• Bu yazıda görsel kullanmak içimden gelmedi. Çocuğumuza sevgi ve onun varlığına saygı bunu gerektirirdi diye düşündüm. Pek çok ortamda yer alan görsellerde çocuğumuzun görüntüsünün buzlanmış olması orasının sakıncalı ortam olduğunu göstermesi bakımından önemlidir kanısındayım.

    Trabzon’da Cumhurbaşkanı’nın ve ona eşlik eden ileri gelenlerin gözleri önünde bir çocuğumuzun sunumu izlendi geçtiğimiz günlerde. Korku, dehşet ve ürkü ilk akla gelebilecek nitelemelerdi.

    Yaklaşık 40 yıldır Türkiye’yi ve siyasetini yakından izleyen biri olarak Türkiye’de bundan daha kötüsünü görme olasılığı kalmamıştır.

    Bu ve benzeri olayların hemen sonrasında kendisini gösteren olumsuz duyguların zamanla gerilemesi, silinmese de ilk andaki düzeyini yitirmesi alışılmış durumdur.

    Bu kez, en azından benim açımdan, böylesi bir gerileme olmadığının altını çizmeliyim. Aradan geçen zamana karşın konuyla ilgili yazma gereği duymuş olmam bu durumun kanıtı sayılmalı.

    Onlu yaşlarına henüz gelmiş bir çocuğumuz devlet ileri gelenlerinin tanıklığında (büyük olasılıkla da özendirmesiyle) kürsüde mikrofonu eline aldı. Büyüklerinin sınır tanımaz biçemini bire bir edinmiş bir görüntüyle siyasetin artık alışılmış olumsuz sözel davranışlarını eksiksiz yerine getirerek kendisine verilmiş olan görevi tamamlamış oldu.

    Bilindiği gibi insan yavrusu diğer türlerinkiyle karşılaştırılamayacak denli uzun bir olgunlaşma sürecinden geçer. Bugünkü psikolojik, pedagojik ve başka bilimsel dayanaklar insan yavrusunun olgunlaşma yaşını en erken 16 ve çoğu yasal durumda 18 olarak belirlemiştir.

    Bu yaşın altındaki tüm çocukların bırakınız iyiyi-kötüyü ayırma bilincini bir yana, siyasi bir ortamda bulunması bile sakıncalıdır. Çok iyi biliyoruz ki, öteden beri ve özellikle de son yıllarda siyasetimizin ana oyuncuları bu ortamı sivri dilin ötesinde incelikten yoksun ve hatta izleyenleri utandıracak boyutlarda kirletmiş durumdadırlar.

    Diğer yandan, siyasetimizin özellikle iktidar kanadını mutlak iktidar, sürekli iktidar tutkularının (zorunluluklarının) bu uğurda çocukları bile kullanacak noktaya sürüklenmiş olması dikkat çekici bir başka gelişmedir. Bir çocuğun kendiliğinden bu türden davranmayı aklından bile geçirmeyeceği kuşku götürmez gerçek olduğuna göre özendirilmiş olduğu kesindir. Acı verici nitelemeyle çocuğumuz siyasi amaçlarla kullanılan nesneye dönüştürülmüştür.

    Ortamda çok da gündeme gelmeyen bir önemli konuya değinmeden geçilmemeli.

    Ortada bir çocuğumuz var!

    Bulunmaması gereken bir ortamdadır kendisi.

    Bir çocuktan beklenmeyen davranışlar sergilemiştir.

    Böyle bir durumda, olağan koşullarda çocuk eğiticileri, pedagoglar ve çocukları gözeten, koruyan ve kollayan kurumlar ivedilikle devinime geçerler(di).

    Çünkü, artık o çocuğumuz korunma, kollanma ve gözetilme gereksinimi içindedir.

    Çocuğun anası ve babası var mı?

    Yoksa çocukla ilgilenen ve onu büyüten başka yakınları var mıdır?

    Varsa kimlerdir?

    Kanımca olması gereken şuydu!

    Bu çocuk öncelikle gözetim altına alınmalıydı!

    Pedagoglar, psikologlar çocuğumuzu değerlendirmeli ve sosyal hizmet uzmanlarıyla işbirliği içinde çocuğun içinde bulunduğu olumsuz ortam mercek altına alınmalıydı. Bu süreçlerin sonunda çocuğumuzun o olumsuz ortamdan kurtarılması, devletin gözetiminde rehabilite edilmesi süreci başlatılmalıydı.

    Yapılmalıydı, edilmeliydi diye yazdım.

    Daha da kaygılanmamızı gerektiren durum ülkemizde bu türden düzeneklerin hele hele bu örnekte harekete geçmesi olanaksızdır.

    Kötü olan da budur.

    Çocuklar devşirilerek “kindar-dindar” ordusuna nefer olarak yazılabilmektedir.

    Ürküye ve korkuya kapılmamız için yeterince gerekçe olduğu açıktır.

  • Başlangıçta vurgulamakta yarar var. Bu konuda ne uzmanlığım ne de en küçük deneyimim yoktur. Günümüzün ilgi gören yatırım alanının farklı bir yanına değinmeye çalışacağım.

    Bundan aylar önceydi. İran’da bir bölgede yaşanan elektrik kesintilerinin nedeni olarak gösterilmişti kripto para madenciliği. İlk duyduğumda “hadi canım sen de” demek gelmişti içimden. Konuyla ilgili bilgilenince düşüncem değişti.

    Alana ilişkin genişlemeyi yansıtması bakımından paylaşılacak şu bilgi yararlı olabilir. 2019 yılında kripto para pazarının büyüklüğü 800 milyon doların altındayken, 2026’da aynı pazarın büyüklüğünün 5.2 milyar dolara erişmesi bekleniyor. Yalnızca Haziran 2020- Haziran 2021 aralığındaki genişleme % 800’ü aşmış denebilir.

    Bu alandaki enerji tüketimi çevrecilerin ilgisinden uzak kalmamış. Kripto Para Enerji Tüketim Göstergesi’ne (BitcoinEnergyConsumption Index) göre kripto para madenciliği kaynaklı enerji tüketiminin yeni Zelanda’nınkine eşit nicelikte, 37 megaton CO2 salımına neden olduğu anlaşılıyor. Kripto paranın her geçen gün artan çekiciliğinin bu bağlamdaki salımlarda artışa neden olması şaşırtıcı olmayacaktır.

    Kripto para kimi insanların ilgisini çekmiyor olsa da çoğu büyük şirket kripto parayı da alışveriş birimi olarak kabul eder olmuş. Hatta, El Salvador ülke temelinde kripto parayı tanıyan ilk devlet olarak geçmiş kayıtlara.

    Ethereum, bilinen kripto para şirketlerinden birisi. Ethereum’un tek bir işlemde (Aralık, 2021) 102 kilo CO2 salımına neden olduğu bilindiğinde bıraktığı karbon ayakizi konusunda fikir edinilmiş olacaktır. Oluşan karbon ayakizini somutlaştırmak ve anlaşılabilir kılmak bakımından 226.910 kredi kartı işlemine ya da 17.063 saat YouTube izlemeye denk düşen bir CO2 salımından söz edilebilecektir. Bir Amerikan evinde 8.09 gün boyunca kullanılan enerjinin oluşturduğu CO2 niceliği de bu kadardır diyerek başka şekilde izlenim vermiş olalım.

    Çevre duyarlısı Avusturyalı mimar ChrisPrecht ilke olarakkriptoların desteklediği projelerde yer almayacağını açıklamıştır.

    Birleşik Krallık Greenpeace bilgi teknolojisi sorumlusu Andrew Hatton“XIX. yüzyılın enerji kaynaklarıyla XI. yüzyıl teknolojisine enerji sağlamaya çabalıyoruz” sözleriyle eleştiriyor bu alandaki gelişmeyi. Hatton’a göre dünya ölçeğinde bilişim için harcanan enerjinin yalnızca 1/5’i YENİLENEBİLİR kaynaklıdır.

    Blok zincire eklenen her kripto para için ayrıntılı işlemler yapılmakta ve dolayısı ile de enerji harcanması kaçınılmazlaşmaktadır. Hatta, bir kripto paranın başarılı ve güvenli olması oranında enerji harcanması gereği doğmaktadır.

    Aralık 2021 bilgilerine göre dünya genelindeki enerji kullanımında kripto paranın payı % 0.52’dir. İlk bakışta önemsiz gibi görünen bu tüketimin Tayland’ın yıllık enerji kullanımına eşit olduğunu söylediğimizde anlam kazanması güçlü olasılıktır. Bu ve benzeri verilere bakan kimi uzmanlar kripto paranın kirli ve zararlı bir iş olduğunu bile ileri sürebilmektedirler.

    Kripto para madenciliğinde harcanan enerjinin kökenine az önce de değinilmişti. Bir kez daha o konuya eğilmekte yarar var. Dünyada yapılan kripto para işlemlerinin % 65’i Çin’de gerçekleştirilmekteymiş. Çin’deki işlemlerin ise en az yarısının kömürle üretilen elektriğin temel enerji olduğu Sincan’da yapıldığı yansımış kayıtlara. Bu amaçla kullanılan enerjinin YENİLENEBİLİR kaynaklardan elde edilmediğini bir kez daha vurgulamak yanlış olmayacaktır. Bu noktada Çin’in en yetkili ağız olan Başkan Xi aracılığıyla CO2 salımını 2030’a dek sınırlayacağını ve 2060’ta tümüyle nötralize edeceğini açıkladığını anımsadığımızda kripto paranın karbon ayak izi açısından kaygılarımızın biraz olsun azalacağını varsayabiliriz. Çin’de yenilenebilir enerjiye ilişkin gelişmeler beklenen düzeyde olmazsa Norveç, İzlanda ve Kanada gibi temiz enerji kaynakları olan ülkelerin kripto para madenciliği için çekim merkezi olması da bir başka olasılık olarak kendisini göstermektedir.

    Her türlü olumsuzluğa karşın kripto para oluşumunun enerji bakımından, örneğin bankacılıkla karşılaştırıldığında çok daha saydam bir görüntü verdiği de gerçektir.

    Temiz enerjiyle kripto para madenciliği açısından umut verici bir gelişme El Salvador kaynaklıdır. El Salvador Devlet Başkanı kripto para madenciliğinin jeotermal enerjiyle besleneceğini açıklamıştır.

    Yazının konusu olmasa da kripto para yatırımının azınlığın elinde toplanmış olması bir diğer önemli sayılabilecek olumsuzluktur. En büyük 10 bin kripto para hesabının 5 milyon kripto paraya ya da USD olarak 232 milyara denk düştüğü bilgisi bu olumsuzluğun kanıtı sayılabilir.

    Şimdilik emeklemekte olan ama bir yıl gibi uzun sayılmayacak zaman aralığında % 800’den fazla büyüyen kripto para varlığının geleceğine ilişkin öngörü daha fazla BÜYÜME ile açıklanabilir. Bu büyümenin güncel sorun olan karbon ayakizinibeliginleştireceği de tartışmasızdır.

    Not1 : Bu yazı kaleme alındığı sırada gündemde değildi. Ancak, izleyen günlerde kripto parayı devlet düzeyinde önemseyen ülke olan El Salvador devlet başkanı ülkemize resmi ziyarette bulundu. Ziyaret daha çok sosyal medya kaynaklı magazin temelli haberlerle anıldı. Devlet başkanının sosyal medya hesabındaki “El Salvador CEO’su” nitelemesi bence ilginç ama çok da ilgi görmeyen ayrıntıydı.

    Not2 : Yazıyı tamamladıktan sonra konuyla ilgili bilgilenmeyi sürdürürken rastladığım bir bilgi ilgimi çekti. Çin’de kripto para madenciliği 2019’da yasaklanmış. Buna karşın etkinlik sürdürülmüş bir şekilde. Yazıdaki Çin’e ilişkin bilgiler bir bakıma yasadışı etkinlik kaynaklı verilere dayanıyor.

  • Sağlık Bakanı hemen her gün sosyal medya aracılığıyla paylaşımlarda bulunuyor. Salgının başından bu yana eksiksiz yaptığı bir şey varsa budur.

    Omikron varyantının “daha bulaşıcı ama daha az öldürücü olduğu” izlenimi yarattığı söylenebilir. Bulaşıcılığına tamam da daha az öldürücülüğü konusunda yargıda bulunmak için henüz erken olduğunu hem DSÖ’nün (Dünya Sağlık Örgütü) hem bilim insanlarının çeşitli ortamlarda yaptıkları uyarılara dayanarak belirtmiş olalım.

    Sağlık Bakanı’nın dün akşamki (28.01.2022) sosyal medya paylaşımındaki bilgiler salgının Türkiye’de eriştiği boyutu göstermesi bakımından önemlidir. Daha bulaşıcılığı doğrulayan ama daha az öldürücülüğü de çürüten bir tablo söz konusudur.

    Durum böyleyken Sağlık Bakanı’nın sözlerine yansıyan “iyimserlik” çelişki değilse nedir? Diğer yandan, bu iyimserliğin kaynağını da anlamakta zorlanıyoruz. Korona Bilim Kurulu hiç kuşkusuz değerleri tartışılmaz kişilerden oluşuyor. Ancak, Türkiye’nin saydamlıktan yoksun genel ortamından onların da payına çok şey düştüğü anlaşılıyor.

    Bilim Kurulu toplantılarında alınan kararlar kamuoyuyla paylaşılmadığı için yönetimin aldığı kararların ve kamuoyuyla yaptığı paylaşımların bilimsel dayanağıyla ilgili kuşkuya düşmekten alamıyoruz kendimizi.

    Bakanın paylaşımındaki sözlere dönersek.

    Sokakta yürüyen ve 2 yıla yakın süredir hem önlemlerden hem de onlar kadar etkileyici toplumsal ve ekonomik sorunlardan bunalmış olan kitlelerin bu sözlere karşılığı sizce nasıl olur?

    Toplumun bu sözlere karşılığı “tehlike geçti, rahatlayabiliriz” olursa şaşırabilir miyiz? Araya sıkıştırılan birkaç sözün ardından “normal yaşam” nitelemesiyle toplumun önemli kesimine bundan böyle konunun önemine ilişkin uyarıcı ileti vermek olanağı kalacak mıdır?

    Bir hekim olarak sayın bakanın rahatlatıcı, gevşetici paylaşımını nereye koyacağımı bilemedim.

    Her gün karşılaştığım aşısızlar ordusu bir yandan, güncel tabloya yansıyan ürkütücü veriler diğer yandan Türkiye bu önemli sorunla baş etmekten cayıyor mu düşüncesinin zihnimde şekillenmesinin önüne geçmekte zorlandığımı ifade etmekten alamıyorum kendimi.

    Gelinen noktada bilim insanlarının duyarlılığın korunması doğrultusundaki uyarılarını hiçe sayan bu yaklaşımın ardında bizim bilmediğimiz ama yönetenlerin bildiği bir şeyler mi var diye de sormayı kaçınılmaz görev sayıyorum.

    Her şey bir yana salgını yönetmenin ne denli önemli bir iş olduğu, her gün yapılan sosyal medya paylaşımlarında seçilecek sözcüklerin ve ifade biçimlerinin ne büyük önem taşıdığı bir kez daha anlaşılmış oluyor.

  • Çin ve salgını anladık ama Adolf Eichmann nereden çıktı diyecekler haksız sayılmazlar. Elbette Kısa yoldan giderek gidin onu New York Times’a sorun diyebilirdim. Bu da bir seçenek ama biraz irdelemeden geçemem bu akıllara durgunluk veren üçlemeyi.

    Daha fazla bilgiye erişmeyi okurun bir tıklama zahmetine bırakarak Adolf Eichmann’ın Nazi Almanyası’nın Yahudi Soykırımı mimarlarından olduğunu yazmakla yetineyim.

    NYT’nin (New York Times) 13 Ocak 2022 tarihli sayısında yer alan Li Yuan imzalı haber bu üçlüyü bir araya getirmiş. Çin’de (ve elbette dünyanın hemen tüm ülkelerinde) salgının başından bu yana paha biçilmez bir özveriyle çaba gösteren, gecesini gündüzüne katan sağlık çalışanları haberde Adolf Eichmann’la özdeşleştirilmiş. Bunu yaparken de Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramından yararlanmayı da göz ardı etmemiş. En ağır fiziksel saldırı kadar yaralayıcı bir yargı olduğu kesin.

    Salgınla filmini geriye saralım.

    • Hastalığın Çin’de başladığını öğrenen kimileri gelişmiş(!)Avrupa’da sokakta rastladıkları Çinlilere saldırmışlardı.
    • Yine sözde gelişmişler salgının ilk haftalarında önemli halk sağlığı sorunu olan küresel salgına hazırlıksız yakalanmış olmanın yarattığı gerginlikle havaalanlarında ele geçirdikleri korunma araç ve gereçlerine el koyma utanmazlığı sergilemekten çekinmemişlerdi.
    • Özellikle ABD Başkanı Trump hastalığı Çin gribi olarak adlandırmaya vardırmıştı işi.
    • Çin’de çekildiği öne sürülen yarasa yemeklerinin tüketilmesine ilişkin düzmece görseller de belleklerden silinmiş olamaz.
    • Ürkünün egemen olduğu salgının ilk haftalarında Çin kaynaklı olduğu izlenimi verilen ve yolda yürürken düşüp ölüveren sözde koronalı hastalarla ilgili tiyatro tadında görseller de pek çoğumuzca izlenmiştir.

    Batılının ve de emperyalin kendisini dev aynasında görmesi, kendi kusurlarını yok saymada ya da saklamada eriştiği ustalık bilinmeyen durum değil.

    Ama, NYT’deki benzetmenin eşi benzeri olmayan bir örnek olduğu, kendisini dev aynasında görenlerin Çinli sağlık çalışanlarını Nazilerle özdeşleştirme girişimi utanmazlık örneğidir en hafif deyişle.

    Kısaca salgının başından bu yana Çin ne yaptı sorusuna karşılık verelim.

    Çin’in 2 yıllık salgın karnesi
    Gelişmiş ülkelerin salgında da başa güreştikleri anlaşılıyor

    Başlangıçta gizemli görünen hastalığın virüs kaynaklı olduğu kısa sürede ortaya konarak önemli bir yol alınmış oldu.

    Ayrıca, virüsün genetik dizilimi de hemen paylaşılarak gereken yapıldı.

    Etken virüs olduğu ve doğal olarak etkili ilâcı olmadığı için ilk adım :

    • Kitlesel PCR testleri yapmak,
    • Temaslıları izlemek ve elbette yüzyıllar öncesinden kalsa da önemini koruyan
    • KARANTİNA uygulamasını yaşama geçirmekti.

    SIFIR COVİD 19 olgusu ilkesiyle duyarlılığını sürdüren Çin’de bugün de dünyanın herhangi bir ülkesinde yetkililerin kılını kıpırdatmasını gerektirmeyecek sayıda yeni olguya rastlanması durumunda bile milyonlarca kişinin yaşadığı kentler ikilemsiz karantinaya alınabilmektedir.

    Bu duyarlılığıyla Çin devleti toplumcu, kamucu ve devletçi tutum sergilemiş olmaktadır. Salgının başlarında “antidemokratik” olmakla suçlanan bu uygulama, Avrupa ve ABD’nin salgın etkisiyle sersemlemesi ve bilincini yitirmesiyle pek çok ülkenin yarım yamalak da olsa başvurmak zorunda kaldığı bir önlem olmuştu.

    Çin’de birlikte davranma ve toplumsal kurallara uyma alışkanlığı edinmiş olan halk tekil uyumsuzluk örnekleri olsa da önlemlerden yakınmak şöyle dursun canla başla katılmıştı karantinaya.

    NYT yazarı, Xian kentinde yürürlüğe sokulan karantina sırasında Covid dışı nedenlerle sağlık kurumlarına ulaşmada gecikme nedeniyle yitirilen hastaların varlığına dayanarak Çinli sağlık çalışanlarını Adolf Eichmann’la özdeşleştiriyor.

    Şu sınır tanımazlığa, vicdansızlığa ve insafsızlığa bakın!

    Bu kadarı ancak özgürlük ve demokrasi şampiyonu emperyal batılıdan beklenirdi.

    Yine yanıltmadılar.

    Bu ve benzerlerine “aynaya bak” demek boynumuzun borcu olmalı. Yine de aynaya bakmaktan kaçınırlarsa salgın verileri önlerine konmalı.

    NYT’nin yaptığı çoğu ana akım medyanın yaptığı gibi yükselen güç Çin’in şeytanlaştırılmasından başka bir şey değil. Günümüzde Çin başta olmak üzere Rusya ve başka ülkelere karşı yürütülen savaş ve çatışma anlayışının yansımasıdır gazete aracılığıyla gerçekleştirilen. Bir düşünürün de vurguladığı gibi bombalarından önce anlatılarını bırakıyorlar ortama.

    Şimdilerde Ukrayna üzerinden savaş tamtamları çalmaya odaklandılar. Oradaki işlerini bitirir bitirmez bıraktıkları yerden sürdüreceklerdir ana işlerini.

  • Futbolda süper ligin süper üçlüsü kara bir sezon yaşıyor. Devre bitmeden üçünün birden teknik direktör değişikliğine gittiğine bundan önce hiç tanık olunmamış olabilir.

    Ben futbolumuzun çoktan küme düştüğünü kolaylıkla söyleyebilirim. Avrupa Uluslar Ligi’nde dibi boylamış durumdayız. Bu olumsuzluktan olumluluk çıkartılacaksa eğer düştüğümüz kümede karşımıza çıkacak kent ve ada devletleri yengi özlemimizi giderecektir diyebilirim.

    Diğer yandan, Salazar’ın 3 F’sinden birisi olan FUTBOL Türkiye’de iktidarın başını derde sokacak öğe olmaktan PASSOLİG denen fişleme yöntemiyle çıkartılabildi. Yine de, tribünlerin İzmir Marşı korosuna dönüşmesinin önüne geçilemedi.

    Futbolda son zamanda kendisini gösteren bir diğer özellik diplomasızlığa, belgesizliğe ilgi oldu.

    Şöyle ki…

    Türkiye Süper Ligi’nde 20 takım var.

    Bu 20 takımın 7’sinin başında UEFA Pro lisansı olarak adlandırılan yetkinlik diploması bulunmayan teknik direktörler var. Oysa, Türkiye’de bu diplomaya sahip 600’e yakın teknik adam olduğu bilinmekte. Fazlasıyla yeterli bir sayı olduğu kuşkusuz.

    Buna karşılık futbolumuzun diplomasızlık tutkusu şaşırtıcı değil mi?

    Kimi olgular tepeden tırnağa ilerleyen ur gibi.

    Diplomasızlık da öyle.

    Tepeden tırnağa sarıyor ülkeyi.

    Eğitimi, öğretimi, bilgiyi, birikimi önemsiz sayan, bununla da yetinmeyip bu önemli özelliklere sahip olanları her fırsatta aşağılayan iktidar fırsat buldukça diplomanın çok da gerekli olmadığını düşündüren uygulamaların altına imza atınca kayıtsız koşulsuz iktidar denetimi altındaki futbolun da diplomasızlara tutkuyla bağlanması ve onları öne çıkartmasına şaşırılmıyor.

    Oysa, Türkiye Futbol Federasyonu’nun koyduğu kurallar oldukça açık.

    Diplomasızlığa kesinlikle fırsat verilmemesini gerektiren yaptırımlar eksik değil.

    Anayasanın bile anlamı ve önemi kalmamış sıradan belgeye dönüştürüldüğü Türkiye’de futbolda yaygınlaşmakta olan diplomasızlık eğilimine şaşırmak gerekir mi?

    Çok da önemli mi bu konu diye sorsanız yanıtlamakta zorlanırım.

    Yazının başlığındaki soruya yanıt arayanların hoşgörmesini dilerim. Onların yanıt aradığı soru karşılıksız kaldı.

    Futbolda kötü günler geride kaldı.

    Daha kötü günler ise çok yakınımızda.

  • Salgını tünele benzetirsek kimileri uzakta da olsa ışığı gördüğümüzü ve dolayısı ile salgında sona yaklaştığımızı öne sürüyor. Son olarak sahne alan Omikron varyantının yüksek bulaşıcılığıyla ters orantılı düşük gibi görünen öldürücülüğü küresel gevşemeye ve “bu işin sonu geldi” yanılsamasına yol açıyor.

    Salgının aşı evresinde 1 yılı geride bıraktık. Aşıyla ilgili asılsız nitelemeler ve karalamalar virüs kadar hızlı yayıldı. Sosyal medyanın “sahte bilim” kaynaklı haberlerin yayılımına ilişkin elverişli bir ortan sunması, o ortamdaki sayıca az ama etkice çok trollerin varlığı da cabası. Aşının yalan bilgi kadar hızla yayılamadığına üzülerek tanıklık ettik.

    Diğer yandan, yeryüzündeki eşitsizliklerin aşıya paylaşımına da olanca belirginliğiyle yansımış olması göz ardı edilemeyecek bir diğer sorun olarak karşımıza çıktı.

    Yüksek gelirli ülkelerin kamu kaynaklarıyla desteklediği aşı çalışmaları başarıya ulaştıktan sonra kamuculuğun sahipsiz kalması doğal olarak bu buluşların ticarileşmesi sonucunu doğurdu. Varsıl ülkeler yurttaş başına 10 doza varan aşıya erişip bir de bunları istifleyince aşı eşitsizliği salgını körükleyen bir etkene dönüşmüş oldu.

    Küresel soruna ulusal çözümün olanaksız olduğu saptamaları ve bu yanlıştan dönme uyarıları görmezden gelindi.

    Aşı evresinin başında oluşturulan COVAX, GAVI adlarını taşıyan, yoksulları aşıyla buluşturmayı amaçlayan oluşumlar işlevsiz sayılmasalar da çözümden uzak kalındı.

    Yoksullara yönelik 1 milyarıncı doz aşı geçtiğimiz haftalarda yerine ulaştı. Düşük gelirli ülkelerde 1 doz aşı olma oranının % 10’u ancak yakalamakta olduğu bilgisi ne demek istediğimizi anlatmayı kolaylaştıracaktır.

    Küresel ölçekte uygulanan aşı dozu sayısı 10 milyara yaklaşmış olmakla birlikte salgının sonlandırılması için gereken aşı dozu niceliğinin 22 milyar olduğu bilelim. Bugün için küresel ölçekte en az bir doz aşılanmışların oranının % 60 olduğunu anımsatalım. Bu bilgiler ışığında salgının sonuna daha epeyce gün sayma gereğiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır.

    Aşı evresinin başında altı çizilen ve her fırsatta dile getirilen aşı formülünün paylaşılması, aşı yapımına ilişkin teknolojik mülkiyet haklarından vazgeçilmesi çağrısı boşlukta yankılanıp gitti. Şu anda çok daha açıklıkla görülüyor ki, aşı üreticisi varlıklı ülkeler bu çağrılara kulak vermek şöyle dursun teknolojik mülkiyet haklarının önüne aşılması güç duvarlar örme yoluna gittiler. Bu tutum “açgözlülük” olarak da nitelendi pek çok odakça.

    COVAX ve GAVI oluşumları “hayırseverlik” temelinde var edilmeye çalışıldı. Gelinen noktada sorunun bu temelde çözülemeyeceği açığa çıkmıştır.

    Kasaları boş olan bu oluşumların yalnızca hayırseverlik üzerinden yeterli aşıya erişim sağlamaları olanaksız görünmektedir.

    Salgında eşitsizlik gerçeğinin gündelik yaşamımıza sunduğu gerçek, VARYANT olarak karşımıza çıkmaktadır. Varyantların doğduğu ülkelerin Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika olması düşündürücüdür. Aşılamanın yeterli olmadığı ya da yeterli hızla gerçekleştirilemediği ülkelerdir adı anılanlar. Uzaklarda olmaları bir anlam ifade etmez günümüz ulaşım kolaylıkları göz önüne alındığında. Uzak ülkelerdeki varyantların aradan haftalar geçmeden varsıl ülkelerde etkili oldukları, ana bulaş etkenine dönüştükleri düşünüldüğünde aşı istiflemenin, kendi yurttaşına çok sayıda aşı dozu uygulamanın kısır döngü değirmenine su taşımanın ötesine geçemeyeceği gerçeğinin algılanması zamanı gelmiştir.

    Hiç kuşkusuz bu eşitsizlik yoksulları öncelikle vurmakta, hastalandırmakta ve öldürmektedir. Ancak, varsıl ülkelerin de bu durum karşısında hiç de güçlü ve dirençli olmadıkları istatistiklere yansıyanlardan kolaylıkla anlaşılabilmektedir.

    Aşı formüllerinin ve aşı paylaşımcılığının çevresine örülen kalın duvarların virüs karşısında işlevsiz kalmakta olduğu başka nasıl ortaya konabilir?

    Çözüm ve esenliğe çıkış yolu bellidir!

    Paylaşımcılık, dayanışma ve eşitsizliklerin tümüyle değilse bile önemli oranda giderilmesi.

    Hiç olmazsa bu kez ve salgın düzleminde…

    https://ourworldindata.org/covid-vaccinations

  • Bilindiği gibi yeni yıla tıp tarihinde çağ açacak bir uygulamanın haberiyle girdik. Farklı bir türün organı insana aktarıldı. İnsan kaynaklı organ nakline uygun olmayan bir hasta genetiği değiştirilmiş bir domuzdan alınan kalple yaşamını sürdürüyor.

    Daha önce yine genetiği değiştirilmiş bir domuzdan alınan böbreklerin beyin ölümü gerçekleşmiş kişilere takıldığı da şu sıralarda öğrenmiş olduk.

    Her iki durumda da organ reddi yaşanmadı.

    Bu haberler pek çok insanı şaşırttığı gibi kimi hayvanseverlerin tepkisini de çekti. Bu amaçla yetiştirilen ve kullanılan hayvanlara eziyet edildiği savı önde gelen gerekçe. Türcü ve insanmerkezci “en gelişmiş” varlığın sicil dosyasına bir sayfa daha eklenmiş oldu böyle düşünenler açısından. Böyle düşünenlere göre hayvanlar insanların organ deposu olarak kullanılmamalıdır.

    Bu yazı yazılırken “domuz kalpli” ilk insan yaşamını sürdürmekteydi.

    Şu sıralarda devrime eşdeğer bu uygulamayla ilgili ayrıntılar da kamuoyunun bilgisine sunuluyor.

    Domuz kalbinin insana aktarılmadan önce yaşamsallığını ve dayanıklılığını artırmak amacıyla organa enjekte edilen çözeltiye kokain eklenmiş olması bu önemli ayrıntılardan birisi.

    Domuzdan insana kalp aktarımı yapan takımın başındaki Dr Muhammed Muhittin kokainin aktarılacak organı dayanıklı kıldığının ve organ reddi olasılığını en aza indirdiğinin altını çiziyor.

    Her ne kadar kokainin bu kullanımda sağladığı yararın anlamı tam olarak çözülememiş olsa da kokain olmadan aktarılan organların dakikalar içinde reddedildiği ve işe yaramaz duruma geldiği anlaşılmış.

    Bu kısa yazıyı ülkemiz iklimiyle ilişkilendirerek sonlandıralım.

    Dinselleşmenin dibine vuran, bu bağlamda “dil kopartmaya” varan söylemlerin havalarda uçuştuğu Türkiye’de insan dışı türden insana organ aktarımı söz konusu olabilir mi?

    Hele verici hayvan domuzsa!

    Daha fazla bilgi için :

    https://futurism.com/neoscope/pig-human-heart-transplant-cocaine

  • Türkiye’de kadına yönelik ayrımcılık, şiddet ve ölümcül saldırılar her geçen gün artıyor. Sezen Aksu ve Sedef Kabaş son günlerin önde gelen gündem özneleri!

    Her şeyden önce devletimizin başındaki kişinin “dilini kopartırım” sözünü onaylamak olanaksız. Bu ve benzeri söylemler anlık tepki gibi görünse de toplumdaki şiddete eğilimi uyaran, özendiren işlevleriyle de anlam ve önem taşıyor.

    Yıllar önce seslendirilmiş şarkı sözünden “dinsel değerlere saygısızlık” üretmek zorlamanın da ötesinde bir yaklaşımdır.

    Kabul edilemez!

    Hepimiz Sezen miyiz?

    Kendisini öyle duyumsayanlara saygıyı eksik etmeden bu söylemi de kabul edilemez buluyorum.

    Türkiye’de düzeni değiştiren halkoylamalarından birisinin öncesinden HAYIR diyenlere “iki cihanda lekelisiniz” diyebilecek kadar vicdansızlaşan Sezen hanım umarım şimdi, oklar kendisine yönelmişken bugüne uzanan yolun taşlarını döşediğini anlamıştır.

    Bunu anladıysa bile kazançtır.

    Bugün karşılaştığı sözel şiddet karşısında hiç zorunlu olmadıkları halde kendisinin yanında saf tutanların “iki cihanda lekeliler” olması da bir başka ironik gelişme olsa gerektir.

    Hiç kimse kusura bakmasın ama yakın geçmişi bu kadar kolay unutamam.

    Gazeteci Sedef Kabaş!

    Karşı duruşuyla tanındı ve sivrildi.

    En doğal haktı. Hak olmanın ötesinde ise gereklilik.

    Ağzından çıkan bir çift söz tutukluluk gerektirir miydi?

    Kesinlikle hayır!

    Gazeteciler içinde yaşadıkları toplumun değer yargılarını gözetmek durumunda.

    İnsan dışı hayvanlara benzetilmek Türk toplumunda farklı tepkilere yol açar.

    Aslan, kaplan, kurt ve hatta tilki gurur verici olsa da iş ayıya, eşeğe, öküze ya da benzerlerine gelince iş değişir.

    Oysa, örneğin Ruslarda ve başka kuzey toplumlarında ayıya benzetilmek aşağılama şöyle dursun onurlandırma gerekçesidir.

    Türkiye’de yargının harekete geçmesi an meselesine dönüşmüş durumdadır. Geçmişteki pek çok devlet insanı kendisine yönelen sivri dilli eleştirileri duymazdan, görmezden gelme bilgeliği gösterirken günümüzde bu davranıştan eser kalmadığı da gerçektir.

    Eleştiri ve aşağılama arasındaki çizginin de her geçen gün incel(til)diği ortadadır.

    Yüzlerce yıl önceki hükümdarlarımıza yönelik eleştirel söylemlerin de savcılarca “anıya saygısızlık” kapsamında soruşturulup, kovuşturma konusuna dönüştürüldüğünü şaşırarak izler olduk.

    Sedef Kabaş’ın yerinde olsam aşağılamayı amaçlamasam da o sözleri kullanmazdım. Gazetecilik, yazarlık, politikacılık ve entelektüellik böylesi sözleri kullanmadan da keskin eleştiri yapabilme yetkinliğine sahip olmak demektir.

    Günümüz Türkiyesi sonsuz sayıda konuyla eşi benzeri olmayan fırsatlar sunuyor eleştirel yaklaşanlara ve özellikle de muhalefete.

    Sedef Kabaş’ın tutuklanması kesinlikle gerekmezdi. Ama, güncel iktidarın vesayet altına aldığı yargının bir süreden beri bu yöntemi öncelik olarak belirlediği de apaçık ortadadır.

    Bu tür söylemler futbol deyişiyle iktidarın arayıp da bulamadığı fırsata dönüşmekte ve boş kaleye gol olmaktadır.

    Ekonomik sorunlar, yaşam pahalılığı, gelecek kaygısı ve bunlara eklenebilecek sayısız eleştiriyi hak eden durum varken bir söylemin ülkenin baş gündemine dönüşmüş olması muhalefetin de isteyebileceği bir şey olmasa gerektir.

    Hepimiz Sezeniz!

    Hepimiz Sedefiz!

    İşte orada durun derim kendilerini bu kolaycılığa kaptıranlara.

    Eleştiriye konu olabilecek bunca konu ve sorun varken işin çözümünü sivri dile bırakmak her şeyden önce ortama, gündeme ve ülkeye haksızlık anlamına gelir.

    Bu iki konuyla ilgili sosyal medya paylaşımlarına baktığımda genel eğilimin mutlaka bir yanda saf tutmak doğrultusunda geliştiğini üzülerek görüyorum. Kişilerden çok olaya odaklanmak ve olayın farklı yanlarını irdelemek yerine takım tutar gibi yan tutmak hiç yakışık alan bir tutum gibi gelmiyor bana.

  • İnsanlık bir yandan salgınla baş etmeye çalışırken diğer yandan da aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu derdiyle baş etmeye çalışıyor. Salgınla baş edememede aşı karşıtlığı/kuşkuculuğunun payı da yadsınamaz boyutta.

    Aşı karşıtlığı yeryüzünde sanılandan daha yaygın. Ortalama insanların karşıtlığının yanı sıra ünlü ve kitleleri etkileme olasılığı yüksek olanların karşıtlığı da seyrek değil. Bu gibi ikonik kişiliklerin yandaş toplama ve kararsız konumdakileri karşıtlığa sürükleme olasılığı oldukça yüksek.

    Geçtiğimiz haftalarda Sırp tenisçi Novak Djokoviç’in aşı karşıtlığı temelli gövde gösterisi dünya kamuoyunu günlerce etkiledi.

    Avustralya mahkemesinin başlangıçtaki kararı Djokoviç başta olmak üere aşı karşıtlarını umutlandırsa da son karar kapak gibiydi.

    https://www.abc.net.au/news/2022-01-20/novak-djokovic-visa-decision-reasons-released-federal-court/100760588

    Kararın gerekçesi oldukça açık, açık olduğu kadar da etkileyici :

    “İkonik tenis yıldızı her yaştan insanı etkileyebilecek davranış içindedir. Özellikle, kendisini örnek alan gençlerin bundan daha fazla etkilenmesi olasıdır. Mr Djokoviç Avustralya Açık’ı kazanmasa bile buradaki varlığı aşı karşıtlığını özendirebilir.”

    Avustralya Tenis Birliği’nin hatalı tutumuyla bu kadar bile büyümemesi gereken bu olay mahkemenin ders niteliğindeki gerekçesiyle sona erişmiş oldu. Dünya kamuoyuna verilen ileti göz önüne alınırsa bunun bir kazanım olarak görülmesi de olasıdır.

    Aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu dünya ölçeğinde boş durmuyor denebilir.

    Dünyanın pek çok ülkesinde yargıyı da kullanma eğiliminde olan bir karşıtlık söz konusudur.

    AİHM’nin Çekya ve Yunanistan kaynaklı başvurular üzerine verdiği kararlar aşı karşıtlarına göz açtırmayacak denli kesindi.

    Almanya ve Fransa’da yüksek mahkemelerin “zorunlu aşı” bağlamında verdikleri kararlar da aşının önündeki engelleri ortadan kaldırır nitelikteydi.

    Zorunlu aşıya ilişkin 4 ay önceki yazıma bağlantıdan erişilebilir :

    https://www.veryansintv.com/zorunlu-asi-uzerine

    Atlantik’in karşı kıyısındaki ABD’de ise Joe Biden’ın kamu görevlilerinin zorunlu aşılanmasına yönelik kararı mahkemeden olumsuz karşılık buldu. Trump’ın atadığı yargıçların muhafazakâr-gerici eğilimleri yüreklendirdiği kuşkusuz.

    Yargının aşıyla sınavı söz konusu olunca Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin aşı kararına değinmemek olmaz. Temeli akıl, bilim ve kültür olan Cumhuriyetimizin, güvencesi konumundaki bir kurumun kararıyla ağır yaralı olması ironik bir durum olsa gerektir. Cumhuriyet’i kuranların önemsediği aşı Cumhuriyet’in ağır darbeler almasıyla birlikte tartışılır oldu. Bunu rastlantı saymamak gerekir. Cumhuriyet aşı üzerinden de ateş altına alındı demek abartı olmaz.

    Bu satırları okuyanların çoğunluğu doğrulayacaktır beni. Benim kuşağımdan hiç kimse pek çok kez aşılanmasına karşın “aşı karşıtlığı” ya da “aşıya izin vermeme” gibi bir akıldışılığa tanık olmadı. Hem aşı konusuna yaklaşım hem de her şeye karşın devlete olan güvenin varlığını sürdürüyor oluşu aşı karşıtlığının güç kazanmasının önündeki önemli engellerdi.

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin aşının kolunu kanadını kıran “aşı kararı” bireysel bir başvuruya karşılık alındı. Bu bireysel başvurunun bir savcı tarafından yapılmış olması da bir o kadar ürperticiydi.

    Ağacın kendisini kesen baltaya “Hiçbir şeye yanmam da sapın bendendir!” çığlığını anımsamadan edebilir miyiz?

    Son söz : Çağın gereklerini karşılayan yasalar yapmak, eskimiş olanları o gereklere uygun duruma getirmek hiç kuşkusuz çağdaşlığı yakalamada önemli gereklilik. Ama, Avustralya mahkemesinin yaptığı gibi tarihe geçen yorumun altına imza atmak da bir o kadar önemli ve anlamlıdır.

  • Türkiye’de yaşamak Türk değilseniz son derece eğlenceli olabilir. Ama, Türkseniz ve bir de bu topraklara gönül vermişseniz Türkiye’de yaşamak yüke dönüşebilir.

    Son tartışma konumuz bir şarkının sözleri.

    İktidarın tutkulu ortağı söz aldığında gündem yaratmakta/değiştirmekte güçlük çekmiyor.

    Sezen Aksu şarkıda Adem’le Havva’yı küçük düşürmüş. Şu durumdan en hoşnut olan Sezen Aksu olmalı. Arayıp da bulamadığı tanıtımı Bahçeli yaptı.

    Yurtdışında yaşayan ve ülke gündemini benden iyi bilen bedeni uzakta, gönlü burada oğluma konuyu açınca verdiği yanıt karşısında şapka çıkartasım geldi.

    “Bu olayı duyan Sezen Aksu’yu muhalefet zanneder!”

    Gerçekten de öyle.

    Sezen Aksu şarkıcılığı, müziği bir yana günahımı veresim gelmeyecek kişidir.

    Türkiye’nin şizofrenik siyaset ortamı neredeyse ona bile arka çıkmamızı gerektiren boyutlara erişmiştir.

    “Son padişah İngiliz gemisiyle ülkesini terk edip, İngilizlere sığındı.” diyerek tarihsel bir gerçeği dile getirdiğinizden kuşku duymayabilirsiniz. Savcılar aynı görüşte olmayabilir. Anıya saygısızlık kuşkusuyla Adliye’de bulabilirsiniz kendinizi.

    Adem’le Havva’ya saygısızlık yapıldı mı yapılmadı mı diye akla zarar tartışmaya girmektense olayın çok da tartışılmayan önemli yönüne değinmekte yarar var.

    Doğalgaz, elektrik, besin, akaryakıt ve akla gelebilecek her şeye zam yapma yarışının yaşandığı yerde tutkulu iktidar yandaşlarına düşen görev elbette gündem değiştirmek olacaktı.

    Başarılı olduğu kuşkusuz.

    Bu tarihsel başarı karşısında boşa gidecek sayıklamalar yerine çıkış yapan siyasiye “Sezen Aksu’ya ne de güzel hizmet verdiniz! Siz olmasaydınız yabancı ezgiye yazılmış Türkçe sözlerini dinletmek için ağzıyla kuş tutsa bu denli başarılı olamazdı.” diyerek hünerini karşılıksız bırakmamak çok parlak düşünce olabilir. Yaptığını beğendin mi demenin bir başka yoludur bu yaklaşım.

    Salı günlerini Karagöz-Hacivat atışması tadında gölge oyununa dönüştüren iktidar da muhalefet de Türkiye’nin baş sorunudur. İlginç bir şekilde zaman geçtikçe ikili arasındaki benzeşme ayırt edilmelerini güçleştirecek boyutlara erişmektedir.

    Bugün Bahçeli’nin, yarın Erdoğan’ın, bir başka gün Kılıçdaroğlu ya da Akşener’in sözleriyle gözlerimizin önüne serilen Türk siyasetinin içine düştüğü dipsiz kuyudaki çırpınışlarından başkası değildir.