• Can sıkıcı ve hatta tiksindirici bir soru olduğunun farkındayım. Soruyla ilgili derinleşmekte yarar görüyorum.

    Kaynakçadaki bağlantılarda rastladım bu çılgınlığa.

    Takvim yaprakları birer birer eksilirken zaman ilerlemiş oluyor.

    Ya insanlık?

    Bu ve benzeri çılgınlıklar insanlığı sorgulamamızın önde gelen gerekçesidir.

    Aşı karşıtlığı dünyanın hemen her yerinde bir şekilde varlığını sürdürüyor. Hem de azımsanmayacak bir güçle.

    “Ben idrarımı içiyorum. Size de aynısını öneririm. Tanrı bize gerekli her şeyi vermiştir. COVID 19’un sağaltımı için gerekenler idrarımızda mevcuttur.”

    Sözlerin sahibi Christopher Key azılı bir aşı karşıtı. Öyle ki, “AŞI POLİSİ” adı altında bir sözde oluşumun da kurucusu.

    Geçen nisan ayında Alabama eyaletindeki bir alışveriş merkezinde maske takma zorunluluğunu çiğneyecek denli ileri gitmiş militan bir kişilik. Bu eylemi üçüncü derece yasak çiğneme olarak nitelenmiş ve tutuklanmış.

    Son olarak, 4 Ocak’taki duruşma sırasında maske takma gerekliliğine uymamış. Hatta, duruşmayı görüntülü olarak kayıt altına almaya kalkışmış. Yeniden tutuklanmış. Tutukluluğu biter bitmez kendisine destek olanlara şükranlarını sunmayı unutmamış. Bu arada, bu gibi kimi zaman cahil çoğu zaman kötü niyetli çılgınların hatırı sayılır bir kalabalığı peşine takma konusunda ustalaştıklarına vurgu yapmış olalım.

    Key boş durmamış. Missouri’de bir eczanenin çalışanlarına aşı yaptıkları için suçlamayla karşı karşıya kalabileceklerini öne süren girişimde bulunmuş. Fırsat bulduğu her ortamda aşı karşıtlığı bildirimlerini yaymayı sürdürmüş. Ulusal Okul Kurulları Birliği, Key kaynaklı tehditlerin okullara da yöneldiğinden hareketle gerekenin yapılması için suç duyurusunda bulunmak zorunda kalmış.

    Key yalnız kalmamış bu süreçte. Kendisi kadar sınır tanımaz ve etkili olmasa da bağlaşıkları desteklerini esirgememişler.

    Örneğin, Alabama Pickers olarak tanınan karı-koca Covid 19’dan ölene dek aşı karşıtı keskin söylemlerini sürdürmüşler.

    Pell Cityli adam olarak tanınan bir başkası bu hastalıktan ölene dek Covid 19’un şaka olduğunu söyleyip durmuş hemen her yerde.

    İdrar içmek oldukça uç bir öneridir kuşkusuz. Ama, günümüzde “doğalcılık” akımının güç kazandığı düşünüldüğünde bu önerinin değilse bile benzerlerinin yandaş topladığı ve toplamayı sürdüreceği de kesindir.

    İdrar içme dışında pek çok çılgın öneriye kulak veren ve uygulayan azımsanmayacak sayıda insan olduğu ortadadır.

    Tüm bu örnekler salgınla baş etmede yalpalayan insanlığın görüntüleridir. Christopher Key ve bağlaşıkları kadar olmasa da ortamda sayısız aşı karşıtı, güncel olanaklardan da yararlanarak yoğun bir aşı karşıtlığı sergilemektedir. Bu durum karşısında edilgen bir tutum sergileyen yetkililer böylelikle aşı karşıtlığına yol vermiş olmaktadır.Yazının başındaki soruyla bitirmiş olayım :

    “İdrarınızı içer misiniz?”

    https://www.al.com/news/2022/01/urine-cures-covid-christopher-key-recently-arrested-alabama-anti-vaxxer-falsely-claims.html

    https://futurism.com/neoscope/antivaxxers-drinking-human-urine

  • Her ölüm erken. Hele gençlerinki! Genç ölümlerinin etkileyiciliği bir başka. Önceki etkileyici genç ölüm Eren Bülbül’ün şehit edilmesiydi. Vatanına bedenini siper etmekten çekinmeyen soylu bir ölümdü. Anısı yaşıyor.

    Tıp öğrencisi Enes Kara şehit olmasa da toplumsal bir suç sonucu ayrıldı aramızdan. Sıradan bir özkıyım olmadığını ardında bıraktığı Türkiye fotoğrafından anlıyoruz.

    https://www.veryansintv.com/cemaat-yurdunda-kalan-tip-fakultesi-ogrencisi-enes-kara-bu-videoyu-cekip-intihar-etti

    O kadar açık ve anlaşılabilir bir fotoğraf ki. İnsanın içini titreten etkileyicilikte.

    Böyle durumlarda suçlu kim diye sormaktan kaçınılabilir mi?

    Aile, yakın ve uzak çevre ve elbette devletin başındakiler.

    Enes Kara evladımız yobazlığa varan bir tutuculuğun egemen olduğu ailesini açıklıkla irdelemiş geride bıraktığı mektupta. O karanlıkta kendi ışığını korumuş olsa da bu duruşunu sürdürmesine izin vermeyecek denli sert ve ödünsüz bir aileden söz etmiş. Aile kendi duruşuyla uyumlu bir barınma olanağı sunmuş Eren’e. Buna olanak değil de zorunluluk demek çok daha doğru olur.

    Bir hekim adayı her sabah erkenden güne başlıyor. Yapmaması gereken ne kadar eylem varsa yapmak zorunda olduğu bir ortama uyanıyor üstelik.

    Enes bu zorunluluğu duyan tek evladımız mıydı?

    Elbette değildi!

    Ama, Enes’i sayılamayacak kadar çok yaşıtından ayıran, bu kalıba girmeme kararlılığıdır mektubundan anlaşıldığınca. Oysa, karanlığa başkaldırmak o karanlığı yerine kabullenmiş olsa yaşadığı zorlukların farkına bile varmayabilirdi. Hiç kuşkusuz doktor diplomasını da şu ya da bu şekilde alırdı. Diplomasına karşın hekim olur muydu? Bu ayrı konu ama, böylelikle yaşamla barışık(!) (yaşayan ölü olarak da okunabilir) olmayı sürdürebilirdi. Enes, yaşadıklarını kendisine yakıştıramadığı için bir çıkmaza girdi. Tüm çıkış yollarının kapalı olduğu, karanlık ve aşılmaz duvarlarla çevrili bir çıkmaza. Ölmeyi seçti. Onun bulunduğu yerden bakıldığında yaşamaktan kurtulmuş oldu. Yazdıkları özenle okunduğunda yaşamak Enes’in sırtındaki en ağır yüktü belli ki.

    Enes’in içine düştüğü umarsız durumla ilgili olarak barınmak zorunda olduğu yobaz tarikat ortamının payı kuşkusuz hiç de az değildir. Tarikati suçlayan birkaç aşağılayıcı söz söyleyip geçmek kolaycılık olur.

    Tarikat gibi çağdaşlıkla uzaktan yakından ilintili olmayan, olamayacak olan ve o karanlık odaklarını var edenlere, özendirenlere bir çift söz etmeden geçemeyiz.  Bu değiniden uzak kaldığımızda varlığında yapamadığımız görevi Enes’in yokluğunda da yapmaktan kaçınmış oluruz.

    Burada devlet neden var sorusu işimizi kolaylaştıracaktır.

    Berlin Duvarı yıkıldıktan, sosyalist blok çöktükten sonra belletilenler ezberimizde olmalı. “…devlet kasaplık, celeplik, manavlık bakkallık yapmamalı…”yla başlayan sayısız özlü söz okumuşuzdur, işitmişizdir.

    Hepsi bir yana!

    Devlet hiç olmazsa güvenlik için, yargı için, eğitim için, sağlık için var değil midir?

    Devletimizin bu alanlardaki görevlerinin hemen hiç birini yapmadığını üzülerek saptarız son 40 yıl boyunca.

    En üsteleyici olduğu güvenlik başlığında bile yalpalayan bir devlet vardır karşımızda.

    Gün gelince terörle masaya oturan.

    Bir başka gün geldiğinde teröriste kucak açan, çadır mahkemeleri kuran, bir Cumhuriyet bayramında eli kanlı ve silahlı katilleri sınırlarımızdan geçirerek onlara selâm duran! Güncel örnek bile yeterince etkileyici değil mi? Terör kampında teröristle aynı karede olmaktan rahatsızlık duymayan milletvekili sıfatlının edimi karşısındaki sessizlik ve edilgenlik görmezden gelinebilir mi?

    Acısı tazeliğini koruyan Eren Bülbül’ün şehadetinde bu ve benzeri yalpalamaların ve aymazlıkların payı yadsınabilir mi?

    Yargının hali ortada! Artık buyruk bile gerekmiyor güdülenmesi için. Yargı neredeyse tümüyle nasıl davranması gerektiğini öğrendi. Gereğini yapıyor. İktidarla al gülüm ver gülüm ilişkisi içinde rahatına bakıyor.

    Ya eğitim?

    Enes’in trajedisinde eğitimi görevi olmaktan çıkartan devletin payı görmezden gelinemeyecek denli büyüktür.

    Tıp fakültesine girme yetkinliğindeki bir gencimizi karanlık kafalıların insafına bırakacak kadar uzaktır devletimiz eğitim, öğretim ve onun ayrılmaz parçası olan barınma etkinliklerinden.

    Enes’in hatası kalıba girememekti. Ya da kalıba girmekten kaçınmak! Başkaldırmak!

    Tarikat barınaklarında okuldakinden çok zaman geçiren gençlerimizin buralarda kalıba sokuldukları kuşku götürmez gerçek. Bir şekilde kalıba girenlerin yaşamı sürüyor. Ama, nasıl bir yaşam? Acı veren, yük olan!

    İnsanı kendisi dışındaki türlerden ayıran temel özellik olan özgürlük tutkusu ve özsaygı Enes’in peşini bırakmadığı için artık aramızda değil.

    Tarikatleri, cemaatleri ve başka feodal yapıları özgürlüğün gereği sayan demokratları bulup da sorabilsek!

    Yaptığınızı beğendiniz mi?

    Bir de “Lâiklik tehlikededir diyemem!” edilgenliği vardı. Belki de haklıydı bugünden bakıldığında. Olmayan şey nasıl olur da tehlikeye girerdi?

    Enes Kara’nın yokluğundan bir dizi düzenek, kişi, kurum ve oluşum sorumludur özetle.

    Tüm bunlar olurken sessiz kalarak suça ortak olan her birimizin sorumluluğu da göz ardı edilemeyeceğine göre suçlu ayağa kal dese birileri, tüm ulusun harekete geçme gereği ortadadır.

    Affet bizi Enes Kara diyerek basmakalıp davranmak istemem!

    Özgürlüğünü ve çağdaş yaşam tutkunu koruma çabalarında yanında durmadık.

    Ülkenin her geçen gün kararan ortamını değiştirme yolunda yurttaş olarak üzerimize düşeni yerine getirmedik.

    Enes Kara’nın ölümü acıklı olsa da, geride kalan bizleri acılara boğsa da ardında bıraktığı gözü pek duruşla çoktan tarihe geçti.

    Anısına saygıyla…

  • Bir kez daha yinelemekte yarar görüyorum. Djokoviç bugün korta çıksa gönlüm ondan yana olur. Tenisteki ustalığı ve başarısı önünde herkes gibi önümü iliklerim. Şu andaki tartışmanın bunun çok ötesinde olduğunu vurgulamamda yarar var.

    Avustralya basını kaynaklı haberlere bakılırsa, doğrudan dile getirilmese de Djokoviç’in kurallara aykırı tutum içinde olduğu biline biline Avustralya yolculuğuna çıkmasında Avustralya kurumlarının da hatası büyük.  Avustralya Tenis Birliği bu hatada olasılıkla başat rol oynamıştır. Ticari düşünme dürtüsü bu hataya neden olmuştur desek yanılma olasılığımız düşük olacaktır. Djokoviçsiz bir Avustralya Açık düşünmenin yaratacağı olumsuzluk kuşkusuzdur. Ticareti ve kazancı toplum sağlığının ve yönetsel dürüstlüğün önüne koyma hatası da denebilir.

    Öğrenme ve öğretme kimi zaman olumsuz örnekler üzerinden de yapılabilir. Aşı karşıtlığının gücünü koruduğu ve Djokoviç üzerinden gücüne güç katma olasılığı bir yana bırakılırsa bu örneği olumlu doğrultuda kullanmak kazanç olacaktır.

    Djokoviç olayı konuya ilişkin bilgi dağarcığının da hızla gelişmesine neden oldu.

    Çocukluğunda yaşadığı NATO bombardımanının Djokoviç’te olumsuz iz bıraktığından söz eden kaynaklar var. Bire bir yaşamamış olsam da Tito’nun güzelim Yugoslavyasının paramparça edilmiş olması beni ve benim gibi duyarlı insanları da derinden yaraladı.

    Diğer yandan, Djokoviç’in “doğallık saplantısı” içinde olduğu da belirtilmekte kaynaklarda. İlâç kullanımına karşı olduğu, her türlü tıbbi-cerrahi girişimi doğal olmayan olarak etiketlediği öğreniliyor pek çok kaynaktan. Hatta, bu saplantısı nedeniyle bundan 3 yıl önce dirsek cerrahisi geçirdikten sonra suçluluk duygusu yaşadığı bilgisine bile erişiliyor. Her ne kadar suçluluk duygusu içinde olsa da tenisteki seçkin konumunu korumak için çağdaş tıptan yarar umduğu ve de bulduğu kesindir. İzleyen dönemdeki başarı grafiğinin sürekli yükselmesi bu yararın somut kanıtıdır.

    Burada kişisel görüşümü de paylaşmalıyım. Çağdaş tıp başlığı altında aşırılıklar, belirsizlikler ve hatta zorlamalar olduğu görüşüne yer yer katılabilirim. Ama, böyle düşünmem hiçbir zaman toptancılık yaparak çağdaş tıp anlayışını boy hedefi yapmamı gerektirmez. Bence çağdaş tıp uygulamalarının yararları zararlarından kat kat fazladır.

    Bir başka, önemli bilgi daha!

    Djokoviç’in “geleneksel tıp” tutkusunun mistik motiflerle de bezeli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bir bardak kirli suyun düşünce gücüyle temizlenebileceğini ileri sürmek başka nasıl yorumlanabilir?

    Kimi kaynaklar Djokoviç olayının politik içerikli olduğunu ileri sürüyor. Bunda gerçeklik payı yoktur denemez. Çok kutuplu dünyada hemen her şey gibi sporun da bilek güreşi alanına dönüştürüldüğü doğrudur. Ama, böyle bir içerik varsa bile sonuçta buna ortam sağlayanın kurallara karşın üsteleyen Djokoviç olduğu görmezden gelinebilir mi?

    Her ne kadar konu Djokoviç’e odaklansa da kişi ya da olguyla değil olayla ilgili olduğumu bir kez daha belirtmekte yarar görürüm.

    Djokoviç’in bize anımsattığı önemli bir başka ayrıntı “insanlığın içine düştüğü aklıdışılık çukuru”dur. Djokoviç uzun yıllar boyunca tenis becerilerini hayranlıkla izlettikten sonra bugünlerde bu çukura düşmüş birisi olarak dünyada iz bırakırken bizlere de bir şeyler öğretmiş oluyor.

    Her türlü sakatlık ve engellilik Djokoviç’ten uzak dursun! Daha birkaç yıl tenisteki ustalığını izlemek önde gelen dileğimdir. Çağdaş tıptan yararlanıp yararlanmamak konusundaki kararları da her türlü tartışmanın üstünde saygıyı hak edebilir.

    Ancak, küresel salgının olanca hızıyla sürdüğü ortamda baş etmeye çalıştığımız virüse yaşam sunan tutumu ve tenis idolü olmasından kaynaklı kitleleri peşinden sürükleyici etkisi insanlığı çok yakından ilgilendirir.

    Özetle, aşılanmama kararı herhangi bir dünya vatandaşı gibi Djokoviç için de kabul edilebilir değildir. Başka deyişle, aşılanmama ve bununla yetinmeyip aşıya meydan okumak için adının Novak Djokoviç olması kesinlikle az gelir.

  • Novak Djokoviç, sporcu üretim merkezi olarak da işlev gören karaya sıkış(tırıl)mış 7 milyonluk Sırbistan’ın tenis dünyasına tartışmasız son derece değerli bir armağanı. Son zamanların (belki de tüm zamanların) en büyük tenisçisi unvanını hak edebilecek nitelikte ve düzeyde bir değer. Bir spor izleyicisi olarak Novak Djokoviç hayranı olduğumu, gönlümün ondan yana olduğunu saklama gereği duymuyorum.

    Djokoviç bu kez tenisiyle değil de meydan okumasıyla gündemde.

    Yılın ilk önemli tenis turnuvası Avustralya Açık’a gün sayılırken turnuvanın yapılacağı Melbourne kentinin yer aldığı Victoria eyaleti yönetimiyle Djokoviç arasındaki bilek güreşine tanık olduk geçtiğimiz günlerde. Victoria eyaleti valisi, “kural çok açık, Djokoviç kurallara uymazsa bu turnuvada oynayamaz” anlamına gelen sözleriyle durumu açıklıkla ortaya koydu. Djokoviç ise duruşundan milim ödün vermemeyi yeğledi. Bu karşılıklı ödünsüz duruşun krize yol açması kaçınılmazdı.

    “Tıbbi ayrıcalık” kapsamında bir giriş izninden söz edildi bundan birkaç gün önce. Oysa, “tıbbi ayrıcalık” bulanık bir tanım olsa da kapsamı son derece açıktı. Avustralya sınırlarından girecek olan kişinin aşılanmamış olmasını kabul edilebilir kılacak gerekçe karşılanmalıydı. Bunun için ya son 6 ayda Covid 19 geçirmiş olmak ya da aşılanmamayı tıbbi olarak ayrıcalıklı kılacak (alerji vb) durum gerekliydi. Her iki gerekçe de söz konusu olmadığına göre adının Novak Djokoviç olması kuralı aşmaya yetmeyecekti. Anlaşıldığı kadarı ile parasalcı anlayışla düzenlenen “tıbbi ayrıcalık” gerekçeli vize pek çok kişide yanılsamaya neden oldu.

    Turnuva için Avustralya’ya ulaşan Djokoviç ülkeye sokulmadı. Şu anda sınırda bekletiliyor. Ulusal ve federal yöneticiler kuralların yanlış anlaşılmaya ya da yorumlanmaya açık olmayacak denli kesin olduğunu ifade ediyorlar.

    Buna karşılık, olayın bambaşka bir yere çekildiğine de ibretle tanıklık ediliyor.

    Djokoviç’in babasının çıkışına değinmekte yarar var!

    Baba Djokoviç, oğlunun adaletsizliğe, sömürgeciliğe ve ikiyüzlülüğe karşı özgür dünyanın Spartaküsü olduğunu ifade ederek katılıyor tartışmaya.

    Tam da burada sormak gerekiyor. Doğum tarihine bakılırsa Novak Djokoviç Tito’nun Yugoslavyası’nda açmış gözlerini dünyaya. Emperyal saldırıyla yerle bir olmamış olsaydı, Yugoslavya’da aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu gibi bir tutum alması, böylesi eğilimler içinde olması söz konusu olabilir miydi? Her şeyden önce sosyalist Yugoslavya’da alacağı eğitim-öğretim engel olurdu bugünkü sapkın duruşuna. Yeri gelmişken vurgulamakta yarar var. Aşı tüm zamanların en önemli koruyucu toplum sağlığı gerecidir. Aşıların kurtardığı yaşamlar yüz milyonlarla ifade edilecek denli çoktur. Durum bu kadar açıkken aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu duruşunu akılla açıklamak olanaksızdır.

    Her şeye karşın aşılanmamak gibi bir hak var mıdır?

    Günümüz postmodern dünyasında böyle bir hak vardır kuşkusuz. Ama, bu tartışmalı hak kullanılırken kimi kısıtlamalarla ve sınırlamalarla karşılaşmak da eşyanın doğası gereğidir.

    Adaletsizliğe, sömürgeciliğe ve ikiyüzlülüğe karşı durmak için aşı karşıtlığı tarafında yer almak hiç de kabul edilebilir ve akılcı olmayan bir tutumdur.

    Dünya kamuoyunun ilgisini çeken bu olayda görmezden gelinmemesi gereken bir başka hata “ayrıcalıklı tıbbi durum” kapsamında düzenlendiği anlaşılan vizedir. Böylelikle yanıltılmıştır Djokoviç ve elbette dünya kamuoyu. Oysa, Djokoviç Avustralya sınırına gelmeden açıklığa kavuşturulmuş olması gerekirdi bu durumun. Sınır kapısında bekletilen Djokoviç görüntüsü pek çok insanın aklını bir yana bırakması sonucunu doğurmuştur. Bu ortamda kabaran duygular sayısız insanı hatalı değerlendirme yapmaya zorlamıştır.

    “Kural kuraldır!” Eleştirilse de, beğenilmese de, değiştirilmesi gerekse de kurallar uyulmak içindir.

    Diğer yandan, aynı turnuvada tribünde seyirci olarak yer alabilmek sıkı koşullara bağlanırken kortta ter döken ve bir şekilde yakın çevredekilerle ilişki içinde olan sporcular kurallardan bağışık tutulabilir mi? Bu ayrıcalığın adaletle, eşitlikle ve toplum sağlığıyla bağdaşması olağan karşılanabilir mi?

    Bir kez daha baba Djokoviç’e dönelim.

    Oğlunun dünyanın yoksul toplumlarının sesi olduğunu ileri sürmüş baba Djokoviç.

    Dünyanın salgının başından bu yana eşitsizlik ve adaletsizlik kıskacında olduğu kuşkusuzdur. Salgında aşı evresine geçildiğinden bu yana küresel ölçekli bir aşı eşitsizliği/adaletsizliği yaşandığı da açıktır.

    Ancak, bu yanlışlıklara karşı durmak için aşılanmaya meydan okumak, aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu tarafında yer almak hiç de kabul edilebilir olmasa gerektir. Baba Djokoviç’in oğlunun varsıl dünya tarafından engellendiğine ilişkin saptaması da gerçekçi görünmemektedir.

    Burada meydan okuma aşıya değil de aşı eşitsizliğine, yoksulları aşı koruyucluğundan yoksun bırakan emperyal tutuma yönelmeliydi.

    Çağdaş yaşama ve toplum sağlığı anlayışına uymayan duruş sonucu kortları Djokovçsiz bırakmak sporseverlere de haksızlıktır.

    Not : Yazı tamamlandığı sırada (06.01.2022, saat 11.00) Novak Djokoviç Avustralya sınırında bekletilmekteydi. Avustralya federal ve Victoria eyalet yönetiminin açıklamalarına bakılırsa koşullara uymayan tenisçinin ülkeye sokulmaması değil sokulması şaşırtıcı bir gelişme olacaktır.

  • Küresel salgın hemen her gün gündemin başında yer almayı sürdürüyor. Tanınmış kişi ve kurumlar işin içinde olunca bu durum daha da belirginleşiyor.

    Novak Djokoviç dünyanın şu andaki 1 numaralı (profesyonel) tenisçisi. Tüm zamanların en başarılılarından birisi de sayılabilir. Otuz dört yaşında. Bu gidişle bir süre daha unvanını koruyacağı öngörülebilir.

    Bu arada, ülkesi Sırbistan’dan da kısaca söz etmek gerekir. Birkaç milyonluk nüfusuyla karaya sıkış(tırıl)mış bu küçük kara parçası bir spor devidir. Aklınıza gelebilecek tüm spor dallarında vardır. Var olmakla yetinmeyen göz alıcı başarılar elde eden bir küçük devdir.

    Avustralya Açık tenis turnuvası 4 büyük turnuvadan birisidir. Her yılın ocak ayında yapılır. Tenis sezonunun açılışı yapılır burada. Küresel çapta izleyici kitlesi olan bu turnuva her yıl 4 gözle beklenen tenis olaylarından birisidir.

    Bu yılki turnuva bir karmaşayla birlikte anıldı. Salgının hız kesmeksizin sürmesi karşısında turnuvanın yapılacağı Melbourne kentinin yer aldığı Victoria eyaleti valisi aşılanmayan sporcuların kente gelemeyeceğini duyurdu. Bu duyurudan sonra aşısız (belki de aşı karşıtı) Djokoviç’in Victoria valisiyle bilek güreşi başladı. Turnuvadan çok bu gelişme ilgi çekti.

    Son alınan kararla Djokoviç aşılanmamasına karşın turnuvaya (özel kurallarla) kabul edildi. Djokovic, valiyi ve Avustralya’yı yenerek başlamış olacak turnuvaya.

    On Türkiye büyüklüğünde ama 25 milyon nüfuslu Avustralya salgının başından bu yana “başarılılar” listesinde yer almıştı. Bu kadar büyük ve az yoğun nüfuslu bir ülkenin başarılı olmasına değil başarısız olmasına şaşırmak gerekirdi.

    Djokoviç-Avustralya Açık bağlamında yaşananları bir sporcunun meydan okuması ve bir ülkenin yenilgisi kapsamında değerlendirmek büyük resmi göz ardı etmek anlamına gelir. Dünyadaki çoğu devlet yetkililerinin aşı-maske-mesafe-temizlik diye haykırdığı günümüzde bu çığlıkların anlamsızlaşması bakımından önemsenmelidir bu gelişme.

    Hiç kuşkunuz olmasın!

    Avustralya açık başladığında izleyici olarak gelenlerin aşı durumları titizlikle incelenecektir. Ya korttaki sporcular. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim!

    Tam bir ikiyüzlülüktür bu olgu özelinde alınan karar.

    Djokoviç’in aşılanmamasının ötesinde bir etkiye yol açacağı kuşkusuzdur. Güçlü aşı karşıtlığı cephesi karşısında iğneyle kuyu kazan insanlık bu cephenin utkusuyla sarsılmıştır desek abartmış olmayız. Djokoviç’e ne uğruna olduğu açıkça söylenemese de kestirilebilir (para, şan, şöhret) nedenle verilen ödün insanlığa karşı işlenmiş suça eşdeğerdir. Aşı surunda önemli gedik açılmıştır bu sorumsuz karar aracılığıyla.

    Diğer yandan ise, salgınla baş etmeye çalışır görünen insanlığın zavallılığıdır gözlerimizin önüne serilen.

    Çok açıktır ki, parasal çıkarlar insan sağlığının ve ilkelerin önüne geçirilebilmektedir. Üzerinde durulması gereken asıl önemli nokta da budur.

    Şaşırtıcı bir gelişme olmaz da aşısız Djokoviç’in katılımı engellenemezse insanlık bu olgu aracılığıyla önemli bir yenilgi almış olacaktır.

    Sözü ülkemize de getirelim.

    Futbol başta olmak üzere spor izleyicilerinde aşılanma koşulu arayanların sahada, parkede ya da pistte ter döken sporculara koşul koymayı akıl edememesi sizce de ilginç değil mi?

    Katar’da süper kupa finali oynatmayı, orada testi (+) çıkan sporcuları ambulans uçakla Türkiye’ye getirmeyi akıl edebilen savrukluğun ve sorumsuzluğun hesap vermesi gerekmiyor mu?

    Djokoviç ve Türkiye örnekleri insanlığın akıldışılık çukuruna düştüğünü kanıtlamıyor mu?

    Bu çukurdan çıkmadan ne salgınla ne de iklim ağıryıkımıyla baş etmek çok olası görünmüyor.

  • Aylar önceydi! Karadeniz’de bir ilimizin hastanesindeki başhekim yardımcısı Covid 19’dan yaşamını yitirdi. Bu haberi anlamlı kılan adının önünde doktor yazan insanımızın aşılanmamış olmasıydı. Aşıyla bir derdi olmasa neden aşılanmasındı ki?

    Bir haber daha!

    Çok daha taze!

    Bir kentimizde “bebeğime bir şey olur içgüdüsüyle” aşılanmaktan kaçınan insanımız Covid 19’a yakalanır. Haftalar süren yoğun bakım sonrasında kucağına aldığında bebeği 2 aylık olmuştur. Bir başka önemli ayrıntı. Aşı karşıtı olmasa bile aşılanmamış olan kişi öğretmendir. Hem de hayat bilgisi öğretmeni. Öğrencilerine hayata tutunmayı öğreten kişi aşılanmadığı için yaşama şansının yardımıyla tutunabiliyor.

    Bu örnekleri hemen her meslekten kişilerle çoğaltmak olası.

    Gündelik hekimlik uygulamam sırasında her hastaya aşı durumunu soruyorum. Olanlara tamam da, olmayanlara “neden” sorusunu yöneltip onları da anlamaya çalışıyorum.

    Bir toplumun kalkınmışlığı ve gelişmişliği için belirlenen ölçütlerin ne denli anlamsız olduğunu hastalarımla konuşmalarıma ve basında yer alan haberlere bakarak daha iyi anlıyorum.

    Döviz 1 günde 8 TL inse ne olur?

    Ya da ülke yılda % 15 büyüse ne anlam taşır?

    İnsan bir ülkenin, bir toplumun en değerli ve anlamlı yatırımı!

    Eğer hekim olarak yetiştirdiğine, doktor diploması verip toplumun sağlığını emanet ettiğine aşı gibi insanlık tarihinin çok önemli buluşlarından birisinin önemini ve değerini kavratamamışsan…

    Ya da okula gönderdiğimiz ve hayat bilgisi dersi alsın da yaşama tutunsun dediğimiz çocuklarımızın öğretmeni “içgüdü”süne yenik düşüyorsa…

    İnsan dediğimiz varlığı türlerin efendisi görenler, yere göğe sığdıramayanlar…

    İnsan yetiştirmeyi önemsemezseniz, ekonomiyi, gelişmeyi, kalkınmayı görkemli görünen içi boş ölçütlere sığdıranlar…

    Aşı karşıtı hekim, aşıyı önemsemeyen öğretmen yetiştirenler…

    Nasılsınız, iyi misiniz?

    Sizi bilemem ama ben çok öfkeliyim.

    İnsan kaynağımızı düzeltmedikçe gönenç, kalkınma, gelişme ve varsıllaşma düşe eşdeğer olmayı sürdürecektir.

  • “Karbon ayakizi” ya da “karbon salımı” günümüzde sıkça kulağımıza çalınan kavramlar. İklim ağıryıkımının ayak sesleri her geçen yıl daha üst perdeden işitilirken soruna kayıtsız kalınmadığını düşündüren gelişmeler eksik değil.

    Rio, Kyoto, Paris, Roma derken son olarak Glaskow’daki COP 26 ilk akla gelenler.

    Konulan hedef küresel sıcaklığı endüstri öncesinin 1.5 derece üzerine geri döndürerek “küresel ısınma”nın önlenmesi yolunda güçlü bir adım atabilmek.

    Küresel ısınma, karbon salımı ve iklim ağıryıkımı bağlamında ele alınan başlıkların zaman zaman küresel ölçekli siyaset ve ticaret savaşında kullanılmakta oluşunu anımsadığımızda bu konunun nesnel ve bilimsel olarak ele alındığından emin olabiliyor muyuz?

    Her şeyden önce ulus devletlerin aldıkları kararların küresel düzeydeki durumu bire bir yansıttığından kuşku duymamız gerekir. Özellikle adlarının önünde “gelişmiş” yazan ülkelerin kendi sınırları içinde yaptıkları düzenlemelerle çevre anlaşmalarına uydukları ve başka ülkeleri de buna uymaya çağırdıkları sıkça karşılaştığımız bir durum.

    Bir örnek vererek durumu aydınlatmaya çalışalım.

    Karbon salımıyla ilgili sınırlamalar karşısında “gelişmiş” kimi ülkelerin “gelişmemiş” ülkelerden karbon kotası satın aldıklarını okumuştum yakın zamanda. Bu davranışın Türkçe’ye çevirisi şöyle olabilir.

    “Ben tüketmekten vazgeçemem. Karbon salımıyla ilgili olarak kimi sözler versem de ne yurttaşlarımın alışkanlıkları ne de ekonomik yapım bu konuda doğru davranmama engeldir. Karbon salımı yapmayanların/az yapanların yerine de karbon salımı yaparım.”

    Hemen her fırsatta küreselleşme vurgusu yapanların duruma göre ulusal davranabildikleri, küreselleşmeyi göz ardı ettikleri kuşkusuz. İklim ağıryıkımı başlığı altında da benzer çoklu standardın söz konusu olduğu görülüyor.

    Örneğin, İngiltere karbon salımı düzenlemeleriyle doksanlı yıllardaki düzeye geri dönülebileceğinden söz ediyor.

    Bu ve benzeri gelişmeler ancak karbon sömürgeciliği aşılırsa olumlu algı yaratabilir.

    İngiltere’deki karbon salımı ölçümü titizliğinin İngiltere sınırları dışında hiç de geçerli olmadığı bilindiğinde iyimserliğin yerini karamsarlığa değilse bile derin düşünceye bırakması kaçınılmaz olacaktır.

    Yapılan kestirimler küresel ölçekli karbon salımının % 22’sinden giysi ve elektronik üretiminin sorumlu olduğunu gösteriyor. Giysi üretiminin Bangladeş, Hindistan, Kamboçya ve Sri Lanka’da kümelendiği düşünüldüğünde ve İngiltere ve eşdeğeri gelişmiş ülkelerin aynı zamanda büyük tüketiciler olduğu göz önüne alındığında ulusal sınırlar içinde sınırlanan karbon salımına dış alım yoluyla karbon salımının eklendiği anlaşılmış olur. Kuşkusuz dışalım yoluyla doğrudan karbon girmez bu ve benzeri ülkelere ama bu ürünlerin üretimi sonucu açığa çıkan karbonun küresel atmosfere çoktan salınmış olduğu da kuşkusuzdur. İngiltere ya da bir başka gelişmiş ülke ulusal sınırları içinde karbon salımına kısıtlama getirmiş olsa da bu uygulamalarının sınır ötesi için geçerlilik taşımayacağı açıktır.

    Sınır ötesi karbon salımlarının belirlenmesiyle ilgili yönergelerin gevşek olduğu ve dolayısı ile bu salımların gerçek niceliklerinin belirlenmesinin olanaksıza yakın olduğu da unutulmamalı. İngiltere ya da eşdeğeri bir ülke için “başarılı” görünen karbon salımı denetiminin küresel ölçekte başarısız olduğu bu örnekten kolaylıkla anlaşılacaktır.

    Karbon salımı belirlemesinde bulanıklık sergileyen bir başka alan “tedarik zinciri” etkinlikleridir. Deniz, demir, kara ve havayolu taşımacılığının kullanıldığı bu alanda ortaya çıkan karbon salımının hangi ülkeye ait olduğu tartışmalıdır. Kimi durumlarda çok sayıda ulus devletin sınırlarından geçerek karbon ayakizi oluşturan salımının sorumlusu kim olacaktır. Ya da ortaya çıkan salım hangi ülkeye yazılacaktır?

    Tam da “ya hep birlikte, ya hiç birimiz” söylemine uygun bir durum değil mi?

    Küresel salgının aşı ve varyantlar evresini yaşamakta olduğumuz şu sıralarda vatandaşı başına 10 dozu aşkın aşı edinip istifleyen “gelişmişlik” bir yanda aşının adını duymamış olan “gelişmemişlik” ise diğer yandadır. Bu tanımlanması zor uçurumun günümüzdeki izdüşümü ise bolca aşı bulan, aşı yaptıran gelişmiş ülkelerin buna karşın bir kez daha salgın sarmalına girmiş olmalarıdır.

    Dünyanın bir ucundaki aşısızlığın salgını besleyen kaynak olmayı sürdürmesi gibi, İngiltere’de karbon salımının denetlenmesine karşın dünyanın pek çok yerinde denetimsizce sürmesi iklim ağıryıkımında arpa boyu yol alınamamasının önde gelen etkenidir.

    Dünyayı ve elbette dünyadaki canlılığı yakından ilgilendiren bu konuda “karbon sömürgeciliği” başarıya giden yolun önündeki önemli engeldir. Olasılıkla bu nedenle, iklim üzerine yapılan tüm toplantılar ve bu toplantılarda alınan kararlar havada kalmakta, yapılanlar tiyatrodan öte anlam taşımamaktadır.

    Mahatma Gandi’nin şu sözünü bir kez daha anımsama zamanıdır :

    “Gereksindiğin kadar tüket!”

    Dağarcık okurlarına iyi ve az karbonlu yıllar dileğiyle…

    Kaynakça

  • “Karbon ayakizi” ya da “karbon salımı” günümüzde sıkça kulağımıza çalınan kavramlar. İklim ağıryıkımının ayak sesleri her geçen yıl daha üst perdeden işitilirken soruna kayıtsız kalınmadığını düşündüren gelişmeler eksik değil.

    Rio, Kyoto, Paris, Roma derken son olarak Glaskow’daki COP 26 ilk akla gelenler.

    Konulan hedef küresel sıcaklığı endüstri öncesinin 1.5 derece üzerine geri döndürerek “küresel ısınma”nın önlenmesi yolunda güçlü bir adım atabilmek.

    Küresel ısınma, karbon salımı ve iklim ağıryıkımı bağlamında ele alınan başlıkların zaman zaman küresel ölçekli siyaset ve ticaret savaşında kullanılmakta oluşunu anımsadığımızda bu konunun nesnel ve bilimsel olarak ele alındığından emin olabiliyor muyuz?

    Her şeyden önce ulus devletlerin aldıkları kararların küresel düzeydeki durumu bire bir yansıttığından kuşku duymamız gerekir. Özellikle adlarının önünde “gelişmiş” yazan ülkelerin kendi sınırları içinde yaptıkları düzenlemelerle çevre anlaşmalarına uydukları ve başka ülkeleri de buna uymaya çağırdıkları sıkça karşılaştığımız bir durum.

    Bir örnek vererek durumu aydınlatmaya çalışalım.

    Karbon salımıyla ilgili sınırlamalar karşısında “gelişmiş” kimi ülkelerin “gelişmemiş” ülkelerden karbon kotası satın aldıklarını okumuştum yakın zamanda. Bu davranışın Türkçe’ye çevirisi şöyle olabilir.

    “Ben tüketmekten vazgeçemem. Karbon salımıyla ilgili olarak kimi sözler versem de ne yurttaşlarımın alışkanlıkları ne de ekonomik yapım bu konuda doğru davranmama engeldir. Karbon salımı yapmayanların/az yapanların yerine de karbon salımı yaparım.”

    Hemen her fırsatta küreselleşme vurgusu yapanların duruma göre ulusal davranabildikleri, küreselleşmeyi göz ardı ettikleri kuşkusuz. İklim ağıryıkımı başlığı altında da benzer çoklu standardın söz konusu olduğu görülüyor.

    Örneğin, İngiltere karbon salımı düzenlemeleriyle doksanlı yıllardaki düzeye geri dönülebileceğinden söz ediyor.

    Bu ve benzeri gelişmeler ancak karbon sömürgeciliği aşılırsa olumlu algı yaratabilir.

    İngiltere’deki karbon salımı ölçümü titizliğinin İngiltere sınırları dışında hiç de geçerli olmadığı bilindiğinde iyimserliğin yerini karamsarlığa değilse bile derin düşünceye bırakması kaçınılmaz olacaktır.

    Yapılan kestirimler küresel ölçekli karbon salımının % 22’sinden giysi ve elektronik üretiminin sorumlu olduğunu gösteriyor. Giysi üretiminin Bangladeş, Hindistan, Kamboçya ve Sri Lanka’da kümelendiği düşünüldüğünde ve İngiltere ve eşdeğeri gelişmiş ülkelerin aynı zamanda büyük tüketiciler olduğu göz önüne alındığında ulusal sınırlar içinde sınırlanan karbon salımına dış alım yoluyla karbon salımının eklendiği anlaşılmış olur. Kuşkusuz dışalım yoluyla doğrudan karbon girmez bu ve benzeri ülkelere ama bu ürünlerin üretimi sonucu açığa çıkan karbonun küresel atmosfere çoktan salınmış olduğu da kuşkusuzdur. İngiltere ya da bir başka gelişmiş ülke ulusal sınırları içinde karbon salımına kısıtlama getirmiş olsa da bu uygulamalarının sınır ötesi için geçerlilik taşımayacağı açıktır.

    Sınır ötesi karbon salımlarının belirlenmesiyle ilgili yönergelerin gevşek olduğu ve dolayısı ile bu salımların gerçek niceliklerinin belirlenmesinin olanaksıza yakın olduğu da unutulmamalı. İngiltere ya da eşdeğeri bir ülke için “başarılı” görünen karbon salımı denetiminin küresel ölçekte başarısız olduğu bu örnekten kolaylıkla anlaşılacaktır.

    Karbon salımı belirlemesinde bulanıklık sergileyen bir başka alan “tedarik zinciri” etkinlikleridir. Deniz, demir, kara ve havayolu taşımacılığının kullanıldığı bu alanda ortaya çıkan karbon salımının hangi ülkeye ait olduğu tartışmalıdır. Kimi durumlarda çok sayıda ulus devletin sınırlarından geçerek karbon ayakizi oluşturan salımının sorumlusu kim olacaktır. Ya da ortaya çıkan salım hangi ülkeye yazılacaktır?

    Tam da “ya hep birlikte, ya hiç birimiz” söylemine uygun bir durum değil mi?

    Küresel salgının aşı ve varyantlar evresini yaşamakta olduğumuz şu sıralarda vatandaşı başına 10 dozu aşkın aşı edinip istifleyen “gelişmişlik” bir yanda aşının adını duymamış olan “gelişmemişlik” ise diğer yandadır. Bu tanımlanması zor uçurumun günümüzdeki izdüşümü ise bolca aşı bulan, aşı yaptıran gelişmiş ülkelerin buna karşın bir kez daha salgın sarmalına girmiş olmalarıdır.

    Dünyanın bir ucundaki aşısızlığın salgını besleyen kaynak olmayı sürdürmesi gibi, İngiltere’de karbon salımının denetlenmesine karşın dünyanın pek çok yerinde denetimsizce sürmesi iklim ağıryıkımında arpa boyu yol alınamamasının önde gelen etkenidir.

    Dünyayı ve elbette dünyadaki canlılığı yakından ilgilendiren bu konuda “karbon sömürgeciliği” başarıya giden yolun önündeki önemli engeldir. Olasılıkla bu nedenle, iklim üzerine yapılan tüm toplantılar ve bu toplantılarda alınan kararlar havada kalmakta, yapılanlar tiyatrodan öte anlam taşımamaktadır.

    Mahatma Gandi’nin şu sözünü bir kez daha anımsama zamanıdır :

    “Gereksindiğin kadar tüket!”

    Tüm okurlara iyi ve az karbonlu yıllar dileğiyle…

    Kaynakça

  • Başlığı bir öğüt olarak algılayıp hemen musluktan akan suyu içmeye kalkışmayın derim. Bu konu nereden aklıma geldi? Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası’nda Türkiye’nin maçlarını izlerken gördüğüm bir tanıtımdan : “drinktapwater” (musluk suyu için)

    https://www.syke.fi/projects/tapwater/tapwaterfromfinland

    Türkiye grup maçlarını Finlandiya’nın Tampere kentinde oynadı. Araştırdığım zaman “musluk suyu için” hareketinin küresel ölçekli olduğunu fark ettim. Finlandiya gibi su varsılı bir ülkenin bu konuda söz sahibi olması elbette şaşırtıcı gelmedi bana.

    Türkiye su varsılı bir ülke değil. Son yıllarda kendisini gösteren ve her geçen yıl daha fazla duyumsatan kuraklık koşullarında Türkiye’nin su yoksunluğunu kestirmek olası. Her ne kadar isteyen evinin, işyerinin önünü serbestçe sulasa ve sokakta araba yıkama konusunda sınırlama olmasa da gerçek budur.

    Finlandiya’ya dönersek!

    Finlandiya’da musluk suyu içmenin sıradan bir durum olduğunun deneyimli tanığıyım. Bu ülkede marketlerde şişelenmiş su satışı olsa da evlere damacana ya da başka kaplarda su alımı yapılmadığını, bizdeki gibi su ticareti çılgınlığı yaşanmadığını gözlerimle gördüm.

    Türkiye’de ise musluktan akan suyun “içilemezliği” neredeyse bir tabudur. Musluktan akan suyun içilebilir olduğu yılları anımsamaya yaşım yetiyor.

    En kötü olasılıkla yakındaki bir kaynaktan doldurulan bidonlar lezzetli su gereksinimini karşılamaya yeterdi. Kırk yıldır yaşadığım İzmir’de, çok değil, 10-15 yıl öncesine kadar belediyenin kaynak suyu pınarlarından simgesel bedellerle yararlanmak olanaklıydı. Bu hizmete son verildiği gibi ilginç bir şekilde belediye de su ticaretinin albenisine kapılmaktan alıkoyamadı kendisini.

    Zamanla yerini ticarete bırakan bir alan oldu en temel gereksinim olan içme suyu!

    Adım başı içme suyu pazarlaması yapan yerlerle kuşatıldık.

    Su gibi temel gereksinim ürününün parayla satılması ayrıca tartışılması gereken durumdur.

    Cam şişelerdeki içme suyunun bu alanda her geçen gün daha da derinleşen rekabetin de etkisiyle pet ve polikarbon kaplarda satılmaya başlandığına tanık oluyoruz günümüzde. Sağlıklı olsun diye tercih edilen ticari içme suyunun içinde bulunduğu kap aracılığıyla sağlıksızlık kayağına dönüşmesi ironik bir durum olmalı. Neyse ki, çoğu kimse bu durumun farkında bile değil.

    Marketlerdeki poşetlerin çevreyi koruma gerekçesiyle parayla satılmaya başladığı Türkiye’de her nedense hiç kimselerin içme suyu kaplarının yarattığı geri dönüşü güç kirliliğe değinmediğini ibretle izliyoruz.

    Yılda 9 milyar pet şişeli içecek satılan Türkiye’de bu alandaki aslan payının suda olduğunu kestirmek hiç de güç olmasa gerektir. Temiz ve sağlıklı su içme serüveninin çevre kirliliğiyle sonuçlandığı oldukça açıktır.

    İçme suyunu hatırı sayılır bir harcama kalemi olmaktan çıkartmanın önemi yadsınacak gibi olmadığına göre yerel ve genel yönetimler bu konuda alabildiğine zorlanmalıdır. Finlandiya örneğini paylaştığım “musluk suyu için” hareketinin dünyanın başka ülkelerinde de yaygın olduğunu küçük bir araştırmayla belirlemek olasıdır.

    Soluduğumuz hava parayla satılamadığına göre içme suyunun satılabilir oluşu sorgulanmayı hak eden bir durumdur.

    Can alıcı soru budur.

    Türkiye su varsılı olmasa da vatandaşlarına tatsız, renksiz, kokusuz içme suyu sunacak kaynağa sahiptir. Bunun için öncelikle kamucu anlayışa geri dönüş olmazsa olmaz koşuldur. Bu sağlanmadıkça içme suyunun ticari ürün olmasının önüne geçmek pek kolay olmayacaktır.

    Yereliyle, geneliyle, seçilmişiyle, atanmışıyla yöneticilerimizin bu konuda söyleyecekleri var mıdır?

    Sormalıyız!

  • Yeni yıl, yeni beklentiler demek. En azından böyle bir gelenek var.

    Türkiye’nin, dünyanın ve tüm canlılığın sayısız sorunu var. Bu sorunların önde gelen nedeni sorumsuz varlık insandır. Dolayısı ile çözüm de insanın elindedir.

    İşim ve sorunlara yakınlığım nedeniyle ülkemizin sağlık ortamındaki sorunlara değineceğim yılın bu son yazısında. Başka alanlarda olduğu gibi sağlıkta da sorunlar dağlarcadır. Burada bu sorunları sıralamaya kalksak sonuna geldiğimizde en baştakini anımsamakta zorlanabiliriz.

    Bu nedenle can alcı birkaçıyla yetineceğim.

    Bunu yaparken de bir meslektaşı olarak ülkemizin sağlık bakanına sesleneceğim.

    SAĞLIKTA ŞİDDET

    Sayın bakan.

    Salgınla baş etme çabalarımızda 2 yılı geride bırakmak üzereyiz. Bu konuya azımsanmayacak süre ayırdığın/m/ız kuşkusuzdur.

    Bu duyarlı süreçte başta hekimler olmak üzere her kesimden sağlık çalışanları olağanüstü çaba göstererek elden geleni yapmaya çalıştı.

    Bu sürecin de etkisiyle hekimlere ve sağlık çalışanlarına saygı ve sevginin biraz olsun canlandığını biliyoruz. Ancak, ülkemizin ve elbette sağlık ortamımızın değişmez eylemine dönüşen sağlıkta şiddetin de neredeyse hız kesmediğini üzülerek izlemeyi sürdürüyoruz.

    Diyeceksiniz ki, bu olumsuzluğun önlenmesi için yasal düzenleme yaptık. Daha ne yapalım?

    İlk bakışta haklı görünseniz de, çıkartılmış olan yasanın yanlış kapsamda çıkartıldığını üzülerek belirtmek isterim. Yasanın çıkışından bu yana sağlıkta şiddetin, salgına karşın hız kesmeden sürmekte oluşu yasanın yanlışlığını ve caydırıcılıktan uzak kaldığını göstermeye yeter. Sağlıkta şiddeti önleme düzenlemesinin CMK yerine sağlık hizmetleri temel yasasının içine konması beklenen caydırıcılıktan uzak kalmasının önemli nedenidir.

    Diğer yandan, bu olumsuzluğun yalnızca yasal düzenlemeyle sonlandırılacağı düşüncesinin de yanlış olduğunun altını çizmekte yarar var.

    Sağlık ortamımızdaki iş yükü fazlalığı önde gelen şiddet üretecidir. Sağlıkta şiddetin yasanın yanlışlığından da kaynaklı olarak tırmanarak sürüyor oluşunda iş yükünün rolü oldukça fazladır.

    Sağlık yönetiminin başındaki kişi olarak iş yükü sorununu bir an önce çözme göreviyle karşı karşıya olduğunuzu önemle anımsatırım.

    HEKİM GÖÇÜ

    Sayın bakan!

    Sayısal verilerin de doğruladığı gibi Türkiye hekimin en gerekli olduğu zamanda “hekim göçü/eksilmesi” yaşamaktadır. Bugüne dek hekim dışı uğraş alanlarında kendisini göstermiş olan ve beyin göçü olarak nitelenen olgu hekimleri de etkisi altına almıştır. On bine varan sayıda hekim kamu görevinden ayrılmıştır. Önemli bölümünün ülke dışında hekimlik yapma olanaklarını araştırdığı ve azımsanmayacak sayıda hekimin bu yola girdiği artık bilinen gerçektir.

    Bir hekim olarak hekim olmanın ve hekim yetiştirmenin güçlüklerinin farkında olduğunuzdan kuşku duymuyorum. Ülkemizin bu denli nitelikli insan kaynağını yitiriyor olması görmezden gelinecek, oralı olunmayacak bir sorun olmasa gerektir.

    Geçtiğimiz haftalarda bu önemli sorunun da dayatmasıyla hekimlerin gelirlerinde iyileşme sağlayacak bir yasal düzenleme girişiminde bulunulduğunu da biliyoruz. Yine, yeterince hazırlık yapılmamış, iyi yazılmamış bir yasa tasarısının hızla geri çekildiğine şaşırarak tanıklık ettik. Bu tasarıdan geriye kalansa sağlık ortamındaki barışın bozulması oldu.

    Salgın koşullarında olağanüstü özveriyle çalışan, çabalayan hekimler ve onların ayrılmaz parçası olan sağlık çalışanlarıyla ilgili düzenleme konusunda girişimde bulunmanız daha fazla düşünmeyi ve ertelemeyi gerektirmeyen ivediliktedir.

    SALGIN YÖNETİMİ

    Sayın bakan!

    Son olarak, güncel sorun salgına değinmek isterim.

    Salgın ülkemizin ekonomik sorunlarının tavana vurduğu bir döneme denk düştü. Dolayısı ile, salgınbiliminin gerektirdiği önlemler ve uygulamalar tam anlamıyla yerine getirilemedi.

    Bilim Kurulu kararları saydamlık ilkesi gereğince kamuoyuyla paylaşılmalıydı. Bu yapılmadığı için bilim kurulu ne kararlar aldı yürütme bu kararların ne kadarını uyguladı sorularının yanıtları bilinemedi.

    Şu ya da bu şekilde bugüne gelmiş olduk.

    Bu sürecin son bir yıllık bölümünün önemli başlığı aşılar ve aşılamaydı hiç kuşkusuz.

    Hemen her gün gerek basın toplantıları ve gerekse sosyal medya aracılığıyla aşılanmanın önemine vurgu yaptınız. Yurttaşları aşılanmaya çağırdınız.

    Buna duyarlılıkla karşılık verenlerin yanı sıra aşılanmayı başarılı kılmaya yetmeyecek ölçüde duyarsız davranan vatandaşlarımızın olduğu sayısal verilerden anlaşılmaktadır.

    Bu salgının bir an önce söndürülmesi küresel ve ulusal ölçekte aşılanma oranlarının yükseltilmesine bağlıdır. Küresel ölçekteki başarısızlık apaçık önümüzde durmaktadır. Gereğinden çok aşı edinen, bir tür aşı stokçuluğu yapan varlıklı ülkeler salgınla baş edilememesinde önemli sorumsuzluk sergilediler. Aşı formüllerini paylaşmayarak, aşının birçok merkezde üretimine engel olarak sorumsuzluklarına vicdansızlığı ekledikleri de açıktır bu ülkelerin.  

    Küresel durumu özetledikten sonra ulusal davranma görevimize dönecek olursak!

    Salgının önemli bir toplum sağlığı sorununa dönüştüğünden hareketle aşılama konusunda ülke düzeyinde başarılı olma zorunluluğu içinde olduğumuzu göz ardı edemeyiz.

    Günümüz aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu eğiliminin bundan 6 yıl önce adının önünde savcı unvanı bulunan bir vatandaşımızın Anayasa Mahkemesi’ne başvurusu sonrasında alınan karara dayandığı yadsınmaz bir gerçektir. Anayasa Mahkemesi bu (bence) yanlış kararı aldığında yasamaya bir görev de vermişti. Aşılanma konusunda yurttaşların kafasında oluşması olası kuşkular ve karşıtlıklar o dönemde sıcağı sıcağına yapılacak düzenlemeyle çok da büyümeden giderilebilirdi. O gün göz ardı edilen bu görevin günümüzde kartopu gibi büyüyerek eriştiği büyüklük hepimize ders olmalıdır.

    Toplum sağlığı, bireylerin bilimsel dayanaktan yoksun ve akılcılığı belirsiz “kişisel özgürlük” heveslerine kurban edilmeyecek denli önemli bir kavramdır. Özetle, her gün yurttaşları aşılanmaya çağırmanın ötesine geçmenin zamanı gelmiştir, geçmektedir.

    Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte çıkartılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu salgınların önüne geçilmesi bakımından bugün de geçerliliğini koruyan ilkeler bütünü olarak varlığını sürdürmektedir. Bu yasayla yerel yönetimlere ve kurumlara da önemli görevler yüklenmiştir. Ne yazık ki, bu görevlerin de yerine getirilmediğini üzülerek izliyoruz.

    Son olarak, ülkemizde geliştirilmiş olan Covid 19 aşısı olan TURKOVAC’ı yaptırırken yerli aşı girişimlerinin Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü diriltme yolunda önemli adım olduğunu ifade etmiş olduğunuzu sevinçle karşıladım. On yıl önce varlığına son verilen bu önemli kurumumuzun yeniden yaşama dönmesi son derece önemli bir adım olacaktır. Öngörüldüğü gibi salgınlar bundan sonraki yaşamımızın gündeminde olmayı sürdürecektir. Buna bağlı olarak da aşı üretimi yeteneğimizin diri tutulması yaşamsal önem taşıyacaktır.

    Sayısız sağlık sorunundan birkaçını bilginize sunmuş oldum!

    Yeni yılda bu sorunlara çözüm getirilmesi öncelikli dileğimdir.

    Yeni yıl iyilik, sağlık ve mutluluk getirsin…