• “Ağaçsız toprak vatan değildir.”

    Mustafa Kemal Atatürk

    Yokluğunda da hakkında kitaplar yazılan, hemen her gün bilinmeyen bir yanı gün yüzü gören Atatürk’ün üzerinde görece az durulan yanlarından birisi de doğaseverliği ve dolayısı ile de çevreciliğidir.

    İlköğretim kitaplarında hemen herkesin okuyarak belleğine işlediği bilgilerden birisidir çocukluğunda tarlalarda karga kovaladığı. Küçük yaşlarda doğayla, tarımla iç içe olduğunu anlatır bize kalıplaşmış bu bilgi. İlerleyen yıllarda tutkuya dönüşecek olan kitap sevgisinin yanı sıra onun doğa sevgisinin temelleri de çocukluk yaşlarında atılmış olmalıdır.

    Savaşı, savaşmayı çok iyi bilen Atatürk zamanı gelince kılıcı bir yana bırakıp, sabanın başına geçebilendir.Sabanı da kılıç kadar etkili bir gereç olarak tanımlaması da bundandır.

    Atatürk’ün doğa sevgisine değinmeyi örneklerle sürdürelim.

    Ağaç ve Atatürk

    Atatürk’ün gözyaşı döktüğüne ilişkin bilgiler oldukça sınırlı.

    Onu ağlatan olaylardan birisi Çanakkale Savaşları sırasında yaşadıklarıdır kaynaklara göre.

    Bir diğeri ise Ankara’daki bir ağaç içindir. Köşkten meclise giden yol üzerindeki bir iğde ağacını neredeyse her gelip geçişinde selâmlarmış. Bir seferinde ağacın yerinde olmadığını görünce sormuş, soruşturmuş. Ağacın yol genişletmeye kurban gittiğini öğrenmiş. Bir yandan gözyaşı dökerken diğer yandan keşke bilseydim, onu kesmemenin bir yolunu bulurdum diyerek ağlamış.

    1930’da Yalova’daki köşkün yanı başındaki bir ağacı kurtarmak için koca köşkü raylar üstünde yürüttüğünü öğrenmeyen kalmamış olsa gerektir. Böylesi karmaşık bir işin 3 günde tamamlanmış olması şaşırtımızı artıracaktır kuşkusuz. Bu yapılanla bir ağacın kurtarılmasının yanı sıra hem yönetenlere hem de topluma “önce doğa” diyen etkili bir ileti verilmiştir.

    Günümüzde para başta olmak üzere pahada ağır ne varsa yürütenlere inat, Atatürk bir ağaç için yapıyı yürütmüştü.

    Bir başka örnek Çankaya köşkünde yaşanır. Atatürk’ün geçiş yolunu kapatan ağacı kesmek isteyen görevlilere çıkışır. Ağaç kesilmez. Yolun düzeyi düşürülerek sorun giderilir. Canlının ve canlılığın kutsallığına, dokunulmazlığına bundan daha iyi bir gönderme olabilir mi?

    Ankara ve Atatürk

    “Kılıç kullanan kol yorulur, nihayet kılıcını kınına koyar ve belki o kılıç küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Fakat saban kullanan kol gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.”

    (Mustafa Kemal Atatürk)

    Ankara ülkenin kalbindeki kasabadan başkente dönüşebildiyse, çağdaş ve yaşanabilir bir kent olabildiyse bunun gizini Atatürk’ün kılıçlı savaşı yerinde bırakıp sabanlı savaşa girişmesinde aramak gerekir.

    Sabanlı savaşını Ankara’yı başkent yapmaktan öteye geçirip Ankara’da doğayla etkileşime taşımıştır.

    Ankara’nın başkent yapılmasına yabancıların direnç gösterdiği çok iyi bilinir. Ama, içeriden karşı çıkışlar çok da bilinmez. Kurtuluş Savaşı’nda üstüne yürüyen yedi düvele içteki koro da katılmıştır.

    Bu tartışmalar sırasında Falih Rıfkı’nın “Nasıl bir Ankara?” sorusunu yanıtı anlamlıdır :

    “Ya yeşil bir Ankara, ya da hiç.”

    Ankara’da çiftlik kurmak için yer ararken önüne konan pek çok seçeneği elinin tersiyle itmekten geri durmaz. Atatürk Orman Çiftliği’ni en çorak, en verimsiz görünen yerde kurar. Böylelikle iki ileti vermek istemiş olabilir mi?

    İlki sabanlı savaşımın hak ettiği ilgiyi emekle, uğraşıyla görmesi.

    İkincisi, Anadolu’nun yoksul, yoksun ve yorgun köylüsüne örnek olmak istemesi.

    Ortada Çevre Günü’nün adı yokken çiftliğin kuruluşunun 8. Yıldönümü Çiftlik Günü (Yaza Giriş Bayramı) olarak 25 Mayıs 1933 yılında yine çiftlikte yetiştirilen ürünlerin eşliğinde sunulan ayranla kutlanmıştır. Çevre Günü’nün öncülü saymak olasıdır bu günü.

    Keyfiniz kaçacak ama bir gerçeği söylemeden bitiremem bu bölümü. Bugün Ankara’nın kıvanç ve övünç yapıtı olması gereken Atatürk Orman Çiftliği alanının % 95’i yağmalanmıştır.

    Bu arada, her ne kadar tarımsal üretim örneği olarak kurulmuş olsa da Atatürk Orman Çiftliği’nde doğanın önemli öğesi olan hayvanlar unutulmamıştır. Hayvana ilgiyi ve sevgiyi aşılamak amacıyla bir de hayvanat bahçesi kurulmuştur. Yağmalanan çiftlik alanında kurulan bir sözde parkta yer alacak dinozor maketlerine harcanan parayı düşünmemek ve açılmadan kapanan milyarlarca liralık yatırıma bakıp da öfkelenmemek ne olası!

    Biyoyakıt ve Atatürk

    Henüz öğrendik ki Atatürk kimilerinin utanç duyduğu, küçümsediği ve her fırsatta aşağıladığı otuzlu yıllarda biyoyakıt üretimine de ön ayak olmuş. Bu da yetmemiş! Köylüye bu yakıtı bedelsiz olarak dağıtmış.

    Bu can alıcı uygulamasıyla bir yandan petrole bağımlılığı yenme adımı atarken diğer yandan da tarımı özendirme doğrultusunda önemli bir davranış sergilemiş. Böylelikle o yıllarda adı bile anılmayan çevrecilik bağlamında eşsiz bir örnek sunmuş.

    Koliba

    Atatürk Ankara’da soluklanmak istediğinde bir fırsatını bulup Söğütözü’ne gidermiş. Yüze yakın söğüt ağacının bulunduğu Söğütözü’nde “burada bir kulübem olsaydı” dileğini sesli olarak dile getirmiş. Çevresindekiler hemen yapalım demişler. Atatürk’ün öne sürdüğü koşula bakınız :

    “Buradaki söğüt ağaçlarını ellerimle sökerim, başka bir yerde yeşerdiğini gördüğümde buraya bir kulübe yapılmasına onay veririm.”

    Kesinlikle şaka yapmamıştır. Her sabah işçilerle birlikte erkenden kalkıp 20-30 söğüt ağacının özenle yerinden alınıp yaşam bulacakları başka bir yere taşınmasına katılmıştır. Taşınan ağaçların hepsi tutmuştur. Koliba gönül rahatlığıyla yapılabilmiştir.

    Bugün cam, çelik, beton yığınları arasında kaybolmuş gibi görünen kolibanın verdiği ders canlıdır. Elbette ders almak isteyene. Atatürk Orman Çiftliği’ni yağmalayanlar, kolibanın çevresini görgüsüzce talan edenler, ülkemizin dört bir yanındaki güzellikleri acımasızca yok edenlerin karşısına dikilmek için eşsiz bir güç kaynağı olduğu kuşkusuzdur.

    Koliba

    Atatürk kolibada

    Atatürk ve çiçek

    Atatürk’ün en çok gülü ve karanfili sevdiğini yazar kaynaklar. Ayrıca, Noel yıldızı ya da Poinsettia olarak da bilinen kırmız renkli bir çiçeğe adını verdiğini ekleyelim. Ülkemizde yetiştirilmesine ön ayak olduğu bu çiçek kasım ve aralıkta açıyor. Noel süslemelerinin vazgeçilmezidir. Şikago’daki Vanderbilt Üniversitesi’nde yetiştirilen, anavatanı Orta Amerika olan bir çiçeğe yetiştiricilerinin önerisiyle Gazi Atatürk adı verilmiştir. (Cumhuriyet, 8 Temmuz 1935)

    Atatürk’ün doğa sevgisinin içtenliğine ve ilkeliliğine çiçekle ilgili bir başka örnek. Atatürk, hastalığının ilk dönemlerinde Çankaya’da dinlenirken Keçiören’den bir demet çiçek getirirler. Çiçekleri görür görmez : “Ne güzel bahar gelmiş” dedikten hemen sonra ekler “Bizim birkaç günlük göz zevkimiz için bu çiçekleri meyve vermekten alıkoymuş olmuyor muyuz?”

    Atatürk’ün doğa ve çiçek sevgisine eklenmesi gereken bir başka ayrıntı var ki son derece önemli. Atatürk Orman Çiftliği’ndeki seradan hoşuna giden birkaç saksı çiçeği Çankaya köşküne getirtir. Çiçek severliğini dürüstlüğü ve kamu malına duyarlılığıyla tamamlarcasına   kendi adına kesilen fatura karşılığı olarak çiçeklerin parasını son kuruşuna dek kendi hesabından öder.

    Atatürk çiçeği

    Toprak-Yaprak-Bayrak

    Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili pek çok betimlemeye TOPRAK-YAPRAK-BAYRAK eklense iyi olmaz mı? Toprak yaprağın, yaprak da vatanın ve dolayısı ile bayrağın güç kaynakları olarak tanımlanamaz mı?

    Yüz yıl önceden bugüne iletidir bence.

    Atatürk duygusallığının yanı sıra ölümünden sonrasını konuşacak denli gerçekçi bir kişilik. Alçakgönüllülüğü görkemli bir anıtsal gömütü dile getirmesine engeldir kuşkusuz. Ama, bir tek isteği vardır.

    “Milletim beni nerede yatırırsa yatırsın. Yeter ki unutmasın!”

    Milleti onu yurdun dört bir yanından ve Kıbrıs’tan gömütüne gönderdiği topraklarla bir bakıma kalbine gömmüştür.

    Anıt Kabir’de kurulan Barış Parkı dünyanın 23 ülkesinden gönderilen pek çok tür ağaca yaşam verdi. Üçlemenin yaprağı, vatan toprağında ve bayrağı altında böylelikle ölümsüzleşmiştir. Hem de onun gömütünde.

    Toprak ve yaprak aracılığıyla bayrak güzel bir doğada dalgalanmıştır onun yaşamı boyunca.

    Yazının sınırlarını zorlamamak bakımından çoğaltılabilecek örnekleri okurun araştırmasına bırakmak iyi olacak.

    Bu birkaç örnek bile Atatürk’ün hatırı sayılır bir doğasever ve dolayısı ile çevreci olarak anılmasına yetip de artmaz mı?

    Köylü milletin efendisidir sözüyle örtüşen, köylüyü can kulağıyla dinleyen, onu önemsediği her halinden belli olan Atatürk

    Kaynakça

    Doğa ve Çevre Anlayışıyla Atatürk, İlknur Güntürkün Kalıpçı, Epsilon Yayınları, 2015.

    O Hazin Sonbahar (Belgesel), https://www.youtube.com/watch?v=jZwoli6nRUs&t=1010s

  • CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi hanımı uyuyor gösteren görsel sosyal medyayı salladı. Her şeyden önce görseller her zaman gerçeği yansıtmaz ilkesine vurgu yapmakta yarar var. Uyanık birini uyuyormuş gösteren bir fotoğraf çekmeniz için çok da becerili olmanız gerekmez. Şans biraz yanınızdaysa böyle bir kareyi almanız işten değildir.

    Atatürk üzerine ciltlerce kitap yazmış olan Yılmaz Özdil de bu tartışmaların orta yerinde. Anlaşıldığı kadarı ile kimilerinin içinde hiç ölmeyen ve bulduğu her fırsatta devinime geçen bir magazin ruhu var.

    Yılmaz Özdil’in savunmasına bakar mısınız?

    O görseli CHP’nin medya bürosu servis etmişmiş.

    Kuşkusuz öyledir.

    Burada tartışılması gereken görseli kimin servis ettiği kadar kimin paylaştığı olmalıdır.

    Selvi hanımın gözlerinin kapanmış olması mıdır bu olayda odaklanılması gereken?

    Böyle bir görseli paylaşarak söz konusu toplantıda göz ardı edilmemesi gereken ayrıntılar perdelenmiş olmuyor mu?

    Türkiye iktidarca yağmalanırken ve talan edilirken muhalefetin işi tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaşmış olmuyor mu? Ekonomik krizin yarattığı hoşnutuszluk da eklendiğinde güncel iktidarın iktidarla ilişkisi pamuk ipliğiyle açıklanacak denli zayıflamış olmuyor mu? Ustaca bir vuruş ülkedeki iktidar değişimi gereksinimini yaşama geçirmez mi?

    Durum böyleyken, ekonomiyi kurtarmayı 100 milyar dolar bulmaya indirgemek iktidarının hemen her gününü sıcak para bulma uğraşıyla geçiren iktidara yaşam öpücüğü vermek anlamına gelmiyor mu?

    Türkiye’de sayamayacağımız kadar çok olan milli ekonomi uzmanı varken uzaklarda kurtarıcı aramak ve bulmak, bununla da yetinmeyip toplumun önüne bir hünermiş gibi sunmak eleştiriyi ve sorgulanmayı hak etmiyor mu?

    Birisinin aklına geldi de sorguladı mı bilmemekle birlikte ülkenin başkenti Ankara yerli yerinde dururken, ekonomik kurtuluş reçetesini İstanbul’dan duyurmak kurucu partiye yakışıyor mu?

    Selvi hanımın uyuklayan görseline gösteriğdi ilgiye bakılırsa Özdil sıkça yinelediği “CHP kurtulmadan Türkiye kurtulmaz” tezinden vazgeçmiştir.

    Sorular çok olmakla birlikte yer sınırlı, zaman kısıtlı.

    Magazin tadında bir görsel paylaşımı üzerinden ilgi çekmek, beğeni almak düzeysizlik, niteliksizlik, sığlık değilse nedir?

    Bir de bunu yapanın ilgi görme ve beğeni alma gereksinimi içinde olmadığı gerçeği anımsandığında yaşananın ürperticiliğini anlamak kolaylaşacaktır.

    Her fırsatta siyasileri suçlamak, onları yetersizlikle etiketlemek hiç kuşkusuz doğru olsa da işin kolayı.

    Gazetecisi, aydını, okuryazarı böyle yaparsa siyasetçiye nasıl kızabiliriz diye düşünmekten alamadım kendimi!

    Yazıklar olsun…

    Not : Yapılana inat bu görseli paylaşmıyorum. Hem önem taşımadığı hem de asıl fotoğrafın görülmesini engellediği için. Bu görseli sorumsuzca ve gereksizce paylaşanların Selvi hanıma özür borçlu olduklarını anımsatarak…

  • Kitap ediniminiz okuma hızınızın önünde olunca doğal olarak sıraya koyuyorsunuz. Beklesin okurum diyerek.

    Mustafa Kemal’in askeri Orkun Özeller’in “İncirlik Ağacı” edinildikten sonra okunma için sıraya konmuştu. Sırasını bekleyecekti. Savunma Bakanı’nın çuvalcılardan madalya almış olduğunun anımsatılması sövgüye varan kabalıkla yanıt bulunca benim gözümde bakanlar kurulunun devlet terbiyesi almış olduğu izlenimi veren üyesinin yaldızları dökülmüş oldu.

    Bir yanda çuvalcıdan madalya alan ve bu eylemi “kim almadı ki?” sözleriyle savunan, diğer yanda ABD madalyasını elinin tersiyle iten. Bunu yaparken de açıklığı elden bırakmayan, terör sevicisinin madalyasını almam diyebilen.

    Olay gündemin başına yerleşince hiç olmazsa göz atmalıyım diyerek elime aldım “İncirlik Ağacı”nı. Birkaç saat içinde kitabı bitirmeye yaklaştığımı fark ettim. Kısa süren bu okuma serüvenim o birkaç saatle karşılaştırılamayacak ölçüde bilgi ve birikim kattı dağarıma.

    Orkun Özeller, kitabı konuşur gibi yazarak okumayı kolaylaştırmış.

    Okurken, yazarla söyleşir gibi olduğumu duyumsadım.

    Açıklık ve anlaşılırlık ön plandaydı kitap boyunca. Askerlik uğraşının dışındakilerin olanı biteni anlaması olanaklı kılınmış oluyordu böylelikle.

    Bir yanda “herkes aldı, ben de aldım” demekte sakınca görmeyen öncenin genelkurmay başkanı, şimdinin savunma bakanı.

    Diğer yanda, ABD madalyasını geri veren yürekli, bilinçli ve kararlı duruş.

    Rütbesi ve konumu ne olursa olsun! Kararlı ve bilinçli kişilerin her koşulda yapabileceklerinin olduğunu kavratan bir tutum.

    Adamsendeciliğin, duyarsızlığın önde gelen sorunumuz olduğunu düşündürüyor kitabın hemen her sayfasındaki yaşanmışlıklar.

    Kitaptan edindiğim bir başka izlenimi paylaşmazsam eksik bırakmış olurum.

    Millet olarak eşsiz özelliklerimiz olduğu kuşkusuz. Vatanseverlik ve insancıllık konusunda sınırsız övünç kaynaklarımız olduğu da tartışılmaz.

    Göz ardı edemeyeceğimiz eksikliğimiz bu dünyada yalnız olduğumuzu, bizden başkasının yaşamadığını düşündüren davranışlarımıza eklenen özeleştiri kültürü yoksunluğumuzdur. Yazar, içtenlikle ve açıklıkla kendisini eleştirerek vurgu yapıyor bu önemli eksikliğimize. Kitaptan çıkardığım önemli derslerden birisi olarak bu önemli noktaya değinmeden geçemezdim.

    Türkiye’de bir süredir ortama egemen olan söylem : “yerli ve milli” olmak. Hemen her günümüz bu söylemi işitmeden geçmez oldu. Olmamasındansa olması iyidir diye düşünülebilir. Ama, içi doldurulmadan söyleme indirgenen, kitlelerin gözünü boyamaktan öteye geçmeyen “yerli ve milli” söyleminin sorgulanması da bir o kadar gereklidir.

    Özellikle, “herkes aldı, ben de aldım. ne var bunda” denilebilen ortamda bu sorgulama ivedi gerekliliktir.

    Çuvalcının madalyasını göğsünüzde taşıdığınız sürece “yerli ve milli” olmanız olası değildir.

    Yayılmacının madalyası utanç kaynağıyken, böylesi bir madalyayı kendinizden uzak tutmanız övünç kaynağınız oluverir.

    Kitaptan anladığım budur.

    Orkun Özeller’in eline, emeğine, birikimine, bedenine sağlık…

    Okunmalı, okutulmalı…

  • Saraçoğlu TIME dergisine kapak olmuş 5 Türk’ten biridir.

    Fenerbahçe’nin bir spor kulübünden çok daha ötede bir anlam taşıdığı hemen herkesin uzlaşı içinde olacağı gerçektir.

    Durum böyle olunca, Fenerbahçe topluluğunun atacağı adımları ölçüp biçmesi ve özenli olması gereği de ortaya çıkar.

    Geçtiğimiz günlerde basına düşen bir haber ilgi çekici olduğu kadar heyecanlandırıcıydı.

    Doğrudan Fenerbahçe Spor Kulübü kaynaklı olmayan habere göre Fenerbahçe 1907 Derneği Şükrü Saraçoğlu stadının adının Atatürk olarak değiştirilmesini önermekteydi. Atatürk’ün ve en büyük eseri Cumhuriyet’in yerden yere vurulduğu günümüz Türkiyesi’nde bu önerinin ilgi görmemesi olanaksızdı.

    Yine de üzerinde düşünülmeliydi.

    Her şeyden önce stadın adının değiştirilmesi doğrultusunda bir kamuoyu beklentisi var mıydı?

    Tabandan gelen böylesi bir istek söz konusu muydu?

    Bu sorulara EVET yanıtı vermek olası değildir.

    Stada adını veren Şükrü Saraçoğlu Fenerbahçe’de 17 yıl başkanlık yapmış olmasının yanı sıra Milli Mücadele’den başlayarak Cumhuriyet’in kuruluşuna, devrimlere ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını korumaya uzanan bir emek ve birikim sahibi kişilik. Adı ve varlığı Cumhuriyet’le özdeşleşmiş Saraçoğlu adının silinmesi (yerine Atatürk adı konacak olsa bile) Cumhuriyet’e Atatürk adı kullanılarak saldırı anlamına gelen bir girişim.

    Böylesi bir girişimin Atatürk’ün en büyük eseri olarak tanımladığı Cumhuriyet’e ve dolayısı ile Ata’nın aziz anısına saygısızlık anlamı taşıyacağı da açıktır.

    İyi niyetinden kuşku duyulamayacak ve toplumun da desteğini alacağı tartışmasız olan bu ad değişikliğinin gözden geçirilmesi dileğiyle Fenerbahçe Spor Kulübü’ne başvuruda bulunma gereği duydum.

    Göz önüne alınması ve hatadan dönülmesi önde gelen beklentimdir.

    “Böyle bir değişiklik kimleri sevindirir?” sorusunun yanıtı da doğru yönlenmede işe yarayacaktır.

    Fenerbahçe Spor Kulübü’ne başvuru dilekçem :

    Fenerbahçe Spor Kulübü

    Yönetim Kurulu Başkanlığına

    İSTANBUL

    Fenerbahçe Spor Kulübü futbol takımının iç saha maçlarını oynadığı Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Fenerbahçe Stadı’nın adının Atatürk olarak değiştirilmesi önerisine basında rastladım.

    Cumhuriyet ve Atatürk hiç kuşkusuz en önde gelen iki değerimizdir. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bu iki değere tutkulu bağlılığı da hiçbir kuşkuya yer vermeyecek denli açıktır.

    Ancak, Şükrü Saraçoğlu adından vazgeçmenin yine de yanlış olacağı kanısındayım.

    Kulübünüzün resmi internet sitesinde kulübün 17 yıl süreyle başkanlığını yapmış Saraçoğlu hakkında bilgilendirme var. O bilgiler de son derece değerli olmakla birlikte birkaç ekleme yapmakta yarar görüyorum :

    • Şükrü Saraçoğlu İzmir’in işgali haberini alır almaz öğrenim amacıyla bulunduğu İsviçre’den arkadaşı Mahmut Esat (Bozkurt)’la birlikte bir İtalyan gemisinin kaçak yolcusu olarak Anadolu’ya koşandır. Geldiği Anadolu’da Milli Mücadele’ye katılanlardandır, Cumhuriyet’i kuranlardandır. Başka deyişle KURTARICI ve KURUCU kadrodandır.
    • Şükrü Saraçoğlu bunca yararlılığına ve bulunduğu konuma karşın maça girmek için bilet kuyruğunda bekleyebilen erdemliliktir.
    • Şükrü Saraçoğlu yakalandığı hastalığın tedavisi için yurt dışına gitmek için kullanabileceği devlet olanaklarını elinin tersiyle itendir. Bu amaçla alçakgönüllü kişisel varlığını gözünü kırpmadan kullanandır.
    • Şükrü Saraçoğlu son derece zorlu ve duyarlı bir dönemde başbakanlık yapandır. Bu sırada bir yandan ülkeyi yönetirken diğer yandan da var gücüyle Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nın yakıcı ateşinden uzak tutabilme başarısını gösterendir.
    • Bu çabalarının bir parçası olarak yürürlüğe sokulmasında rol oynadığı Varlık Vergisi uygulaması onu Cumhuriyet düşmanlarının boy hedefi yapmıştır. Bu konuda kıyasıya eleştirilen Saraçoğlu’nun yerinde olsalardı ne yaparlardı? Her nedense onu vicdansızca boy hedefi yapanlar bu sorunun yanıtını vermekten kaçınmaktadırlar.

    Örnekler çoğaltılabilse de burada kesmekte yarar görüyorum.

    Şükrü Saraçoğlu’yla ilgili olarak yazar Özdemir İnce’nin “Cumhuriyet’in Üç Fedaisi” kitabı oldukça yararlı bir kaynaktır.

    Diğer yandan, Cumhuriyet gazetesi vakfı başkanı Alev Coşkun’un da bu konuda çalışması olduğunu biliyorum.

    On dakikanızı ayırarak bağlantıdaki sunumu izlemenizi de özellikle dilerim : https://www.youtube.com/watch?v=WeDJyywpMqI

    Tarihsel gerçekler göz önüne alındığında stadın adından Şükrü Saraçoğlu’nun silinmesi açıklanamaz bir yanlış olacaktır. Atatürk kullanılarak Cumhuriyet’e fedai olmuş bir kişiden vazgeçilmesi her şeyden önce Atatürk’ün yüce anısına saygısızlık da olacaktır.

    Her ne kadar bu öneri sizden kaynaklı değilse de tarafınızın öncülüğü ve desteği olmadan yaşama geçmesi olanaklı görünmemektedir.

    Şükrü Saraçoğlu adından vazgeçilmesi kimleri sevindirir sorusuna bulacağınız yanıtlar alacağınız tutumla ilgili yol gösterici olacaktır.

    Kumpaslara ve saldırılara karşı kararlı direniş ve dik duruş sergilemiş olan Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bu önemli konuda yanlışa düşmemesi biricik dileğimdir.

    Saygılarımla

    Ceyhun Balcı

    Saraçoğlu ve Fenerbahçe

  • Geçtiğimiz Pazar günü (27.11.2022) Göztepe Gürsel Aksel Stadı’nda yaşananlar tarihin utanç sayfasındaki yerini aldı. Kırk yıldır İzmir’de yaşayan ve bu kente tutkuyla bağlı olan, burada yaşamaktan gurur duyan birisi olarak utancımı ve acımı sözcüklerle tanımlamam kolay değil.

    Futbol dünya ölçeğinde kirlilik yaşayan bir etkinlik. Spor olmanın ötesine geçerek endüstriyelleşti. Hatta, kimilerinin savına göre finansallaştı.  Kirli kupa Katar’da sürerken birileri biz de varız. Bizi de görün mü demek istedi?

    Kendi deneyimimle başlamış olayım.

    On yıllarca aradan sonra geçen yıl olayın yaşandığı staddaki bir maça gittim. Salgından kaynaklı yalıtılmışlığı bir açık hava etkinliğiyle sonlandırma isteğiydi belki de bu maç serüveni. Oysa, günden güne kirlenen futbola olan ilgim ilk gençlik yıllarındaki ilgisini neredeyse yitirmişti.

    Maça girerken uygulanan güvenlik önlemleri biraz sıkıcı olsa da gerekliydi diye düşündüm. Hatta, yağışlı bir günde şemsiyemizin bile alıkonulmasını saygıyla karşılamayı yeğledim.

    Stadın içinde polis oldukları anlaşılan birilerinin sürekli tribünleri gözetlediklerini ve video kameralarla görüntülediklerini fark etmemem olanaksızdı.

    Passo lig uygulaması gereğince herkesin oturduğu yer belliydi. Anladığım kadarı ile olası olumsuzluklar görüntülerle saptanabileceği için olumsuzluğa yol açanın kolayca belirlenmesi amaçlanmaktaydı. Kendi kendime ne iyi dedim. Hiç olmazsa bu ortamda şiddete hoşgörü olmaması hoşuma gitmişti.

    O maçtan sonraki haftalarda tv’den izlediğim birkaç maçta (birisi İzmit’te oynanan Kocaelispor-Altınordu maçıydı) sahada pet şişe adaları oluştuğunu gördüm. Atılan pet şişelerin sporculara da isabet etmesine karşın hakemin olanları görmezden gelmeyi yeğlemiş olmasına şaşırdım. Her konuda olduğu gibi bu konuda da belirlenmiş bir ölçüt yoktu anlaşıldığınca. “Bırakınız yapsınlarcılık” iş başındaydı.

    Dünyada ve Türkiye’de futbolun kötü yönetildiği, yozlaşmaya açık hale getirildiği kuşkuya yer bırakmayacak denli açıktır.

    Hatta, denebilir ki “futbol asla sadece futbol değildir”.

    Gürsel Aksel’deki utanca geri dönecek olursak!

    • Stadın içine şemsiye bile sokulmazken bir kişinin ağır yaralanmasına yol açan fişekler nasıl olup da sokulabilmiştir?
    • İzleyicileri orada bulundukları sürece göz hapsinde tutabilen güvenlik güçleri nasıl olup da sahaya inen sınır tanımazın köşe gönderi direğini yerinden söküp Altay kalecisini hastanelik etmesine izin verebilmişlerdir?

    Çok açıktır ki güvenlik güçlerinin hatası, eksiği vardır.

    Federasyonun hatalarına ilişkin gözlemimi daha önce paylaşmıştım.

    Hata kaynakları listesine kulüpleri ve kulüp yönetimlerini eklemek de kaçınılmazdır. Sportif başarıya odaklanan, bunu hemen her şeyin önüne koyan anlayışların ve o anlayışların yansıması olan söylemlerin ivedilikle gözden geçirilmesi gereklidir.

    Aynı kentin sokaklarını ve başka her türlü ortamını paylaşanların iş maç izlemeye gelince yan yana gelemiyor oluşları üzücü olduğu kadar düşündürücüdür.

    Yazının başına dönerek futbolun kirli yüzünün İzmir’de kendisini göstermiş olmasının umarı da bu kentten çıkmıştır diyeceğim.

    “İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu!” üçlemesiyle sportif başarıdan önce gelmesi gerekenlerin altını çizen Altınordu kulübümüze saygılarımızı sunmazsak eksik bırakmış oluruz.

    Altınordu yalnızca İzmir’in değil Türkiye’nin rol modeli olmayı hak etmiştir.

    İzmir’de yaşayan birisi olarak Gürsel Aksel’de yaşananlar utanç kaynağım oldu.

    İyi ki Altınordu var diyerek kıvanç duyuyor, teselli buluyorum.

    Sporu, özellikle de futbolu içine düştüğü bataktan kurtarmak zor olsa da olanaksız değildir.

  • Osmanlı’ya dayanan bir madalya geleneğimiz var. Özellikle çağdaşlaşma çabalarıyla birlikte yaşamımıza girmiştir.

    Osmanlı’nın teknoloji üretmese de teknolojik ürünleri tüketme konusunda hatırı sayılır bir ünü olduğunu ekleyelim. Telgrafın bulunuşundan kısa süre sonra Osmanlı ülkesi telgraf ağı bakımından dünya beşinciliğine tırmanmıştır. Hatta, telgrafı bulan Samuel Morse’a Mecidiye nişanı bile verilmiştir.

    Bugün için bu toprakların en değerlisi İstiklâl Madalyası’dır. O madalya sahiplerinin hiç biri aramızda olmasa da emanetçileri için son derece değerli bir nesne olduğu tartışmasızdır.

    Devletlerin başka devletlerin yurttaşlarına madalya sunduğuna sıkça rastlanır. Özellikle, ABD NATOculuk kapsamında kullanır madalyayı. Ülkemize değil ama ABD’ye hizmetin göstergesidir. Ne yazık ki bu kapsamda sayısız madalya dağıtılmıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı yapmış, bugün Milli Savunma Bakanlığı koltuğunda oturmakta olan Hulûsi Akar’ın TBMM’de bakanlığının bütçe görüşmeleri sırasında kendisine yöneltilen soruya/saptamaya verdiği karşılık yürek parçalayıcı olmuştur.

    Bağlantıdaki diyaloğu izleyince iki nedenle ürperdim, yerin dibine geçtim.

    https://www.veryansintv.com/tbmmde-gergin-anlar-hulusi-akardan-aytun-ciraya-nah-alirsin/

    Öncelikle, eskinin Genelkurmay Başkanı, şimdinin Milli Savunma Bakanı’nın madalyayı alma gerekçesi dehşet vericiydi.

    “Herkes aldı, ben de aldım. Almayan mı var?” pişkinliği verdiği bilginin doğru olmamasıyla da irdelenmeyi gerektirdi. Komutanlık yaptığı orduyu tanımadığını da gösteren sözlerdi.

    Kendisine Beyazıt Karataş ve Orkun Özeller demekle yetiniyorum.

    Sosyal medyada rastladım. Orkun Özeller albayımız Akar’a konuyla ilgili kitabını imzalayarak göndererek büyük incelik sergilemiş.  

    Diğer yandan, İzmir Milletvekili Aytun Çıray’la diyaloğunun sonlarında, yapılan saptamadan ileri derecede rahatsız olduğu anlaşılan Akar “nah alırsın” diyerek taçlandırmış sözlerini.

    Artık çok açıktır ki, kabalık ve küfürbazlık ülkemizde tepeden aşağıya ilerleyen bir olumsuzluğa dönüşmüştür. Cumhurbaşkanı’nın “sıkıysa” dediği yerde bakanın “nah alırsın”ına şaşırmamak gerekir.

    Yerli ve milli söylemlerinin ortamdan eksik olmadığı günümüzde, Akar’ın sözü içtenliğini ortaya koyması bakımından yararlı olmuştur.

    Yerli ve milli olmak sözlere yansıdığı kadar kolay değildir.

    Her şeyden önce içtenlik gerektirir.

    O da yetmez!

    Bağımsız bir ülkenin bağımsız devlet yetkilisi olmayı da gerektirir.

    İkisi olmadığında “yerli ve milli” ucuz söylemin ötesinde değer taşımayacaktır.

    Türkiye’de “yerli ve milli” ekseninde yaşananlar kabalıkla birleştiğinde palavranın ötesine geçememektedir.

    Son söz : Madalyanın şeref vereni, paha biçilmezi olduğu gibi şerefsizi ve utanç kaynağı olanı vardır.

  • İnsanlık şu günlerde Katar’da sahnelenmekte olan şişkin cüzdan arsızlığına fırsat vermekle ne kadar utansa yeridir. Sporda ve özellikle de futbolda kendisini gösteren yolsuzluk ve ahlâksızlık bu kupayla birlikte iyiden iyiye açığa çıkmıştır.

    Katar 2022 için 2015’te yapılan oylamada şişkin cüzdanlı görgüsüzlerin 15 Afrika ülkesinin yetkililerine (ülke federasyonuna değil) cömert bağışlarda bulunduğu ortaya çıkartılmıştı. Tam bir kabile anlayışı. Gocuklu celep hoşnut kılınırsa sürünün de hoşnutluğu sağlanmış olur ilkesi.

    Bu utancın ortaya çıkmasındaki payı yadsınmaz olan önceki FİFA Başkanı Sepp Blatter “Basra harap olduktan sonra” Katar 2022’nin “hata olduğunu” kabullenen açıklamalarda bulunmuştu.

    Basında Blatter öncesinin Başkanı Brezilyalı Havelange ve iki FİFA yetkilisinin hesaplarına birer buçuk milyon dolar yatırıldığı bilgisine de rastlanmıştı.

    Blatter’in günah çıkartmaya eşdeğer açıklamalarında UEFA’nın önceki başkanlarından Fransız Platini suçlanmıştı. Platini’nin, eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy aracılığıyla Katarlılarla verimli bir diyalog kurduğu ve bu verimli diyaloğun meyvesi olarak Katar 2022’nin olgunlaştırıldığından söz edildiği de biliniyor. Bilinmeyense bu meyve olgunlaşırken Sepp Blatter’in hangi verimli meyveyi topladığıydı. Gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğuna göre elbet birisi de çıkar ve bu konuda açıklama yapar.

    Katar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine” deyip rahatlamak ne olası!

    Cüzdanı şişkin kabile devletinin dur durak dinlemeyeceği anlaşılıyor.

    Söylentisi gerçekleşmesi kadar kötü olan gelişmelerden birisinin kokusu daha ilk maç sırasında yayıldı ortalığa.

    Ekvatorlu yandaşın Katar’a atılan ikinci gol sonrası yaptığı para işaretini Katar 2022 için verilen rüşvetlere gönderme sandım ilk anda. Meğer, cüzdanı şişkin Katar, kupa düzenleyicisi olmakla yetinmemiş ileri sürülenlere göre. Neden olmasın diyerek sportif başarıyı da satın almak istemişler. Gözlerine kestirdikleri Ekvatorluları hoşnut kılarsak maçı da alırız demiş olmalılar. Evdeki hesap çarşıya uymamış belli ki. İlk maçta epeyce ezildiler.

    Böyle bir şeyin söz konusu olması bile başlı başına utanç kaynağıdır.

    Paraya taparlığın her şeyin önüne geçebildiği ortamda Katarlıların kupa düzenlemecisi olmanın ötesine geçerek belleklerde “sportif başarıyla(!)” da yer etmek istedikleri anlaşılıyor.

    Stadlarda bira satışı yapılmayacak olması üzerine yoğunlaşan tartışmaların yazıya konu utancı perdelediği de bir gerçek. Konuşulacağı değil de konuşulmasa da olacağı öne çıkartmak bir başka cinlik olsa gerek.

    Bir başka perdeleme aracı olarak Katar’ın LGBTİ ve insan hakları konusundaki yanlışları öne çıkartılıyor son günlerde.

    Katar’a bu düzenleme verilirken Katar’ın bu konudaki sicili pek temizdi de son 7 yılda mı kirlendi diye sormak gerek bu çokbilmişlere.

    Avrupa’nın hemen her ülkesindeki stadyumlarda koyu renk tenli futbolculara muz, fındık, fıstık atarak ırkçılık yapanlar da mı Katarlı? UEFA’nın hemen her ortamda öne çıkan “saygı duy” ya da “ırkçılığa hayır” savsözleri uygarlığın beşiği sayılan yaşlı anakaranın siciline işlenen olumsuzluklar değil mi?

    Futbolun sportif olarak değil ama yönetsel olarak dibe vuruş güncesinin iyiden iyiye açığa çıktığı Katar 2022 yemeği daha çok su kaldıracak gibi görünüyor.

    Olimpiyat ya da dünya kupası düzenlemesinin verileceği ülkeyle ilgili önemli ölçüt olarak o ülkenin sporla ilgisi, ülke halkının sporla ilişkisi önemsenir. Bu kez ölçüt değişmişe benziyor. Dünya futbolunun ileri gelenleri düzenlemeci ülkenin parasını önemseyince sonuç böyle oldu.

    Her ne kadar Katar’a odaklanmış olsak da vahşi batılının hakkını yemeyelim. Onun hiç değişmeyen paracı yanına da vurgu yapalım. Para için anasını satacağını bilelim.

    Bu gidişin önü alınmazsa kupanın da parayla alınacağı günler uzakta değildir diyerek bitirelim.

  • Dünya kupaları tarihinde hiç olmamışı yaşamaya başlıyoruz. Futbol sezonu kesintiye uğratılarak ülkeler Katar’daki Dünya Kupası’nda boy gösterecek. Gerçekte, Katar iklim koşulları gereğince bu önemli düzenlemeye evsahipliği yapma olasılığı bulunmayan bir ülke. “Hayaldi gerçek oldu” sözüne uyan bir durumla karşı karşıyayız. Katar’ın tek özelliği “bol paralı” olması. Paranın hemen her şeyi satın alabilir olduğu günümüz dünyasında göz ardı edilemez bir özellik olduğu tartışılmaz. 

    Futbol ortamına egemen olan ekonomik etkinlikle ilgili fikir vermesi açısından bir örnek : İngiliz futbol kulübü Manchester United’ın ekonomik büyüklüğünün dünyadaki kimi ülkelerin gayrisafi ulusal gelirinden büyük olduğu bilgisi sanırım durumu anlamayı kolaylaştıracaktır.

    Kazanç sağlama alanı olmasının yanı sıra kitleleri etkileme özelliğine de vurgu yapmakta yarar var futbolun. Her ne kadar kâğıt üstünde “özerk” olsa da Türkiye Futbol Federasyonu’nu yönetecek kişinin bir çift dudaktan çıkacak sözle belirlendiği ve elbette “yandaş” olma seçeneği özellikle son 20 yılda değişmez kurala dönüşmüştür. 

    Paranın ve siyasetin bu denli çok bulaştığı bir alanın temiz kalması düşünülemez. Ülkemizde ve dünyada futbolun önde gelen kirlilik alanına dönüşmesine bu nedenle şaşırmamak gerekir. Bir ortam o ortamı belirleyenlerin kirliliğinden kaçınılmaz şekilde etkilenir.

    Günümüzde daha fazla gösteri ve daha fazla para ilkesini rehber edinen futbol küresel ölçekte dipsiz kuyuya düşmüş görünüyor. Üç günde bir maç yapmaya zorlanan futbolcuları sirk canlılarına benzetmek hata olmaz. Daha da kötüsü bu doğal olmayan anlayışın neredeyse kanıksanmış olmasıdır. Yorumcuların söylediklerine bakılırsa 3 günde bir maç anlayışının yerleşikleştiği ve eleştirilemez bir gerçeklik olduğu anlaşılabilir. 

    Bu arada, önceki FİFA başkanı Sepp Blatter’in bundan 12 yıl önce alınan Katar kararı konusunda günah çıkartmaya giriştiği anlaşılıyor. Kendisine toz kondurmayan ama suçu o zamanki UEFA başkanı Fransız Platini’ye yükleyen sözleri ilginç.

    Blatter’e bakılırsa Fransa’nın o zamanki Cumhurbaşkanı Sarkozy’e ulaşan Katar emiri, Platini’yi ve onun etki alanı içindeki üyeleri yönlendirmiş. Böylelikle Katar dünya kupasına ev sahibi olma fırsatı yakalamış. 

    Yaklaşık 10 yıl önce Paris’in ünlü Letoile Meydanı’nda (Zafer Takı’nın konuşlu olduğu yer) Katar Büyükelçiliği’nin yer aldığını görünce şaşırmıştım. Oysa, cüzdanı şişkinler için hiç de zor olmasa gerekti burada yer almak. 

    Tümüyle duygusal (!) yollarla sağlanan etki bugün bizlere bu satırları yazdırmış oldu. 

    FİFA’nın bugünkü başkanı Gianni İnfantino’nun da yaşamını (en azından 1 yıldır) Katar’da sürdürdüğü ayrıntısı bilmem ilgi çeker mi?

    Futbolun giderek kirlenen ortamı ve bu kirlilikten sorumlu yönetsel tabakanın Katar’a fena halde borçlandığı açıktır. 

    Bir tür “al gülüm, ver gülüm” ilişkisi gereğince tarihte görülmemiş bir şey gerçekleşmektedir desek yanılmış olmayız. 

    Güncel bir başka tartışma Katar’daki düzenlemede bira satışı yapılıp yapılmayacağı üzerine gelişmişti. Bira içilip içilemeyeceği kadar önemli diğer başlıklar da ıskalanmamalı.

    Katar, dünya kupası düzenlemesi yapılan en küçük ülke. Bir önceki ise 1954 kupasını düzenleyen İsviçre’ydi. Aradan geçen 70 yıldan sonra ülke büyüklüğünün izleyici niceliği bakımından önem taşıdığı açık.

    Yeter ki cebin para dolu olsun.

    Bu bağlamda kimselerin eline su dökemeyeceği Katar bu sorunu çözmekte de hünerini sergilemekten geri kalmıyor. Paralı asker olur da paralı futbol seyircisi olmaz mı? Futbola ilgileri tartışılır olan Pakistanlılar Katar’da ağırlanarak, ceplerine de biraz para konarak çözüme erişilir. Tek sorun yandaşı olacakları ülkeyle ilgili bilgilendirilmek, nasıl davranacaklarını anlatmak. O da öğretilmiştir. Pakistanlıların futbol yandaşlığını eleştirenlere zeytinyağı gibi üste çıkan FİFA Başkanı İnfantino ırkçılık yaftası yapıştırmaya kalkışmış.

    Bugün, Avrupa’nın pek çok ülkesinde ırkçılık önde gelen sorun olmayı sürdürmektedir. 

    Futbol alanları da doğal olarak bu soruna sahne olmaktadır. Kara derili futbolculara muz ya da fındık, fıstık atılarak ete kemiğe bürünmektedir insanlığın bu bitmeyen acıklı sorunu. 

    Irkçılık sorununu çözebildiniz mi de Katar’ın demokratik olmayan ortamından rahatsızlık duyuyorsunuz? Pakistanlı yandaşları eleştirenleri ırkçılıkla suçluyorsunuz?

    Batılı demokrasi severlerin son günlerde dert ettiği bir başka önemli sorun Katar’ın LGBTİ konusundaki tutumu ve demokrasiye uymayan sicili olmuş durumda. FİFA bu düzenlemeyi Katar’a verirken ve yüksek olasılıkla oy sahipleri bir şekilde hoşnut kılınırken Katar insan hakları cenneti miydi? Farklı eğilimlere hoşgörü göklere yükselmişti de bizler mi habersizdik? Katar, bugün neyse o gün de oydu. Yarım yüzyıllık geçmişe sahip Katar alabildiğine parasal gücüyle birilerini hoşnut kılarak bugünlerdeki sıradışılığa sahip oldu. Parasal gücü tartışılmaz olsa da dünya kupasına ev sahipliği yapması birilerinin yardımı ve onayı olmasa düşlerde kalmayı sürdürürdü.

    Katar’ın rüşvetlerine olur deyip bugünlerde günah çıkartmaya heveslenenlere önce aynaya baksanız desem duyan ve de isteğime uyan olur mu?

    Bu satırların yazarı kendini bildi bileli dünya kupalarına ilgi duymuştur. 

    Futbolu saran kirlilik arttıkça bu spora olan ilgimin de azalmaya yüz tuttuğunu fark ettim.

    Ulusal maçlar bile bu ilgisizliğimden pay almaya başladı son yıllarda. 

    Nedeni açık!

    Paraya efendi olamayan ama parayı efendisi yapmakta sakınca görmeyen kimliksiz, kişiliksiz ve hatta ahlâksız futbol dünyasının tiksinti yaratan halleri…

    Futbola egemen olan anlayışın cenazesinin bir an önce kaldırılması ve yeni bir başlangıca yer açılması dileğiyle.

    Tıpkı olimpiyatlar gibi futbolun da bir an önce kirlilikten arındırılması ivedi gereklilik.

  • Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk Tabipleri Birliği’nin adından “Türk”
    nitelemesinin çıkartılması doğrultusundaki yasal düzenleme önerisini işitince
    ciddiye almak gelmedi içimden. Bağlantıdaki haberi okuyunca kuşkum kalmadı.
    https://www.veryansintv.com/mhpden-ttb-icin-kanun-teklifi-turk-kaldirilsin/
    Yine de şaşkınlığımı yenemedim.
    Yazının bu şaşkınlığın ürünü olarak okunması dileğiyle!
    Milliyetçilik temelli siyaset yaptığını ileri süren bir siyasi partinin Türkiye’nin
    birleştirici sıfatı olan “Türk”ü bir meslek kuruluşunun adından çıkartma
    isteğine anlam vermekte zorlandım.
    Her şeyden önce Türk Tabipleri Birliği’nin adından “Türk” nitelemesini
    çıkartma isteğinin yeni bir heves olmadığını vurgulamakta yarar var. Şu anda
    değişen tek şey bu hevesi sahiplenenin değişmiş olması.
    Geçtiğimiz günlerde ölüm yıldönümünde saygıyla andığımız Dr Nusret Fişek
    sonrasının TTB’sine egemen olan etnikçi-ayrılıkçı anlayış bu hevesin gereğini
    yerine getirmek için öteden beri çabalamaktadır. Özellikle, “açılım” sürecinde
    saklama gereği duymadıklarını ve yaşamlarının her anında bu hevesle yanıp
    tutuştuklarının canlı tanığıyım.
    İzmir Tabip Odası yönetiminde ve başka organlarında seçilerek yer almış bir
    hekim olarak zamanımın ve enerjimin önemli bölümünü TTB’ye egemen olan
    bu anlayışla savaşıma ayırdığımı özellikle belirtmek isterim.
    MHP’nin amacını ve dayanağını kestirmekte zorlandığım bu girişimin kimlerin
    tutkusu olduğunu anlatabildiğimi sanıyorum. Solda olduklarını öne süren ama
    gerçekte etnikçi-ayrılıkçı olan grupçuklara FETÖ’cüleri ve liberalleri de
    eklemek yanlış olmaz. Farklı eğilimlerde olsalar da tümünü birleştiren ortak
    payda “Türklükle” ve “Türkiye’yle sorunlu” olmalarıdır.
    Bugüne dek çokça heves edilen ama bir türlü fırsat bulunamayan “Türk”ü silme
    girişiminin MHP tarafından yaşama geçirilmiş olması ironik olmasının yanı sıra
    adlarını andığımız siyasi eğilimleri önemli bir yükten kurtarması bakımından da
    tarihsel önemde olacaktır. Bu yasal düzenleme girişiminin MHP’den gelmesi
    pek çok kişiye ağacın kendisini kesen baltaya serzenişini anımsatacaktır.

    Cumhuriyet’i kuran partiye yıktırma kurgusuna sıkça değinilir ve yinelenir.
    MHP’nin bu girişimi buna da benzetilebilir.
    “Türk”ü, Türk kavramıyla sorunu olmadığı sanılan bir partiye sildirmek.
    Siyasi partilerin her türlü özensizliklerine ve savrukluklarına karşın bir yasa
    önerisini TBMM başkanlığına sunmazdan önce bir şeyleri gözden geçirdiklerini
    düşünürdüm. Meslek kuruluşlarıyla ilgili bir yasa tasarısı kaleme alınmadan
    önce konuyla ilgili uzmanlığı olanlardan danışma hizmeti almış olmak akla
    yatkın olmanın ötesinde zorunluluktur. Belli ki yanılmışım!
    Böyle bir danışma, bu hizmeti almak isteyenlere Türk Tabipleri Birliği’nin 1953
    yılında çıkartılmış 6023 sayılı yasayla kurulmuş bir meslek kuruluşu olduğunu
    anlaşılır dille anlatırdı.
    Kimilerinin öne sürdüğü gibi TTB ve benzeri meslek kuruluşları birer sivil
    toplum örgütü değildir. Yasayla kurulmuş birer kamu kurumudur. Diğer kamu
    kurumlarından farkı yöneticilerinin ve diğer organlarının üyelerinin seçimiyle
    işbaşına getirilmeleridir.
    Ziraat Bankası’nın adı önündeki TC’nin silinmeye çalışılması neyse TTB’nin
    başındaki “Türk”ün ortadan kaldırılmaya çalışılması odur.
    Bunu yapmak yerine TTB başta olmak üzere hemen tüm meslek
    kuruluşlarındaki temsiliyet sorununu çözmek yönünde adımlar atmak çok daha
    akılcı olurdu. Tabip odası ve TTB çatısı altında uzun yıllar boyunca bu noktaya
    yapabildiğimizce vurgu yapma çabası içinde olduk.
    Pek çok kez yinelenmiş olsa da bir kez daha yinelemekte sakınca yok!
    TTB’deki önde gelen sorun hekimlerin bu kuruma üye olmalarının zorunlu
    olmaktan çıkartılmış olmasıdır. Her şeyden önce TTB hekimlerin ilgisini
    çekmekten uzak kalmıştır son çeyrek yüzyılda. Kurumun başına çöreklenen
    Türkiye karşıtı anlayış izlediği politikalarla, ürettiği eylemlerle, söylemlerle
    çoğunluğu vatansever olan hekimleri kendi kuruluşlarından “başarıyla” uzakta
    tutmuştur.
    Tam da burada iğneyi sıkça yaptığım gibi kendimize de batırmaktan
    kaçınamam. Mevcut üyeler kurumlarını sahiplenme görevinden kaçınmasalar,
    hiç olmazsa seçimlerde oy kullanmış olsalar TTB’ye egemen olan anlayışın
    TTB yönetimine gelmesi bırakınız söz konusu olmayı akla bile getirilemezdi.

    İktidar blokunun oylarıyla yasalaşması kaçınılmaz olası bu düzenlemenin geri
    çekilmesi tarihsel bir hatadan dönülmesiyle eşanlamlı olacaktır.
    Pire için yorgan yakılmamalı!
    Şu anki yasada yer alan kısmi üyelik zorunluluğu MHP’nin önerisiyle “üye
    olunabilir” şeklinde değişirse Türksüzleştirilecek (T)TB için şu sözleri
    söylemek kaçınılmaz olacaktır :
    “Hoşgeldiniz fincancılar çarşısına”.

  • Değerli okur.

    Blogumda sözü bu kez Mustafa Kaymakçı hocamıza bırakıyorum. Bilindiği gibi Milli Mücadele’nin utkuya erişmesinin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. yılını yaşıyoruz.

    Elbette coşkuluyuz, kıvançlıyız, gururluyuz.

    Yeter mi?

    Daha fazla çaba ve emek harcamak zorundayız.

    İşgalci ve özendiricisi emperyalizm var gücüyle saldırılarını sürdürdüğüne göre…

    Ceyhun Balcı




    İzmir ve çevresinde çok sayıda Rodos ve İstanköy adası kökenli Türk ile Batı Trakyalı kökenli Türk
    yaşar.
    Bunların çoğunun adalarda ve Batı Trakya’da kalan akrabaları vardır. Onları görmek için Yunanistan
    İzmir Konsolosluğu’ndan vize talebinde bulunduklarında doğum yerleri nedeniyle akla hayale
    gelmeyecek zorluklarla karşılaşırlar. Ancak bu zorlukların düzeyini çevrelerine bir türlü anlatamazlar.
    Bırakınız Türkiye doğumlu insanlarımız bile Yunanistan’dan bin bir zorluklarla vize alabilirler.
    Vize talebinde bulunduklarında onur kırıcı bir şekilde kredi kartı ekstrelerini, özel belge ve bilgileri
    talep ederler.Bu da yetmiyor; sizi de görmemiz lazım denilerek işinizi gücünüzü bırakıp ayaklarına
    kadar gidip arzı endam etmenizi isterler.
    Tek Taraflı Bir Aşk mı?
    Kimileri Türk- Yunan ilişkilerini “ Tek Taraflı Bir Aşk” olarak nitelendiriyor.
    Ancak kimilerimiz, tek taraflı bir aşk yaşadığımızın farkında olsa bile ticaretin yoğunlaştırılmasıyla
    bunun iki yanlı aşka dönüştürülebileceğini düşünüyor.
    Diğer yandan çok azınlıkta olsalar da kimileri, Türk-Yunan ilişkilerinde tarihsel bellek ile
    hesaplaşmadan,KÖRLÜK,DAHA DOĞRUSU MANKURTLUK yapıyor.Yalnızca bu günle yaşayarak
    geleceğin maskarası olmaya aday oluyor.Geçtiğimiz günlerde,bu doğrultuda bir yazıyı toplumcu
    olduğu kadar millici Dr. Ceyhun Balcı kaleme almış.Ceyhun, İzmir’de açılan “Gavur Mahallesi” adlı bir
    resim sergisinden yola çıkarak bunların ” Beşinci kol gücü olarak sanat ” yaptıklarını haklı olarak dile
    getirmiş.
    Türk-Yunan ilişkilerine gerçekçi gözle bakmakta yarar var
    Yunanlarda hala Türk düşmanlığı devam ediyor. Yunan politikacılar bunu kullanıyorlar.
    Düşmanlık iki temelden besleniyor. Yunanlar’da,bir yandan Türklere karşı yüzlerce yıl Osmanlı
    egemenliğinde yaşamış olmaktan kaynaklanan olumsuz ve sorunlu algı ve imgeler var. Bir yandan da
    Avrupamerkezci yaklaşımın ileri sürdüğü uygarlığın beşiği oldukları inancı devam ediyor.Bu görüşün
    çoktan çürütülmüş olduğunun farkındalığında değiller.
    Bunların getirdiği olumsuz ve sorunlu algı ve imgeler ışığında Yunanlar’da Türklere karşı düşmanlık-
    dostluk, nefret-sevgi, aşağılık -üstünlük kompleksi gibi yaklaşımlar harman olmuş durumda.
    Geçmişten birkaç örnek verelim; Annan planına Yunanistan ve Rum halkı hayır derken o günlerde
    Türkiye’de kimi çevreler ve Kuzey Kıbrıs Türk halkının bir kesimi Annan Planı’ na “evet” dememiş
    miydi?
    Bir başka örnek İzmir’i ilgilendiriyor. Büyükşehir Belediyesi 2006 yılında Selanik’i kardeş şehir olarak
    kabul ederken Selanik Belediyesi “Sözde Pontus Soykırımı Anıtı’nı” dikmişlerdi. Yunanistan
    Cumhurbaşkanı dahil, Karamanlis ve Papandreu da anıtın dikilişine destek vermişlerdi.
    Yunanlar, Kurtuluş Savaşımızı , “Küçük Asya Felaketi”olarak nitelendiriyor
    Bilindiği üzere 100 yıl önce emperyalizmin koç başı gibi kullandığı Yunan ordularına karşı verdiğimiz
    Kurtuluş Savaşımızı ,Yunanistan “Küçük Asya Felaketi” nitelendiriyor . Bu yıl Yunan makamları“Küçük

    Asya Felaketi” adı altında gerçeklikten uzak, akıl dışı açıklamalar ve etkinlikler aracılığıyla, Yunan
    ordusunun yüz yıl önce giriştiği macera sonucu Anadolu’yu işgali sırasında aldığı yenilgiyi ve insanlığa
    karşı işlediği barbarca suçları unutturmaya, tarihi olguları çarpıtarak kendi kamuoyunu ve uluslararası
    toplumu yalanlarla yanlış yönlendirmeye çalışıyor. Sözgelişi; “Sevgili İzmir” filmi ile işgalci Yunan
    ordusunun kalıntıları ile işbirlikçi Yunanların İzmir’i terk etmek zorunda kalması, Türkleri kötüleme
    olarak gösterilmekte.() Bilmeyenlere,Anadolu’da sivil halka karşı gerçekleştirdiği toplu katliamlar ve yıkımlardan dolayı Yunanistan’ın, Lozan Antlaşması’nın 59. maddesinde “Yunanistan, savaş yasalarına aykırı olarak, Anadolu’da Yunan ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımı yükümlülüğünü tanır” hükmünü kabul ettiğini anımsatmak isteriz. Buna göre Yunanistan, insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Yunanistan İle Dostluk,Ama Nasıl? Önce şu konuyu anımsatalım; Dostluk karşılıklı gelişir. Bu kapsamda Rodos, İstanköy Adaları ile Batı Trakya’da yaşayan Türkler’in kültürel kimliklerinin korunmasında çok önemli sorunlar olduğunu, ,bir kültürel soykırım uygulandığını,Osmanlı mimarisinin hoyratça yok edilmek istendiğini, yapılan onarımların göstermelik olduğunu bilelim. Yunanistan’ın her platformda Türkiye’yi zor durumda bırakmak için çalıştığını aklımızdan çıkarmayalım. Bu bilgilendirme kapsamında Türk- Yunan ilişkilerini geliştirmek için de çalışalım. Şunu bilelim; Yunan Halkı’nın Türkler’e karşı olumsuz yargılarını silmek dostluğun kurulmasında birinci koşuldur. Bu doğrultuda Yunanistan ile öğrenci değişiminden kültürel ilişkilere kadar her türlü toplumsal etkinlikleri sürdürelim. Bunların sonucunda Yunan komşularımız Türk dostluğunun kendilerine yarar getireceğini göreceklerdir. Başka çaremiz yoktur. Aksi durumda bir yandan Rakı-Uzo kadehleri karşılıklı şerefe kaldırılacak, diğer yandan da iki komşu silahlanmaya devam edecektir. Bilindiği üzere Yunanistan günümüzde de Fransa dahil ABD’den aldığı silahları acaba kimin için kullanmaya hazırlanıyor? Türk Yurtseverleri, bunun emperyalist ülkelerin bir oyunu olduğunu söylüyor. Ya Yunan Aydınları ne diyor? Henüz görüşlerini öğrenemedik. Bir söz de yerel yöneticilerimize. Elbette gerilimin doruk olduğu zamanlarda dostluğu istemek zordur. Ancak konuk ettikleri Yunanlara :Rodos ve İstanköy Adaları ile Batı Trakya’da yaşayan Türklerin, Türk kültürel kimliklerinin neden Yunanistan tarafından kabul edilmediklerini gündeme getirmeliler” derim. Bu doğrultuda var olan sivil toplum örgütlerinin görüşünü de almalılar. Çünkü bu örgütler herkesten daha fazla dostluk istiyor. Çünkü yakın akrabaları oralarda yaşıyor. Onların tek istekleri Türk kimliğinin kabul edilmesi. ()”Sevgili İzmir” filminin,Yunan halkını gerçeklikten uzaklaştırmak amacıyla çekildiğini söylemek olası. ”Sevgili İzmir”
    filminin yönetmenine, bu filmi izleyeceklere, başka belgelere gereksinme yok, öncelikle Yunan araştırmacı yazar-gazeteci
    Tasos Kostopulos’un “1912-1922 Savaş ve Etnik Temizlik” adlı kitabına erişmeleri yerinde olacaktır. Kitapta Yunan askerinin
    Anadolu’da işlediği cinayetler ve barbarlıklar; tanıkların ifadeleri ve belgelerle kaleme alınmıştır.
    15 Kasım 2022

    Okuduğunuz yazı internet gazetesi Egedesonsöz’de de yayımlanmıştır.

    https://www.egedesonsoz.com/yazar/yunanistan-ile-dostluk-ama-nasil/17861