• Sağlık Bakanı hemen her gün sosyal medya aracılığıyla paylaşımlarda bulunuyor. Salgının başından bu yana eksiksiz yaptığı bir şey varsa budur.

    Omikron varyantının “daha bulaşıcı ama daha az öldürücü olduğu” izlenimi yarattığı söylenebilir. Bulaşıcılığına tamam da daha az öldürücülüğü konusunda yargıda bulunmak için henüz erken olduğunu hem DSÖ’nün (Dünya Sağlık Örgütü) hem bilim insanlarının çeşitli ortamlarda yaptıkları uyarılara dayanarak belirtmiş olalım.

    Sağlık Bakanı’nın dün akşamki (28.01.2022) sosyal medya paylaşımındaki bilgiler salgının Türkiye’de eriştiği boyutu göstermesi bakımından önemlidir. Daha bulaşıcılığı doğrulayan ama daha az öldürücülüğü de çürüten bir tablo söz konusudur.

    Durum böyleyken Sağlık Bakanı’nın sözlerine yansıyan “iyimserlik” çelişki değilse nedir? Diğer yandan, bu iyimserliğin kaynağını da anlamakta zorlanıyoruz. Korona Bilim Kurulu hiç kuşkusuz değerleri tartışılmaz kişilerden oluşuyor. Ancak, Türkiye’nin saydamlıktan yoksun genel ortamından onların da payına çok şey düştüğü anlaşılıyor.

    Bilim Kurulu toplantılarında alınan kararlar kamuoyuyla paylaşılmadığı için yönetimin aldığı kararların ve kamuoyuyla yaptığı paylaşımların bilimsel dayanağıyla ilgili kuşkuya düşmekten alamıyoruz kendimizi.

    Bakanın paylaşımındaki sözlere dönersek.

    Sokakta yürüyen ve 2 yıla yakın süredir hem önlemlerden hem de onlar kadar etkileyici toplumsal ve ekonomik sorunlardan bunalmış olan kitlelerin bu sözlere karşılığı sizce nasıl olur?

    Toplumun bu sözlere karşılığı “tehlike geçti, rahatlayabiliriz” olursa şaşırabilir miyiz? Araya sıkıştırılan birkaç sözün ardından “normal yaşam” nitelemesiyle toplumun önemli kesimine bundan böyle konunun önemine ilişkin uyarıcı ileti vermek olanağı kalacak mıdır?

    Bir hekim olarak sayın bakanın rahatlatıcı, gevşetici paylaşımını nereye koyacağımı bilemedim.

    Her gün karşılaştığım aşısızlar ordusu bir yandan, güncel tabloya yansıyan ürkütücü veriler diğer yandan Türkiye bu önemli sorunla baş etmekten cayıyor mu düşüncesinin zihnimde şekillenmesinin önüne geçmekte zorlandığımı ifade etmekten alamıyorum kendimi.

    Gelinen noktada bilim insanlarının duyarlılığın korunması doğrultusundaki uyarılarını hiçe sayan bu yaklaşımın ardında bizim bilmediğimiz ama yönetenlerin bildiği bir şeyler mi var diye de sormayı kaçınılmaz görev sayıyorum.

    Her şey bir yana salgını yönetmenin ne denli önemli bir iş olduğu, her gün yapılan sosyal medya paylaşımlarında seçilecek sözcüklerin ve ifade biçimlerinin ne büyük önem taşıdığı bir kez daha anlaşılmış oluyor.

  • Çin ve salgını anladık ama Adolf Eichmann nereden çıktı diyecekler haksız sayılmazlar. Elbette Kısa yoldan giderek gidin onu New York Times’a sorun diyebilirdim. Bu da bir seçenek ama biraz irdelemeden geçemem bu akıllara durgunluk veren üçlemeyi.

    Daha fazla bilgiye erişmeyi okurun bir tıklama zahmetine bırakarak Adolf Eichmann’ın Nazi Almanyası’nın Yahudi Soykırımı mimarlarından olduğunu yazmakla yetineyim.

    NYT’nin (New York Times) 13 Ocak 2022 tarihli sayısında yer alan Li Yuan imzalı haber bu üçlüyü bir araya getirmiş. Çin’de (ve elbette dünyanın hemen tüm ülkelerinde) salgının başından bu yana paha biçilmez bir özveriyle çaba gösteren, gecesini gündüzüne katan sağlık çalışanları haberde Adolf Eichmann’la özdeşleştirilmiş. Bunu yaparken de Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramından yararlanmayı da göz ardı etmemiş. En ağır fiziksel saldırı kadar yaralayıcı bir yargı olduğu kesin.

    Salgınla filmini geriye saralım.

    • Hastalığın Çin’de başladığını öğrenen kimileri gelişmiş(!)Avrupa’da sokakta rastladıkları Çinlilere saldırmışlardı.
    • Yine sözde gelişmişler salgının ilk haftalarında önemli halk sağlığı sorunu olan küresel salgına hazırlıksız yakalanmış olmanın yarattığı gerginlikle havaalanlarında ele geçirdikleri korunma araç ve gereçlerine el koyma utanmazlığı sergilemekten çekinmemişlerdi.
    • Özellikle ABD Başkanı Trump hastalığı Çin gribi olarak adlandırmaya vardırmıştı işi.
    • Çin’de çekildiği öne sürülen yarasa yemeklerinin tüketilmesine ilişkin düzmece görseller de belleklerden silinmiş olamaz.
    • Ürkünün egemen olduğu salgının ilk haftalarında Çin kaynaklı olduğu izlenimi verilen ve yolda yürürken düşüp ölüveren sözde koronalı hastalarla ilgili tiyatro tadında görseller de pek çoğumuzca izlenmiştir.

    Batılının ve de emperyalin kendisini dev aynasında görmesi, kendi kusurlarını yok saymada ya da saklamada eriştiği ustalık bilinmeyen durum değil.

    Ama, NYT’deki benzetmenin eşi benzeri olmayan bir örnek olduğu, kendisini dev aynasında görenlerin Çinli sağlık çalışanlarını Nazilerle özdeşleştirme girişimi utanmazlık örneğidir en hafif deyişle.

    Kısaca salgının başından bu yana Çin ne yaptı sorusuna karşılık verelim.

    Çin’in 2 yıllık salgın karnesi
    Gelişmiş ülkelerin salgında da başa güreştikleri anlaşılıyor

    Başlangıçta gizemli görünen hastalığın virüs kaynaklı olduğu kısa sürede ortaya konarak önemli bir yol alınmış oldu.

    Ayrıca, virüsün genetik dizilimi de hemen paylaşılarak gereken yapıldı.

    Etken virüs olduğu ve doğal olarak etkili ilâcı olmadığı için ilk adım :

    • Kitlesel PCR testleri yapmak,
    • Temaslıları izlemek ve elbette yüzyıllar öncesinden kalsa da önemini koruyan
    • KARANTİNA uygulamasını yaşama geçirmekti.

    SIFIR COVİD 19 olgusu ilkesiyle duyarlılığını sürdüren Çin’de bugün de dünyanın herhangi bir ülkesinde yetkililerin kılını kıpırdatmasını gerektirmeyecek sayıda yeni olguya rastlanması durumunda bile milyonlarca kişinin yaşadığı kentler ikilemsiz karantinaya alınabilmektedir.

    Bu duyarlılığıyla Çin devleti toplumcu, kamucu ve devletçi tutum sergilemiş olmaktadır. Salgının başlarında “antidemokratik” olmakla suçlanan bu uygulama, Avrupa ve ABD’nin salgın etkisiyle sersemlemesi ve bilincini yitirmesiyle pek çok ülkenin yarım yamalak da olsa başvurmak zorunda kaldığı bir önlem olmuştu.

    Çin’de birlikte davranma ve toplumsal kurallara uyma alışkanlığı edinmiş olan halk tekil uyumsuzluk örnekleri olsa da önlemlerden yakınmak şöyle dursun canla başla katılmıştı karantinaya.

    NYT yazarı, Xian kentinde yürürlüğe sokulan karantina sırasında Covid dışı nedenlerle sağlık kurumlarına ulaşmada gecikme nedeniyle yitirilen hastaların varlığına dayanarak Çinli sağlık çalışanlarını Adolf Eichmann’la özdeşleştiriyor.

    Şu sınır tanımazlığa, vicdansızlığa ve insafsızlığa bakın!

    Bu kadarı ancak özgürlük ve demokrasi şampiyonu emperyal batılıdan beklenirdi.

    Yine yanıltmadılar.

    Bu ve benzerlerine “aynaya bak” demek boynumuzun borcu olmalı. Yine de aynaya bakmaktan kaçınırlarsa salgın verileri önlerine konmalı.

    NYT’nin yaptığı çoğu ana akım medyanın yaptığı gibi yükselen güç Çin’in şeytanlaştırılmasından başka bir şey değil. Günümüzde Çin başta olmak üzere Rusya ve başka ülkelere karşı yürütülen savaş ve çatışma anlayışının yansımasıdır gazete aracılığıyla gerçekleştirilen. Bir düşünürün de vurguladığı gibi bombalarından önce anlatılarını bırakıyorlar ortama.

    Şimdilerde Ukrayna üzerinden savaş tamtamları çalmaya odaklandılar. Oradaki işlerini bitirir bitirmez bıraktıkları yerden sürdüreceklerdir ana işlerini.

  • Futbolda süper ligin süper üçlüsü kara bir sezon yaşıyor. Devre bitmeden üçünün birden teknik direktör değişikliğine gittiğine bundan önce hiç tanık olunmamış olabilir.

    Ben futbolumuzun çoktan küme düştüğünü kolaylıkla söyleyebilirim. Avrupa Uluslar Ligi’nde dibi boylamış durumdayız. Bu olumsuzluktan olumluluk çıkartılacaksa eğer düştüğümüz kümede karşımıza çıkacak kent ve ada devletleri yengi özlemimizi giderecektir diyebilirim.

    Diğer yandan, Salazar’ın 3 F’sinden birisi olan FUTBOL Türkiye’de iktidarın başını derde sokacak öğe olmaktan PASSOLİG denen fişleme yöntemiyle çıkartılabildi. Yine de, tribünlerin İzmir Marşı korosuna dönüşmesinin önüne geçilemedi.

    Futbolda son zamanda kendisini gösteren bir diğer özellik diplomasızlığa, belgesizliğe ilgi oldu.

    Şöyle ki…

    Türkiye Süper Ligi’nde 20 takım var.

    Bu 20 takımın 7’sinin başında UEFA Pro lisansı olarak adlandırılan yetkinlik diploması bulunmayan teknik direktörler var. Oysa, Türkiye’de bu diplomaya sahip 600’e yakın teknik adam olduğu bilinmekte. Fazlasıyla yeterli bir sayı olduğu kuşkusuz.

    Buna karşılık futbolumuzun diplomasızlık tutkusu şaşırtıcı değil mi?

    Kimi olgular tepeden tırnağa ilerleyen ur gibi.

    Diplomasızlık da öyle.

    Tepeden tırnağa sarıyor ülkeyi.

    Eğitimi, öğretimi, bilgiyi, birikimi önemsiz sayan, bununla da yetinmeyip bu önemli özelliklere sahip olanları her fırsatta aşağılayan iktidar fırsat buldukça diplomanın çok da gerekli olmadığını düşündüren uygulamaların altına imza atınca kayıtsız koşulsuz iktidar denetimi altındaki futbolun da diplomasızlara tutkuyla bağlanması ve onları öne çıkartmasına şaşırılmıyor.

    Oysa, Türkiye Futbol Federasyonu’nun koyduğu kurallar oldukça açık.

    Diplomasızlığa kesinlikle fırsat verilmemesini gerektiren yaptırımlar eksik değil.

    Anayasanın bile anlamı ve önemi kalmamış sıradan belgeye dönüştürüldüğü Türkiye’de futbolda yaygınlaşmakta olan diplomasızlık eğilimine şaşırmak gerekir mi?

    Çok da önemli mi bu konu diye sorsanız yanıtlamakta zorlanırım.

    Yazının başlığındaki soruya yanıt arayanların hoşgörmesini dilerim. Onların yanıt aradığı soru karşılıksız kaldı.

    Futbolda kötü günler geride kaldı.

    Daha kötü günler ise çok yakınımızda.

  • Salgını tünele benzetirsek kimileri uzakta da olsa ışığı gördüğümüzü ve dolayısı ile salgında sona yaklaştığımızı öne sürüyor. Son olarak sahne alan Omikron varyantının yüksek bulaşıcılığıyla ters orantılı düşük gibi görünen öldürücülüğü küresel gevşemeye ve “bu işin sonu geldi” yanılsamasına yol açıyor.

    Salgının aşı evresinde 1 yılı geride bıraktık. Aşıyla ilgili asılsız nitelemeler ve karalamalar virüs kadar hızlı yayıldı. Sosyal medyanın “sahte bilim” kaynaklı haberlerin yayılımına ilişkin elverişli bir ortan sunması, o ortamdaki sayıca az ama etkice çok trollerin varlığı da cabası. Aşının yalan bilgi kadar hızla yayılamadığına üzülerek tanıklık ettik.

    Diğer yandan, yeryüzündeki eşitsizliklerin aşıya paylaşımına da olanca belirginliğiyle yansımış olması göz ardı edilemeyecek bir diğer sorun olarak karşımıza çıktı.

    Yüksek gelirli ülkelerin kamu kaynaklarıyla desteklediği aşı çalışmaları başarıya ulaştıktan sonra kamuculuğun sahipsiz kalması doğal olarak bu buluşların ticarileşmesi sonucunu doğurdu. Varsıl ülkeler yurttaş başına 10 doza varan aşıya erişip bir de bunları istifleyince aşı eşitsizliği salgını körükleyen bir etkene dönüşmüş oldu.

    Küresel soruna ulusal çözümün olanaksız olduğu saptamaları ve bu yanlıştan dönme uyarıları görmezden gelindi.

    Aşı evresinin başında oluşturulan COVAX, GAVI adlarını taşıyan, yoksulları aşıyla buluşturmayı amaçlayan oluşumlar işlevsiz sayılmasalar da çözümden uzak kalındı.

    Yoksullara yönelik 1 milyarıncı doz aşı geçtiğimiz haftalarda yerine ulaştı. Düşük gelirli ülkelerde 1 doz aşı olma oranının % 10’u ancak yakalamakta olduğu bilgisi ne demek istediğimizi anlatmayı kolaylaştıracaktır.

    Küresel ölçekte uygulanan aşı dozu sayısı 10 milyara yaklaşmış olmakla birlikte salgının sonlandırılması için gereken aşı dozu niceliğinin 22 milyar olduğu bilelim. Bugün için küresel ölçekte en az bir doz aşılanmışların oranının % 60 olduğunu anımsatalım. Bu bilgiler ışığında salgının sonuna daha epeyce gün sayma gereğiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır.

    Aşı evresinin başında altı çizilen ve her fırsatta dile getirilen aşı formülünün paylaşılması, aşı yapımına ilişkin teknolojik mülkiyet haklarından vazgeçilmesi çağrısı boşlukta yankılanıp gitti. Şu anda çok daha açıklıkla görülüyor ki, aşı üreticisi varlıklı ülkeler bu çağrılara kulak vermek şöyle dursun teknolojik mülkiyet haklarının önüne aşılması güç duvarlar örme yoluna gittiler. Bu tutum “açgözlülük” olarak da nitelendi pek çok odakça.

    COVAX ve GAVI oluşumları “hayırseverlik” temelinde var edilmeye çalışıldı. Gelinen noktada sorunun bu temelde çözülemeyeceği açığa çıkmıştır.

    Kasaları boş olan bu oluşumların yalnızca hayırseverlik üzerinden yeterli aşıya erişim sağlamaları olanaksız görünmektedir.

    Salgında eşitsizlik gerçeğinin gündelik yaşamımıza sunduğu gerçek, VARYANT olarak karşımıza çıkmaktadır. Varyantların doğduğu ülkelerin Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika olması düşündürücüdür. Aşılamanın yeterli olmadığı ya da yeterli hızla gerçekleştirilemediği ülkelerdir adı anılanlar. Uzaklarda olmaları bir anlam ifade etmez günümüz ulaşım kolaylıkları göz önüne alındığında. Uzak ülkelerdeki varyantların aradan haftalar geçmeden varsıl ülkelerde etkili oldukları, ana bulaş etkenine dönüştükleri düşünüldüğünde aşı istiflemenin, kendi yurttaşına çok sayıda aşı dozu uygulamanın kısır döngü değirmenine su taşımanın ötesine geçemeyeceği gerçeğinin algılanması zamanı gelmiştir.

    Hiç kuşkusuz bu eşitsizlik yoksulları öncelikle vurmakta, hastalandırmakta ve öldürmektedir. Ancak, varsıl ülkelerin de bu durum karşısında hiç de güçlü ve dirençli olmadıkları istatistiklere yansıyanlardan kolaylıkla anlaşılabilmektedir.

    Aşı formüllerinin ve aşı paylaşımcılığının çevresine örülen kalın duvarların virüs karşısında işlevsiz kalmakta olduğu başka nasıl ortaya konabilir?

    Çözüm ve esenliğe çıkış yolu bellidir!

    Paylaşımcılık, dayanışma ve eşitsizliklerin tümüyle değilse bile önemli oranda giderilmesi.

    Hiç olmazsa bu kez ve salgın düzleminde…

    https://ourworldindata.org/covid-vaccinations

  • Bilindiği gibi yeni yıla tıp tarihinde çağ açacak bir uygulamanın haberiyle girdik. Farklı bir türün organı insana aktarıldı. İnsan kaynaklı organ nakline uygun olmayan bir hasta genetiği değiştirilmiş bir domuzdan alınan kalple yaşamını sürdürüyor.

    Daha önce yine genetiği değiştirilmiş bir domuzdan alınan böbreklerin beyin ölümü gerçekleşmiş kişilere takıldığı da şu sıralarda öğrenmiş olduk.

    Her iki durumda da organ reddi yaşanmadı.

    Bu haberler pek çok insanı şaşırttığı gibi kimi hayvanseverlerin tepkisini de çekti. Bu amaçla yetiştirilen ve kullanılan hayvanlara eziyet edildiği savı önde gelen gerekçe. Türcü ve insanmerkezci “en gelişmiş” varlığın sicil dosyasına bir sayfa daha eklenmiş oldu böyle düşünenler açısından. Böyle düşünenlere göre hayvanlar insanların organ deposu olarak kullanılmamalıdır.

    Bu yazı yazılırken “domuz kalpli” ilk insan yaşamını sürdürmekteydi.

    Şu sıralarda devrime eşdeğer bu uygulamayla ilgili ayrıntılar da kamuoyunun bilgisine sunuluyor.

    Domuz kalbinin insana aktarılmadan önce yaşamsallığını ve dayanıklılığını artırmak amacıyla organa enjekte edilen çözeltiye kokain eklenmiş olması bu önemli ayrıntılardan birisi.

    Domuzdan insana kalp aktarımı yapan takımın başındaki Dr Muhammed Muhittin kokainin aktarılacak organı dayanıklı kıldığının ve organ reddi olasılığını en aza indirdiğinin altını çiziyor.

    Her ne kadar kokainin bu kullanımda sağladığı yararın anlamı tam olarak çözülememiş olsa da kokain olmadan aktarılan organların dakikalar içinde reddedildiği ve işe yaramaz duruma geldiği anlaşılmış.

    Bu kısa yazıyı ülkemiz iklimiyle ilişkilendirerek sonlandıralım.

    Dinselleşmenin dibine vuran, bu bağlamda “dil kopartmaya” varan söylemlerin havalarda uçuştuğu Türkiye’de insan dışı türden insana organ aktarımı söz konusu olabilir mi?

    Hele verici hayvan domuzsa!

    Daha fazla bilgi için :

    https://futurism.com/neoscope/pig-human-heart-transplant-cocaine

  • Türkiye’de kadına yönelik ayrımcılık, şiddet ve ölümcül saldırılar her geçen gün artıyor. Sezen Aksu ve Sedef Kabaş son günlerin önde gelen gündem özneleri!

    Her şeyden önce devletimizin başındaki kişinin “dilini kopartırım” sözünü onaylamak olanaksız. Bu ve benzeri söylemler anlık tepki gibi görünse de toplumdaki şiddete eğilimi uyaran, özendiren işlevleriyle de anlam ve önem taşıyor.

    Yıllar önce seslendirilmiş şarkı sözünden “dinsel değerlere saygısızlık” üretmek zorlamanın da ötesinde bir yaklaşımdır.

    Kabul edilemez!

    Hepimiz Sezen miyiz?

    Kendisini öyle duyumsayanlara saygıyı eksik etmeden bu söylemi de kabul edilemez buluyorum.

    Türkiye’de düzeni değiştiren halkoylamalarından birisinin öncesinden HAYIR diyenlere “iki cihanda lekelisiniz” diyebilecek kadar vicdansızlaşan Sezen hanım umarım şimdi, oklar kendisine yönelmişken bugüne uzanan yolun taşlarını döşediğini anlamıştır.

    Bunu anladıysa bile kazançtır.

    Bugün karşılaştığı sözel şiddet karşısında hiç zorunlu olmadıkları halde kendisinin yanında saf tutanların “iki cihanda lekeliler” olması da bir başka ironik gelişme olsa gerektir.

    Hiç kimse kusura bakmasın ama yakın geçmişi bu kadar kolay unutamam.

    Gazeteci Sedef Kabaş!

    Karşı duruşuyla tanındı ve sivrildi.

    En doğal haktı. Hak olmanın ötesinde ise gereklilik.

    Ağzından çıkan bir çift söz tutukluluk gerektirir miydi?

    Kesinlikle hayır!

    Gazeteciler içinde yaşadıkları toplumun değer yargılarını gözetmek durumunda.

    İnsan dışı hayvanlara benzetilmek Türk toplumunda farklı tepkilere yol açar.

    Aslan, kaplan, kurt ve hatta tilki gurur verici olsa da iş ayıya, eşeğe, öküze ya da benzerlerine gelince iş değişir.

    Oysa, örneğin Ruslarda ve başka kuzey toplumlarında ayıya benzetilmek aşağılama şöyle dursun onurlandırma gerekçesidir.

    Türkiye’de yargının harekete geçmesi an meselesine dönüşmüş durumdadır. Geçmişteki pek çok devlet insanı kendisine yönelen sivri dilli eleştirileri duymazdan, görmezden gelme bilgeliği gösterirken günümüzde bu davranıştan eser kalmadığı da gerçektir.

    Eleştiri ve aşağılama arasındaki çizginin de her geçen gün incel(til)diği ortadadır.

    Yüzlerce yıl önceki hükümdarlarımıza yönelik eleştirel söylemlerin de savcılarca “anıya saygısızlık” kapsamında soruşturulup, kovuşturma konusuna dönüştürüldüğünü şaşırarak izler olduk.

    Sedef Kabaş’ın yerinde olsam aşağılamayı amaçlamasam da o sözleri kullanmazdım. Gazetecilik, yazarlık, politikacılık ve entelektüellik böylesi sözleri kullanmadan da keskin eleştiri yapabilme yetkinliğine sahip olmak demektir.

    Günümüz Türkiyesi sonsuz sayıda konuyla eşi benzeri olmayan fırsatlar sunuyor eleştirel yaklaşanlara ve özellikle de muhalefete.

    Sedef Kabaş’ın tutuklanması kesinlikle gerekmezdi. Ama, güncel iktidarın vesayet altına aldığı yargının bir süreden beri bu yöntemi öncelik olarak belirlediği de apaçık ortadadır.

    Bu tür söylemler futbol deyişiyle iktidarın arayıp da bulamadığı fırsata dönüşmekte ve boş kaleye gol olmaktadır.

    Ekonomik sorunlar, yaşam pahalılığı, gelecek kaygısı ve bunlara eklenebilecek sayısız eleştiriyi hak eden durum varken bir söylemin ülkenin baş gündemine dönüşmüş olması muhalefetin de isteyebileceği bir şey olmasa gerektir.

    Hepimiz Sezeniz!

    Hepimiz Sedefiz!

    İşte orada durun derim kendilerini bu kolaycılığa kaptıranlara.

    Eleştiriye konu olabilecek bunca konu ve sorun varken işin çözümünü sivri dile bırakmak her şeyden önce ortama, gündeme ve ülkeye haksızlık anlamına gelir.

    Bu iki konuyla ilgili sosyal medya paylaşımlarına baktığımda genel eğilimin mutlaka bir yanda saf tutmak doğrultusunda geliştiğini üzülerek görüyorum. Kişilerden çok olaya odaklanmak ve olayın farklı yanlarını irdelemek yerine takım tutar gibi yan tutmak hiç yakışık alan bir tutum gibi gelmiyor bana.

  • İnsanlık bir yandan salgınla baş etmeye çalışırken diğer yandan da aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu derdiyle baş etmeye çalışıyor. Salgınla baş edememede aşı karşıtlığı/kuşkuculuğunun payı da yadsınamaz boyutta.

    Aşı karşıtlığı yeryüzünde sanılandan daha yaygın. Ortalama insanların karşıtlığının yanı sıra ünlü ve kitleleri etkileme olasılığı yüksek olanların karşıtlığı da seyrek değil. Bu gibi ikonik kişiliklerin yandaş toplama ve kararsız konumdakileri karşıtlığa sürükleme olasılığı oldukça yüksek.

    Geçtiğimiz haftalarda Sırp tenisçi Novak Djokoviç’in aşı karşıtlığı temelli gövde gösterisi dünya kamuoyunu günlerce etkiledi.

    Avustralya mahkemesinin başlangıçtaki kararı Djokoviç başta olmak üere aşı karşıtlarını umutlandırsa da son karar kapak gibiydi.

    https://www.abc.net.au/news/2022-01-20/novak-djokovic-visa-decision-reasons-released-federal-court/100760588

    Kararın gerekçesi oldukça açık, açık olduğu kadar da etkileyici :

    “İkonik tenis yıldızı her yaştan insanı etkileyebilecek davranış içindedir. Özellikle, kendisini örnek alan gençlerin bundan daha fazla etkilenmesi olasıdır. Mr Djokoviç Avustralya Açık’ı kazanmasa bile buradaki varlığı aşı karşıtlığını özendirebilir.”

    Avustralya Tenis Birliği’nin hatalı tutumuyla bu kadar bile büyümemesi gereken bu olay mahkemenin ders niteliğindeki gerekçesiyle sona erişmiş oldu. Dünya kamuoyuna verilen ileti göz önüne alınırsa bunun bir kazanım olarak görülmesi de olasıdır.

    Aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu dünya ölçeğinde boş durmuyor denebilir.

    Dünyanın pek çok ülkesinde yargıyı da kullanma eğiliminde olan bir karşıtlık söz konusudur.

    AİHM’nin Çekya ve Yunanistan kaynaklı başvurular üzerine verdiği kararlar aşı karşıtlarına göz açtırmayacak denli kesindi.

    Almanya ve Fransa’da yüksek mahkemelerin “zorunlu aşı” bağlamında verdikleri kararlar da aşının önündeki engelleri ortadan kaldırır nitelikteydi.

    Zorunlu aşıya ilişkin 4 ay önceki yazıma bağlantıdan erişilebilir :

    https://www.veryansintv.com/zorunlu-asi-uzerine

    Atlantik’in karşı kıyısındaki ABD’de ise Joe Biden’ın kamu görevlilerinin zorunlu aşılanmasına yönelik kararı mahkemeden olumsuz karşılık buldu. Trump’ın atadığı yargıçların muhafazakâr-gerici eğilimleri yüreklendirdiği kuşkusuz.

    Yargının aşıyla sınavı söz konusu olunca Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin aşı kararına değinmemek olmaz. Temeli akıl, bilim ve kültür olan Cumhuriyetimizin, güvencesi konumundaki bir kurumun kararıyla ağır yaralı olması ironik bir durum olsa gerektir. Cumhuriyet’i kuranların önemsediği aşı Cumhuriyet’in ağır darbeler almasıyla birlikte tartışılır oldu. Bunu rastlantı saymamak gerekir. Cumhuriyet aşı üzerinden de ateş altına alındı demek abartı olmaz.

    Bu satırları okuyanların çoğunluğu doğrulayacaktır beni. Benim kuşağımdan hiç kimse pek çok kez aşılanmasına karşın “aşı karşıtlığı” ya da “aşıya izin vermeme” gibi bir akıldışılığa tanık olmadı. Hem aşı konusuna yaklaşım hem de her şeye karşın devlete olan güvenin varlığını sürdürüyor oluşu aşı karşıtlığının güç kazanmasının önündeki önemli engellerdi.

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin aşının kolunu kanadını kıran “aşı kararı” bireysel bir başvuruya karşılık alındı. Bu bireysel başvurunun bir savcı tarafından yapılmış olması da bir o kadar ürperticiydi.

    Ağacın kendisini kesen baltaya “Hiçbir şeye yanmam da sapın bendendir!” çığlığını anımsamadan edebilir miyiz?

    Son söz : Çağın gereklerini karşılayan yasalar yapmak, eskimiş olanları o gereklere uygun duruma getirmek hiç kuşkusuz çağdaşlığı yakalamada önemli gereklilik. Ama, Avustralya mahkemesinin yaptığı gibi tarihe geçen yorumun altına imza atmak da bir o kadar önemli ve anlamlıdır.

  • Türkiye’de yaşamak Türk değilseniz son derece eğlenceli olabilir. Ama, Türkseniz ve bir de bu topraklara gönül vermişseniz Türkiye’de yaşamak yüke dönüşebilir.

    Son tartışma konumuz bir şarkının sözleri.

    İktidarın tutkulu ortağı söz aldığında gündem yaratmakta/değiştirmekte güçlük çekmiyor.

    Sezen Aksu şarkıda Adem’le Havva’yı küçük düşürmüş. Şu durumdan en hoşnut olan Sezen Aksu olmalı. Arayıp da bulamadığı tanıtımı Bahçeli yaptı.

    Yurtdışında yaşayan ve ülke gündemini benden iyi bilen bedeni uzakta, gönlü burada oğluma konuyu açınca verdiği yanıt karşısında şapka çıkartasım geldi.

    “Bu olayı duyan Sezen Aksu’yu muhalefet zanneder!”

    Gerçekten de öyle.

    Sezen Aksu şarkıcılığı, müziği bir yana günahımı veresim gelmeyecek kişidir.

    Türkiye’nin şizofrenik siyaset ortamı neredeyse ona bile arka çıkmamızı gerektiren boyutlara erişmiştir.

    “Son padişah İngiliz gemisiyle ülkesini terk edip, İngilizlere sığındı.” diyerek tarihsel bir gerçeği dile getirdiğinizden kuşku duymayabilirsiniz. Savcılar aynı görüşte olmayabilir. Anıya saygısızlık kuşkusuyla Adliye’de bulabilirsiniz kendinizi.

    Adem’le Havva’ya saygısızlık yapıldı mı yapılmadı mı diye akla zarar tartışmaya girmektense olayın çok da tartışılmayan önemli yönüne değinmekte yarar var.

    Doğalgaz, elektrik, besin, akaryakıt ve akla gelebilecek her şeye zam yapma yarışının yaşandığı yerde tutkulu iktidar yandaşlarına düşen görev elbette gündem değiştirmek olacaktı.

    Başarılı olduğu kuşkusuz.

    Bu tarihsel başarı karşısında boşa gidecek sayıklamalar yerine çıkış yapan siyasiye “Sezen Aksu’ya ne de güzel hizmet verdiniz! Siz olmasaydınız yabancı ezgiye yazılmış Türkçe sözlerini dinletmek için ağzıyla kuş tutsa bu denli başarılı olamazdı.” diyerek hünerini karşılıksız bırakmamak çok parlak düşünce olabilir. Yaptığını beğendin mi demenin bir başka yoludur bu yaklaşım.

    Salı günlerini Karagöz-Hacivat atışması tadında gölge oyununa dönüştüren iktidar da muhalefet de Türkiye’nin baş sorunudur. İlginç bir şekilde zaman geçtikçe ikili arasındaki benzeşme ayırt edilmelerini güçleştirecek boyutlara erişmektedir.

    Bugün Bahçeli’nin, yarın Erdoğan’ın, bir başka gün Kılıçdaroğlu ya da Akşener’in sözleriyle gözlerimizin önüne serilen Türk siyasetinin içine düştüğü dipsiz kuyudaki çırpınışlarından başkası değildir.

  • Mutfağımızın vazgeçilmezi kuru soğanın Latince adı Allium cepa. Allium cinsinin en yaygın kullanılan üyesi. Pırasa ve sarımsak iyi bilinen yakın akrabalarıdır.

    Kişi başına tüketim Türkiye’de 23 kilo. Bu niceliğin ABD’de 9 kilo dolayında olduğunu ekleyelim.

    Türkiye kuru soğan üretimiyle iç gereksinimi karşılayabiliyor. Mercimek, nohut, tahıl dışalımı yaptığımız anımsandığında sevindirici bir bilgi olduğu kuşkusuz.

    Küresel ölçekteki büyük üreticiler Çin, Hindistan, Nijerya ve Bangladeş olarak sıralanıyor.

    Denizden toprak kazanan küçük Hollanda’nın kuru soğan dışsatımında % 22’lik payla uzak ara önde olduğu bilgisi bilmem yönetenlerimizin kulağına küpe olur mu? Elbette, bu bilgiyi benden almış olmayacaklar. Mutlaka bir şekilde birilerince kulaklarına fısıldandığını varsaymak gerek.

    Yemeğe lezzet katmasının yanı sıra kuru soğan C vitamini deposu olarak da bilinir. Bu yanıyla besleyiciliği de tartışmasızdır.

    Üretim planlamasının neredeyse olmadığı kuru soğanda bolluk ve kıtlık yılları sıkça yaşanır ülkemizde. Besin krizine geri saydığımız bu yıllarda soğanla ilgili acıklı gelişmeler kapımızdadır desek yanılmış olmayız. Çok değil iki yıl önce kilosu 10 TL’ye fırlayan soğanın “tanzim satış” anlayışını dirilttiğini yaşayarak gördük.

    Soğan doğrayıp da gözü yaşarmayanımız var mıdır?

    Soğan doğrayarak bir kimyasal tepkimenin tetiğini çekmiş oluruz. Böylelikle soğanda olağan durumda edilgen olan kimi öğeler etkinleşir ve uçucu bir gaza dönüşerek göz yaşartıcı duruma gelir.

    Soğandaki bu öğelerin bitkinin kendisini asalaklardan, diğer türlerden koruma düzeneği kapsamında olduklarını unutmamak gerekir.

    Bir pratik bilgi vermek gerekirse soğan keskin bıçakla doğrandığında göz yaşartıcı öğeler daha sınırlı şekilde açığa çıkar ve gözlerimizin yaşarması biraz olsun azaltılabilir.

    Soğanın içeriğindeki sistein sulfoksidleri ve alliinaze enzimi doğrama işlemiyle birlikte açığa çıkarak tepkimeye girmiş olur. Uçucu bir kimliğe bürünerek gözlerimizi rahatsız eder. İki gözümüzün iki çeşmeye dönüşmesi bundandır. Soğan bu şekilde dile gelerek “kıyma bana” çığlığı atmaktadır belki de.

    Asalakları, böcekleri ve başka türleri soğandan uzak tutsa da insanı durdurmaya yetmez bu özellik.

    Son yıllarda göz yaşartmayan genetiği değiştirilmiş soğan üretimi de denenmiş. Ancak, bu yolda başarılı olunsa da soğanın lezzetini yitirdiği görülmüş.

    Soğanın lezzetine alışmışları göz yaşartıcıların durduramayacağı açıktır.

    Türk mutfağında soğansız yemek gelir mi aklımıza? Mutlaka vardır. Ama, iki elin parmaklarının sayısı yeter de artar soğansız yemekleri sıralamaya.

    https://www.livescience.com/why-slicing-onions-makes-you-cry?utm_source=notification

    https://tr.wikipedia.org/wiki/So%C4%9Fan

  • Hemen her kavram bölücülüğün, etnikçiliğin aygıtına dönüştürülebiliyor Türkiye’de. Sorunlar “sınıfsal” temelli diye başlayan tümce “ama” bağlacıyla sürdürülerek etnikçiliğe bulanarak bitirildiğinde amaca erişilmiş oluyor.

    Yazının altındaki imza bir onkoloji uzmanına ait. Kişi aynı zamanda Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi.

    Yazdıklarından anladığımız kadarı ile ülkemizin güneydoğusunda kanser tanısı bile gecikmeli olarak konulmaktaymış. Bir dizi neden arasında “anadilde sağlık” hizmeti sunulmamasına özellikle vurgu yapılınca kanserin bahane etnikçiliğin şahane olduğunu anlıyoruz.

    Dr Halis Yerlikaya’nın etnikçiliğe, bölücülüğe ilgisi bilinen bir internet sitesinde yayımlanan yazısı kansere değinir gibi görünse de, özenle okunduğunda kanserin bahane olduğunu anlamak güç olmuyor. Konu dile ve doğal olarak “anadil”e bağlanarak ve her ne demekse “Kürt İlleri” vurgusuyla yıkıcı darbe vurulmuş oluyor.

    Hastanın Kürtçe’den başka dil bilmemesi hekimle anlaşamaması sorununa yol açmaktaymış. Bu da zaman zaman hekimin hastayı azarlamasına varan olumsuzluk nedeniymiş.

    Çözüm mü?

    Sağlık hizmeti veren başta hekim olmak üzere her katmandan kamu görevlisi hastanın konuştuğu dili öğrenmeli.

    Dil üzerinden yoksunluk edebiyatına girişenlerin hemen hiç birisinin aklına Kürtçe’den başka dil bilmeyen yurttaşımızın Türkçe öğrenmemiş olması ve bunun nedenleri her nedense gelmiyor. Hiç olmazsa ilköğretim gören bir yurttaşımızın Türkçe öğrenmesi konusunda eksiklik ve yoksunluk içinde olması düşünülebilir mi?

    Özellikle taşımalı eğitime geçilerek köy okullarının kapatılmış olması hem ekonomik hem de coğrafik nedenlerle eğitime ve öğretime erişimi zorlaştırmıştır. Ancak, bu gelişmeden önce de bölgede bu konuya ilişkin sorunların varlığı bilinmeyen durum değildi.

    Hekim meslek kuruluşu Türk Tabipleri Birliği’nin Merkez Konseyi’nde de görev yapan Dr Halis Yerlikaya temel soruna değinecek yerde “anadilde sağlık hizmeti” üzerinden gerçek niyetini ortaya koymakta sakınca görmüyor. Ona kalırsa bölgede görev yapacak olan hekimler ve sağlık çalışanları Kürtçe öğrenmekle başlayacaklar işe. Böylece bölge halkıyla iletişim sorunu kalmayacak ve sağlık hizmetindeki biricik(!) sorun ortadan kalkmış olacak.

    Buna bağlı olarak da bölge halkına kanser tanısı gecikmeleri ortadan kalkacak. Dilden kaynaklı anlaşmazlık olmayacak ve sağlık ortamında hastaların azarlanmasının önüne geçilmiş olacak.  

    Bu yazıyı okuyanların en azından belirli bölümü “ne var bunda, olamaz mı?” diye düşünebilirler.

    Öyle düşünmesi olası olanları aydınlatmak bakımından bir ek bilgi vermiş olalım.

    İletişim anlaşmazlığı görünümlü ileti veren Dr Halis Yerlikaya’nın PKK’nin sözde akademik içerikli ve Avrupa’da yuvalanmış KURD-AKAD’ın etkinliklerine de ilgiyi esirgemediğini vurgulayalım. Bu yapılanmanın geçen yıl başındaki etkinliğine Kuzey Kürdistan temsilcisi olarak katılmayı tasarladığını ve bu anlaşılınca gösterilen sert tepkiler sonrasında katılmaktan vazgeçmek zorunda kaldığını anımsatırsak ne demek istediğimizin anlaşılması kolaylaşacaktır. Kuzey Kürdistan neresidir Dr Yerlikaya diye sorsak antidemokratik  ve incitici mi oluruz?

    Bilindiği gibi virüs yaklaşık 2 yıldır dünyayı tutsak aldı.

    Türk Tabipleri Birliği ise çeyrek yüzyıldır bu anlayışın tutsaklığı altındadır.

    Dr Yerlikaya yazısında bir yandan ülkemizin güneydoğusunda sağlık hizmeti aracılığıyla ayrımcılık uygulandığını öne sürerken diğer yandan da zor koşullarda özveriyle bu hizmeti veren hekimler başta olmak üzere sağlık ordusunu akıl almaz suçlamanın hedefi yapmaktadır.

    Hem bu tutumu hem de yurt dışında yuvalanmış sözde akademiye eksik etmediği ilgisiyle bulunduğu yerin “etnikçilik-bölücülük” olduğunu doğrulamıştır. TTB’ye soracak olsanız bu tutum adı geçen kişinin kişisel seçimidir, dolayısı ile “kurumu bağlamaz” türünden basmakalıp bir yanıt alırsınız.

    Hiç de öyle değildir. Yalnızca bu yazıya konu olan kişinin değil, TTB’ye egemen olan örgütçükler birliğinin eğilimidir ve ana eksenidir “etnikçi-bölücü” yaklaşım.

    Bakmayın siz “sınıfsal” nitelemeleri üzerinden solculuk taslamalarına. Dört dörtlük emperyal uzantılarıdır. ABD emperyalizminin kara gücüm dediği PKK-YPG ve benzerlerinin yanı başında saf tutmalarından da bellidir bu durum.

    Yüz altmış bini aşkın hekimin meslek örgütünün aldığı tutuma ve içine düştüğü duruma bakar mısınız? Bir avuç örgütçük ileri geleninin binlerce hekimi içine düşürdüğü uygunsuz durumu düzeltmek de hekim kitlesine düşen kaçınılmaz görevdir.

    Her şey bir yana!

    Tutumu ve seçtiği yol “etnikçilik-bölücülük” olan meslek kuruluşunu kim dikkate alır?

    Kim lâfını, sözünü dinler?

    Kim saygı gösterir?