Selim Kuneralp emekli büyükelçi. Babası Zeki Kuneralp de Türkiye Cumhuriyeti’ne büyükelçi olarak hizmet vermiştir. Annesi Neclâ Kuneralp 1978’de Madrid’de ASALA terörü kurbanıdır. Zeki Kuneralp Milli Mücadele karşıtı Ali Kemal’in oğludur. Olmaması gereken bir şey olmuş ve Ali Kemal dönemin duyarlı koşullarından yararlanan bir hoyratlığın sonucu olarak linç edilerek öldürülmüştür.
İşin kolayı dedesi neydi ki kendisi başka bir şey olsun demektir. Hiç de öyle değil. Hiç kimse anasının, babasının, dedesinin ya da bir başka yakınının hatasından, günahından sorumlu tutulamaz. Bu bilgilerden sonra yapılması gereken saptama Cumhuriyet’i kuran kadroların bilgeliği olabilir. Zeki Kuneralp’in büyükelçilik için adı geçtiğinde elbette Ali Kemal’in oğlu olduğu bilinmekteydi. Konu üst düzeyde ele alındığında Cumhuriyet’in İkinci Adam’ı İsmet İnönü’nün de onayıyla bu göreve getirildi. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi Cumhuriyet’i kuranlar kimseye kin gütmedi. Kimseye önyargıyla yaklaşmadı. Kimseye yakınlarından kaynaklı bedel ödetmedi. Bu nesnel yaklaşım her birimiz için olsa olsa övünç kaynağı olabilir.
Gelelim bugüne.
Oğul Kuneralp, Serbestiyet gazetesine verdiği demeçte emekli generallerimizi ve amirallerimizi Putin hayranlığıyla yaftalamış. Her dönemde kendisine yer bulan kolaycılık bu örnekçe doğrulandığı gibi günümüzde de kullanışlı bir seçenek olmayı sürdürüyor.
Serbestiyet adı bana Serbesti gazetesini çağrıştırdı. İkinci Meşrutiyet yıllarında İstanbul’da çıkartılmakta olan Serbesti gazetesi Prens Sebahattin çevresinde kümelenen “ademi merkeziyetçi” eğilimli (bugünün ayrılıkçılığa sıcak bakan liberalleri olarak algılanabilir) topluluğun yayın organı olarak da işlev görmektedir. Hatta, bu gazetenin başyazarı Hasan Fehmi Bey 1909’da bir suikaste kurban gider. Her ne kadar olay karanlıkta kalmışsa da İttihat ve Terakki cinayetle doğrudan ilişkilendirilir. Hasan Fehmi Bey’in son yolculuğuna uğurlanışı İttihat ve Terakki karşıtı gövde gösterisine dönüştürülür.
Yine bugüne gelirsek, emekli büyükelçi Kuneralp’in çıkışını da liberal akım içinde değerlendirmek doğru olur. Biraz zaman ayırıp bağlantıdaki habere kaynaklık eden yayın organının inceledim. Dört dörtlük NATOcu, Atlantikçi, emperyal seviciliğiyle yanıp tutuşan bir basın organı gördüm karşımda.
Geçmişin Serbestisi günümüzde Serbestiyet adıyla kaldığı yerden sürdürüyor görevini demekten alamıyorum kendimi. Millici güçlere karşı “liberal çıkış” o günlerin eksenini oluşturmaktaydı.
Bugünün millicileri emekli generaller ve amirallerse liberal kanadın temsilcileri yaylım ateşi sürdürüyor diyebiliriz.
Yazının sonunda bir noktaya vurgu yapmakta yarar var.
Geçmişte yaşanan iki ölüm var.
Birisi Serbesti gazetesi başyazarı suikast kurbanı Hasan Fehmi Bey ve diğeri azılı Milli Mücadele karşıtı linç edilmiş Ali Kemal. Her iki ölüm de yanlıştır, gereksizdir. Hatta, biraz daha ileri gidersek ölümlerin gölgesi yanlışların sığınağı olmuştur bile diyebiliriz.
Bir başka vurgu da hiç kimsenin kan bağı üzerinden sorumlu tutulamayacağı üzerine olsun. Bunun yerine düşünce bağına odaklanmak doğru olan yoldur.
İnsanlık tarihinin yazıyla bambaşka bir evreye girdiği kuşkusuzdur. Kulaktan kulağa aktarmanın, unutkanlığın ya da yanlış aktarmanın yerini belgeleme almıştır böylelikle. Taş, tahta, metal, kil yazıya konaklık eden nesneler olmuş. Her birini yazı devriminin köşe taşları saymak gerekir. Biriktirmek, saklamak ve taşımak kestirilebileceği gibi önde gelen sorunlar olmuş.
Zamanla biriken bilgi ve dolayısı ile yazılı belgeler daha hafif ve taşınabilir bir yazı nesnesi gerekliliğini dayatmış. Buluşların gereksinimden doğduğu düşüncesi bir kez daha doğrulanmış böylece.
Kâğıt denen nesneyi bu zorunluluğa borçluyuz.
Yazıyı kitleselleştiren, saklamayı kolaylaştıran ve bir o kadar önemlisi kitap denen en önemli kültürel öğeyi doğuran gereç olmuş kâğıt.
Pusula ve barut gibi kâğıdın serüveni de Çin’de başlamış. Doğal olarak, baskı düzeneği de ilk burada kullanılmış. Kâğıdı geliştirenin MS 105’te Çin’de saray memuru olan Cai Lun olduğu geçmiş kayıtlara. İlk kâğıdın ağaç dutunun sak kabuğundan üretildiği notunu eklemiş olalım.
Arapların İslâmiyet’le birlikte doğuya yönelmeleri Çin’de kâğıtla tanışmalarını sağlamış. 751’de Araplara tutsak düşen kâğıt ustaları Batı’da bilinmeyen bu nesnenin uzaklara taşınması fırsatı yaratmış. Bu taşınmada dönemin önemli kenti Semerkant’ın köprü işlevini unutmamak gerek.
Yeri gelmişken değinmekte yarar var. Batı’da kâğıt eşdeğeri nesne papirüs ya da Nil kâğıdı adıyla Eski Mısır’da geliştirilmiş ve yaygın şekilde kullanılmış. Yerel bir kamıştan yapılan papirüs doğduğu yer dışındaki iklim ve nem koşullarının uygunsuzluğu nedeniyle Mısır coğrafyasının ötesinde kullanım alanı bulamamış.
Arap coğrafyasına taşınan kâğıt üretimi doğal olarak yeni bir hammadde gerektirmiş. Bunlar arasında paçavra, halat ve diğer tekstil ürünleri öne çıkmış. Böylelikle üretim coğrafyadaki ürünlerle sınırlanmaktan, başka deyişle zincirlerinden ve kısıtlarından kurtulmuş. Belki de böylelikle Batı ortaçağ karanlığına gömülürken Doğu’nun aydınlanma çağı kâğıt gibi önemli bir kültür iletkenine kavuşmuştu. Artık, sınırsızca yayılma zamanıydı kâğıt için.
Tarihe geçen yargıdır :“Kâğıt yapımı Batı’ya Araplar aracılığıyla ulaşmıştır.”
Arap kâğıdının yayılmaya başladığı dönemde bölgede papirüsten başka bir seçenek daha vardı: Parşömen. Arap kâğıdı karşısında tutunma şansı olmayan papirüs tarihe karışırken hayvan derisinden üretilen parşömen bir süre daha varlığını sürdürdü. Arap egemenliğinin pekişmesi parşömenin varlığını da sonlandırdı.
Arap Kâğıdı Kur’an’ın yayılımını da hızlandırmış oluyordu. Bu yeni kâğıt türü yalnızca dinde değil yönetimde, hukukta, ticarette ve gündelik yaşamda seçeneksizleşti.
Avrupa’da IX. yüzyılda bir Papalık fermanının yazıldığı kâğıt da Arap kökenliydi. Ortaçağ karanlığından aydınlığa çıkma çabalarında Arap kâğıdı ilginç bir şekilde Avrupa’nın önde gelen ışık kaynağına dönüşmüş oldu.
Avrupa’da ilk kâğıt değirmenleri 1235’de İtalya’nın Ancona eyaletinin Fabriano kentinde yükseldi. Geç ortaçağın teknik ve zanaatkâr devrimi bu gelişmedeki ateşleyici oldu. Adından da anlaşılacağı gibi Fabriano demir/metal işleme kentiydi. Bu bağlamdaki gelişmişlik kâğıt üretiminin sıçramasında çokça işe yaradı. Avrupa’daki kâğıt üretiminde Arapların bitkisel tutkalı yerine hayvansal tutkal kullanılarak bu bakımdan da bir devrim yapılmış oldu. Bol su ve paçavra bulma kolaylığı bir araya gelince Avrupa’da kâğıt üretimini sıçratacak elverişli ortam oluşmuş oluyordu.
Kağıt üretiminin İtalya’dan sonra geliştiği yer Alman kentleri oldu. Papalığın cennetin tapusunu satma girişimi olan endüljansın Almanya’da direnç görmesinin önemli etkeni olmuştur kâğıt değirmenlerinden çıkan bolca kâğıt ve o kâğıtlara basılan Almanca İncil. Kâğıt devrimi din devrimine yol açmıştır desek abartmış olmayız. Kâğıt devrimine kadar “anlaşılmaz” olan kutsal kitap, kâğıtla birlikte geniş kitlelere kendi dilinden ulaşınca dinsel bağnazlığın sorgulanması kaçınılmaz oldu. Protestanlığın doğuşunda da önemli katkısı vardır kâğıt iletkenliğiyle kitlelere ulaşan anlaşılır bilginin.
Avrupa kâğıdı Arap kâğıdı karşısında üstünlük sağlamaya başlamıştı. Öyle ki, hızla Kuzey Afrika’ya ve oradan da Mısır ve Suriye’ye ulaşan Avrupa kâğıdı, Arap kâğıdının sonunu getirdi. Çağ değiş tokuşu gerçekleşmiştir dense abartılmış olmaz. Avrupa Arap kâğıdından aldığı ışıktan sonra kendi kâğıdıyla birlikte yükselişe geçerken Doğu, kâğıdını yitirdiği noktada karanlığa gömülmeye başlamıştır.
Dil ve din devrimiyle başlayan Avrupa aydınlanmasının bu yükselişinde kâğıdın kilit rol oynadığına az önce değinmiştik. Devrimlerin çorap söküğü gibi birinin diğerini doğurarak yaşama geçtiğine tanıklık edildi yaşlı anakarada.
Avrupa’nın bu alandaki üstünlüğü günümüze dek sürdü. Ancak, bu üstünlüğün sürmesinde ve pekişmesinde bir başka köşe taşından söz etmemek olmaz.
Selüloz Devrimi…
Selüloz, kâğıt üretiminin temel maddesi olur olmaz kâğıdın taşıdığı her türden basılı bilgi ışık hızıyla kitleselleşti. Başta gazete olmak üzere süreli her tür basılı yayın büyük niceliklerde ve kısa sürede basılabilir duruma geldi. Kâğıt bobinleri, rotatifler, hızlı baskı bu devrimin dağarcığımıza kazandırdığı önemli kavramlar oldu. Ağacın temel kâğıt üretim hammaddesi olmasıyla geometrik olarak artış gösteren kâğıt gereksinimi sınırsız bir kaynağa da kavuşmuş olmaktaydı. Kâğıt sorunu çözüldüğünde bilgi üretimi de kâğıdı kıskandıracak boyutlara erişti.
Türkiye’de kâğıt
Baskı aygıtının Osmanlı’ya 300 yıl gecikmeyle geldiği ezberlediğimiz bilgidir. Hem doğru hem yanlıştır. Basım aygıtları Osmanlı’ya XV. yüzyılın sonunda gelmeye başlamıştır. Gayrimüslimlerin getirdiği baskı aygıtlarında Türkçe yapıt basılması yasak olduğu için baskı aygıtı Osmanlı’da cisimsel olarak var olsa da Osmanlı bilim ve kültür yaşamına etkisi sıfır olmuştur. İbrahim Müteferrika adı da belleğimize çakılıdır. Kuşkusuz büyük bir iştir yaptığı. Ancak, yine de eli kolu bağlıdır. Basımevinden çıkan yapıtların Osmanlı kültür ortamında kıpırdanma yaratma gücünün sınırlı olduğu kuşkusuzdur. Osmanlı’da yaşanan Tanzimat ve Islahat dönemleri de baskı konusundaki açmazın aşılmasına yetmemiştir.
Her şeye karşın yenileşme ve çağdaşlaşma çabaları hiç olmazsa eğitim ve öğretimde filizler vermiştir. Basılmış yapıtların dışalım yoluyla edinildiği görülür bu dönemde.
Üç yüz yıllık aranın kapatılması görevi Cumhuriyet’e düşecektir.
Devrimlerle kabuk değiştiren Türklerin bu arayı çeyrek yüzyılda kapatıp karanlığı hiç yaşamamış gibi özgüven sergilemesi şaşırtıcı olduğu kadar bir şekilde pusuda bekleyen emperyalizm için heves kırıcı olmuştur.
Yazı Devrimi dönüm noktasının dönüm noktası olmuştur dersek yanılmış olmayız.
Bu konuda vereceğimiz örnek sayfalar dolusu yazıyla anlatamayacağımızı anlatmaya yetecektir.
Osmanlı döneminde basımevinin açılmasıyla birlikte Cumhuriyet’e dek uzanan 200 yıllık zaman aralığında basılan kitap sayısı 30.000 kadardır. Fransız düşünür Voltaire’e göre o dönemde İstanbul’da 1 yılda basılanlar Paris’te 1 günde yazılanlar kadar bile değildir.
Yazı Devrimi’nden sonraki ilk 10 yılda bu sayının yarısına erişilmiştir.
Türk Yazı Devrimi 1 Kasım 1928’de yapıldı. İnsanlık tarihinin önemli devrimi 2 ay sonraki Nat Geo dergisine konu oldu.
Yazı Devrimi’nin Türk kültür ortamına ve okuryazarlık oranlarındaki sıçramaya belirgin etkisi kuşkuya yer bırakmayacak denli açıktır.
Türkiye okula gidince kâğıt da tüketilen bir kültür gereci oldu. Önceki denemeler başarısızlığa uğramış olsa da kâğıt üretimi Türkiye’de başarılı olduğu gibi yerleşikleşti. Özelleştirme aymazlığına kurban edilene dek.
Cumhuriyet’in üzerinde yükseldiği önemli sacayaklarından biri olan kültürün sağlam temeller üzerinde yükselmesinde beyaz büyü, kâğıdın etkisi ve önemi yadsınmazdır. Kâğıdın hammaddesi olan selüloza “medeniyet hamuru” denmesi de bundandır.
Her ne kadar Osmanlı döneminde kâğıt üretimine ilişkin adımlar atılmışsa da bu önemli kültür ürününün yeterince tüketilememesi sonucu kâğıt sanayisi girişimleri uzun ömürlü olamamıştır.
Her konuda olduğu gibi kâğıtta da bağımsızlık önde gelen amaç olmuştur. Bu amacın doğal gereği kâğıdı Türkiye’de üretmektir.
1899 doğumlu Mehmet Ali Bey Darülfünun’u bitirip kimyager olduktan sonra kâğıt konusunda uzmanlaşmak amacıyla Avrupa’da eğitim gördü. Almanya’da başlayan bu doğrultudaki öğrenimini Fransa’da sürdürdü ve okulunu birincilikle bitirdi. Yurda dönünce kâğıt üretiminin başına getirildi. Soyadı da doğal olarak Kâğıtçı oldu. Türk kâğıdının 1936 İzmit’te başlayan serüveni selüloz ve kaolin fabrikalarının eklenmesiyle gelişti ve serpildi.
Mehmet Ali Kâğıtçı
Mehmet Ali Kâğıtçı (1899-1982)
Türkiye Yazı Devrimi’yle birlikte kâğıt tüketicisi oldu
1936-1984 arasında kamuya ait 11 kâğıt fabrikası işletmeye alındı. 1993 yılında kamununkilere 21 özel girişim fabrikası eklendi. Bu yıllarda kamu ve özel fabrikalar Türkiye’nin kâğıt gereksinimini karşılar durumdaydı.
2005 yılında uygulamaya konan kamu kâğıt fabrikalarının özelleştirilmesi kararıyla bugüne gelen yolun taşları döşenmeye başladı. Özelleştirilen fabrikalarda kâğıt üretimi yapılmadı. Taşınır ve taşınmaz mallarıyla birlikte özel mülkiyete geçen köklü kurumlar çürümeye bırakılırlarken ranta kurban edilmiş oldular.
Bugün Türkiye, tıpkı mercimek, nohut, tahıl ve başka birçok ürün gibi kâğıtta da dışa bağımlıdır.
Türkiye’nin belirli aralıklarla yaşadığı döviz darboğazlarında göze çarpan önemli özelliklerden birisi de bu duruma kâğıt krizlerinin de eşlik etmesi oldu.
Değişen dünyada selüloz temelli kâğıt devrimi 150 yıllık saltanatının sonuna doğru yol alıyor. Kâğıt yerini sanal ortama bırakırken elle tutulur olmaktan çıktı. Artan bilgi ve veri birikiminin kâğıda sığamayacak oyluma eriştiği de bir başka gerçektir. Kitapların yanı sıra özellikle gazete ve dergi gibi süreli yayınların sanallaşma yolunda olduğu her geçen gün belirginleşmektedir.
Kâğıtta dışa bağımlı Türkiye’de bu dönüşümün çok daha hızlı gerçekleşmesi kaçınılmaz gibi görünmektedir. 1990’da 150 ülke arasında kâğıt üretiminde 30. sırada olan Türkiye ayrıcalıklı basın kuruluşları dışında bu dışa bağımlılığı kaldıracak gibi görünmemektedir. Sonuçta evrileceği noktaya bu dış bağımlılık nedeniyle çok daha hızlı yol alacağı ortadadır.
Beyaz Büyü kâğıdın çağın gerekleri doğrultusunda sahneden çekilecek olması kaçınılmaz olsa da Türkiye’de bu dönüşümün hızlı olmasının yanı sıra gürültülü ve acıklı olması da bir başka özellik olarak karşımıza çıkıyor.
Haberlere bakılırsa satma güvencesi olmayan kitaplar basılmayacaktır artık Türkiye’de.
Ayrıca, başta gazeteler olmak üzere süreli yayınlar da topun ağzındadır.
Elektrik, akaryakıt, doğal gaz ve besin başta olmak üzere sayısız üründe yaşanan eder artışları yaşamı zorlaştırırken kâğıt krizine bağlı kültürel yıkım hak ettiği ilgiyi görür mü? Görse de gereği yapılır mı?
Ukrayna’daki Rusya-ABD savaşının koyu gölgesi gündemi kaplamışken böyle bir konuya girmek yadırganabilir. Ama, gerçekte bu konunun yanı başımızdaki savaşla yakın ilgisi de yadsınamaz.
Aslına bakılırsa yanı başımızdaki savaşın önde gelen nedenlerinden birisidir NATO. Diplomatik dil kullanmaya gerek yok. NATO var olduğundan bu yana acı, gözyaşı, kan ve ölüm üreten bir suç örgütüdür.
Durum böyleyken, NATO’nun doğrudan ülkemize yönelik eylemleri belleklerimizdeki tazeliğini korurken, hükümet kanadının üst düzey yetkilisi İbrahim Kalın’ın “NATO’yu son derece başarılı bir yapı” olarak nitelemesi dehşet verici olduğu kadar akıl tutulması ürünüdür.
Bu arada, Cumhurbaşkanı da NATO’yu Ukrayna konusunda edilgen davranmakla suçlamakta gecikmedi. Sözcüsünün NATO’yu başarılı bulduğu Cumhurbaşkanı’nın bu başarıdan bir örnek beklemesini de olağan karşılamak gerekir.
Cellâtla aşk belirtisi değilse nedir?
İktidar böyle de muhalefet farklı mı?
İyi Parti heyetinin ABD’ye gideceği yansıdı geçenlerde basına.
Bu haberin ayrıntısında gizliydi şeytan.
Heyet CFR (Council on Foreign Relations – Dış İlişkiler Kurulu) ile görüşme isteğini bildiriyor. Amerikan emperyalizminin düşünce kuruluşudur bu kurul. İyi Parti’nin bunu bilmemesi olası mı?
“Özrü kabahatinden büyük” sözüne uyan şekilde CFR görüşmesinde Henry Barkey olmasın isteği bildiriliyor. Alınan yanıt okkalı ve bir o kadar onur kırıcı.
“Hadi oradan…” diye yanıtlıyor CFR yetkilisi Türkiye’nin ilk seçimde iktidara aday partisini.
CFR’yle görüşme isteğinin yersizliği bir yana Henry Barkey olmasın koşulunun bu kişinin 15 Temmuz darbe girişiminde adının geçmiş olmasından kaynaklı olduğu açık. İyi de! Henry Barkey, CFR’den bağımsız bir konumla ve kimlikle mi yer almıştı darbe girişiminde? CFR, bu darbe girişiminin önde gelen planlayıcısı ve özendiricisi değil miydi?
Bu arada, muhalefetin iktidarı Avrupa Konseyi’ndeki Rusya’nın üyeliğinin askıya alınması oylamasında “çekimser” kalmakla suçlaması “ne pahasına olursa olsun muhalefet” anlayışının bir yansıması olarak tarihteki yerini almış durumda.
Ülkemizin iktidarıyla, muhalefetiyle içinde bulunduğu durum budur.
İktidar kaynağı olarak Türk Milleti’ni görmek yerine uzaklarda ve de karanlıklarda aramak.
Öncelikli sorunumuz budur.
Baş etmemiz gereken birincil derttir.
Cellâtla aşk bitmeden işler yoluna girmez Türkiye’de.
Türk siyasetinin ülke sorunlarını çözmede umuda dönüşmesinin, gerçekten seçenek olmasının başka yolu yoktur.
Emperyalizme hizmet etmenin zahmetsiz ve bedelsiz bir iş olmadığı bir kez daha anlaşılmış olmalı
Ukrayna’da yaşananın savaş olduğundan kuşku duyulamaz. Ancak, bu bir Rusya-Ukrayna savaşı değildir. Ukrayna topraklarında yaşanan Rusya-ABD savaşıdır. Ukrayna ve Ukraynalılar umut bağladıkları NATO’ya (başka deyişle emperyalizme) vekalet etmektedirler. Savaşın korkunç yüzü şu günlerde bu gerçeği perdelese de yaşanan budur.
Yeryüzü çapsız, bilgisiz, birikimsiz ve öngörüsüz ülke yöneticileriyle dolu. Eski komedyen ve sözde “halkın hizmetkârı” Zelensky Ukrayna’nın başına geçer geçmez emperyalizmin hizmetkârlığına soyundu. Görünürde seçilmiş olsa da özde atanmıştır. Bugün Ukrayna’da yaşanan acılardan en az tetiği çekenler kadar sorumludur.
SSCB yıkılırken yalnız sözlü değil yazılı olarak da verilen bir söz şu günlerde Alman Der Spiegel dergisi tarafından gündeme getirildi. Batı emperyalizminin yerleşikleşmiş ikiyüzlülüğü ahlâkı bir yana bırakarak verdiği sözü rafa kaldırdı. Değişen dünyanın değişen ağırlık merkezine karşı son bir hamle yaparak Ukrayna’yı piyon olarak kullanma vicdansızlığı gösterdi.
Yakın zamanda Ukrayna, Minsk’te Almanya ve Fransa’nın da imzaladığı antlaşmayla Donbass bölgesine özel statü verilmesini kabul etti. Batı’nın kışkırtma ve yüreklendirmesiyle bu imzasını unuttu.
Şimdi soralım!
“Meksika ya da Kanada topraklarını ABD’yi vurabilme yeteneğine sahip silahlarla ve füzelerle donatsalar ABD nasıl bir tepki gösterirdi?”
Bundan yaklaşık 60 yıl önce yaşanan Küba füze krizini anımsamanın tam sırasıdır.
Rusya’nın son yıllarda attığı çığlıkları bu bağlamda düşünmek ve algılamak gerçeğe erişmenin iyi bir yolu olabilir.
Bir ülkeyi burnunun dibine kadar gidip kuşatacaksın. Yetmeyecek! Silahlarla ve füzelerle donatacaksın. Bunu da suç örgütü olduğu belgeli NATO kılıfıyla yapacaksın. Karşı tarafın sessiz kalmasını bekleyeceksin!
Emperyalin beklentisinde sınır yoktur elbette. Ama, o empreyalin anlamadığı ya da anlamak istemediği öyle bir dünyanın geçmişte kaldığıdır.
Otuz yaşındaki Ukrayna’nın devletleşemediği, Ukraynalının milletleşemediği bugünlerin sıkça yapılan saptamaları.
Ukrayna’nın emperyalizme vekaleten giriştiği Rusya savaşının Ukrayna’yı ve Ukraynalıları düşündürmesi şerden hayır çıkartmaya yarayabilir.
Devlet adamlığı söz konusu bile olamayacak, bilgiden, deneyimden ve öngörüden yoksunluğu açık olan bir komedyen eskisinden Cumhurbaşkanı yaratmanın elbette derin bir amacı vardı. Birkaç ay içinde seçmenlerin dörtte üçünün oylarını alabilen bir ikon yaratmak hiç kolay değildi elbette.
Ama, böylesi bir mucizenin bedeli olduğu da göz ardı edilemez.
Bedel emperyal vekaletidir. Emperyale ucuz asker olmaktır. Onun için canını vermektir.
Şimdilerde ölüm saçan Rus ordusuna söylenmek, ilenmek işin kolayı.
Çuvaldızı başkasına batırmadan iğneyi kendine batırmak gerek.
Gözü kara emperyal vekaletiyle bölgeye sırt çeviren halkın hizmetkârının emperyalizmin hizmetkârına dönüşmesi sorgulanırsa Ukrayna devletleşme, Ukraynalı da milletleşme yolunda önemli iş yapmış olacaktır.
Küresel salgın nedeniyle ertelenen Tokyo yaz olimpiyatlarıyla olağan zamanında yapılan Beijing 2022 kış olimpiyatları 6 ay arayla olimpiyat heyecanı yaşanması sonucunu doğurdu.
Yaz olimpiyatları sırasında olimpiyatların karanlık yüzüne değinmiştim. Olimpiyat deyince yüce amaçlara odaklanma ve hemen her fırsatta yinelenen olumlu duygular yalnız kalmamalıdır. Yerküre ya da bir başka gök cismi gibi olimpiyatların da karanlık yüzü vardır. Çok çeşitli nedenlerle bundan söz edildiğine en azından sıklıkla rastlanmaz.
Tokyo yaz olimpiyatlarını gerektiği halde bir kez daha erteletmeyen de bu karanlık yüzdü.
“Daha Hızlı, Daha Uzağa, Daha Yükseğe!” üçlemesine görünürde olimpiyat aşkı ama gerçekte “daha çok kazanç” söyleminin eklenmesi de bu karanlık yüzle yakın ilintilidir. Destekçi şirketler, destekçi şirketlerin bir dediğini iki etmeyen düzenleme kurulları ve buna eklenebilecek başka çirkinlikler daha fazla anılmayı hak eder.
İki yıldır iç içe olduğumuz küresel salgının çıkış noktası olan Çin çok kısa süre içinde aldığı köktenci ve ödünsüz önlemlerle bu bağlamda yeryüzünün en güvenli ülkelerinden birisine dönüştü. Örneğin, dün (20.02.2022) Çin’de saptanan toplam Covid 19 olgusu sayısı 144’tü. Bir buçuk milyara dayanan insan varlığıyla dünyanın en kalabalık ülkesi de olan Çin için göz ardı edilebilecek niceliktir.
İki hafta önce başlayan ve dün sona eren Beijing 2022 kış olimpiyatları böylesine güvenli bir ortamda yapıldı. Covid gölgesi Tokyo’da olduğu gibi bu oyunların üzerine düşmedi böylelikle.
Yaz ve kış olimpiyatları kapsadıkları sporların özellikleri gereğince akla kara gibi karşıtlık gösterir. Olimpiyat halkaları dışında neredeyse benzerlik bulmak olanaksızdır ikisi arasında.
Yaz olimpiyatları için de söz konusuydu.
Pek çoğumuzun tanışık bile olmadığı kaykay gibikimi spor dallarına rastlamıştık orada.
Benzer duruma kış oyunlarında da rastlandı.
Kar üstünde insan eliyle oluşturulmuş rampa, iniş, çıkış vb yapay oluşumlardan yararlanarak kayak ya da kar tahtasıyla yapılan bu sporlar akrobatik ve artistik özellikleriyle öne çıkmaktaydı. IOC’nin (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) olimpik spor dallarını belirleme konusundaki kötü sicili anımsandığında “biz bu filmi görmüştük” demekten alamadık kendimizi. IOC üzerinde egemenliği olan devletlerin bu konuda hemen her zaman olimpik spor dallarını belirlemede de etkin oldukları bilinmeyen bir durum değil.
Söz konusu spor dallarında madalya kazanan ülkelere bakıldığında ne demek istediğimiz anlaşılacaktır. Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve ABD’ye hiç yoktan madalyalar kazandırılmıştır böylelikle.
Buna karşılık, kış sporlarının geleneksel dallarında (bu spor dallarının geçmişine ve köküne bakıldığında yaşamda karşılıkları bulunduğu da kolaylıkla anlaşılabilir) kış olimpiyatlarının gelmiş geçmiş en başarılı ülkesi Norveç’in ve ona eklenen Almanya’nın dorukta yer aldıkları görüldü.
Avusturya, İsviçre, İtalya, Fransa, Hollanda ve diğer İskandinav ülkelerinin başarı geleneklerini sürdürdüklerine şaşırılmadı. Ev sahibi Çin Halk Cumhuriyeti, Güney Kore ve Japonya bu alandaki başarılarını sürdürdüler. Ayrıca, Slovenya dışındaki Balkan ülkelerinin yokluğu da dikkat çekiciydi.
Dopingle başı dertte olan Rusya’nın ülke adıyla olmasa da olimpiyat komitesi bayrağı altında her zaman olduğu gibi ben de varım dediği görüldü. Toplam madalya sayısında Norveç’in hemen ardından geldiği gözlendi. Baskılanmış haliyle bile kendisine yönelen baskıcılığa gözdağı verdiğinden bile söz edebiliriz.
Bu arada, her şeye karşın kış sporu olanağı ve geleneği olmayan Bolivya, Brezilya, Haiti,Trinidad Tobago, Şili ve Madagaskar gibi ülkelerin sporcularına rastlamak ilginçti.
Türkiye’ye gelince!
Kayakla atlama dalında bir sporcumuzun olimpiyatta yarışabilmesi ve üst tura kalabilmiş olması alışık olduğumuz durum değildi. Çok daha eskiden kuzey disiplini kayakta geleneği olan Türkiye’nin bu daldaki sporcusunun yarışı bitirememiş olması göze batan olumsuzluk oldu.
Son yıllarda sayıları artan kayak merkezlerinin kış sporlarında sıçramaya katkı vermemiş olması bir gerçektir. Spor yönetimimizin 4 mevsimi bir arada yayabilen ülkemizde kış sporlarının gelişmesi doğrultusunda adım atmasında yarar olduğu kuşkusuzdur. Kış sporları ülkemiz seçkinlerinin ilgi alanındadır. Dolayısı ile bir avuç insan tarafından yapılmakta ve geniş kitleden sporcular seçilmediği için başarıya giden yolda yaya kalınmaktadır.
Salgın etkisiyle olimpiyat sıklığı arttı demiştik. İki yıl sonra Paris yaz olimpiyatları yapılacak. Bu süre boyunca her şey konuşulacak, yazılacak, çizilecek.
Görünürdeki oyuncular seçkin sporcular ve ülkeleri olacak.
Elbette doping de gündemde olacak.
Dopingten uzak durmanın erdemleri ballandıra ballandıra anlatılacak.
Bir de az sayıda insanın ve ülkenin ilgi alanındaki madalya güvenceli kimselerin bilmediği tanımadığı dalların olimpiyat programına alınması çabaları da sürdürülecek.
Olimpiyatların perde gerisindeki güçlü oyuncular olan çok uluslu şirketler azgınlaşmayı sürdürecekler. Közdeki kestaneleri her zaman olduğu gibi ellerini yakmadan kullanışlı maşalarla alacaklar.
Olimpiyatlar yalnızca spor olayı olmaktan çıkalı çok oldu.
Kirli yüzünün de gündeme gelmesi öncelikli dileğimiz olmayı sürdürecek.
Bir pop ezgisinin gündemin baş sırasına yerleşmesi ilk bakışta şaşırtıcıdır. Ülkenin gerçek gündemini yansıtması bakımından ise son derece öğreticidir.
Türkçe konusundaki uzmanlığı ve duyarlılığı tartışılmaz olan Feyza Hepçilingirler “geçecek” eyleminin sesletim biçiminin değiştirilmesine eleştirel yaklaşmış. Dilde yozlaşmaya hizmet edecek bu yaklaşımı kınamış. Buna karşılık Gülgûn Feyman bunu yozlaştırıcı sorun olarak görmemiş. Dil ustası değil ama duyarlısı bir kimse olarak müzikte, yazında ve gülmecede bu türden değişik kullanımları ve hatta uygun tonda argoyu uygunsuz bulmadığımı belirtmek isterim.
Yarı yarıya bölünmüş görünen Türkiye kamuoyunun sosyal medyaya özellikle egemen olan yarısının Tarkan’ın son şarkısı “Geççek”i tutunacak dal, sığınacak ada olarak gördüğü çok açıktır.
Muhalefet etmek bir yana eleştiride bulunmanın adliyede karşılık bulduğu günümüz Türkiyesi’nde bir pop şarkısına (aslında şarkıya gömülmüş anlamlı sözler demek daha da doğru olur) ilgisi ürkütülmüş ve korkutulmuş bir Türk toplumu gerçeğini de gözler önüne sermesi bakımından anlamlıdır.
Gündem oluşturan bu akıma muhalefetin ya da son ekonomik krizle örselenmiş kesimlerin katılması doğaldır.
İktidarın hemen her zaman olduğu gibi bu fırtınayı dindirmek bakımından baskıcı, yasaklayıcı ve hatta adliye sopasını devreye sokma seçeneklerinin peşinde olması da beklenmeyen gelişme olmaz. Oysa, iktidara mecbur olmayan, içinde biraz olsun demokratik tortu bulunan yönetim farklı davranabilir(di). Çoğu şey gibi bu konuyla ilgili olarak da çok da uzak olmayan geçmişte paha biçilmez ipuçları bulabilir(di). Efsane Gırgır dergisinin dağarcığı bu bakımdan önemli kaynaklardan birisi olarak ona ulaşmak isteyenlerin elinin altındadır.
En küçük eleştiriye, karşıtlığa sopayla karşılık vermeyi alışkanlık edinmiş siyasi iktidardan böyle olgunluk beklenir mi diye karşılık verecekler hiç de haksız sayılmazlar.
İktidara ne pahasına olursa olsun tutunmayı tek seçeneğe indirgeyen iktidar biraz sağduyulu olabilse pop şarkısını dert olarak algılamak yerine kendisini gözden geçirme fırsatı olarak görebilir mi?
Çok umutlu olamasak da bu iyimser beklentiyi en azından not etmiş olalım.
Bir pop şarkısının sözlerinin toplumda bu denli güçlü karşılık bulması siyaset kurumunu özellikle de iktidarı yakından ilgilendirmesi olağan beklentidir. Bu sözler olağan siyasi ilişkilerin varlığını sürdürdüğü koşullar için geçerlidir hiç kuşkusuz.
“Geççek” süreci nasıl geçecek?
Ya da olaydan kimin eline ne “geççek”?
Bunları kestirmek hiç kolay değil.
Ama, toplumun önemsiz sayılmayacak kesiminin bir şarkının sözlerine dört elle sarılması göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.
Her ne kadar bugünün yakıcı sorunu gibi gözükse de “ÖZELLEŞTİRME-GÜZELLEŞTİRME” son 40 yılın sorunudur. Halının altına süpürülen pislikler bugünlerde saklanamaz duruma gelmiştir.
Sosyalist blokun çöküşüyle karşıtsız kalarak ipten kazıktan kurtulan azgın kapitalizm özelleştirmeyi tereyağından kıl çeker gibi alıp kendi istediği yola soktu.
Ulusal yargı düzenekleri “uluslararası tahkim” egemen kılınarak devre dışı bırakıldı.
Bu arada, kamu kurumlarının bilerek kötü yönetilmesi sonucu ortaya çıkan zararlar kamuoyunun bu aymazlığı sorunsuz kabullenmesi için ustaca kullanıldı.
Sayısız başlık arasından bir kaçına odaklanarak sürdürelim.
TÜRK TELEKOM
Türkiye’nin en önemli kamu varlığı birkaç yıllık cirosu karşılığında dış kaynaklı sermayeye altın tepsi içinde sunuldu.
Neredeyse yatırım yapmayan yeni sahip, verdiği paranın kat ve kat fazlasını cebine koyduktan sonra kredi borçlarını ödemedi. Şirketi borçlu olduğu bankalara bırakarak kaçtı. Yeri gelince “güçlü devlet” görüntüsü veren Türkiye Cumhuriyeti devleti bu acıklı olayı şaşkın bakışlarla izlemekle yetindi.
Geçenlerde basına yansıyan bir haberden Türkiye Varlık Fonu’nun şirketi geri almak için kaynak aradığını ve girişimde bulunacağını öğrendik. Bu haber akıldışı özelleştirmenin acıklı sonu olarak geçti tarihe.
Bu arada, salgın kapanmaları sırasında uzaktan eğitim-öğretim için internete erişemeyen yığınla çocuğumuzun ve gencimizin umarsız çırpınışları karşısında da devletin umarsız ve sessiz kaldığını gördük.
KÖPRÜLER, OTOYOLLAR, TÜNELLER, HAVAALANLARI
Bu başlıktaki kamusal alanlar Yap-İşlet-Devret vahşetine eşsiz fırsatlar sundu. Geçiş ve yolcu güvenceli ballı anlaşmalar kamuyu soyarken işletmecileri palazlandırdı. Salgın sırasında azalan geçişlerle kamunun sırtına binen yük arttıkça arttı.
Bu tablo karşısında güçlü devletimizin güçlü yöneticilerinin aklına bu işletmecilerle masaya oturup özveride bulunmalarını istemek gelmedi bile. Özverili olmaya alışmış bir millet vardı nasılsa.
Afyon-Kütahya Zafer Havalimanı bu işletmeler arasında en büyük kara deliği oluşturandı.
Kişisel deneyimimle sürdüreyim.
5 Haziran 2020 günü İstanbul’un yeni havalimanından aracımla yola çıktım. Yavuz Sultan Selim köprüsü yoluyla Kuzey Marmara Otoyolunu kat ederek bir başka kara delik Osman Gazi Köprüsü’nden geçerek İzmir otoyolu üzerinden İzmir’e döndüm. Yol boyunca neredeyse tüm gişelerde para alışverişi yapıldığına şaşırarak tanıklık ettim. Devletimizin vatandaşa gelince şahin, ayrıcalıklı yükleniciler söz konusu olduğunda nasıl sevecen ve salgın önlemlerini hiçe sayan bir tutum alabildiğini gözlerimle gördüm.
Alt tarafı cam-çelik-beton bileşkesi olan havaalanından Cumhuriyet projesi çıkartabilenlerin bu davranışı gerçekte hiç de şaşırtıcı değildi.
MEDENİYET HAMURU
1936’da medeniyet hamuru (kâğıt) üretmeye başlayan fabrikalarının sayısı 10’ları aşan ve kültür üzerinde yükselen Türkiye’nin kâğıt gereksinimini karşılar durumda olan SEKA azgın kapitalizmin dayatmalarına yenik düşeli 20 yıla yaklaştı.
Her döviz krizinde yatağa düşen kâğıt üretimi bu kez ayağa kalkmamacasına yere serildi. Dışa bağımlı bu önemli sektör dövizden bire bir etkilendi.
Kan ve kâğıt yitirmiş kültür ürünlerinin ölümüne tanıklık ediyoruz.
Basılı yayıncılığa veda zamanı geldi.
Yalnızca kitap, defter, dergi, gazete için üretilmiyor kâğıt. Paketleme, temizlik ürünleri başta olmak üzere bir dizi ürün ateş pahasıdır artık. Erişilemezdir.
ELEKTRİK
Elektrik dağıtımı da altın tepsi içinde özel sektöre sunulan önemli alanlardandı. Zaman ilerledikçe enerji ve dolayısı ile de elektrik gündelik yaşamın vazgeçilmezi oldu. Durum böyleyken geçtiğimiz soğuk hava dalgası sırasında Türkiye’nin Isparta ili günlerce elektriksiz kalabildi.
Bu dehşet verici durumu irdeleyip, gerekeni yapacak yerde alnı secdeye değen iktidarımız elektriksizlikten kırılan insanımızla helâlleşmeyi yeğledi.
Bol kazançlı elektrik dağıtımını eline geçiren şirketler yatırım yerine al-sat yaparak durumu korumayı hüner bildiler. Devletin kendilerine 37 kuruşa verdiği elektriği 4 katı aşan ederlerle tüketiciye satıp kazançlarına kazanç eklediler.
Gelinen noktada yaşanan rezalet karşısında değil hesap vermek uyarı bile almadılar.
KAMULAŞTIRMA-DEVLETLEŞTİRME!
HEM DE İVEDİLİKLE!
Tam da sırası olan bu toplumcu ve köktenci kararları alabilecek siyasi istenç var mı?
Ortalıkta siyasetçi olarak dolaşan iktidar-muhalefet öğelerinin bundan söz ettiğini okudunuz mu, işittiniz mi?
Türkiye’nin iç koşulları olumsuzlaştıkça hemen her kesimden insanın hayallerini süsleyen seçeneğe dönüştü yurt dışına gitmek, yaşamını orada sürdürmek.
Beyaz yakalılar arasında son yıllarda giderek yükselen bu eğilime son yıllarda hekimler de eklendi.
Hekimlerin bu kervana katılmış olması önemli ve bir o kadar da ilginç bir gelişme sayılmalıdır. Pek çok işkolunda yurtdışına gidiş ve orada yaşamak kolay olmasa da bir yolu bulunduğunda olasıdır. Mesleki eşdeğerlik bir şekilde kabul görür.
Hekimlikte bu yola girmek biraz daha zordur. Öncelikle gidilecek ülkenin dili akıcı konuşabilecek ve yazabilecek düzeyde öğrenilmelidir. Dil öğrenmek de yetmez. Mesleki eşdeğerlik için sınavda başarılı olma koşulunu yerine getirmek gerekir. Bu aşamaları geçmenin hiç de kolay olmadığını kestirmek güç değildir.
Yaklaşık 35 yıl önce tıp fakültesindeyken ve bitirdikten sonra yurtdışında hekimlik yapmayı kafasına koyan pek az insan anımsıyorum. Günümüzün gelişen iletişim ve ulaşım koşullarının ülke dışına göçü hem özendirdiği hem de kolaylaştırdığı kuşkusuzdur. Beyin göçü kapsamında hekim göçü öteden beri olmuştur. Bundan sonra da olacaktır. Ancak, burada odaklandığımız başlık “kitlesel” hekim göçüdür.
Yurtdışına göçerek orada hekimlik yapmayı düşünenlerin izini Türk Tabipleri Birliği kayıtlarından sürmek fikir verici olabilir. Mesleklerini yurtdışında sürdürmeyi tasarlayan hekimler meslek kuruluşu TTB’den bu amaca uygun belge isterler. Böylelikle gidecekleri ülkenin eşdeğer kurumuna sicil kayıtlarını sunmuş olurlar. Bu türden belge isteklerindeki artış üzerinde durmaya değer niceliktedir. Son bir yılda TTB’den 1500’e yakın hekimin bu belgeden aldığı geçmiş kayıtlara. Elbette o belgeleri alan her hekim yurt dışına göçmemiş olabilir. Ama, bir önceki yıl bu sayının birkaç yüz olduğu bilinirse bu artışın önemini anlamak kolaylaşır.
Bu arada son 4 yılda kamu görevinden ayrılan hekim sayısının 13.500’ü aştığı bilgisini de eklemekte yarar var.
Hekimleri önce kamudan sonra da ilk fırsatta Türkiye’den kopartan nedenlere ve olumsuzluklara ana başlıklarıyla kısaca değinmekte yarar var.
İş yükü önde gelen etken olarak çıkıyor karşımıza. Bir günlük acil nöbetinde 200-300 hasta bakmak nasıl açıklanabilir? Böylesi iş yüküyle baş başa kalan bir hekim verimli olabilir mi? Nitelikli hizmet sunabilir mi? Bu kabul edilemez iş yükü ne kadar sürdürülebilir? Bu ve benzeri soruları çoğaltmak olasıdır.
Yine iş yüküyle bağlantılı bir diğer önemli sorun sağlık ortamında kendisini her geçen gün daha fazla gösteren şiddet olarak çıkıyor karşımıza. Yapılan yasal düzenlemeye karşın durmak bilmeyen şiddetin zaman zaman ölümcül sonuçlanması, ölümcül olmasa da yaşamsal tehlikeye varan boyutlara erişmesi göz ardı edilecek gibi değildir. Her yıl sayıları on binlerle ifade edilen, kayda geçen/geçmeyen sözel ve “ufak tefek!” fiziksel saldırılar artık neredeyse kanıksanmış durumdadır.
Harcanan emeğin karşılıktan yoksun bırakılması. Buna saygınlık aşınmasının eklenmesi sorunu daha da ağırlaştırmaktadır. “Ben bu doktorlara iğne bile yaptırmam” diyen devlet büyüğümüzü anımsatmakla yetiniyorum.
Hem ülkenin hem de sağlık ortamının iç karartıcı ortamını diğer olumsuzluklara eklediğimizde hekimleri önce kamudan, o da yetmez ülkeden kopartan koşulları biraz olsun anlayabiliriz.
Her katmandan insan kaynağının ülke dışına göçü hiç kuşkusuz Türkiye için önemli kayıptır. Eğitimli, öğretimli insan kaynağının göçü bu kesimin yetişmesi için yapılan parasal yatırım ve emek göz önüne alındığında biraz daha anlam ve önem kazanır.
Hekim yetiştirmek hem emek hem de yoğun harcama gerektiren zorlu bir süreçtir. Tüm eğitim-öğretim etkinlikleri arasında en zor ve pahalı olanlarından birisidir dense abartılmış olmaz.
Yetişmiş ulusal varlığın yitirilmesi olarak da özetlemek olasıdır hekimlerin önce kamudan kopmasını ve sonra da dışarıya göçünü.
Yukarıda anılan etkenlere başka pek çoğu eklenebilir. Ancak, bu gibi etkenlerin sıralandığı ortamlarda unutulan bir önemli etken daha vardır.
Şimdi Cumhuriyet’in kurulduğu yıllardan bir örnekle bu başlığa değinmeye çalışalım.
Cumhuriyet kurulur kurulmaz yurtdışına pek çok alanda öğrenci gönderilmiştir. O yıllarda üniversitenin yokluğu ve insan yetiştirme koşullarının yeterli olmaması bu seçeneği zorunlu kılmıştır. Ancak, bu gidişlerin hemen tümünün geri dönüşü de olmuştur.
Yıl : 1924.
Yer : Sirkeci Garı.
Cumhuriyet Türkiyesinin gençlerinden birisi tıp öğrenimi görmek amacıyla Berlin’e gidecek trene binmek üzere Sirkeci’dedir. Gururlu ama kaygılıdır.
Yaban ellerinde kendisine sahip çıkılacak mıdır?
Orada yol yordam öğrenene kadar karşısına çıkacak zorluklara göğüs gerebilecek midir?
Ve daha başka sorular zihninde geçit resmi yapmaktadır.
Bunalmış durumdayken “yoksa gitmekten vazgeçsem mi?” sorusu bile gelmiştir aklına.
Gitmekle kalmak arasında gelip giderken posta dağıtıcısının seslenişiyle kendine gelir!
“Mahmut Sadiii, Mahmut Sadiii…”
Bir telgraf tutuşturur posta dağıtıcısı eline.
Aceleyle açıp okur telgrafı!
“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum. Alevler olarak döneceksiniz!”
İmza Mustafa Kemal
Az önceki ikircikli duygularından ötürü utancından başı önüne eğilen Mahmut Sadi mırıldanır!
“Böyle bir önder ister de gidilmez mi? Alevler gibi geri dönülmez mi? Dönülüp de bu ülkeye hizmet edilmez mi?”
Mahmut Sadi kim mi?
Almanya’da öğrenimini tamamlayarak alev gibi yurda dönen, İstanbul Tıp Fakültesi’nde Fizyoloji kürsüsünü kurduktan sonra pek çok hekim yetiştiren ve yetmişli yıllarda ülkesine Başbakan olarak da hizmet eden Mahmut Sadi Irmak’tır.
Bu örneği bireyleri ülkesine bağlayan saygın önderliğe örnek olsun diye paylaştım.
Gönül bağı önemli bir etkendir. Kişileri doğduğu ve yetiştiği topraklara bağlayan.
Nobel ödüllü Aziz Sancar yaklaşık yarım yüzyıldır vatanından uzakta olsa da ülkesiyle ve ülkesinin değerleriyle gönül bağını kopartmayanlardandır. Bedeni orada, gönlü burada olanlardandır.
Buna karşılık bedeni burada gönlü uzaklarda olanların sayısı her geçen gün artmaktadır Türkiye’de.
Bu, kişilerden olduğu kadar ülkemizi yönetenlerin yarattığı iç karartıcı ortamdan da kaynaklı bir olumsuzluktur.
Sağlık ortamında iş yükü sorununu ortadan kaldırmak,
Sağlıkta şiddetin önüne geçmek için doğru yasal düzenlemeler yapmak ya da
Hekimlerin kamudan ve ülkeden kopuşunda önemli neden olan emeklerinin karşılığı olmaktan uzak kalan ücretlerle ilgili iyileştirmeleri yaşama geçirmek…
Yukarıda anılanların her biri kuşkusuz son derece önemli ve gereklidir.
Ama, hepsinin öncesinde kopmuş olan gönül bağını onarmak, hekime ve yaptığı işe saygıyı tazelemek çok daha önemlidir.
Olmazsa olmazdır!
Ülkemizin son zamanlarda giderek derinleşen bu sorununun çözümünde de Cumhuriyet ayarlarına geri dönmek biricik çıkar yol olarak görünmektedir.
Geçen hafta Beijing 2022 Kış Olimpiyatları başladı. Ertelenen Tokyo 2020’den 6 ay sonra bu kez kış olimpiyat oyunları yapılıyor. Tokyo neden ertelenmedi sorusu üzerinden eleştirmiştim yaz olimpiyat oyunlarının yapılmasını. Çin’deki kış olimpiyatlarını bu bağlamda eleştirme gereği duymadım.
Nedeni de şu!
Dünkü sayılarla Çin’de bir günde Covid 19 tanısı alan kişi sayısı 29 (yirmi dokuz). 1.4 milyar nüfuslu bir ülke için göz ardı edilebilecek bir nicelik. Çin bugün için yeryüzünde salgın bakımından en güvenli ülkelerden birisidir.
Geçen hafta Çin’de yalnızca kış olimpiyatları başlamadı.
Çok önemli bir iki devlet doruğu da gerçekleşti.
Rusya Başkanı Vladimir Putin ve Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jin Ping doruğu olimpiyatları gölgede bırakacak denli önemde ve anlamdaydı.
Yukarıdaki görselle yazıyla anlatılanın anlaşılmasını kolaylaştırması bakımından önemli. Emperyalin egemenliği sona ermiştir.
İkilinin görüşmesi sonrasında yayımlanan ortak bildirinin 5000’i aşkın sözcükten oluştuğu bilgisi göz önüne alındığında söz konusu belgenin sıradan olmanın ötesine geçtiği kolaylıkla anlaşılacaktır.
Özgür (!) ve demokratik (!) dünyanın önde gelen basın kuruluşu The New York Times buluşmayı ve buluşma sonrası basına sunulan birlikteliği “YENİ EKSEN” olarak nitelemiş.
Emperyalistlerin bir başka önde gelen basın kuruluşu Washington Post ise bildiriyi “DİKTATÖRLERİN GÜVENLİ DÜNYA GİRİŞİMİ” olarak nitelemeye vardırmış işi.
Kış olimpiyatları açılışına devlet görevlisi düzeyinde katılımdan kaçınan ve bu davranışlarını Çin’deki “antidemokratik” ortamla ilişkilendiren emperyal saldırganlığın Çin-Rus bağlaşıklığını olumsuz nitelemelerle boy hedefine dönüştürmesinde şaşırılacak bir durum olmasa gerektir.
Sokaklarında insanların polis tarafından boğazlanmasının, göçmenlerin sırf Batılı ülke topraklarından uzak tutulmaları uğruna denize atılıp yok edilmesinin, binlerce kilometre öteden gelip Ukrayna üzerinden Rusya’yı köşeye sıkıştırmanın demokratiklikle bağdaştırılması hangi vicdanın eseridir diye soracaklara emperyalde vicdan aramanın gereksizliğini anımsatırım.
Tıpkı 1. Dünya Savaşı ya da 2. Dünya Savaşı sonrasındaki “küresel ölçekli yeniden güç dağılımı”na eşdeğer bir görünümle karşı karşıya olduğumuz açıktır.
İnsan yaşamı bu türden köklü değişiklikleri gözlemlemek için yeterince uygun ortama ve süreye sahip olmadığı için çoğunluğun bu olguyu fark etmemiş olması olağan karşılanmalıdır.
Berlin Duvarı’nın yıkılması ve sosyalist bloğun çökmesiyle kendisini gösteren tek kutupluluk (başka deyişle emperyal haydutluk) yolun sonuna gelmiştir. Bildiriye yansıyan “çok kutupluluk-çok merkezlilik” bu bakımdan son derece önemlidir.
Diğer yandan, Çin’in Ukrayna konusunda Rusya’ya tam desteği, Rusya’nın da Tayvan’a gönderme yaparak Tek Çin vurgusu yapması, Çin’i kuşatma amaçlı AUKUS (Avustralya-İngiltere-ABD) bağlaşıklığına eleştiri yeni dönemin önemli başlıkları olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin güneydoğu sınırlarını değiştirmek isteyen emperyal maşası terör örgütüne sınırsız destek sunan, batı sınırımızın yanı başındaki Dedeağaç’a silah ve asker yığınağı yapan, Karadeniz’i Rusya’yı kuşatmak için kullanmak isteyen ABD’nin Çin-Rusya ikilisinin yerden göğe haklılık taşıyan Avrasya Ortaklığı’nı diktatörlerin güvenlik antlaşması olarak nitelemesi karşısında gülmemek için kendimi zor tutuyorum.
Buna karşılık, dünyada bir çağı sonlandıran ve yenisini başlatan eşine benzerine az rastlanır Çin-Rusya bildirisine hak ettiği ilgiyi göstermeyen yüce Türk basınına tepki göstermeden de edemiyorum. Yandaş, candaş, fondaş ve elbette onlara eklenmekte sakınca görmeyen Batıcı, emperyal yamağı beşinci kol basınına şaşırmak gelmiyor içimden.
Ama, her fırsatta Atatürkçülük taslayan Sözcü gazetesi ve Halktv gibi sözde muhalif odakların sessizliği anlaşılabilir gibi olmasa gerektir.
Tarihsel olaylara tanıklık ettiğimiz, tarihsel günlerden geçiyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün bu topraklarda yaşama geçirdiği en önemli duruş olan antiemperyalist tutumun bu denli sahipsiz ve ilgisiz bırakılması kendimizi gözden geçirmemizi gerektirir.
Uzunca süredir sözü edilen, az sayıda da olsa uzman kimsenin üzerinde durduğu AVRASYA egemenliği başlamıştır. Başta ABD olmak üzere emperyal odaklar yolun sonuna gelmişlerdir. Bu önemli gelişmeyi olumsuz nitelemelerle değerlendirmekte oluşları bu durumun önde gelen kanıtı olarak algılanmalıdır.
Çaresiz boyun eğecekler…
Bu arada, Cumhuriyetimizin kurucularından, İkinci Adamı İsmet İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır” sözünü anımsamanın tam da zamanıdır. Yeni bir dünya düzeni kurulurken Türkiye bu düzende yerini almalıdır.
Samsun’daki Atatürk Onur Anıtı’na yönelen saldırı Atatürk düşmanlığını bir kez daha gözden geçirmemizi kaçınılmaz kıldı. Hemen belirtmekte yarar var. Atatürk düşmanlığı son 20 yılda çok yükselmiş olsa da kökü derinlerde bir etkinliktir. Milli Mücadele’de de, Cumhuriyet kurulurken de, Devrimlere yaşama geçirilirken de bu eğilim eksik değildi. Ata’nın sağlığında bu tiplerin ortaya çıkmış olduğu bilinse de çok ileriye gidemedikleri de gerçektir.
Saldırıya uğrayan anıt. Görselin çekildiği tarih 1967 ya da 68 olmalı.
1938’den sonra yıldan yıla ipten kazıktan kurtuldukları, çok partili yaşamla birlikte özgüven kazandıkları, 12 Eylül’le kanlanıp canlandıkları da bilinmeyen durum değildir.
Son 20 yılda eriştikler olanaksa hareket alanlarının genişlemesi, siyasi iktidarın söylemlerinden sağlanan fırsat çokluğudur.
Bugüne geldiğimizde Atatürk düşmanlığının iki türüne rastladığımızı söyleyebiliriz.
Birincisi, siyasal iktidar ve çevresinde kümelenmişlerden oluşur. Ortak özellikleri Atatürk’e nefretleridir. Bununla birlikte Atatürk’e doğrudan saldırma yürekliliğinden de yoksundurlar. Atatürk’ün kişiliğine değil ama yapıtlarına hemen her gün sövüp sayma konusunda uzmanlaşmışlardır. Dillerine doladıkları birincil söylem Atatürk döneminde dini yasaklamaya varan baskıcı ve faşizan uygulamaların varlığıdır.
“Milli görüş gömleğini çıkardık” demelerine karşın siyasal İslâm çizgisinde yürümeyi sürdürmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma altına alan tüm sigortaları devre dışı bıraktıktan sonra çok daha azgın bir tutum içine girmişlerdir.
Kendilerince hedefe hiç bu kadar yakın olmamışlardır.
Samsun’daki anıt saldırısı sonrasında yaşanan kararlı ama sağduyulu halk tepkisi bu topraklarda Mustafa Kemalleri yenilgiye uğratmanın olanaksız olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
İkinci öbeğe gelince!
Bunlar tam bir ayak takımıdır. Adlarının önünde bulunan yükte ağır pahada hafif unvanlar hiçbir şey ifade etmez. Akademik unvanlısı olsun sıradanı olsun bu konuda sınır tanımaz bir tutum içindedir. Hiç kuşkusuz Türkiye’de son 20 yılda oluşan iklim en büyük güvenceleridir.
Soruşturulmazlar, kovuşturulmazlar.
Hatta, bu hünerleri sonrasında ödüllendirilme beklentileri az değildir. Ödüllendirilmeleri seyrek değildir. Birinci öbekle aralarında gözle görülür, elle tutulur ilinti olmasa da özendirildiklerinden, yüreklendirildiklerinden kuşku duymak için hiçbir gerekçe yoktur.
Ayak takımının birinci öbeğe fiziksel öğeler ekleyerek vekâlet ettiği bile söylenebilir.
Doğrusunu isterseniz iki tür Atatürk saldırganlığı sözel ve fiziksel şiddet üzerinden yürür. Her ikisinin yolu farklı görünmekle birlikte varacağı hedef şaşmaz şekilde değişmezdir.
Bir toplumun kendisiyle barışık olmadığının canlı kanıtı olan bu sözel ve fiziksel şiddet örnekleri düşündürücüdür.
Ortak değerlere bağlılık millet olmanın olmazsa olmaz koşuluysa eğer Atatürk gibi dünya değerine alçakça saldırıların kol gezdiği yerde hangi ortak paydada buluşacağız?
Bu soru her birimizce yanıtlanmayı hak eder.
Ama, en çok da siyasi iktidar bu saldırılardan sorumlu olduğuna göre en çok onların yanıtlaması gereği ortadadır.
Samsun saldırısının hemen ardından gösterilen duyarlılık ve kararlılık bu topraklarda Mustafa Kemallerin yenilmezliğini göstermesi bakımından önemlidir.