara eklenen aşağılayıcı yaklaşımlar da bir o kadar önemli göç etkenleri olarak boy gösteriyor.

    Diğer yandan, hekimlerin ülke dışına göçü mutluluk ve esenlik güvencesi sağlar mı? Yanıtını kestirmesi zor olan bu soruya da olumlu karşılık vermek kolay değildir. Kesin olan bir şey varsa gidenlerin buradan daha kötü olacak değil ya düşüncesi içinde olduklarıdır.

    Hekim göçü söz konusu olunca belleğimde canlanan bir olayı paylaşmakta yarar görüyorum.

    Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkede hekim başta olmak üzere hemen her alanda yetkin insan yetiştirmek neredeyse olanaksızdı. Bu nedenle, Cumhuriyeti kuranların ilk yaptığı işlerden birisi Avrupa’ya öğrenci göndermek oldu. Orada yetişen hekimler, mühendisler, hukukçular ve başka birçok alandan uzmanlar ülkenin kuruluş sürecine etkin katkı verdi.

    Onlardan birisi olan Prof Dr Mahmut Sadi Irmak adını kimi okurlar anımsayacaktır. Öncelikle hekimdir. Ama, Türkiye’ye kısa süreli de olsa başbakan olarak da hizmet vermiştir. Almanya’ya gönderilmiştir.

    Sirkeci garında treninin kalkmasını beklerken derin düşüncelere dalmıştır.

    Yabancı bir ülkede nasıl yaşayacaktır?

    Oraya uyum sağlayabilecek midir?

    Parası yetecek midir?

    Devlet tüm bu gereklilikleri karşılayacak mıdır?

    Kaygıyla sarmalanmış beklerken posta dağıtıcısının tiz sesiyle irkilir.

    “Mahmut Sadiii, Mahmut Sadiii…”

    Mustafa Kemal’in telgrafını getirmiştir.

    Bir solukta okur telgrafı.

    “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum. Birer ateş topu olarak döneceksiniz.”

    Bu iki tümcelik telgraftan sonra Mahmut Sadi kaygılarının yersizliğini fark eder. Hatta, biraz da utanır kendinden.

    O dönemde devletin en üstündeki kişinin yetişmiş insana bakışı ve onlarla kurduğu gönül bağını bu telgraftaki iki tümceden daha iyi tanımlayabilmek olası mıdır?  

    Bir yanda “giderlerse gitsinler” diyen devlet doruğu diğer yanda gönül alan, özendiren, itici güç oluşturan kurucu önder.

    Mahmut Sadi gibi gidenlerden, gelmişken burada kalalım diyen çıkmadı. Yeni bir ülke, önemli hedefler ve elbette kendilerine değer veren bir ülke yönetimi vardı o yıllarda. Gidip de dönmemek olmazdı. Dönüp de var gücüyle çalışmamak da.

    İnsanların ülkeleriyle olan gönül bağı yenilenmedikçe, önlenemeyen hekim göçünü konuşmayı, yazmayı sürdüreceğiz. Elbette sorun hekimlerle sınırlı değil. Ama, güncel olduğu için hekimlerin öne çıktığını söyleyebiliriz.

    Tıpta, teknolojide ve akla gelebilecek başka alanlarda atılım yapacaksak, sıçramaya niyetliysek işe insan varlığımızı korumakla başlamamız olmazsa olmaz gerekliliktir.

  • Dalya yılındayız. Yakın tarihimizin pek çok önemli olayını 100. Yılında kutlamak, anmak ve daha da önemlisi değerini anımsamak zamanı da diyebiliriz.

    Yakında İzmir İktisat Kongresi’nin 100. Yılı kutlanacak.

    Sonra Lozan ve yılın sonuna doğru Cumhuriyet 100. Yaşını dolduracak.

    Bir de “mübadele” var.

    Anadolu’da yaşanan ve tümüyle emperyalist kurgu ürünü olan boğazlaşma sonrası yapılan antlaşmayla nüfus değiş tokuşu.

    Hiç kuşkusuz insani yanı var bu değiş tokuşun. İnsanların ata yurtlarını bırakıp uzaklara göçmek zorunda kalması doğal olarak sayısız acıklı yaşam öyküsünün yazılmasına yol açmıştır.

    Şu sıralarda bu olaya ilişkin sergi ve yazılar da sıklaştı.

    İzmir’de geçen yılın sonunda açılan “Gâvur Mahallesi” sergisi sanatsal bir etkinlik. Sergideki yapıtlar da etkileyici. Ancak, mübadele nedeniyle yaşanan olumsuzluklar üzerinden bu zorunluluğun hedefe konması, dolayısı ile de Cumhuriyet’e inceden de olsa saldırı fırsatı kaçırılmamış belli ki. Bu saldırının sergiyi gezenlerin çoğunluğunca fark edilmemiş olması ayrıca ilginç.

    İzmir ölçeğinde tanınan, sevilen, sayılan ve düşünceleri ilgi gören bir yazarın “mübadele gerekli miydi?” sorusu üzerine bir şeyler yazmamak olmazdı.

    Ege’nin iki yakası arasında milyonu aşkın insan yer değiştirdi mübadeleyle.

    Bugünden bakıldığında, o günün koşulları göz ardı edildiğinde alabildiğine eleştirilecek bir antlaşma olarak görülebilir. Bu yapılırken de çoğu zaman olduğu gibi tarihselliğin o günün koşullarına ve zorunluluklarına göre değil de bugünün koşullarına göre değerlendirilmesi hatasına düşülüyor.

    Bundan 100 yılı aşkın süre önce özellikle Batı Anadolu’da ve Anadolu’nun diğer birçok yerinde emperyalist güdümlü bir işgal yaşandı. Bu işgaller içinde Yunanlarınki farklı niteliktedir. Yunanlarınki Rum nüfusu devindiren bir özelliğe de sahip oldu. Bu tuzağa düşülmemesi dilenirdi. Ama, ne yazık ki düşüldü. Anadolu’nun Rum nüfusu Yunan işgalini sevinçle ve coşkuyla karşıladı. Elbette, onyıllar boyunca komşuluk ettikleri Türklere sevgiyle yaklaşanlar da eksik değildi. Ama, onların bu bilgece yaklaşımı boğazlaşmanın önüne geçemedi. Olanlar oldu.

    Bir yandan saldırgan Yunan ordusu diğer yanda onları aratmayan Anadolulu Rumlar. “Mübadele olmak zorunda mıydı” sorusunu soranların aklına her nedense Anadolu Rumlarının Yunan ordusuna asker vermeleri gelmez. Yunan vahşetine Yunan tarafından tek karşı duruş komünist kaynaklıdır. Onlar da tüm çabalarına karşın engelleyememişlerdir bu olumsuzluğu.

    Şimdi sormak gerek!

    Bu denli boğazlaşmış iki toplum hiçbir şey olmamış gibi komşuluk etmeyi, yan yana yaşamayı sürdürebilir miydi?

    Bir başka soru da şu olabilir.

    Varsayalım ki mübadele olmadı.

    Anadolu’da kalan Rum nüfus zamanla Yunanistan’ın irredantist (toprakları dışındaki soydaşlarını koruma, kollama, kurtarma) emellerine konu olabilir miydi? Aradan geçen yüzyıldan sonra bir kez daha emperyalizmin özendirmelerine tutkuyla sarılan günümüz Yunanistan’ının böyle bir hevesten kendisini kurtaramayabileceğini saptamak abartı sayılır mı?

    Bu iki soru yanıtlanmadan mübadeleye 100 yıl sonra yönelen eleştirileri sağlıklı değerlendirmek olası değildir kanısındayım.

    Son olarak!

    Mübadelenin hiç mi kusuru yoktu diye soracaklara yanıt vermiş olalım.

    Anadolu’da yaşayan, Türkçeyi Yunan harfleriyle yazan, Ortodokslar mübadele dışında bırakılsalar iyi olmaz mıydı?

    Ben de bu soruyu soruyorum.

    Her şeye karşın, o günün zorlu ve olumsuz koşulları altında mübadele olabildiğince sorunsuz gerçekleştirilmiştir demekten alamıyorum kendimi.

    Bir yanda barış ve esenlik içinde yaşam koşulları oluşturma isteği diğer yanda onyıllarca süren komşuluğun boğazlaşmaya varan acıklı sonu!

    Hangisini seçmeliydi Cumhuriyeti kurma hazırlığındaki kadrolar?

    Mübadeleyi boy hedefi yapmazdan önce bakınız emperyalizme derim…

  • “Yeter söz milletin!” 14 Mayıs 1950 seçimlerine damga vuran savsöz olarak bilinir. Her ne kadar milletin gururunu okşasa da gerçekte “karşıdevrim”in oy gücüyle yönetsel yetkiye kavuşmuş olmasını simgelemektedir.

    14 Mayıs 1950 görünürde çok partili demokrasiye geçişin iktidar değişikliği günü olsa da, devrimler kökleşmeden ve özümsenmeden girişilen denemenin yarattığı sonuçlar 1950-1960 arasındaki acı deneyimlerle çarpıcı şekilde yaşanmıştır.

    14 Mayıs’ta başlayan 27 Mayıs’ta sonlanan döneme ilişkin okuyabildiğim kaynaklardan birisindeki şu bilgi belleklere çivilenesidir.

    “1932’de başlatılan Türkçe ezan ve yakarışa 16 Haziran 1950’de son verilmiştir.” “Yeter söz milletin” savsözünün arkasına saklananların ilk uygulamayla birlikte verdiği işaretle çağdaşlık yolundan dönerek yeniden din-tarım toplumuna yöneldiklerini ve gerçek amaçlarını dışavurduklarını anlamak için daha fazla kanıt aramaya gerek olmadığı açıktır.

    Aradan geçen üç çeyrek yüzyıla yakın zamandan sonra 14 Mayıs’ın bir kez daha tutunacak dal olarak görülmesi ilginçtir.

    İki 14 Mayıs arasında kısa bir karşılaştırma yapmakta yarar var.

    • Yeterince hazırlık yapılmadan, devrimler tamamlanmadan, kökleşmeleri sağlanmadan ve yeterince güvenceye kavuşmaları beklenmeden gidilen çok partili 14 Mayıs 1950 seçimleri sonrasında her şeye karşın kavgasız gürültüsüz bir görev değişimi yapılmıştır. Bu önemli ayrıntı bile Cumhuriyeti kuran kadroların olgunluğunu, bilgeliğini ve sağduyusunu yansıtması bakımından anlamlıdır.
    • Geldiğimiz noktada 14 Mayıs 2023 seçimlerinden sonra bu olgunluğun ve sağduyunun yinelenmesi öncelikli beklentidir. Bu beklentinin oluşmuş olması bile yeterince ürkü ve kaygı kaynağı olarak tarihteki yerini almıştır.
    • 1950 14 Mayıs’ında tek partiden çok partiye geçiş söz konusudur. Tek parti olanağını her şeye karşın elinde tutabilecek bir istenç görevi karşıtına bırakma doğrultusunda ikileme düşmeyerek olumsuz beklentileri boşa çıkartmıştır.
    • 2023 14 Mayıs’ında ise tersine bir dönüşümden kaygı duyulmaktadır. Beş yıl önce girilmiş olan tekli yönetsel anlayışın yarattığı sayısız sorun görmezden gelinirken, bu olumsuzluğun pekiştirilmesi olasılığı bile başlı başına bir sorun olarak kendisini göstermektedir.
    • Yakındaki 14 Mayıs’ın öne çıkan bir başka özelliği anayasadışılıkla özdeşleşmiş olmasıdır. Olağan zamanındaki seçimde adaylığı olanaksız olan şimdiki Cumhurbaşkanının öne alınan seçim yoluyla kendisine meşruiyet sağlama çabası içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu meşruiyet gereksiniminin TBMM kararı koşulu gerektiren erken seçim yerine tek kişinin kararıyla giderilmesi yoluna gidilmiş olmasının da ayrıca irdelemeyi ve karşı çıkmayı gerektirdiği açıktır.
    • Önceki 14 Mayıs’ı izleyen 10 yılın her geçen gün sıklaşan anayasadışılıkla anıldığı düşünülürse, bu 14 Mayıs’a giden yolun da anayasaya aykırı bir kararla açılmış olması bir rastlantı mıdır sorusunu sormak gerekli olmanın ötesinde kaçınılmaz görevdir.

    Her koşulda iktidar olmayı önemseyen iktidarın başka pek çok seçenek gibi 14 Mayıs metaforuna sığınma gereksinimi duymasını umarsızlığının göstergesi olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

  • Emekli korgeneral Hasan Kundakçı yalın bir vatandaş olarak aramızdan ayrıldı. Süreli sağlık denetimi için gittiği sağlık kuruluşunda yaşamını yitirdiği haberleri yer aldı basında. Önemli kişilik olmakla birlikte medyada pek de yer almayan biriydi. Ölümüy medyada yer buldu doğallıkla.

    Bölücü teröre göz açtırmayandı. Silahını yanından ayırmadığı için “tamburacı paşa” olarak da bilindi.

    Kamuoyundaki tanınırlığı 1996’da Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri komutanlığı sırasında yaşanan bir olaya dayanır.

    Kıbrıs Rum kesiminde toplanan motosikletlilerin amacı kışkırtmadır. Motorlarıyla sınırı geçip Girne’ye gidip döneceklerdir. Bu eylemlerine de Türk bayrağını gönderden indirerek başlayacaklardır. Böylelikle küresel ölçekte ses getirmeleri, tanınmaları sağlanacaktır.

    Sınırdaki bayrak direğine tırmanan ve Türk bayrağını indireceğini sanan bir maskara Kundakçı paşanın buyruğuyla vurulur. Bayrak değil ama bayrağı indirmeye çalışan indirilir. Şımartılmış eylemcilerin beklemediği bir karşılıktır.

    Oysa, Kundakçı paşa girişilen eylemin anlamını ve önemini kavramış bir askerdir. Bayrağın indirilmesine seyirci kalmak vatan toprağına sahip çıkmamakla eşdeğer bir eylemdir. Herhangi bir yurttaş için önemli olan bu gelişme bir asker ve özellikle de bir komutan için çok daha önemlidir ve onur kırıklığı kaynağı olacaktır.

    Böylesi bir onur kırıklığına yol açmamanın yolu bayrağı indirmeye çalışanı indirmektir. Kundakçı paşa gözünü kırpmadan gereğini yapmıştır.

    Bu eylemi sonucunda adı İnterpolün arananlar listesine eklenmiştir. O olaydan sonra 27 yıl boyunca Türkiye sınırları dışına adım atmamıştır. Böyle bir kısıtlılıktan ötürü hoşnutsuz olduğuna ilişkin tek serzenişte bulunmamıştır.

    Kundakçı paşanın ölümü, onun ve onun gibiler için olağan olan duyarlılığını anımsatmış oldu.

    Ölümünden önceki günlerde yaşananları da kısaca gözden geçirelim :

    • Altılı masaya paraşütle indirilen ve bugün yaşananlardan sorumlu olmak şöyle dursun yakınan ve üst perdeden emperyal seviciliği yapan bir siyasi önder Türklüğü tartışmakta sakınca görmedi. Diyelim ki o bu çılgınlığı sergileme özgüveni gösterdi. Onun bu çılgınlığına sessizle karşılanması çok daha önemliydi.
    • Yine altılı masanın AKP artığı bir başka üyesi altılı imza incisine, “gün gelecek her Türk Kürtçe öğrenecek” sözleriyle bir başkasını ekledi. Hak ettiği tepkiyi gördü mü? Ne gezer!
    • Kundakçı paşanın kemiklerini sızlatan bir başka olay altılı masanın başoyuncusundan kaynaklandı. Bölücülük senaryolarına kapılarını ardına dek açan kurucu partinin genel merkezindeki bir görüşmede Türk bayrağı indirildi. Etnikçileri incitmemek, küstürmemek amaçlı olduğu anlaşılan bu eylemde kimsenin de burnu kanamadı. Kimselerden dişe dokunur tepki gelmedi.

    Kundakçı paşanın ölümünün çağrıştırdıklarıydı aklıma geliverenler.

    Yüce anısına saygıyla…

  • Türkiye’de öteden beri olan bir alışkanlığın yerleşikleştiğini görüyoruz. Ne zaman aşılması güç bir sorun olsa, toplumda gerginliğe yol açan bir gelişme yaşansa ülkenin bir yerlerinde ya petrol, ya gaz ya da değerli maden bulunduğu haberleri paylaşılır.

    Gün kurtarılmıştır. Amaca erişilmiştir.

    Geçtiğimiz aylarda gelenek bozulmadı. Bu kez Karadeniz’de gaz kaynaklarına ulaşıldığı haberi doğrudan cumhurbaşkanı tarafından verildi. Birkaç gün önce de bulunan gazın kullanıma sunulacağı her iyi haber gibi cumhurbaşkanınca paylaşıldı.

    Kısa yoldan varsıllaşmak, gönence erişmek yalnız Türkiye’de değil küresel ölçekte ilgi gören bir çekiciliğe sahip.

    Bir tür define avcılığıdır yapılan.

    Bir günde yaşamın değişmesi, varsıllığa erişilmesi kuşkusuz insanı içine çeker.

    Emeğe, çabaya ve başka zorluklara katlanmaya gerek kalmaması az şey mi?

    Tıpkı kurtarıcı aramak gibi bir şeydir bu yolla sıçrama yapma beklentisi.

    Bugünlerde yaklaşan seçimler nedeniyle “aday kim olmalı” tartışmaları da aynı anlayışın ürünüdür. Nasıl bir program ya da nasıl bir yönetim sorusu yerine “kurtarıcı” aramak. Elbette çok daha kolay bir yol. Ama, o kurtarıcının birkaç yüzyılda bir kendisini göstermesi göz ardı edilmek koşuluyla.

    Gelinen aşamada çabaya ve emeğe değil de anlık kolaylıklara bel bağlayan güzel insanımız kandırılmaya açık olduğunu haykırırcasına tatlı düşlere dalıp gidiyor. Karadeniz gazıyla birlikte paramızı buharlaştıran enerji giderlerinin yerine çok basamaklı faturaları buharlaştıran dönem açılacak. Biraz daha yazarsam bu satırların yazarı olarak ben de kendimi bu çekiciliğe kaptırabilirim. Bu nedenle burada bırakmak en iyisi.

    Birden bire bulunan ya da kavuşulan bir yeraltı ya da yerüstü varsıllığının toplumların yaşamında yol açtığı acıklı gerçekler tarihte yerini almış olsa da, insanın serüvenci ve düşlere dalmaya eğilimli yapısı olumsuzlukları fark etmeye engel olabiliyor.

    Hazıra dağ dayanmaz deyişi pek çok kez yaşanmıştır tarihte.

    Dünyanın ilk fatihleri sayılan İspanyolların karşılarında uzun süre önemli güç olmamasına karşın yaşadıkları düş kırıklığı her an anımsanmaya değer bir tarihsel gerçektir. Orta ve Güney Amerika’nın tonlarca altını ve gümüşü İspanyol savurganlığı ve akıldışılığıyla dipsiz kuyuda yok olup gitmiştir.

    Herhangi bir arama motoruna Hollanda Hastalığı yazdığınızda karşınıza çıkacak olan milyonu aşkın sonucun birkaçına göz atmak bile gaz ya da petrole kavuşan bir toplumun başına gelebilecekleri anla(t)maya yetip de artar.

    İleri teknoloji ürünlerinde kullanılan bor madenine bakalım. Dünyadaki borun % 70’ini elinde bulunduran Türkiye boru katma değeri yüksek ürüne dönüştüremeyince yaşananlar ortadadır. Bugün için bordan yapabildiklerimiz el dezenfektanı ve deterjanla sınırlanmış durumda. Durum böyle olunca kazma kürekle yapılan bor madenciliğinde tonu 200 doları bile bulmayan bir varlık elde ederek kalkınmak olanaksızlaşıyor. Borun tonunu 200 dolardan alanların tonu yüzbinlerce dolara ürünlere dönüştürdüklerini belirtmekle yetinelim.

    Hemen her yıl rekor kıran dışsatımımızın kilo başına 1 USD’nin biraz üzerinde gelir getirmesine karşılık bir kiloluk dışsatımından onbinlerce dolar gelir elde eden ülkeler olduğunu bilmek yararlı olacaktır.

    Bir başka örnekle sürdürelim.

    Devlet olma geçmişi 100 yıl olan Finlandiya’ya bakalım. Varlığı çok daha eskilere dayanan Finler 100 öncesine dek başka ülkelerin egemenliği altında dolayısı ile bağımlı olarak yaşamışlar.

    Yüz yıl önceki bağımsızlıkla birlikte eşine benzerine zor rastlanır bir sıçrama yapmışlar.

    Hemen belirtelim ki, Finlandiya topraklarının altında para edecek bir varsıllığa kavuşmamış. Topraklarının üstündeki biricik varsıllığı ise su ve ağaçtan öteye geçmemiş.

    Bugün kişi başına 50.000 USD’yi aşan ulusal geliriyle göz kamaştıran Finlandiya’nın bu sonuca erişirken attığı en önemli adım insana yaptığı yatırım olmuş. Başka deyişle, “ne yapacaksa insan yapacak, en değerli varlık odur” diye düşünmeyi yeğlemiş. Elbette, kısa zamanda erişilmemiş başarıya. Ama, sabırla ve kendişne güven duygusunu besleyerek ulaşılmış bugünkü düzeye.

    Finlandiya’nın bu başarısı Cumhuriyet’i kuranların da ilgisinden yoksun kalmamış. Atatürk’ün askeri okullarda okutulmasını istediği “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı da bu ilginin kanıtıdır.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılanlara göz atıldığında toplumun yarısı demek olan kadının toplumsal yaşama sokulduğu, tüm olumlulukları yaratacak olan insanın eğitimine önem verildiği, bağımsız bir ülke olmanın olmazsa olmazı olan üretici ve kendi kendine yeten bir ekonomi anlayışının rehber alındığı görülür.

    Sözün özü!

    Karadeniz’de ya da bir başka yerde bulunmuş/bulunacak gaz ya da petrolün, Anadolu’nun herhangi bir yerinde belirlenecek varsıl değerli maden yataklarının gönenç getirmesi güvencesi yoktur.

    Aklını kullanmak, doğru yol ve yöntemleri yerleştirmek, çağdaş yaşam anlayışından sapmamak olmazsa olmazların önemli bir kaçıdır.

    Dilemem ama Karadeniz gazı Türkiye’nin yıkımına neden olmasın!

  • Ortada Mustafa Kemal, sağda Lütfi Müfit (Özdeş)

    (https://tr.wikipedia.org/wiki/Lütfi_Müfit_Özdeş#/media/Dosya:(15_July_1906)Beirut,_Mustafa_Kemal_Atatürk_with_Lütfi_MüfitÖzdeş.jpg)

    Yirmi yıllık AKP iktidarının dış politikasını hoyratlık, öngörüsüzlük ve ilkesizlikle betimlemek hiç de haksızlık olmaz.

    On yıldır süregelen Suriye sorununun sonuna geldiğimizi sandığımız sırada iktidardan yana olduğu bilinen, önceki yıllarda kimi etkin görevlerde bulunmuş akademik unvanlı Yasin Aktay’ın şu sözleri umut kırıcı olduğu kadar irkilticidir: “Halep’in denetimi Türkiye’de olmalı!”

    Milli Savunma Bakanı ve MİT Başkanı’nın Suriyeli eşdeğerleriyle görüşmelerinin üzerinden çok geçmemişken bu sözlere anlam vermek, tutarlılık aramak olanaksız elbette.

    Diğer yandan, iktidarın bu türden ikircikli söylemlerine ve yaklaşımlarına da alışığız.

    Örneğin, bir bakan muhalefeti Amerikan seviciliğiyle suçlarken, saraydan birinin NATO ya da Batı güzellemesi yapması hiç de olağandışı bir gelişme sayılmamaktadır artık.

    Acı olan gerçek Türkiye’nin 10 yılı geçkin süredir komşu Suriye’nin topraklarında gözü olduğu izlenimi vermiş olmasıdır. Adam yerine konmayacak unsurlarla bağlaşıklık içinde olmamız yanı başımızda bir çıbanbaşı oluşturmanın yanı sıra devlet olarak da saygınlığımızı yerlere düşüren bir tutum olmuştur.

    Buna benzer yanlışlığın geçen yüzyıl başında da sergilendiğini anımsamamak olanaksız.

    Şam’da konuşlu Osmanlı 5. Ordusunda yaşananlarla bugünküler karşılaştırıldığında tarih yineliyor demek kaçınılmaz.

    Mustafa Kemal ve yakın arkadaşı Lütfi Müfit (Özdeş)’in tanıklığıyla aktarmış olalım.

    Yıl 1905-1906 Şam’daki Osmanlı ordusu geceleri köyleri basmakta ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğu ahaliyi soymaktadır. Ordunun tepeden tırnağa tüm birimleri bu baskınların içindedir. Elde edilen ganimet hiyerarşiye uygun şekilde pay edilmektedir. Böylesi bir düzeneğin dışında kalmak neredeyse olanaksızdır.

    Mustafa Kemal ve arkadaşı Lütfi Müfit bu vicdansız ve ahlâksız kurgunun dışında kalmıştır. Mustafa Kemal’in tüm baskılara karşın bu eylemin dışında kalmış olması kendi deyişiyle yarının adamı olmasıyla açıklanabilir.

    Bu ürpertici gerçeği çözümlemek gerekirse Osmanlı devletinin o yıllarda bile yıkılmış olduğu saptamasını yapmak yanlış olmaz.

    Bu olaydan sonuç çıkartmak gerekirse, biz Türkler Suriye topraklarını Birinci Dünya Savaşı’ndan çok önce yitirmişiz demektir.

    Ahalisinin malında gözü olan bir devlet ve ordu olabilir mi?

    Olursa böyle olur!

    Bu olayın üzerinden bir yüzyılı aşkın süre geçtikten sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin komşu toprağında gözü olduğu izlenimi yaratmış olması da Osmanlıcılık hastalığının ürünü olarak değerlendirilmelidir.

    Mustafa Kemal’in kararlılığı ve aklıyla Hatay’ı ulusal ant topraklarına katan Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye’de batağa saplanması Cumhuriyet dış politikası çizgisinden sapılmasıyla da bire bir ilintilidir.

    Hatay için yaşamını tehlikeye atan Mustafa Kemal’den Osmanlıcı düşler uğruna askerinin, vatandaşının ve en az onlar kadar önemlisi vatan toprağını tehlikeye atan Suriye serüvenciliğine savrulmak başka nasıl tanımlanabilir?

    Osmanlı ordusu kendi vatandaşını soymaya başladığında imparatorluk çoktan yıkılmıştı.

    Komşu toprağına göz koyabilen serüvencilikten geriye dönüşe direnenleri görmemek, duymamak dileğiyle…

    En küçük eleştiriyi hakaret sayan, farklı düşünceye kolaylıkla hıyanet yaftası asabilen otokratik anlayışın Halep Türkiye’nin denetiminde olmalı sayıklamasına hoşgörüsü(!) anlaşılabilir gibi olmasa gerektir.

    Bundan 100 yıl önce ulusal ant dışındaki topraklardan vazgeçmek akılcılığın gereğiydi. Bugün, ulusal ant sınırları içindeki topraklardan vazgeçmenin akıldışılığın ürünü olacağı akıldan çıkartılmamalıdır.

  • 1919’dan başlayarak günümüze kadar Türkiye’de yaşanan önemli olayları zamandizinsel olarak sıralayan bir kitaba göz atıyorum.

    Cumhuriyetle birlikte Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşama geçirdiği pek çok devrimi ayrıntısıyla değilse de biliriz. En azından işitmişliğimiz ya da tanışıklığımız vardır. Şeytan ayrıntıda gizlidir sözüne uygun olarak başka pek çoğuna bu kitapta rastladım.

    Örneğin otuzlu değil yirmili yıllarda tütüncülük, bağcılık ve yumurtacılık kongreleri toplanmış. On milyonu biraz geçkin ama önemli sayıda yoksul, yoksun ve daha da kötüsü sağlıksız insandan oluşan nüfusu beslemek ve gönençli kılmak öncelikli amaç olmuş.

    Bu bilgilere sayısız fabrikanın kuruluş kararını eklemekte yarar var.

    Turhal şeker fabrikası kurulması kararının üzerinden 1 yıl 13 gün geçtikten sonra baca tüttürmeye başlamış. Ceklerle, caklarla zaman geçirmemiş cumhuriyeti kuranlar.

    Bir başka yasal düzenlemeye daha rastladım ki paylaşılasıydı.

    Yıl 1924!

    TBMM “izinsiz ağaç kesmeyi yaptırıma uğratan” bir yasa çıkartmış.[1]

    Cumhuriyeti ve onu kuranları pek çok şeyle özdeşleştirmişizdir.

    Çağdaşlaşma, ilerlemiş toplumları yakalama, endüstrileşme, kendi kendine yeten bir ülke olma, kadın ve çocuk devrimi… Liste uzatılabilir. Bu uzun listeye çevrecilik eklenmezse eksik kalır.

    Ağacı ve dolayısı ile doğayı koruma güdüsü bir kaçınılmaz göreve dönüşmüştür cumhuriyetçiler için.

    İlk bakışta şaşırtıcı gibi görünen bu yasal düzenlemeye belleğimi yokladıktan sonra şaşırmadım.

    Atatürk’ün bir ağaç için Yalova’daki köşkü raylar üzerinde yürüttüğünü ya da Çankaya köşkünün bahçesinde geçişe engel olan ağaçları kesmek yerine yolun düzeyini düşürttüğünü anımsadığımızda ağacı korumak için yasa çıkartılmış olmasına şaşırmak gereksizleşir.

    Unutmadan eklemek gerek.

    Ankaralılara ya da Ankara’yı bilenlere yabancı gelmeyecektir. Söğütözü’nde çepeçevre gökdelenlerle sarılmış olsa da Atatürk’ün yaptırdığı bir koliba vardır. Atatürk’ten kalan her şey gibi o da yıkılmaya bırakılmış olsa da direnmeyi sürdürmektedir. İşte o kolibanın yapıldığı yerde bulunan ağaçlar bile başka bir yere taşınıp yaşamlarını sürdürmeleri sağlanmıştır.

    Gökdelen vahşetine kurban giden koliba bile başlı başına bir çevrecilik dersidir.

    Elbette almasını bilene!

    Atatürk’ün hemen her gün geçtiği yolda bir iğde ağacı eksilmiştir. Hemen ne olduğunu sorar ağaca. Yol genişletmeye kurban edildiğini öğrenince gözyaşı döktüğünün tanığı vardır.

    Günümüzde öne çıkartılan ve işi türcülüğe vardıran “insancılık” anlayışının tersine Atatürk’te canlılığa saygı ve sevginin derin izlerine rastlanır. Bir hayvan, bir ağaç ya da o ağacın dalı da insan kadar önemlidir ona göre. İnsanın doğayla uyumlu biçimde ve doğaya üstünlük taslamaksızın yaşaması gereğinin altını çizmiştir pek çok doğacı eyleminde.

    Toprak-yaprak-bayrak üçlemesini rehber edinen başka bir önder gelir mi aklınıza?

    Bu önemli ayrıntıları öğrenmekte ve özümsemekte sonsuz yarar var.

    Dünyanın ve Türkiye’nin koşar adım ilerlediği yolun sonu felaket olduğuna göre çevre duyarlılığı ve çevrecilik her geçen gün daha fazla önem kazanmaktadır.

    Uzaklardaki örneklere öykünen, onları rehber edinen çevrecilerimizin yanı sıra tüm Atatürk ve Cumhuriyet tutkunlarının, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların da katıksız birer çevreci olduklarını bilmelerinde yarar olduğu kuşkusuzdur.

    Günümüzde iyice kendisini gösteren bir başka gerçek Türkiye’nin mavisinin, yeşilinin, ağacının, çiçeğinin, böceğinin de başka varlıklarıyla birlikte yağmalanmakta ve yıkıma uğratılmakta olduğudur. Çevreci olmak günümüzde önemli bir vatanseverlik ölçütüne dönüşmüştür.

    Bu bağlamdaki gücün köklerini de cumhuriyette bulabileceğimizi anımsatarak…


    [1] Emre Kongar-Zülal Kalkandelen, Devrimin ve Karşıdevrimin Yüzyılı. Savaş, Devrim ve Tepkiler, Cilt 1, 1919-1971, Remzi Kitabevi, 2022.

  • Önceki Papa XVI. Benediktus 1 milyar Katolikliğin 2005-2013 tarihleri arasındaki ruhani lideriydi. Bundan 10 yıl önce istifa ederek yerini şimdiki Papa’ya bıraktı.

    Papanın ruhani önder olmasının yanı sıra taşınır/taşınmaz nitelikte milyarlarca Avro tutarındaki varlığın da yöneticisi olduğu unutulmamalı.

    Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren XVI. Benediktus’tan söz edilirken “ortaçağdan bu yana istifayla görevi bırakan tek Papa” olduğu bilgisinin altı çizildi.

    Beş yüz yıla varan zaman aralığı için göz ardı edilemeyecek bir özellik olduğu kuşkusuzdur.

    Görevi bırakma gerekçesi olarak “sağlık durumu” gösterilmişti. Böyle bir gerekçenin üzerine 10 yıl yaşam sürüldüyse sağlık durumunun olumsuzluğu çok da akla yatkın olmasa gerektir.

    Tümcenin ya da bir başka öykünün içinde “istifa” sözcüğünün geçmesi bile bu kuruma hasret kalan biz Türklerde ilgi uyandırmaya yetip de artıyor. Türkiye dışında da alıcısı olduğu anlaşılıyor uluslararası haber kurumlarının bu noktaya odaklanmasından.

    Şeytanın gör dediğine yönelmekten alamıyor kendisini insan.

    XVI. Benediktus’un yaşamına şöyle bir göz atmak yararlı olacaktır. Elbette Papalığa ya da dinselliğe tutkuyla bağlılığımızdan yapmayacağız bunu.

    • Down sendromlu kuzeninin yaşamına Nazilerce öjeni politikası kapsamında son verilmesinin yaşamını etkileyen ilk önemli olay olduğu yazılıyor kaynaklarda.
    • İlahiyat öğrenimine II. Dünya Savaşı nedeniyle ara vermek zorunda kalmış. Kendisini Nazi hava kuvvetlerinde asker olarak bulmuş. Hatta, savaş sonunda kısa süreli savaş tutsaklığı bile olmuş.
    • Yaşamında derin iz bırakan bir başka gelişme 68 olaylarıymış. Bir dersinin bu olaylar sırasında yarım kalması sonrasında din konusunda köktencileşmiş. Dini ve dolayısı ile Katolikliği yaşamın önemli bir öğesine dönüştürme gereğine bu olaydan sonra karar vermiş.
    • XVI. Benediktus, dinsel çevrelerde kendisini gösteren daha özgürlükçü yaklaşımlar ve yorumlar yerine daha katı bir anlayışı yaşama geçirme çabası içinde olmuş. XVI. Benediktus’un bu tutumuyla kendisinden önceki Papa II. Jean Paul’ün izinden gittiği de söylenebilir.
    • Bir Alman olan ve Hıristiyanlıkta reformun da öncüsü sayılan Martin Luther’e yanıt olarak Papa seçildiğinden bile söz edenler olmuş.
    • Katolik köktenciliği kapsamında Müslümanlardan ve Müslümanlıktan da esirgememiş katılığını.
    • Papa II. Jean Paul’ün Polonyalı olması ve bu göreve soğuk savaş sırasındaki dengeleri değiştirmek amacıyla da seçilmiş olması unutulacak gibi değildir. Onun “rotweilleri” olarak da gösterilen XVI. Benediktus çözüme kavuşturulan soğuk savaş sorunundan sonra bu kez Latin Amerika’daki dikta yönetimlerine verdiği ustaca destekle üzerine yüklenen işlevi başarıyla yerine getirmiştir.

    Yazının başında XVI. Benediktus’un istifası için gösterilen sağlık gerekçesinin inandırıcılıktan uzak olduğuna değinmiştik. Görünürdeki sağlık nedenlerinin derininde “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışının olduğundan söz edildiğini anımsıyoruz.

    Bizim de tanışık olduğumuz bir gerekçe 10 yıl önceki istifanın ana nedeni olarak belirleniyor : “Çocuk istismarı” ve “cinsel taciz”

    İstifasıyla yüceltilen önceki Papa en iyi olasılıkla Vatikan’da yaygınlaşmış olan çocuklara yönelik suçların örtbas edicisi olarak geçmiş tarihe. İstifası üzerinden yüceltilmesi yerine neden hesap vermediği sorgulanması gerekenlerden biri olduğu da açıktır.

    Diğer yandan, kapalı kapılar ardındaki gizemi bir türlü açığa çıkartılamayan cinsel içerikli olgulardan akçeli işlere sıra gelmez. Geçmişte cennet pazarlamacılığıyla varsıllaşanların günümüzde dünya malı üzerinden hatırı sayılır kazançlar sağladıklarını eklememiş olmayalım. Vatikan hiçbir şey değilse bile milyarlarca avroluk servete sahip olan, o serveti serbest piyasa kuralları çerçevesinde büyüten yükte hafif pahada ağır bir devletçiktir demek yanıltıcı olmayacaktır.

    XVI. Benediktus’un görece özgürlükçü din anlayışına açtığı savaşın sonrasında genelde Hıristiyan çevrelerde özelde ise Katoliklik ortamında kilisenin serbest düşüşe geçtiğini öne sürenlere sıkça rastlanıyor çeşitli ortamlarda.

    Her nedense bu durum bana bizdeki “deizm yükselişte” kaygılanmalarını çağrıştırdı.