• Turizmi “bacasız fabrika” olarak niteleyenlere sakın ha sakın inanmayın!

    Turizmdeki ikinci onur kırıklığımız Almanya kaynaklı. Bizdeki ucuzcu ve nitelikten yoksun marketlerin Almanya’daki eşdeğeri 22 günlük Türkiye tatilini 599 Avro karşılığında satmaktaymış. Marketten öte berinin yanı sıra dinlence satın alabilmek farklı bir duygu olsa gerek. Bu kışı üşüyerek geçirmesi yüksek olasılık olan Avrupalının güneye sığınması kaçınılmaz görünüyor. Alman hükümetinin “kışı ılıman yerlerde geçirin” öğüdü market zincirine esin kaynağı olmuşsa şaşırılmaz.

    Salgın sürerken açılan turizm “Tadını çıkartın! Aşılıyım!” yazılı maskeler taktırılan turizm çalışanlarımızın görüntüsüyle haber olmuştu. Vatandaşlarının toplamını aşılama konusunda benzer duyarlılıktan yoksun hükümetimizin onur kırıklığı yaratan uygulaması olarak tarihe geçmişti bu durum.

    Günde 500 lirayı bile bulmayan harcamayla her şey içinde dinlence fırsatı haber olmaz da ne olur. Bu ucuz ürün Avrupalıyı kış soğuğundan kurtarır. Onur kırıklığımız yanımıza kalır.

    Kimilerimizin bir yol bulup da Almanya’dan bu fırsatı edinmeyi aklına getirmiş olması uzak olasılık değildir.

    Bu olgu onurumuzu kırmanın yanı sıra süregen bir başka sorunumuzu yüzümüze vurmak gibi bir işlev de gördü.

    Bilindiği gibi Türkiye Batı güdülemeli ekonomi ve siyaset anlayışıyla eş zamanlı sayılacak bir süredir kalkınmasını TURİZM-İNŞAAT-TEKSTİL (TİT) üçlemesine bağlamış durumda.

    Hemen her yıl dışsatım rekorları kırılsa da Türkiye kalkınmada bir arpa boyu yol alamıyor. Turizmde de salgın yılları bir yana bırakılırsa her geçen yıl bir önceki yılın üstüne çıkan gelir rekorları kırılıyor. Ucuz ötesi ederler karşılığında. Döviz krizinin armağanıdır bu ucuzuluk turizm sektörüne.

    Hemen saptamakta yarar var!

    Turizmle kalkınmış ülke yok yeryüzünde. Buna karşılık, kalkınmış olup da turizmden de kazanç sağlayanlar hiç de eskik sayılmaz. İtalya, Fransa ve İspanya ilk akla gelenler.

    İnşaat için de benzer şeyler söylenebilir.Tekstile girmeye hiç gerek yok. Her şekilde gelişmemişlikle özdeşleşmiş bir üretim koludur günümüz dünyasında.

    Emperyal batılı bizi bizden iyi bilir.

    Ekonomik kriz, döviz darboğazı vb yumuşak karınlarımızı çok iyi değerlendirir.

    Turizmde Alman marketlerine düşmüş olmamız bunun kanıtıdır.

    Savunma sanayisiyle sınırlı kalan özgün üretimimiz, yüksek teknolojiye dayanmaktan uzak dışsatımımız ve elbette karnını doyuramamaya varan tarım ve hayvancılık zavallılığı…

    Kendimi bildim bileli kafamı kurcalayan ve bununla da kalmayıp canımı sıkan olgudur. Türkiye’nin adının önünden eksik olmayan “gelişmekte olan” sıfatı.

    Bu sıfatı taşıdığımız sürece turizmde, inşaatta, tekstilde yaşadıklarımızın sonu gelmeyecek.

    Özgün üretim ve yüksek teknoloji dışsatımı konusunda kabuğumuzu kıramadığımız süre “gelişmekte olan” sıfatı adımızın önündeki varlığını sürdürecek gibi görünüyor.

    Çok daha kötüsü bu acıklı durumun hemen hiç bir politikacının ilgi alanında olamamasıdır.

  • Diyanetin, “Bir gün herkes ölümü tadacak” sözünü her yerde paylaşmasına öykünerek “Her Türk vatandaşı günün birinde savcıya ifade verecek” diyesim geliyor.

    Celâl Şengör hoca için o gün gelmiş olmalı ki, adı hiç de gerekli olmayan yönetimsever savcımız fırsatı kaçırmamış. Musa ve İbrahim peygamberlerle ilgili sözleri gerekçesiyle hocayı huzuruna çağırmış.

    Öncelikle vurgulamakta yarar görürüm.

    Ne dinle ne de dinin öğeleri olan peygamberlerle ve diğer kutsallarla ilgili söz söylemekten ve yazmaktan kaçınırım.

    Tümüyle kişisel seçimimdir.

    Diğer yandan, bu tutumum ve duruşum konuyla ilgili görüş belirtenleri boy hedefi yapmamı da gerektirmez. O da bir seçimdir.

    Üstelik, dinsellikle ilgili sözler söyleyen, görüş belirten kişinin adı Celâl Şengör’se durum değişir. Ülkemizin yetiştirdiği son derece önemli bilim insanlarından birkaç tane say deseler onun adını anmazlık edemem.

    Biraz daha ileri giderek, yaşayan en önemli ve değerli bilim insanlarımızdan birisi olduğunu da çekinmeksizin söyleyebilirim.

    Ona yönelen ölçüsüz ve kaba yaklaşımların onun kadar Türkiye’ye zarar vereceğinden de kuşku duymam.

    Celâl Şengör’ü boy hedefi yapan önemli gerekçelerden birisi Cumhuriyetçi ve Atatürkçü duruşudur dersek yanılmış olmayız.

    Osmanlıcılık tutukusuyla yanıp tutuşan, ilericiliği teknoloji kullanımının ötesine geçemeyecek iktidarımızın Cumhuriyetçi ve Atatürkçü duruşa uzak olduğunu, bununla da yetinmeyip bu duruşa saldırgan bir yaklaşım içinde olduğunu sayısız örnekle kanıtlamak olasıdır.

    Yazının bundan sonrasında değinilecek tarihsel gerçekler de “yeni kuşak” savcılarımızın ilgisini çekebilir. Hatta, soruşturma ve kovuşturma konusu olmaya bile değer görülebilir.

    Yirmi birinci yüzyılda bir kez daha Galile yargılaması sahnelemek istiyorlarsa fırsatı kaçırmasınlar derim.

    Şimdi, biraz geriye XVIII. yüzyılın son çeyreğine gidelim.

    İnsanlık Fransız Devrimi’ne geri saymakta. Rönesans’ın siyasi ortama yansıması kaçınılmaz. Hükümdarlıklar sallantıda.

    Osmanlı tahtında III. Mustafa oturmakta.

    Gelişmelere sırtını dönen Osmanlı, şanlı geçmişinin düşleriyle yaşamayı sürdürmekte kararlı. Aklını kullanmayı zorlu bir iş saydığı için mucize peşinde koşma kolaycılığından bir türlü kurtulamıyor.

    Tahtta oturan III. Mustafa 1768’de Rus elçisini huzuruna çağırıyor. Rusya’nın Polonya’dan çekilmesini, oradaki mezhepsel çelişmelere karışmaktan vazgeçmesini istiyor. Bir elçinin böylesi önemli bir konuda tek başına karar vermesi olanaksızdır. Bu önemli gerçeği göz ardı eden III. Mustafa elçiyi Yedikule zindanlarına gönderiyor.

    Divan üyelerinin hiç birisinin desteklememesine karşın padişah Ruslara savaş açıyor.

    Kime güvenerek mi?

    Müneccimbaşına!

    Oysa, Osmanlı ordusu böyle bir savaşa hazır değildir.

    1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması yenilgiyle sonuçlanan bu savaşın ürünüdür. O tarihten başlayarak Rusya, dinsel ve mezhepsel gerekçelerle Osmanlı’nın içişlerine karışma hakkına kavuşmuştur.

    Böyle acıklı bir sonuçtan ders çıkartılması umulur.

    Ne gezer.

    Unutmadan ekleyelim.

    1770’te Rus donanması Osmanlı donanmasını Çeşme’de yakarak yok etmiştir. Bu da Osmanlı akılsızlığının ürünü olarak geçmiştir tarihe. Rus donanmasının Çeşme açıklarına geleceğini öngöremeyen Osmanlı cehaleti donanmasını yitirerek ödemiştir bedelini.

    III. Mustafa bu yenilgilerin ardından orduyu ve daha da önemlisi yönetim kafasını yenilemek yerine Berlin’e elçi göndererek Prusya kralı II. Frederik’ten kendisine 3 müneccim göndermesini isteyecektir.

    İstanbul’daki Fransız elçisi de padişahın Avrupa devletlerinin başarısının ardında yatan nedenin münneccimlikte olduğuna içtenlikle inandığını belirtiyor.

    Prusya kralı II. Frederik müneccim isteğine verdiği karşılıkta başarısının altında yatan etkenleri bildirmiş.

    • İyi bir ordu
    • Barış zamanında da eğitimli olan, savaşa her an hazır bir ordu
    • Dolu bir devlet kasası

    Bu gerekliliklerin farkına sonraki padişah III. Selim varmış.

    Orduyu çağdaşlaştırma hedefinin olmazsa olmaz gerekliliği olan Yeniçeriliğe son verme düşüncesi saltanatının ve yaşamının sonunu getirmiş.

    İzleyen Tanzimat döneminde pek çok yenileşme ve çağdaşlaşma adımları atılsa da öze değil biçime yönelik olarak kalmış bu çabalar.

    Bir işe yaradıysa, çağdaş eğitim kurumlarından yetişen kadroların aydınlanmacı ve ilerici tutumlarının Osmalı yıkılsa da yerine kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun mayası olan Milli Mücadele’ye yadsınmaz katkı sağlamış olmasıdır.

    Avrupa, aklını kullanarak gelişirken Osmanlı müneccim arayışıyla çıkış yolu aramıştır.

    Ders alınmadığı için tarih yinelemektedir.

    Celâl Şengör’ün ifadeye çağırılmış olması bir karanlık dönemin tam da ortasında olduğumuzun canlı kanıtıdır.

    İçinde bulunduğumuz yıllarda, kıvancın ve övüncün yerini utancın alması biraz da bu ve benzeri gelişmelerdendir.

    Yazıyı bir eklemeyle sonlandıralım.

    Müneccimlik, hadımlıkla birlikte tarihe karışmıştır, Cumhuriyet kurulduktan sonra…

  • Yaşadığım(ız) kent İzmir Milli Mücadele’de ilk ve son kurşunun atıldığı yer olması nedeniyle ayrıcalıklıdır.

    Batılıların 4 yıl süren Birinci Dünya Savaşı’na “Büyük Savaş” dediklerini düşünürsek biz Türklerin bu savaşın öncesine ve sonrasına eklediği 4’er yılla toplamda 12 yıl savaştığını göz önüne aldığımızda başarımızın boyutu daha iyi kavranmış olacaktır.

    Baba tarafından dedem Yusuf Balcı İstiklâl Savaşı gazisi. Madalyası ve belgesi bana emanettir.

    Anneannemin dayısı Teğmen Ali Osman Şatıroğlu da bir diğer gazimiz. Onun bir başka özelliği İzmir’i kurtaran birliklerde görev yapmış olması.

    Kurtuluşumuzun 100. Yılı kutlu olsun!

    Her ikisinin aracılığıyla Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve tüm şehitlerimizin, gazilerimizin yüce anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

    “Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir” Mustafa Kemal Atatürk

    İzmir’in kurtuluşunu Atatürk’ün fikir babası Ziya Gökalp’in iki şiiriyle kutlayarak başlamalı söze.

    Her iki şiir Küçük Mecmua’nın II. Cildinden alıntılandı. (Küçük Mecmua, 3 Cilt, Şahin Filiz’in çevirisiyle Pankuş Yayınları’ndan okurla buluştu)

    Milli Mücadele’nin her aşamasıyla ve elbette Büyük Taarruz’la başlayıp İzmir’de biten son evresiyle ne denli övünç duysak azdır. Eşi benzeri görülmemiş bir askeri başarılar dizisinin son halkasıdır her birisi.

    Askersel başarıya odaklanışımızın tersine onu izleyen iktisadi başarıya ilgisiz kalmışızdır çoğu zaman.

    Oysa, her birisi bütünün parçalarıdır. İktisadi başarı olmasa askersel başarı çoktan unutulmaya yüz tutardı. Cumhuriyet değil 100. yılını çeyrek yüzyılını bile göremezdi.

    9 Eylül’ü 100. Yılında coşkuyla kutlarken askersel başarıyı taçlandıran ekonomik devrime değinelim.

    Silahlar susar susmaz Lozan’da diplomasi savaşına girdi Türkiye. O savaşa girenlerin başında da silahını henüz susturmuş İsmet İnönü vardı.

    Lozan’daki ilk bölüm görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardındaki en önemli neden kapitülasyonlardı. Birinci Dünya Savaşı’nı yengiyle tamamlamış, Kurtuluş Savaşı yenilgisini Yunan’a yıkmış emperyalist Batı, savaşı Türkler kazanmamış gibi üstünlüğünü kapitülasyonlar aracılığıyla sürdürme kararlılığındaydı.

    “Hükümet fabrika yapamazmış, milli sanayiyi desteklemeye ve gözetmeye çalışamazmış. Belediyeler ticaret yapamazmış. İktisadi girişimler yalnızca kişilerden ve şirketlerden beklenirmiş.” Ziya Gökalp(Küçük Mecmua, Cilt III, s. 11) Günümüzde bu ve benzeri sözleri söyleyenleri Milli Mücadele, Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığıyla etiketlememiş olmak önde gelen eksikliğimiz olmuştur.

    Yukarıdaki sözleri son 40 yıl boyunca sayısız kez okumuşuzdur, işitmişizdir. Oysa, bu sözler 1922 yılının sonunda Ziya Gökalp’in Küçük Mecmua’da yayımlanan bir yazısından alındı. Gökalp yazısında, iktisadi başarıya giden yolda Tanzimatçı anlayıştan kurtulmanın gereğine vurgu yapıyor.

    Tanzimatla ekonomik yıkımı ilişkilendirmek için anahtar sözcük Baltalimanı olabilir.

    Milli Mücadele’yi utkuya eriştirenlerin Cumhuriyet’i kurmadan Lozan’da kapitülasyonlara odaklanan kararlılığı da bundandır.

    Diğer yandan, aynı kadroların Cumhuriyet’i kurmazdan önce onun sağlam temelini iktisatla atmak istemeleri de bu bağlamda değerlendirilmelidir.

    “Kaç tane damızlık boğanız var?”

    Yukarıdaki soru  Mustafa Kemal Paşa’dan gelmiştir. Ocak 1923’te İzmir İktisat Kongresi yolundayken Eskişehir’de bir araya geldiği yetkililere yöneltmiştir. Tarım ve hayvancılık yoksa bir hiçsin anlayışının yansımasıdır.

    “Saban kılcı yener.” özlü sözü de anımsanabilir yeri gelmişken.

    Bir yandan sanayiyi kurarken diğer yandan yerle bir olmuş tarım ve hayvancılığı ayağa kaldırma isteğinin gereği olarak da sorulmuştur bu soru.

    Tarım ve hayvancılık konusunda Türk milletini özendirmeye çalışan Mustafa Kemal Paşa sorularla ve sözlerle yetinmeyerek köylünün önüne Atatürk Orman Çiftliği’ni ve yurdun dört bir yanında Devlet Üretme Çiftlikleri kurarak düşmüş. Söylemini eylemle tamamlamak bu olsa gerek.

    Bugün yaşanmakta olan ekonomik krizin önde gelen öğesi olarak besin darlığı ve pahalılığına geldiğimizde Tarım Kredi Kooperatifleri’nin sıkça gündeme getirildiğini görüyoruz. Atatürk adını hemen her yerden silmeye çalışanların dört elle bu Ata kurumuna sarılmış olmaları da ayrıca ibretlik bir olgu olarak tarihe geçmiştir.

    Otuzlu yılların kurumunun otuzlu yıllardan nefret edenlerin tutunacak dalı olması da ilginçtir. 

    Bugünkü yönetenlerimizin bu ulu çınara dört elle sarılması elbette doğrudur, yerindedir. Ancak, onun da işlevli olabilmesi üretimle olasıdır.

    Somali’de, Sudan’da ve hatta Venezüela’da tarım yapma tasarımlarına bel bağlandığı günümüzde üretimi başarmak için önümüzde epeyce yol olduğu acı gerçeğimiz olarak karşımızda durmaktadır.

    En yoğun günde on bin aracın ancak geçtiği köprüden 45 bin geçiş güvencesi verecek denli yüce gönüllü ve (herhalde) kasası dolu devletimizin tarım ve hayvancılık başta olmak üzere her alandaki üretkenliği, verimliliği artırması bir yana öncelikle ayağa kaldırmasını beklemek doğal hakkımız olmalı!

    Lord Curzon’ın, ilk tur Lozan görüşmeleri sırasında istediklerini vermekten kaçınan İsmet Paşa’dan yılıp, isteklerini listelediği kâğıdın bir daha onun cebinden çıkmasını istemeyenlerin utkusudur Cumhuriyet’in iktisadi bağımsızlık tutkusu.

    İzmir’in Kurtuluşunun 100. Yılında ve elbette önümüzdeki yıl Cumhuriyet’in dalya yılında askersel başarıları göz ardı etmeden, o başarıları bizlere armağan edenleri hiç unutmadan iktisadi bağımsızlık üzerinde durulmalı.

    Kurtuluşun 100. yılında dilimizden eksik olmayan “ekonomik kurtuluş savaşı” hiç olmazsa düşünmemizi sağlamalı.

    100 yıl önce kazandığımız ekonomik bağımsızlığı yitirmiş olmalıyız ki yeniden elde etme çabası içindeyiz.

    Cumhuriyet kadrolarının yönetim dışı kaldığı son 3 çeyrek yüzyılın palavraya denk düştüğü ortadadır.

  • Kahraman’ımız 6. Filo’yu kınayan gençlere karşı iş başında

    İnsan, erişkinlikle birlikte söylemiyle, eylemiyle, yan yana geldiğiyle sicil dosyası oluşturan bir varlık.

    Olumlu değişiklikler gösterse de başlangıçtaki çizginin sıklıkla korunduğu görülür.

    TBMM başkanlığı yapmış kişi İzmir’in, Rize’nin ve başka kentlerimizin kurtuluş günlerine dil uzattı.

    Tam bir “müstevli” diliydi kullandığı.

    “Keşke Yunan kazansaydı” diyen düşündeşi Mısıroğlu’na benzer konuştu.

    Milli Mücadele sırasında yaşasaydı İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne çok yaraşırdı.

    Milli Mücadelenin utkuyla bitişinin 100. Yılında ayakları bu topraklara basanların, gönülleri burayla yanıp tutuşanların haklı tepkisini çekti bu sözler.

    Her insan yaşamı boyunca bir kahramanlık öyküsü yazar. Bu öykü bir şekilde kayıtlara geçer.

    Milli Mücadele’ye dil uzatan kahramanımızın sicil dosyası açılmazsa olmazdı.

    Altıncı Filo’ya defol diyen gençlerin eylemleri unutulur gibi değildir. Bundan yaklaşık yarım yüzyıl önce Şubat 1969’da yaşanmış olan bu eylemler 68 gençliğinin gurur anıtı olarak da geçti tarihe. Şimdiki gibi savrulmamış olan sol gençlik o zamanlarda kararlı antiemperyalist ve Atatürkçü bir duruş sergilemekteydi.

    Bu gençliğin karşısına Komünizmle Mücadele Derneği ve Milli Türk Talebe Birliği çıkartıldı. Sözüm ona bir başka grup genç 6. Filo’ya karşı çıkanlara karşı çıkmaktaydı. Emperyalizme yama olmuş bu örgütçüklerin gençlikle özdeşleştirilmesi de ayrıca tartışmaya açık bir durumdur.

    Ancak, 6.Filo’ya defol diyen gençlerin karşısına çıkartılan kurgulu örgütler önderliğindeki katillerin 2 can aldığı gerçektir.

    Bugünkü kahramanımızın gençlik yıllarında da kahramanlık heveslisi olduğu sicil dosyasından kolaylıkla çıkartıldı. Amaç elbette pek yüceydi. Komünistlere ders vermekti.

    6. Filo’yu kınama mitinginde sahne alan emperyal seviciler kendilerine biçilen rolün gereğini iki gencin canını alarak yerine getirdiler.

    Tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen bu olay Cumhuriyet 50. Yaşına yıl sayarken bir kez daha karşısında emperyale sadakatle yanıp tutuşanları bulmuştu.

    Geçtiğimiz yıllarda “Laiklik Anayasa’da yer almamalıdır” çıkışıyla kanlı sicil dosyasına önemli eklemede bulunan kahramanımızın bugünkü sözlerinde şaşırılacak bir şey oyoktur.

    O zaman neyse, bugün de odur.

    Olumlu değişim bir yana o zaman girdiği yolda koşar adım ilerlemeyi sürdürmektedir.

    Her insanın yaşamı gerçekte bir kahramanlık öyküsüdür demiştik ya!

    Bu kahramanımız da kendince kahramanlık öyküleri yazmıştır.

    Gerçek kahramanlardan bir farkla!

    Kanla sulanmış topraklara ve canla kurulmuş ülkeye ihanet etmiştir yazdığı her kahramanlık öyküsüyle.

    Tıpkı Ali Kemallerin, Çerkez Ethemlerin, Refi Cevatların, Refik Halitlerin yaptığı gibi.

    Kendi kahramanı olmak ne denli onur vericiyse, başkasının kahramanı olmak o denli alçaltıcıdır.

    Ne yapalım ki, kendi seçimidir.

    Tarihe böyle geçmekte ısrarlıdır.

  • Büyük Taarruz öncesi hazırlıklar sürerken ordu sürekli birşeyler istemektedir. Maliye Bakanı Hasan Fehmi (Ataç) Bey’in ordunun 10 otomobil isteğine verdiği yanıt :

    “İstediğiniz otomobiller İzmir’de sizi bekliyor. Hem de bedelsiz. Gidin alın!”

    Yokluk ve yoksunluk o denli üst düzeydedir ki Hasan Fehmi Bey’in ordunun gereksinimleri için istenen 1.5 milyonu nasıl sağladığını anımsayalım :

    “Ankara’daki Osmanlı Bankası yetkilisine Anadolu’da 16 şubeniz var. Ya bu parayı tutanak karşılığı bana verirsin. Ya da, şubelerdeki tüm parasal varlığa el koyarım!”

    Bir buçuk milyon elde edilmiştir.

    Büyük Taarruz’la birlikte erişilen utku bize ne kazandırdı?

    Faik Sabri Duran anlatsın.

    Bu adla çoğumuz tanışık olmalıyız.

    Ünlü coğrafyacılarımızdandır.

    Hazırladığı atlaslardan çok şey öğrenmişizdir.

    Aynı zamanda öğretmendir.

    Bir gün sınıfta öğrencilerinden atlaslarını açmalarını ve Afrika, Asya ülkelerine göz atmalarını ister.

    Her ülkenin adının hemen altında/yanında ayraç içinde bir başka ülkenin (efendi ülke olarak da okunabilir) adı yazılıdır.

    Efendisi olmayan tek ülke Türkiye Cumhuriyeti’dir. Emekle, kanla, canla kendi efendisi olmuştur.

    İşte Büyük Taarruz’un en önemli kazanımı budur.

    Bundan daha değerli, daha paha biçilmez bir kazanım olabilir mi?

    O sınıfta Faik Sabri Duran’ın dersini izleyenlerden birisi son derece tanıdık bir addır.

    İzleyen yıllarda ülkemizin önemli şairlerinden, yazarlarından ve düşünürlerinden birisi olacaktır.

    Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve yaptıklarını en iyi çözümleyenlerden birisi olarak iz bırakacaktır.

    Büyük Taarruz’la utkuya erişen başarıyı kısa ve öz şöyle tanımlayacaktır :

    PAROLA VATAN, İŞARETİ NAMUS!

    Attilâ İlhan’a saygıyla…

    30 Ağustos Zafer Bayramı’mızı borçlu olduğumuz Dumlupınar Meydan Savaşı’nın yaşandığı yerdeki şehitliği bundan 6 yıl kadar önce ayrıntılı olrak gezmiştim.

    Herkesin buraya yolunu düşürmesini ve orada kazanılan başarıyı doya doya kutlamasını dilerim.

    30 Ağustos Kutlu Olsun!

    O zaferin kazanılmasındaki eşsiz katkıları için Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in, silah arkadaşlarının, tüm şehitlerimizin ve gazilerimizin yüce anısı önünde saygıyla eğilerek….

    Dumlupınar Şehitliği görselleri için :

    https://drive.google.com/drive/folders/12ny8pR74dXZHFnubooBi59ouQylg20g-

  • İktidarımızın Osmanlı tutkusu bilinmez değil. Hemen her ortamda dışa vurulan ve hatta dayatılan bir tutku bu.

    26 Ağustos Anadolu kapılarını Türklere açan gün. Ama, aynı zamanda yaklaşık 900 yıl sonra o kapıların Türklere kapanmasının önüne geçildiği gündür. Daha yakın tarihte olması, yok olmaya son vermesi bakımından çok daha önemlidir. Mustafa Kemal Paşa’nın Büyük Taarruz’u başlatmak için bu günü özellikle seçtiği de söylenir.

    İktidarımızın buna karşın 26 Ağustos’u Alpalsan üzerinden yüceltmesini bilinçaltına yerleşmiş olan Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığıyla açıklayabiliriz.

    Bugün, Çeşme’de bir etkinliğe tanık olduk.

    Çeşme Cumhuriyet Meydanı’nı süsleyen heykelden söz etmek kaçınılmaz.

    Çeşme’yi Yunan işgalinden kurtaran Türk askerine enginar çiçeği sunan genç kız betimlenir bu yapıtta.

    Tam da bu heykellin yanı başında bugün öğle saatlerinde mehter takımı bulunduğunu gördük. Çeşme’de mehter takımı olmadığı için başka bir yerden taşınmış olmalılar.

    İlk görüşümüzde “Ceddin deden, neslin baban” demekteydiler. Çoğunluğu yabancılardan oluşan küçük bir izleyici grubu vardı. Özellikle, yabancılar için ilgi çekici olduğu kuşkusuzdu gösterinin.

    Yaklaşık 1 saat sonra aynı yerden geçtiğimizde mehter dinletisinin sürdüğünü gördük. Bu denli uzun süre orada bulunmaları gerçekten ilgi çekici geldi bize.

    Çaldıkları ezgiye kulak kabarttık.

    “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman…” ezgisiyle ilgi odağı olmayı sürdürmekteydiler. Bir saat önce orada bulunmayan bir ikram aracı da dikkatimizden kaçmadı. Tavuklu pilav ve lokma servisi ilgiyi artırma amaçlıydı besbelli.

    “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman” sözleriyle bilinen sözde türkünün Türkçe sözlü olsa da dört dörtlük yapay olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Türk askerini bizi hiç ilgilendirmeyen bir Kore’deki çatışmada kişi başına 23 sente pazarlayan mandacılar için sırada ülkeyi pazarlamak vardı. O pazarlamanın söze ve müziğe bürünmüş haliydi sözde türkü.

    Amerikan üretimi pis kokulu ama ücretsiz un ve yağın, petrol ürünü naylonun tüketilmesi amaçlı kurgu bir ezgi olduğu kuşkusuzdur. Yakın tarihimizin utanç sayfalarından birisini oluşturmuştur.

    Mehter takımını Çeşme Cumhuriyet Meydanı’na getiren anlayışın Cumhuriyet’e savaş açan, onu yıkmak için gün sayan gücün simgesi olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı?

    Amaç, Alpaslan’ın 26 Ağustos’unu Mustafa Kemal Paşa’nın 26 Ağustos’u önüne koymaksa bir saçmalık var. Selçuklu başarısını mehter takımıyla kutlamak olsa olsa Osmanlıcı iktidarımızın kültürel yoksulluğunu gösterir. Eldeki tek değer mehterdir belli ki.

    Yoksulluğun böylesi öfkelenmeyi değil acımayı gerektirir. Zavallı İslâmcılarımız, zavallı (sözde) Osmanlıcılarımız!

    Yoksunluğunuzu Çeşme’de görmek ilginçti.

    Birkaç söz de mehter takımının seçtiği ezgi(ler) için gelsin.

    Her fırsatta sahte yerli ve millicilik yapan iktiarın simgesi mehter takımının burada da baltayı taşa vurduğunu gördük. Yerli ve millici iktidarımız ezgi seçimiyle Amerikancı yüzünü yansıtmaktaydı oysa.

    Meydandan uzaklaşırken mehter takımının oyun havalarına geçiş yaptığını işittik. Bu havaları işitenlerin kendilerini alamayıp oynamaya başladıklarını kestirmek hiç de güç değil.

    İzmir’in Çeşme ilçesinde ilgi odağı olmanın yolunu buldukları için kendilerini kutlayarak…

  • Ne bayramın önü ne de sonuydu dün. Karayolları kan gölüydü. Çoğu konuda anlaşamayan basın bu konuda oybirliği yapmış gibiydi. Kaza tanımlaması ortak paydada buluşturmuştu pek çok yayın organını.

    Sıradan görünse de yaşamsal bir hatadır karayollarında yaşananlara kaza nitelemesi yapmak.

    Aynı ülkenin insanı dolmuşun, taksinin ya da kişisel otosunun direksiyonu başına geçince başka metro, tramvay, tren, uçak ya da deniz taşıtı kullanınca başka davranıyorsa eğer orada kültüre bir sorun var demektir.

    En küçük aksaklığın varlığında bir uçağı yerinden milim kıpırdatmayan, geminin kaptan köşkünde her kurala en ince ayrıntısına dek uyan, metroda ne gerekiyorsa onu yapan sürücü karayolunda bu kezlik böyle olsun, idare et abicim bişi olmaz anlayışı içindeyse yaşananları kaza olarak nitelemek en azından kendimize saygısızlık anlamına gelir.

    Türkiye’nin çok partili yaşamla birlikte adım attığı borçla yaşam, tüketime dayanan büyüme ve son 40 yılda yerleşikleşen dışa bağımlılığın doğal sonucudur karayollarında yaşanan kaza görünümlü cinayetler.

    Dokuz bin kilometre deniz kıyısı bulunan Türkiye’de deniz yollarının yük ve insan taşımacılığndaki hiçe yakın payı da çok şey anlatmalıdır anlamak isteyene.

    Geçilmeyen yollara, köprülere, tünellere kamunun parasını ödeyerek çağcıl Deli Dumrul öyküleri üreten sistemin ağır bir karayolu baskısı altında olduğu yadsınmaz gerçektir.

    Lastik üreticisinden, demir çelik sanayisine, yedek parçadan akaryakıta uzanan geniş yelpazesiyle ortama tam anlamıyla egemen olmuş karayolucu lobi aklınıza gelebilecek tüm düzenekleri tutsak etmiştir kendisine.

    Tam da bu yüzden aracını koyacak yeri olmayan ama hanesine ikinci, üçüncü aracı almak isteyene “park yerin var mı?” sorusunu sormak söz konusu değildir Türkiye’de.

    Ekonomik büyümenin de lokomotiflerinden birisidir karayolu taşıtı merkezli parasal hareketler.

    Özellikle büyük kentlerin geniş, ferah caddeleri gereğinde 2-3 sıra park yeri oluverir otomobil sahipleri için. Hem de ücretsiz.

    O da yetmez. Gece yarısından sonra kentlerin uçak pistine eşdeğer caddeleri iki ve dört tekerlekli görgüsüzlük aygıtlarına yarış pisti hizmeti verir. Verir vermesine de o saatte onları denetlemekle ödevliler de pek çok kişi gibi derin uykuya dalmakta sakınca görmez.

    Bir kez daha vurgulamakta yarar var.

    Karayollarımızda dün yoğunlukla yaşanan, farkına varılan ama hemen her gün kendisini gösteren kanlı eylemler kaza değil cinayettir.

    Durum böyleyken Türkiye’nin “yerli ve milli” görünümlü otomobil üretme sevdasına ne demeli?

    Herşeyden önce düzenbazlıktır yapılan. Üretilecek olanın yerli ve milli nitelikte olmadığını sağır sultan bile duydu. Muktedirin duvara çarpa çarpa sersemlediği, başarı açlığı çektiği ortamda Pirus zaferine eşdeğer bir gelişme olacaktır yerli ve milli otomobil.

    Bu anlamsız ve gereksiz ürün diyelim ki fabrikadan çıktı!

    Kime satılacak?

    Başlangıç hevesiyle sağlanabilecek satış başarısı sürdürülebilecek mi?

    Son derece anlamsız ve gereksiz sorular sorduğumu fark edip burada kesiyorum.

    Karayollarında yaşanan karmaşa ve ona eklenen kanlı sonuçlar kuraltanımazlığın ve sınır bilmezliğin ürünüdür.

    Hiç kusura bakmasınlar! Ama, bu yaşanan cinayetlerin baş sorumlusu ülkeyi yönetenlerdir. Denetlemekle, sınırlamakla, caydırmakla ödevli yönetenler her evin önünde otomobil varlığıyla övünç duyacak denli kendilerinden geçmişlerdir. (Laf aramızda bu bilgi de yanlıştır. Ülkemiz insanlarının en az  % 35’inin otomobil alma isteği bir yana otomobil sahibi olma olanağı yoktur).

    Muhalefet geri kalamazdı elbette böyle bir durumda.

    Hele bir iktidar olalım ÖTV’yi sıfırlayacağız türünden sayıklamalarla katıldılar koroya.

    Son 20 yılda 3’e katlanan motorlu taşıt sayısı kesmemiş olmalı ki iki taraf da otomobillenme yarışını sürdürmeye kararlı görünüyor.

    Kolombiya’nın çiçeği burnunda başkanı Gustavo Petro’nun şu sözlerini bizim siyasetçilerimiz işitmemişe benziyor.

    “Uygarlık, yoksullar otomobil sahibi olduğunda değil, varlıklılar otomobil sahibi olmaktan vazgeçtiğinde gerçekleşecektir.”

    Kitleyi değil bireyleri taşımayı amaç edinen karayolu tercihiyle ve onun ürünü yoz kültürle hesaplaşmadıkça dünkü türden haberlerin ve bu haberlere iliştirilen “kaza” nitelemelerinin sonu gelmeyecektir.

    Bu kısırdöngünün sonlandırılması ise toplumcu ve akılcı yönetimlerin işbaşına getirilmesine bağlıdır.

    Böyle bir ütopyaya ne kadar yakınız diye soranlara umutlu olduğumuzu söyleyecek durumda değiliz.

    Ne yazık ki…

  • Su, canlılığın havadan sonraki temel gerekliliği. Besinsiz günlerce sağ kalabilirsiniz. Ama, ya susuz?

    Birkaç gün dayanabilirseniz ne iyi.

    Bolu’dan gelen musluk suyuna bağlı bir ölüm, onlarca hastanelik olgu içeren haber hak ettiği ilgiyi gördü mü?

    https://www.veryansintv.com/boludan-kotu-haber-sebeke-suyu-oldurdu/

    Ne yazık ki hayır.

    Hiç kuşku duymuyorum ki, bu haberi okuyan sayısız kişi “onlar da musluk suyu içmeseydi” demiştir.

    Yaklaşık yarım yüzyıl önceye, çocukluk yıllarıma döndüğümde musluktan akan suyu içtiğimizi anımsıyorum. Bu sözünü ettiğim durum Anadolu bozkırındaki ilçelerde yaşanmıştı.

    Bugüne geldiğimizde içme suyunun şişelenip satıldığı, önde gelen ticari ürüne dönüştüğünü görüyoruz. Bolu’da yaşanan olumsuz gelişmenin bu doğrultudaki çılgınlığı güçlendireceği kuşkusuz.

    Enflasyonun azgınlaştığı günümüzde 15 litrelik cam damacana içme suyunun 45 TL’ye satıldığı duymunu alır olduk.

    Çok daha kötüsü. Bu durumun olağan karşılanmasıdır. Özellikle büyük kentlerimizde içme suyunun satın alınması ve böylelikle aile bütçesinde kendisine sürekli yer bulması söz konusudur.

    Yerel ve genel yönetimlerin akla gelebilecek pek çok başlıkta sorgulandığı, eleştirildiği ve daha iyi arayışının bir şekilde sürdürüldüğü günümüz Türkiyesi’nde musluktan içilebilir su akıtılması isteğinin seslendirildiğini neredeyse işitmiyoruz.

    Oysa, herhangi bir ilçemizin ya da kentimizin musluklarından renksiz, kokusuz ve tatsız özellikte içilebilir su akıtmak olanaksız mıdır? Bu soruyu ülkemizin su varsılı olmadığını göz önünde tutarak soruyorum. Su yoksulu da olmadığımızı unutmadan.

    Dolayısı ile, sorunu suyun varlığı ya da yokluğundan çok içilebilir suyu musluklardan akıtma niyetinin ya da çabasının yokluğu bağlamında ele almak çok daha doğru olacaktır.

    Sayısız kara deliğe milyarlarca liralık kaynağı akıtabilen yerel ve genel yönetimlerin aklına bu önemli konu neden gelmez? Elbette, çağdaş belediyecilik ve yönetim anlayışının yokluğu önde gelen sorundur. Ancak, iğneyi kendimize batırmamız gerekirse bu doğrultuda bir istek yokluğunun da altı çizilmelidir.

    Siz hiç bir belediye başkanı adayının musluktan içilebilir su akıtacağız, suyu kentimizde ticari bir ürün olmaktan çıkartacağız diye söz verdiğini ya da bırakın söz vermeyi sözünü ettiğini işittiniz mi?

    Yaşamın 3 temel gerekliliğinden biri olan suyu temel insanlık hakkı olarak kavramamış bir toplumun varlığında içme suyu tüccarlarının işi de kolaylaşmış oluyor.

    Ülkenin birliği, dirliği ve varlığıyla ilgili ne kadar değer varsa insan hakları kılıfıyla hedefe koyan sözde insan hakları savunucularından su hakkı bağlamında en küçük çaba ve farkında kılma girişimine de tanık olmadınız hiç kuşkusuz.

    İçme suyu bağlamında ülkemizde yaşananlar bir türlü iyileşmeyen yara gibidir. Ne toplumun ne de yönetenlerin bu kanayan yarayı iyileştirmek gibi bir isteği ve tasarımı yoktur. Daha da kötüsü bu süreğen sorunun kanıksanmış olmasıdır.

    Dünyanın aralarında gelişmişlerin de bulunduğu pek çok ülkesinde ambalajlı su satışının varlığı bir gerçektir. Ama, özellikle gelişmiş ülkelerde evlere damacanayla su servisinin söz konusu olmak bir yana akla bile getirilmediği de bir o kadar kesindir.

    Finlandiya’dan örnekle sürdürelim.

    Finlandiya’nın hemen her kentinde musluklardan içilebilir su akmaktadır. Öyle ki, akan suyun niteliği bizdeki kaynak sularını aratmayacak düzeydedir. Marketlerde cam ya da pet şişelerde suya rastlansa da anlık kullanım içindir bunlar. Buna karşılık, evlere bizdeki gibi su satıcılarının içme suyu servisi yapması gibi bir durum olmadığı gibi, bu yapılanın anlatılması ya da kafada canlandırılması bile olanaksızdır.

    Genel yönetimin, betonlaşma günahının vicdanlarda açtığı yarayı “millet bahçesi” kavramı aracılığıyla yıkama girişimlerinin belediyelerde park-bahçe etkinlikleriyle karşılık bulduğunu görüyoruz.

    Çoğu kentimizde ya da ilçemizde musluktan akan suyun (şebekeyle ilgili düzeltmeler yapma koşuluyla) içilebilir olduğundan adım gibi eminim. Ancak, bunların da öncesinde yerel yönetimlerin musluktan içilebilir su akıtma gibi bir amaçlarının ve niyetlerinin olması gerekir.

    Sokak hayvanları konusunda olduğu gibi bu konuda da bir kolaycılığa sapış söz konusudur. Her geçen gün azmanlaşan içme suyu ticareti mi gözünü korkutmaktadır yönetenlerin diye sormadan da edemiyorum.

    Yaşamın 3 temel gerekliliğinden birisi olan (sağlıklı) suya erişimle ilgili en küçük plan, tasarım ya da kurgunun yokluğu şaşırtıcı bile olamıyor. Ambalajlı su tüccarlığı her geçen gün büyüyen bir sektöre dönüşüyor.

    Üstelik bu sektörün sağlıklılığıyla ilgili kuşkular da her geçen gün büyürken…

    Finlandiya’da musluk suyu içilmesiyle ilgili aylar önceki yazıya erişmek için :

  • Sporla ve özellikle futbolla ilgili yazarken baştan belirtme gereği duyuyorum. Çok iyi biliyorum ki, futbol söz konusu olduğunda bilinçler kolaylıkla körleşebiliyor. Bu bir futbol politik yazısıdır. Eleştiride ölçüye özen gösterilecektir. Yandaşlık duyguları bir yana bırakılarak okunursa yazının anlaşılması kolaylaşacaktır.

    Bir hafta kadar önceydi.

    TS Başkanı Ağaoğlu, şampiyonlar ligi ön eleme maçı oynama zorunluluğundan yakınıyordu. Türk futbolunun düştüğü durumdan kaynaklandı bu zorunluluk demeye getiren sözler söyledi. Biz çok iyiyiz ama ülke futbolu kötü demeye getirdi. Yadırgadım.

    Yaklaşık 50 yıldır Türk futbolunda baskın rol oynayan bir takım TS. Dolayısı ile, Türk futbolunun iyiliğinde de kötülüğünde de katkısı olduğu kuşkusuz. Türk futbolu dibe vurduysa bunda TS’nin etkisi de tartışılmaz. Tıpkı FB, GS ve BJK etkisinin tartışılmayacağı gibi.

    Futbol, ülkemizde en önde gelen spor. Bu konumu hak edip etmediği de tartışmalı. Her türlü olumsuzluğa karşın futbolu doruktan indirmek neredeyse olanaksız.

    Türkiye’de gençlerin de önde gelen tutku alanı futbol. Pek çok gencimizin düşlerini süsleyen tılsımlı bir olgu. Diğer yandan ise, başta TS, BJK, FB ve GS olmak üzere ülkenin futbol odaklarından, ülke futbolunu ilerletmeyen, ülkede futbola gönül vermiş gençlerin yolu üzerine aşılmaz duvarlar ören 8+3 (yabancı kuralı) sistemi konusunda en küçük karşı çıkış görmüyorsunuz.

    Ağaoğlu’nun sözlerine yansıyan ayrıntı da kendi kulübünü ülke futbolunun önüne koyduğunu gösteriyor.

    Geçtiğimiz günlerde yine Trabzonspor’un adının karıştığı dehşet verici bir olay yaşandı.

    Trabzon’a gelen Fener Rum Patriğine Trabzonlu olduğu anlaşılan bir kişi tarafından TS forması armağan edildi. Ne var bunda denebilir?

    Formanın üzerinde “Ekümenik Patrik Bartolomeos” yazmasaydı sözü bile edilmezdi.

    Ekümeniklik patrikliğe devletleşme hevesinde önemli güç veren bir kavram.

    Ülkemizin varlık belgesi Lozan’a da aykırı.

    Ülke futbolunun TS’yi dibe çektiğini düşünen TS Başkanı bu konuda bir açıklama yaptı mı?

    TS’nin resmi internet sitesine baktım. Bu konuyla ilgili en küçük açıklama görmedim. TS forması olgusunda TS yönetiminin bilgisi yoktur. Ama, ortada ülkemizin birliğine, dirliğine yönelmiş bir olay vardır. TS forması bu olayda kullanılmıştır.

    Bu densizliğin altına imza atan kişi TS üyesi midir? Öyleyse, hakkında soruşturma ve kovuşturma yürütülmekte midir?

    TS üyesi değilse ve böylesi düzeneklerin harekete geçirilmesi söz konusu değilse kulübün internet sitesinden iki tümcelik olsun bir açıklamayla bu gelişme kınanamaz mıydı?

    Futbol ve spor yalnızca futbol ve spor değildir.

    Geçtiğimiz günlerde bunun böyle olmadığı bir kez daha anlaşıldı.

    Fenerbahçe kulübü Dinamo Kiev maçındaki Putin tezahüratı gerekçesiyle UEFA tarafından yaptırıma uğratıldı. Türk milli takımının ve Türk kulüplerinin Avrupa maçlarında sayısını unuttuğumuz kez kendisini gösteren bölücü terör örgütü propagandasına seyirci kalmakta sakınca görmeyen UEFA Putin’i yaptırım gerekçesi saydı.

    Fenerbahçe’ye yönelen FETÖ kurgusu sürecinde resmin tümüne bakmak yerine takım penceresinden bakan ve böylelikle iyi bir sınav vermeyen TS hiç olmazsa bu kez duyarlılık gösterse, ülkemizin birliğine, dirliğine yönelen bu saldırı karşında sesini yükseltseydi iyi olmaz mıydı demekten alamıyorum kendimi.

    • Türkiye’nin, koynunda Atatürk’ün görselini taşıyan Cezayir özgürlükçülerini BM’de yalnız bırakması.
    • Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında yanımızda duran Kaddafi’yi alaşağı edenlerle birlikte olması
    • Türkiye’nin güney komşusu Suriye’nin kundaklanmasına seyirci kalmakla yetinmeyip etkin rol alması.

    Sıralanan üçlü  ayağı bu topraklara basanları içini parçalamaıştır.

    İlk ikisi doğrudan etki yaratmasa ve saygınlık yitimiyle atlatılsa da üçüncüsü Türkiye’yi yakından ilgilendirmiştir.

    Bugün herhangi bir büyük kentimizde yolda yürüyen her 10 kişiden birisi “sığınmacı” adı altında demografik aygıta dönüşmüş kişiler olarak boy gösteriyorsa nedeni Türkiye’nin akla, vicdana ve insafa sığmayan Suriye politikasıdır.

    Emperyalist kurguya denk düşen bu durum karşısında başından bu yana uyaran, yön değiştirelim, yanlıştan dönelim diyenlere kulak asan olmadı.

    Suriye’de yangın çıkartılmasında önde gelen rol oynayan Ahmet Davutoğlu’nun yolu AKP’yle ayrılsa da AKP’nin emperyalist kurguyla yolunu ayıramadığı görüldü.

    Bugünün tek adamı da onun açtığı yolda ilerlemeyi her türlü uyarıya karşın sürdürmekte sakınca görmedi.

    Uyarılara verdiği yanıt “zalim, zulüm, mazlûm” sözcüklerinden öteye geçmedi.

    Kuşkusuz önemlidir bu kavramlar.

    Ama, bunları önemserken ülkenizin uğradığı yıkımı görmezden gelirseniz, ülkenizdeki insan örgüsünün dönüşümüne kulak asmazsanız ve hatta bu dönüşümden siyasi çıkar beklentisine kaptırırsanız kendinizi Davutoğlu’ndan ne farkınız kalır?

    Bu can alıcı irdelemeyi yapma görevini tamamladıktan sonra güncele dönelim.

    Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama doğruya erişme yolunda umut vericiydi. Türkiye-Suriye ilişkilerinin onarılması, ortaklaşa çıkarkar paydasında birleşilmesi ve sınırımızdaki yangının söndürülmesi bakımından olumlu bir adıma eşdeğerdi.

    Bizler için umut verici olan bu söylem Suriye yangınının başından bu yana önde gelen oyuncusu olan ve ne yazık ki Türkiye’nin desteğiyle ayakta duran Özgür Suriye Ordusu’nu kızdırmış görünüyor. Kızgınlık o noktaya varmış ki, Suriye’nin kuzeyindeki Türk unsurlarına saldırıya vardırılmış iş.

    Küstahlık, sınırtanımazlık, densizlik bu davranışı tanımlamada ilk aklıma gelen sözcükler oluyor.

    Bu noktada tepkimizi yöneltmemiz gereken odak hiç kuşkusuz Özgür Suriye Ordusu adı altında bir araya gelmiş başıbozukluktur. Onlara bu gücü 10 yılı aşkın süredir veren bizimkileri de göz ardı etmemeliyiz.

    Sayısız uyarıyı duymazdan gelen saplantılı yönetimimizin son gelişmelerle kendine gelmesini ve doğruya yönelmesini bekliyoruz.

    Özgür Suriye Ordusu ve etkisi altındaki öğeler son gelişmelerle “atanı vuran silaha” dönüşmüştür bizler için. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi oysa.

    Büyük Atatürk’ü bir kez daha anımsamadan edemeyiz!

    • Sovyet Rusya’yla iyi geçinin.
    • Bölge ülkeleriyle iyi geçinmekle yetinmeyin. Emperyalizme karşı onlarla dayanışma içinde olun.
    • Arap dünyasına çomak sokmayın!

    Bu sözlere uygun şekilde davrandığı kuşkusuzdur Atatürk’ün.

    Böylelikle yaşamı boyunca ve onun izinden gidenlerin yönetimde olduğu sürece Türkiye bugünkü gibi uluslararası darboğazlardan geçmek zorunda kalmadı.

    Kendi besleyip büyüttüğü ve sonunda kendisini vuran Özgür Suriye Ordusu olgusunun iktidarı kendine getirmesi biricik dileğimiz…