• “Yalan uçar ve ardından doğru topallayarak gelir.”

    Jonathan Swift, 1710

    Yalanın Sosyal Medya Serüveni

    Küresel salgın bir başka salgını daha tetikledi. Öteden beri var olan yalan salgını korona salgınıyla birlikte hız kazandı. Jonathan Swift’in özlü sözünün söylendiği yıla bakılırsa yalan salgını hemen her dönemde var olmuş.

    Durum böyle olunca tıpkı bulaşıcı hastalık salgını gibi yalan salgını da bilimsel çalışmaya konu edilmiş.

    Twitter’da 2006-2017 arasında paylaşılan yaklaşık 126.000 konu başlığı çalışmaya alınmış. Çalışma kapsamındaki iletiler 3 milyon kişi tarafından 4.5 milyon kez paylaşılmış.

    İletilerdeki bilgilerin doğruluğu/yanlışlığı 6 bağımsız kurum tarafından denetlenmiş ve böylelikle yargıya varılmış. Söz konusu kurumlar incelemeleri sonucunda iletilerdeki bilgilerin doğruluğu/yanlışlığı üzerine % 95-98 oranında uzlaşmışlar.

    Yanlış bilgi içeren iletilerin çok daha uzağa, çok daha derine, çok daha hızlı ve çok daha fazla kişiye yayıldığı saptanmış.

    İletileri yayanlarla ilgili bir başka önemli ayrıntı isebu türden paylaşımları yapanların yeni bilgiler/gelişmeler paylaştıkları duyumsaması içinde olmalarıymış. Başka deyişle, yaptıklarından rahatsızlık duymak bir yana özgün paylaşımdan kaynaklanan onur ve gurur duygusu içindelermiş

    Yanlış bilgi içeriği korku, tiksinti ve şaşırtıyla karşılık bulurken doğru bilgi içerikli paylaşımlarınsa beklentiye, üzüntüye, sevince ve güven duygusunun pekişmesine yol açtığı görülmüş.

    Bir başka önemli sonuca robot-insan karşılaştırması üzerinden varılmış. Robotlar yanlış ve doğru bilgi içeriklerini ayrımsız eşit hızla yayarken, insanların yanlış bilgi içeriğini daha hızlı yaydıkları saptanmış. İnsanın yanlış bilgiyi yaymada önemli bir öndelik gösterdiği görülmüş.

    Twitter için yapılan bir örnekleme oldukça ilginç sonuçlar koymuş ortaya.

    “A”paylaşımının 10 ayrı birey tarafından retweet edilmeksizin paylaşılması sonucunda her birinin 1 birim büyüklüğünde 10 olguya denk düştüğü belirlenmiş. Buna karşılık ”B”paylaşımı 10 ayrı kişi tarafından tweetlenip 100 kez retweet yapıldığında birim büyüklüğünün 100’e eriştiği anlaşılmış.

    Bu veriden çıkartılacak önemli sonuç çok sayıda bağımsız paylaşımcıdan daha az sayıda ama izleyicisi, retweetleyicisi çok odağın yalan salgınında çok daha etkin rol oynayabildiğidir.

    Güncel küresel salgında yaşanan da budur. Az sayıda olmakla birlikte hem çok takipçisihem de çok paylaşıcısı olan odaklar baş edilmesi güç bir halk sağlığı sorununun büyümesine katkıda bulunmaktadır.

    Yapılan çalışmalar doğru içerikli bilgilerin en fazla 1000 kişiye ulaşabildiğini gösterirken, yanlış içeriklilerin eriştiği kişi sayısının 1000-100.000 arasında değiştiğini göstermiş. Başka şekilde ifadeyle doğru bilginin 1500 kişiye erişimi yanlışın aynı sayıda bireye ulaşması için gereken zamanın 6 katını gerektirmiş. Yine, doğru bilgi 10 birim derinliğin ötesine geçemezken yanlış bilginin 19 birim derinliğe doğrunun 10 katı hızla eriştiği gösterilmiş.

    Bu arada, yanlış bilgi içeren paylaşımların doğru bilgi içerenlere göre % 70 daha fazla sayıda retweetlendiği de yapılan çalışmayla doğrulanmış.

    Özellikle sanal hesap olarak da bilinen çok izleyicili olduğu izlenimi veren yöntemlerin yanlış haber yaygınlığında yüksek payı olduğu göz ardı edilmemelidir. Yanlış haber yaymayı amaçlayanların neredeyse hiç aklından çıkmayan bu yöntemin doğru haber yaymayı değil paylaşmayı alışkanlık edinmişlerin aklından bile geçmediği de gerçektir. Başka deyişle yanlış bilgi yayanlar çok daha örgütlü ve tasarlıdır.

    Bir yerde, yanlış bilginin virüse eşdeğer yaygınlığa sahip olduğunu okumuştum. Güncel küresel salgın da virüs kaynaklı olduğuna göre yanlış bilginin yayılmada virüsle yarışmakta olduğu ve kimi koşullarda onu bile geçtiği kolaylıkla söylenebilir.

    İletişim kolaylığının doğruyu, akılcı ve bilimsel olanı değil de yanlışı, akıldışı ve bilim dışı olanı yaymada önemli etkisi olduğunun ortaya çıkmış olması korkunç ve bir o kadar düşündürücü bir durum olsa gerektir.

    Yalan salgınının günümüz küresel salgınının yanı sıra terör ve doğal yıkımlar başta olmak üzere bir dizi önemli başlıkta her an patlamaya hazır olduğuna içinde bulunduğumuz dönemde yakından tanıklık etmekteyiz.

    Yalanın virüs kadar hızlı yayıldığı günümüz koşullarında üzerinde durulmayı hak eden bir sorunla karşı karşıya olduğumuz kuşkusuzdur.

    Bu saptamadan sonra yazıyı bir olumlu örnekle sürdürmekte yarar var.

    Finlandiya Deneyimi

    Finlandiya’da bir gazeteci geçtiğimiz aylarda attığı bir tweetle çoğu bilimsel araştırmanın anlamsız içeriğe sahip olduğunu ileri sürer. Bu ve benzeri araştırmaların kamu kaynaklarınca desteklenmesine son verilmesi gerektiğini ekler sözlerine.

    Bu, gerçekleri ters yüz etmekle kalmayan kışkırtıcılık da içeren paylaşım sonrasında Fin akademik çevreleri sağduyulu davranarak akademisyenlerin “araştırıyorum”hashtagli paylaşımlar yapmalarının yararlı olacağını düşünürler.

    Bu doğrultuda paylaşımlar yapmaya başlarlar. Araştırıyorumhashtagli paylaşımların sayısı kısa süre içinde 10.000’e ulaşır. Finlandiya nüfusunun 5.5 milyon olduğu düşünüldüğünde erişilen sayının etkileyici olduğu kuşkusuzdur. Paylaşımların sayısı Finlandiya’da 3. sıraya çıkarak da önemli bir başarı yakalamıştır.

    Bu yolla asıl başarı siyaset karşısında elde edilmiştir. Tepkilerin çokluğu karşısında Fin hükümeti bilimsel araştırma fonlarındaki kesinti tasarısını geri çekmiştir.

    Son Söz

    Kıssadan hisse çıkartmak gerekirse sosyal medya trollerinin herhangi bir konuda sergilediği olumsuzluk tablosunun aynı ortamda gösterilecek tepkiyle sönümlenmesinin olanaklı olduğu anlaşılmıştır bu deneyimle.

    Akıldan, bilimden ve doğrudan yana olanlar da en az yanlıştan, akıl ve bilimdışılıktan yana olanlar kadar özgüvenli ve örgütlü olmak zorundadır.

    İsmet İnönü’nün“Namuslular da en az namus yoksunları kadar özgüvenli olmalıdır!”sözleri unutulmamalıdır.

    Yazının sonunda bir önemli noktaya daha değinmekte yarar var. İçinde bulunduğumuz yılın başında bu köşede yayımlanan yazımda Cehalet Bilimi (Agnotoloji)’nden söz etmiştim. Cehalet Bilimi üzerinden yaşamını kazanan hatta bununla da yetinmeyip servet edinen kişilerin varlığından hepimiz haberdarız. Sosyal medya üzerinden yürütülen çalışmalarla cehalet bilimi üzerinden kazanç sağlamanın olanaklı duruma getirildiği, kolaylaştırıldığı açıktır.  Az sayıda kişi kazanç sağlarken onlara katılan bu eylemden çıkarı olmayan pek çok kişinin bu kirli ve kabul edilemez kurguya gönüllü olduğu ürpertiyle izlenmektedir.

    http://dagarcikturkiye.com/2021/02/01/cehalet-bilimi/

    Kaynakça :

    https://www.science.org/doi/10.1126/science.aap9559

  • Salgın doludizgin yol almayı sürdürüyor. Önceki pek çok salgın kadar can almayacak olsa bile Covid 19’un insanlık tarihine önemli bir sayfa ekleyeceği kuşkusuzdur. İkinci yılı doldurmaya gün saydığımız şu sıralarda salgının gerilemesine ilişkin en küçük veri olmadığını kaygıyla söyleyebiliriz.

    Her şeyden önce varyant gelişimini, canlılığın değişmez yasası sayacağımız evrimin önemli sonucu olarak görmemiz gerekir. Her ne kadar şimdilik virüs kendisi dışındaki canlılar yararına olmasa da bu evrimleşmenin bir şekilde virüsün zararına gelişmesi ve böylelikle salgının sonunu getirmesi de olasıdır.

    Bu gelişmenin yolunu gözlemek yerine salgına karşı tıbbi olmayan önlemleri, başka deyişle MASKE-TOPLUMSAL MESAFE-TEMİZLİK üçlüsünü ikilemsiz şekilde yaşamımızın bir parçası olarak görmemiz zorunluluk olmayı sürdürmektedir.

    Diğer yandan, tüm zamanların en önemli buluşlarından olan AŞI da salgından korunmadaki önemli diğer gereçtir. Aşı bağlamında son bir yıldır yaşananların da insanlık tarihinin utanç sayfalarında yer alacağı kesindir. Yalan, yanlış ve karartıcı bilgi yayılımı önde gelen sorun olmayı sürdürüyor. Bu konuyu kendisine amaç ve hedef edinmiş olan, bir şekilde bundan çıkarı bulunanlara azımsanmayacak sayıda gönüllü ordusunun amaçsızca katıldığını görmek de ayrıca üzüntü kaynağıdır.

    DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından Omikron adı konan son varyant öncekilerde olduğu gibi kimi kaygıların yinelenmesine neden oldu. Bu kaygılar şu şekilde özetlenebilir :

    • Omikron varyantı daha BULAŞICI mı?
    • Omikron varyantı daha (ağır) HASTALANDIRICI mı?
    • Omikron varyantı elimizdeki aşıların koruyuculuğunu boşa çıkarmada daha yetenekli mi?

    Her üç ölçüt de önemli ve anlamlıdır. Daha fazla insanın daha ağır hastalanması daha fazla ölüme yol açacağı gibi sağlık sisteminin sürdürülebilirliğine olumsuz etkisiyle de kendisini gösterecektir. Eldeki aşıların koruyuculuğunun ortadan kalkması da aşı konusunda bugüne kadarki çabaların sıfırlanması anlamına geleceği için ayrıca önem taşıyacaktır.

    Küreselcilik savunucularının her fırsatta başvurdukları “küreselleşmeyle yerküre büyükçe bir köye dönüştü” söylemi Covid 19 salgınıyla sınanan bir saptamaya dönüşmüş oldu. Salgın penceresinden bakıldığında bu saptamanın başka hiçbir açıdan olmadığı kadar doğru olduğu ortaya çıktı.

    Omikron varyantının doğrulanmasıyla birlikte Vahşi Batılı-Kuzeyli ülkelerin Afrika ülkelerine yönelik yolculuk kısıtlaması kararları gülünç bir olgu olarak geçti tarihe. Omikron varyantına bağlı olguların bu kararları alan ülkelerde saptanmış olması bu duruma ilişkin önemli bir veri sayılmalıdır. Zaten topraklarınızda olan olguları yolculuk kısıtlamasıyla engellemeniz olanaksızdır. Bu kararın düşündürdüğü önemli bir başka nokta ise varlıklı ve gönençli ülkelerin hemen her fırsatta ayrımcı ve yalıtıcı yaklaşım dürtüsünü devinime geçirmekte sakınca görmemeleridir.

    Aşılama başladığında kimi varlıklı ülkelerin yurttaş başına 10 doza varan aşı edinme açgözlülüğü sergilemesinin çok da işe yaramayacağı bilim insanlarınca pek çok kez dile getirilmişti. Küresel salgının yöresel düşünceyle ve benmerkezcilikle aşılamayacağı oldukça açıktı.

    Biri diğerini izleyen varyantlar bir yandan evrim gerçeğini gözümüzün içine sokarken diğer yandan da insanlığa salgınla böyle baş edilmez uyarısı gibiydi.

    Omikron varyantına ilişkin az önce değindiğimiz üçlü kaygının gerçekliği önümüzdeki kısa süre içinde ortaya çıkacaktır. Her şey bir yana. Virüsün omikron varyantında diken proteininde 32 mutasyonun varlığı saptanmış. Bu sıra dışı ve beklenmedik durum bilim insanlarını fazlasıyla şaşırtmış durumdadır.

    Küresel salgının merkezi konumuna kısa süre içinde yeniden yerleşen varlıklı ve gönençli dünyanın şapkasını önüne koyup düşünmesi ve gereğini yapması için bir fırsat daha çıkmıştır önüne.

    Aşağıdaki bağlantıdan ayrıntılarına erişilebilir. Küresel ölçekteki aşılama sayısı dünya nüfusunu henüz yakalamış gibidir. Bir bu kadarına daha gereksinim olduğu açıktır. Ancak, ülke ve anakara temelli incelemede aşıyla tanışmamış sayısız ülke ve insan olduğu da ortadadır.

    https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-56025069

    Aşı üretimindeki güçlükler bir yana aşının eşitlikçi, adaletli ve hakkaniyetli paylaşımı konusundaki duvarlar aşılmadıkça salgınla baş etmede dört gözle bekleyeceğimiz gelişme virüsün kendi zararına ve dolayısıyla insan yararına varyant üretmesi olmayı sürdürecektir.

    Önceki varyantlar anlatamadı insanlığa yapması gerekeni. Bakalım omikron başarılı olabilecek mi bu konuda?

    Aşılama konusundaki eksiklikler ve gecikmelerin varyant gelişimine de olası katkısı akıldan çıkartılmasın!

    https://www.veryansintv.com/omikron-basarili-olabilecek-mi

  • Salgının engel olduğu etkinliklerden birisi de gezme görme üzerine olanlardı. Vazgeçilmez şekilde baskılanan bu etkinliklerin tümüyle açıldığı söylenemez. Bireysel girişimler bir şekilde gerçekleştirilebilir olduğu için İzmir’den Birgi’ye günübirlik gezi çekici geldi. Yakınımızdaki güzelliklere yönelmeyi aklımıza getirmesi bakımından olumlu sonuç yarattı diyebiliriz salgın için.

    Birgi, İzmir’e 125 kilometre uzaklıkta. Anadolu’daki sayısız başkentten birisi olarak günümüzde Ödemiş’in mahallesi olmak biraz burukluk yaratsa da korunma açısından olumlu bir etki yaratıyor bu durum.

    Yunanca Pyrgion dilimize de uyacak şekilde Birgi’ye dönüşmüş. Pyrgion, burç, kale yeri demek. Roma dönemine uzanan bir tarihi var. Başkentliğini ise Aydınoğulları beyliğine borçlu.

    Birgi olabildiğince korunmuş olan tarihsel ve doğal dokusuyla insanın içini ferahlatan bir yurt köşesi. Tarihin, doğanın ve kültürün yağma ve talana uğradığı ülkemizde azımsanmayacak bir olumluluk.

    İki saati bulan bir karayolu yolculuğuyla ulaştık Birgi’ye. Otoyolda başlayan yolculuğumuz çift yolla sürdü. Eski köy yollarından hallice olanıyla sonlandı.

    Tarım ve hayvancılık üretiminin ülke yönetimi eliyle çökertildiği günümüzde yol boyunca gördüklerimiz de içimizi ısıttı. Tarım, hayvancılık, fidancılık ve çiçekçilik olanca gücüyle varlığını korumaktaydı İzmir ilinin güney kırsalında.

    Az önce de değindiğimiz gibi Birgi günümüzde Ödemiş ilçesinin mahallesi.

    Birgi Frig, Lidya, Pers, Pergamon ve Roma egemenliğine sahne olmuş.

    Aydınoğulları beyliğine 1308’de başkent olmak tarihinin en saygın ve öne çıkan özelliği olmuş. 1426’da kalıcı olarak Osmanlı egemenliğine girmiş.

    Birgi’de varlığını sürdüren tarihsel yerler ve özgün mimarlık ürünü konutlar da Aydınoğulları ve Osmanlı döneminden kalma.

    Özgün yapısı ve özellikleri pek çok filme ve televizyon dizisine ev sahipliği yapma şansı vermiş Birgi’ye. Bir kasım gününde küçük çaplı da olsa turların ve bizim gibi bireysel gezginlerin varlığı bu tanınmışlıktan kaynaklanıyordu olasılıkla.

    Birgi’de görülecek yerler ortadaki akarsuyun iki yanında sıralanmış durumda.

    Taşköprü

    Bu bölgede yapılacak kısa bir yürüyüş geçmişe yolculuk da sayabileceğimiz keyifli bir yolculuğa çıkmak demek.

    Ümmü Sultan Türbesi Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından kız kardeşi Sultan Şah için 1310’da yaptırılmış. Birgi’deki en eski yapıtlardan birisi.
    Güdük Minare Mescidi XIV. yüzyıldan kalma olduğu sanılıyor
    Bakım ve onarım nedeniyle ziyarete kapalı olan Çakırağa Konağı Birgi’nin önemli yapılarından

    Bu arada, kestane şekerinden lokuma, baldan cevize ve yaban yemişlerine varıncaya değil pek çok yöresel lezzet de beğeninize sunuluyor.

    Birgi’nin 2012’de UNESCO Geçici Miras Listesi’ne yazıldığını ekleyelim.

  • Başlıkta bugünle ilişkilendirilebilecek tek kavram liradır. (Türk lirası yazmaya elim varmadığı için lira deyip geçiştiriyorum. Bir bakıma kendimi kandırıyorum da denebilir)

    Liranın değeri ne zaman düşmeye başladı diye sorsalar Türk askerinin değeri 23 sente düştüğü gün diye yanıtlarım. Belki de değeri ilk düşen değerlimizdir Türk askeri, Mehmetçik!

    On yılı aşkın süre cepheden cepheye koşan, vatan uğruna kan, can veren ve hatta tükense de üreten Türk askeri.

    İkinci Dünya Savaşı’nın bile dışında kalabilen ama Kore’de ölüme gönderilen Türk askeri. Emperyal ağalarına ucuza sunulan Türk askeri.

    Her şey demokrasi tutkumuzun depreşmesiyle başladı. Atatürk’ün sağlığında iki kez önü kesilen demokrasi görünümlü yobazlığı durduracak bir Atatürk yoktu artık. Savaştan uzak kalıp da sağkalan Türk askeri Kore’de ucuza tüketilecek ve tükenme sırası Ata’nın Türkiyesi’ne gelecekti. Kore’de ucuza ölerek yok olan Türk askeriydi. Oltaya takılan balık ise Türkiye oldu.

    Bugünlerde biri diğerini izleyen karanlık günlerin öyküsü o zaman yazıldı.

    Sırtını küresel ağalara dayayıp kalkınma düşleri görenleri bugünlerde “kahramanlıkla” bile ödüllendirdik. Yazının bu bölümünü okuyacak kimi savcıların (Cumhuriyet sanını esirgiyorum onlardan) “anıya saygısızlık” görüp harekete geçmeleri uzak olasılık sayılmaz. Ama, suç benim değil. Tarihte yaşananın.

    Her neyse sürdürelim.

    Her mahallede bir milyoner yaratmayı hedefleyen pek demokrat siyasi çılgınlıktan zeytinyağı da basma da payına düşeni aldı.

    Askerimizi ucuza verip yattığımız yerden kalkınacaktık. Varsıllığa ulaşıp dillere destan öykülere konu olacaktık.

    Elbette, hiç birisi rastlantı değildi.

    Halk müziği ustalarımızdan birisine

    “Zeytinyağlı yiyemem aman,

    Basma da fistan giyemem aman!” diye türkü bile yaktıran güç vardı karşımızda.

    Çocukluk yıllarımdan anımsarım!

    Mısırözü yağı “kalp dostu” diye tanıtılmıştı. İlkokulda Amerikan yardımı, insanın burnunun direğini kıracak türden kokusuyla belleğimize çakılan yağ ve unla yapılmış hamur işlerini tatmışlığımız var.

    Al mısırı, kullanma süresi geçmiş unu, yağı!

    Ver zeytinyağını, basmayı!

    Daha Türkçesi!

    Al bağımlılığı, ver bağımsızlığı!

    Gıda Emperyalizmine değinen Osman Nuri Koçtürk’ü dinlemedik! Ona hak ettiği değeri vermedik.

    Sonuç?

    Çöken tarım ve hayvancılık!

    Yitirilen gıda egemenliği!

    Çok değil 40 yıl önce besin üretimi bakımından dünyanın kendine yeten 7 ülkesinden biri olan Türkiye az önce andığımız değiş tokuş sonrasında bu ayrıcalığını hızla yitirdi. Bugün milyar dolarları besin için harcama noktasına sürüklendi. Bin bir çabayla denizden toprak kazanan Hollanda’nın yıllık tarım ve hayvancılık gelirinin 50 milyar doları aşkın olduğunu belirtmekle yetiniyorum.

    Çökmüş tarım ve hayvancılık, harcama kalemi olmasının ötesinde sonu açlıkla bitecek olan besin krizinin habercisi sayılmalıdır. Küresel salgının başında ilk iş olarak tahıl ve pirinç dışsatımını durduran Rusya ve Vietnam’ın yaptığına anlam biçecek derinlikte yöneticimiz çıkmadı. Çıksa da çok geçti. Tarım ve hayvancılığı bugün ayağa kaldırmaya karar verseniz sonuç almanız yıllarınızı alır(dı).

    Gelelim liraya!

    Son 40 yılı iyi anımsıyorum. Öncesini de pek çok kaynaktan okumuşluğum var!

    Her 7-10 yılda bir döviz krizi yaşadı Türkiye!

    Her krizde basının karşısına asık suratla çıkan yetkililer acı ilâcın gerekliliğini bir güzel anlattıktan sonra sıra devalüasyonu açıklamaya gelirdi. Böylelikle dövizin vardığı noktayla yoksullaşmamız belirlenmiş olurdu.

    Bir şekilde kara günler geride kalırken bir sonraki krizin enerjisi birikmeye başlardı bile.

    Birkaç gündür ya da haftadır değil birkaç aydır devalüasyon yapılıyor Türkiye’de. Öncekilerden tek farkı yaşananın adının konmamış olmasıdır.

    “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler” diyen şaire öykünüp şöyle yazabilirim.

    Bütün değerler aynı hızla dibe vuruyordu sonunculuk liranın oldu.

    Bugünlerde bilmem kaçıncısı yaşanan kara günlerin başlangıcını 23 sentlik askerde aramak gerekirdi. O yapılmadığı (ya da yeterince yapılmadığı) için bugünlerde bir kez daha yoksullaşıyoruz. Ülke varlıklarının % 54’ünü elinde tutan en üst % 1’lik gelir grubunun tuzu kurudur. Onlara birkaç puan daha eklenebilir en fazla.

    Geriye kalanların kan ağladığı günlerden geçiyoruz.

    Kısa sürede sonlanmayacak yaşadıklarımız.

    İflaslar, işsizlik, perişanlık izleyecek bugünleri.

    Açlık yaşanmazsa yine de şanslı sayacağız kendimizi.

    Ülkesini kurtaran, kuran, devrimleri yapan askerini ucuza satanların başına gelebilirdi tüm bunlar.

    Nerde o günler…

    “Etme bulma dünyası” anlayacağınız…

    Hepimize geçmiş olsun desem neye yarar?

    Aynı şeyi yaparak farklı sonuç alma aptallığı sürdürüldükçe…

  • Her yılın 24 Kasım günü kutladığımız Öğretmenler Günü de Ata’dan bize sayısız armağandan birisidir.

    Atatürk, BAŞÖĞRETMEN sıfatını sonuna dek hak etmiştir. Simgesel bir yakıştırma olmaktan çok eylemli bir etkinliğin ürünüdür onun başöğretmenliği.

    Kurtuluş Savaşı’nın sonucunun kestirilemediği, Kütahya-Eskişehir Savaşları sırasında Atatürk’ün maarif kongresini toplama ileri görüşlülüğü sergilediği bilinir. O sırada kendisine “çılgınlık” yakıştırması yapılmış olması da hiç birimizi şaşırtmaz. Sayamayacağımız kadar çok çılgınlıklarından yalnızca birisidir.

    Yazı Devrimi’ni kara tahtanın başına geçerek başlatandır! Böylece millete öğretmenlik yaparak öğretmenleri yüreklendirmiştir, özendirmiştir.

    Geometri kitabını yazarak o zamana dek dilimizin bile zor döndüğü Osmanlıca terimleri Türkçeleştirendir. Böylece anlamayı, anlaşılmayı kolaylaştırırken dilde özleşmenin yolunu açandır.

    Yurttaşlık Bilgisi kitabını yazarak da her şeyin üzerinde değer verdiği milletine birey, yurttaş olmanın anlamını ve önemini kavratandır.

    Başöğretmenliği yeri geldiğinde bir lisede ya da fakültede derse bir öğrenci gibi katılmasına engel olmamıştır.

    Yükselmenin, ileri gitmenin ve çağdaş uygarlığı yakalamanın olduğu gibi alıp uygulamaktan çok özümsemekten ve eğitim, öğretimden geçtiğini en iyi bilendir.

    Ölümüne sayılı dakikalar kalmışken “dilim, dilim ah efendim!” diye sayıkladığı söylenir.

    En değerli kültürel varlığımız olan Türkçe’yi ölüme giderken bile sayıklaması hiç şaşırtıcı değildir yaşamı ve yaptıkları irdelendiğinde.

    Başöğretmene saygıyla!

    Elleri öpülesi öğretmenlerimizin günü kutlu olsun!

  • İklim ağıryıkımının kapımıza dayandığının iyice kavrandığı şu günlerde COP 26 iklim doruğunda pek çok şeyin konuşulduğu, kimi kararlar alındığı anlaşılıyor. Bu kararların yaşama geçsin diye mi yoksa dostlar alışverişte görsün diye mi alındığını zaman gösterecek. Ancak, kimileri şimdiden bu kararların uygulanamaz olduğunu söylemeye başladılar bile.

    Bazı uzmanlar bu ve benzeri iklim doruklarının soruna odaklanmaktan çok küresel ölçekteki güç savaşlarının aracına dönüştürüldüğünü bile ileri sürüyorlar.

    CO2 salınımı, sera etkisi ve fosil yakıtlar üzerinden sürdürülen tartışmaların ne denli gerçekçi olduğunu sorgulamakta yarar var.

    Örneğin, pek çok şey tartışılırken otomotiv endüstrisine yeterince odaklanılıyor mu?

    Motorini yasaklama, elektrikli otoları özendirme ekseninde yürüyen tartışmalar bir önemli noktayı gözden kaçırıyor. Elektrik nasıl üretiliyor sorusu sorulmazsa eksik kalır. Bu soru akla mı getirilemiyor? Yoksa, küresel ölçekte güçlü ve egemen otomotiv endüstrisinin engellemesi mi var?

    Neden her ne olursa olsun insanlık yalnızca iklim ağıryıkımı açısından değil trafik yoğunluğu, park yeri kıtlığı ve benzeri gerekçelerle de taşıtsız yaşama doğru yol almak zorunda. Bu gerekliliğe ilişkin sesler kısık olsa da taşıtsız bir geleceğe ilişkin tasarımlar eksik değildir.

    O tasarımlardan birisi İngiltere’de uygulanmış. Başkent Londra’nın Hounslow ilçesinde insanların taşıtsız devinimine ilişkin bir tasarım, oyuna dönüştürülerek yaşama geçirilmiş. 2019 yılında 1.5 ay süreyle yapılan uygulama hem insan hem de gezegen sağlığı bakımından çarpıcı sonuçlara yol açmış.

    İlçenin belirli yerlerine konan kutucuklara ellerindeki kartları okutan yürüyen ya da bisiklete binen Hounslowlular böylelikle bir yandan puan biriktirirken diğer yandan da uygulamaya ilişkin kayıt oluşmasını sağlamışlar. Biriktirilen puanlar sonuçta simgesel olsa da kimi armağanlara dönüşmüş.

    60-69 yaş grubundan bir katılımcı alışılmıştan daha fazla yürüdüğünü ifade etmiş. Böylelikle yaşadığı ilçenin daha önce hiç geçmediği yollarından geçtiğini, hiç görmediği yerlerini gördüğünü eklemiş sözlerine.

    Bu oyunlaştırılmış etkinliğe Hounslow’un toplam nüfusunun % 9.6’sına denk düşen 28.219 kişi katılmış ve toplamda 96.849 mil yürümüş. Bu etkinlikte kutucuklara 638.697 kez kart okutulmuş.

    Bu oyun sonrasında bedensel etkinliği olmayan gruptaki (haftada 30 dakikadan daha kısa süreli bedensel etkinlik) insanların oranı % 25’ten % 18’e gerilemiş. Haftalık bedensel etkinlik süresi 150 dakika ve üzerinde olanların oranı ise yine bu oyundan sonra % 62’den % 75’e çıkmış.

    30-39 yaş grubundan bir kadın katılımcı oyunun çocukları özellikle etkilediğini söylemiş. Hatta, çocuklarının okula artık arabayla gitmek istemediklerini de eklemiş.

    Uygulama sırasında bir ana caddede otomobil ve ticari araç sayısı öncekine göre % 53 oranında azalma göstermiş.

    Etkileşimli oyun aracılığıyla özellikle özel taşıt kullanımını toplumsal statü göstergesi olarak algılayanların taşıt kullanımından uzak tutulmuş olması önemli bir sonuç olarak saptanmış.

    30-39 yaş grubundan bir kadın katılımcı özel taşıt kullanımı yerine yürümeyi seçtiğini ve bu eylemi fazlasıyla benimseyerek her seferinde yürüdüğü yolu uzattığını ifade etmiş.

    Sınırlı süreli ve bir ilçeyle sınırlı etkileşimli oyunun yürüyüş ve bisiklet kullanımını özendirdiği anlaşılmaktadır. Bu yolla, alışkanlıklara ve saplantıya dayalı özel taşıt kullanımının önüne geçilmesi olası görünmektedir.

    Bu arada bir başka yazı ilişti gözüme. Yine İngiltere’den, bu kez Birmingham’dandı haber. Birmingham’da alınan bir kararla kenti çevreleyen yolun taşıt trafiğine kapatılması gündeme alınmış. Böylece, bir yandan trafik sorununa çözüm getirilirken diğer yandan da bu yoldaki yaya ve bisikletli güvenliğinin artırılması amaçlanmış.

    Bundan birkaç yıl önce Oslo ve Madrid merkezine özel taşıt girmesinin yasaklandığını okumuştum.

    Bu yazıya konu olan örnekler bile insanlığın içine düştüğü durumda çözümü taşıtsız yaşamda aradığı düşüncesini destekler niteliktedir. Daha az taşıt daha sağlıklı kent ve daha sağlıklı toplum anlamına geliyor.

    Küresel eğilim bu yönde olduğuna göre Türkiye’nin kendi otomobilini yapma doğrultusundaki çabalar nasıl değerlendirilmeli? Son kullanma tarihi geçmiş bir aygıtı üretmeye çalışmak ve bu amaçla yatırım yapmak ne denli akılcı? Hele hele insanlara taşıttan vazgeçmelerinin öğütlendiği çağda.

    İklim ağıryıkımına karşı geliştirilmesi gereken eylemlerden önceliklisi ve önemlisi olan taşıtsız yaşamdır. Çeşitli gerekçelerle göz ardı edilen bu davranış biçiminin yerel ve genel yönetimlerce özendirilmesi yaşamsal öneme sahiptir dersek abartmış olmayız.

    Kaynakça :

  • Ekvador’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculuk yapalım bu yazıda. İlk bakışta biri diğerine son derece uzak bu iki ülke arasında bağ kurmak neredeyse olanaksızdır. Yine de deneyelim!

    Latin Amerika!

    İnsanlık tarihinin gördüğü, görebileceği sayısız acıyı yaşamış anakara.

    Uzun yıllar boyunca payına düşen “arka bahçe” ya da “muz cumhuriyeti” nitelemelerinden kurtulma fırsatı yakaladı.

    Hugo Chavez, Jose Mujica, Evo Morales ve Ekvador’da Rafael Correa bu ışıltılı dönemin önde gelen adları olmuşlardı.

    Bu adlar arasında çok da tanınmış olmayan Correa Ekvador’da halkın % 82’sinin desteklediği bir anayasa değişikliğiyle de perçinlemişti başarısını. Correa anayasa gereği katılamadığı başkanlık seçimlerinde yardımcısı şimdiki başkan Lenin Moreno’yu desteklemişti. Beklendiği gibi Lenin 2017 seçimlerinde başkan seçilmişti.

    Correa-Moreno

    Yeni başkanın öncekinin izinden gideceği beklentisiyle aşağıdaki bağlantıdan erişilebilecek bir yazı bile yazmışım.

    Sürdürmeden önce okurdan özür dileme görevini yerine getirmek isterim. Correa’nın yardımcısının, adını lekelercesine farklı bir yol izleyeceğini öngöremezdim. Latin Amerika’nın ABD yörüngesinden kurtulma sürecinde önemli çıkış yapan ve ilerleme sağlayan Ekvador bugünlerde adı Lenin, içi Biden olan birisince yeniden arka bahçeliğe sürükleniyor. Lenin Moreno girdiği ilk seçimde ülkenin en varsıl kişisine karşı utku kazanmıştı. Amerikancı olduğu bilinen bu kişi Ekvador devlet başkanlığı koltuğundan uzak kalsa da Ekvador Amerikancı yörüngeye geri döndü. Tam bir “bizler (iktidarın) uzağında olsak da fikirlerimiz iktidarda” durumu.

    Emperyalizmin en büyük başarısıdır ülkelerdeki siyaseti denetim altına alabilmek.

    Biri diğerinin karşıtı gibi görünen siyasi güçlerin aynı merkezden yönetilebilmesi dünyada ve ülkemizde “siyasi aynılaşma” olgusunu doğurmuş gibidir.

    Sözü Türkiye’ye getirmek gerekirse!

    Haftanın Salı günlerine sığdırılan ateşli siyasi atışmalar bir yana bırakıldığında Türk Siyaseti şu şekilde özetlenebilir :

    “ÇOK PARTİ + İKİ İTTİFAK + TEK SEÇENEK”

    Türkiye’de iktidarı elinde tutan oluşum iktidarını sürdürebilmek için ABD’yle arasını düzeltmenin yollarını arıyor. Ne istense verecek kıvamda.

    Muhalefet çok mu farklı?

    İktidara giden yolun ABD desteğinden geçtiği özümsenmiş. Emperyalizmin tüm öğeleri ve aygıtları dostlar listesine yazılmış. Muhalefetin dostlar listesine bakmak ne demek istediğimi anlatmama yardımcı olacaktır.

    İktidar İskilipli Atıf’a göz mü kırptı?

    Karşılığı Çerkez Ethem çıkışıyla veriliyor.

    İktidar Dersim Katliamı diyerek İngiliz işbirlikçisi feodal beye saygınlığını verelim mi dedi? Muhalefet atik davranıp Dersimli oluverdi.

    Helalleşme zırvası her şeyin üzerine tüy dikti!

    Cumhuriyetçi, Atatürkçü kitlelerin desteğiyle var olan kurucu parti yıkıcı odağa dönüşüyor!

    Anlaşıldığı kadarı ile emperyalizm Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkımını siyasi elbirliğiyle yaptırma konusunda önemli yol almış durumda.

    Burada Hacivat-Karagöz kavgasının ardına saklananların Cumhuriyet yıkıcılığı konusunda uzlaşı içinde oldukları açık seçik ortadadır.

    Biz seçmenlere sorulan soru şudur!

    Yıkılan Cumhuriyet’in yerine konacak yenisi Muhafazakâr mı olsun yoksa Liberal mi?

    Dedelerinin mezar taşlarını okumak isteyenler, dinlerine zarar gelmesin diyenlerin tarafı belli!

    İzmir Kordon’unda rakı-balık keyfi sürsün de ne olursa olsun diyenlerin tarafı da belli. Zaten başka seçenek yok!

    Emperyal savaş gemileri Karadeniz’de cirit atsın!

    Türk askeri 23 sent karşılığında emperyalin koruyucu, kollayıcı gücü olsun!

    Truva atları kullanarak her dönemde çıkarlarını koruyabilen emperyalizm bir kez daha başarmıştır.

    Ekvador’dan Türkiye’ye uzanan deneyimin gösterdiği budur.

    Bu oyun bozulur mu?

    Elbette bozulur.

    İstediğimiz de budur!

    Arka bahçe olmaktan çıkmak için önemli adımlar atabilmiş Correa’nın yardımcısı bile devşirilebilmişse, Cumhuriyet’i kuran parti yıkıcıların egemenliği altına girmişse içimizin kararması olağan.

    Bu iç karartıcı görünüm ve ortam değişene dek bıkıp usanmadan mücadele sürecek!

  • Yazının başlığındaki 2 ad nasıl bir araya geldi? Bellek yoklaması sonuç verebilir. Ancak, insan belleğinin unutmakla engelli olduğu düşünüldüğünde sonuçsuz da kalabilir. Belgelikse şaşmaz şekilde anımsar olanı biteni.

    Tarih : 28 Ocak 1982

    Yer : Los Angeles

    Türkiye Cumhuriyeti Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan için sıradan bir gün başlamış gibidir. Hemen her zaman olduğu gibi arabasıyla işine gidecektir. Sıradan gibi görünen gün Kemal Arıkan trafik ışıklarında durduğunda kana bulanır. Hampig Sasunyan suç ortağı Krikor Saliba ile birlikte önceden tanışık olmadığı, arasında hiçbir kişisel anlaşmazlık bulunmadığı kesin olan Arıkan’ı şehit eder. Suç ortağı hızla kayıplara karışır. ABD’yi terk etmiştir. Daha sonra Lübnan iç savaşında yaşamını yitirdiği anlaşılır. Su testisi su yolunda kırılmıştır.

    Sasunyan ise yakalanır. Yargılaması 2 yıl içinde tamamlanarak af yolu kapalı olmak koşuluyla yaşam boyu hapis yaptırımına uğratılır.

    Aradan 34 yıl geçmiştir.

    2016’da Sasunyan tarafı af arayışlarına başlamıştır. İlk başvurusu Kaliforniya valisince uygun görülmez. Üst mahkeme valinin kararını hukuka aykırı bulur. Çabalarını sürdüren Sasunyan 2021’de muradına erişir. Alçakça insan öldüren terör suçlusu “özgürlükler ülkesi”nin namına yaraşırcasına salıverilir. İlginç bir ayrıntı! Salıverilen Sasunyan ABD sınırlarının dışına çıkartılır. Belli ki, Sasunyan tehlikeli bir kişidir. ABD’de öncekiyle bağlantılı eylemlilik içinde olmasından kuşku duyularak ülke dışına çıkartılmıştır. Tam bir “bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” yaklaşımı.

    Sasunyan köklerinin olduğu yere, Ermenistan’a döner. Kendi halinde bir yaşam sürmek yerine kahramanlaştırılır. Heykellerinin dikildiği haberleri yer alır basında. İlmem kaç yıl sonra eli kanlı katilin salıverilmesinin hikmeti de bu değil midir?

    Sasunyan’ın eylemi tekil değildir. Yaşı uygun olanlar anımsayacaktır.

    ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu) 1975-1994 zaman aralığında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülkede kanlı eylemler gerçekleştirmiştir. ASALA Türkiye Cumhuriyeti’nin 42 diplomatını öldürmüş ve bu eylemlerde başka yabancılar da yaşamlarını yitirmişler ya da yaralanmışlardır.

    ASALA, Orly ve Esenboğa gibi hatırı sayılır havaalanlarında da kanlı eylemler gerçekleştirmiş ve kendince saygınlığını artırmıştır.

    ASALA’nın kanlı eylemlerinin hemen ardından uluslararası ortamda Osmanlı’nın son dönemindeki Ermeni Tehciri üzerinden Ermeni Soykırımı savları canlandırılmış ve bu sözde soykırımın önce tanınması, sonra ödence ve en sonunda toprak verilmesi gibi bir dizi kabul edilemez istek sıralanmıştır.

    Geçtiğimiz yüzyılın başında yaşananların bugünlerde öne çıkartılarak ikincil kazanca konu olması bir yana emperyalist ülkelerin gözetimiyle ve özendirmesiyle gündemde kimi zaman silah zoruyla kimi zaman da kamuoyu oluşturarak tutulan savların gerçek dışılığı pek çok kez ortaya konmuştur.

    Her yılın 24 Nisan’ında “ABD Ermeni Soykırımı’nı tanıyacak mı?” sorusunu dert eden bizlerin de bu olumsuz gelişmelerdeki payı yadsınamaz.

    Sasunyan’ın salıverilmesiyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kabuklanmış yarası kanatılmıştır.

    Kırk yıl önceki kanlı eylemiyle emperyalizme eşsiz hizmet sunan Sasunyan’a bir kez daha emperyalizme hizmette rol verilmiştir.

    Sasunyan’ın ve onun gibi onlarcasının eylemini bilenler bir yanda, bilip de unutanlar diğer yanda. Hepsinden önemlisi bu olaylarla ilgili en küçük bilgisi olmayanların çoğunlukta olduğu günümüzde Sasunyanların bir kez daha kamuoyu oluşturmasının önünde çokça engel olmadığı açıktır.

    İktidarın iktidara tutunmaktan başka amaç gütmediği günümüz Türkiyesi’nde devlet aklının devreye girmesi bir dilekten öteye geçememektedir.

    Bir kötü haber daha!

    Pontus Soykırımı üzerine kitap yazılmış ABD’de. Kitabın önsözünü kim yazmış dersiniz?

    NATO eski başkomutanlarından Rum kökenli Amerikalı Amiral James Stavridis.

    Türkiye’nin değil ama Türkiye’yi yönetenlerin zayıflıklarının belirginleştiği günümüzde emperyalizmin dört koldan saldırıya geçmesine şaşırılmamalı.

    Bağlantıdaki görsel Sasunyan olayının geçmişten bugüne akışını anlaşılır şekilde yansıtıyor. İzlenmesi yararlı olacaktır :

  • Atatürk’ü anmak yalnız ayakları bu topraklara basanların değil insanlığın görevi. Ama, onu an(la)mak herkesten çok biz Türklerin kaçınılmaz ödevi.

    Atatürk’ün askersel başarıları tartışılmaz! Çanakkale’de boğazlaştığı İngiliz general Birdwood’un Atatürk’ü uğurlarkenki esas duruşu bu üstünlüğüne ilişkin ölümsüz kanıttır.

    Atatürk’ün devlet adamlığı da kimseleri ikileme düşürmeyecek denli paha biçilmezdir. Osmanlı’nın külleri üzerinde kurduğu Cumhuriyet desek, başka söze gerek kalmaz.

    Atatürk bilim insanıdır! Darülfünun’u üniversiteye dönüştürmesi, Geometri kitabı yazmış olması, dil, tarih, coğrafyaya odaklanması ve hatta 1935’te Çatalhöyük kazılarına eşlik etmiş olması bilim insanlığının akla geliveren sayısız kanıtından bir kaçıdır.

    Atatürk kültür insanıdır! Milli Mücadele’nin bıçak sırtında olduğu 1921’de meclisten müzecilik yasasını çıkarttırmış olması ve Ayasofya’yı müzeleştirmesi benzersiz eylemlerinden yalnızca ikisidir.

    Devrimciliğine değinmeye bile gerek yok! Bu kadar çok devrimi bu denli kısa zaman aralığına sığdırmış başka devrimci olmadığına göre.

    Bu 10 Kasım’da Atatürk’ün çok bilinmeyen demeyeyim ama değinilmeyen yanına dokunarak onu anlamaya katkıda bulunabilir miyim?

    Atatürk her ne kadar kendisini geliştirmiş bir seçkin olsa da kökü tarıma dayanan bir kişilik. Yaşam öyküsünde yer alan kalıplaşmış “karga kovalama” olgusu tarımla çocukluktan başlayan iç içeliğinin önde gelen kanıtı sayılmalı.

    “Köylü milletin efendisidir!” kalıp söz olmanın ötesinde özüne saygının ve bağlılığın gereği.

    Çok büyük hedefleri olsa da, kurduğu Cumhuriyet’in başlangıçtaki 10 milyonu biraz aşkın insan varlığının % 90’dan çoğu çiftçidir. Buna bağlı olarak da devletin temel öğesi olan çiftçiyi dolayısı ile de köylüyü özendirmek gerektiğinin fazlasıyla farkındadır.

    İşte bu koşullar altında yazı devriminden de önce tarım devrimi gerektiğini özümsemiştir. Belki de bu nedenle söylemden önce eyleme yönelmiştir.

    1925 yılında Ankara’yı başkent yapma çılgınlığına Türk köylüsüne örnek olacak bir girişimin ilk adımını atarak önemli eklemede bulunmuştur. Ankara’da bugün için kıyısından köşesinden aşındırılıp yok edilme noktasına sürüklenen Atatürk Orman Çiftliği Atatürk’ün eşsiz girişimlerinden yalnızca birisidir.

    İşe tarımcıları toplayarak başlar!

    Aralarında yabancıların da bulunduğu tarım uzmanları Ankara’da Atatürk’ün amacına uygun yerleri belirlerken toprakların çoklukla verimsiz ve kıraç olduğu bilgisini sunarlar Gazi’ye.

    Gazi’nin amacı yerlerin en uygununu değil en uygunsuzunu belirlemektir. Uzmanların görüşlerinin tersine en verimsiz yerden 20 bin dönüm tarla edinir. Önemli olan verimli yerleri işlemek değildir ona göre. Verimsiz yerleri düzeltip, geliştirip tarıma ve üretime kazandırmaktır.

    Edindiği kıraç ve verimsiz alan tam da onun amacına uygun yerdir.

    Gazi olanaksızı, olamaz denileni başaran kişidir. Onu sıradışı kılan da bu özelliğidir.

    İnsan kaynağının ezici çoğunluğu çiftçi olan yeni Türkiye’nin önde gelen sorunu verimliliktir. Gazi’nin amacı tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yeten, besin egemenliğini sağlamış ve böylelikle “tam bağımsız” ülke yaratmanın önemli gereklerinden birini bir an önce yerine getirmektir. AOÇ’deki Merkez Lokantası, Marmara Köşkü ve bira fabrikasıyla yakından ilgilenenlerin anlayamadığı da budur.

    Küresel salgında 2 yılı geride bırakırken hastalık henüz hız kesmezken pek çok alanda artçı bunalımlar kendisini göstermeye başlamıştır.

    Bunlardan birisi ve önde geleni insanlığın kapısına dayanan “besin kıtlığı” olasılığıdır.

    Bugünlerde özellikle besin ederlerinde artışla ortaya çıkan pahalılığı Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla aşmaya çalışan bir önderlikle karşı karşıyayız. Bugün Cumhuriyet’ten ve kazanımlarından hiç hoşlanmayanların dört elle sarıldığı Tarım Kredi Kooperatifleri’nin de1935’te Atatürk tarafından kurulduğu bilgisini vererek kimilerini üzmüş olabiliriz. Ama, gerçek budur!

    Ne yapacağını bilemeyip Tarım Kredi Kooperatifleri’ne dört elle sarılanlara!

    Bir kötü haber daha!

    Bu köklü kurum hiç kuşkusuz çok değerli ve önemlidir. Ama, siz üretimi unutup da besin ederlerinin ışık hızıyla yukarıya çıktığı bu dönemde sorunu bu yolla aşacağınızı sanıyorsanız saymaktan bıktığımız hatalarınıza bir başkasını eklemekten öteye geçememiş olursunuz.

    Önce üretim, sonra tüketiciye ucuz sunum!

    Anahtar tümce budur!

    Bunun anlamı da Cumhuriyet ve Atatürk ayarlarına dönüş zorunluluğudur.

    Tersi durumda bugün boğazından iki lokma geçtiği için hoşnutluk duyan insan yığınlarının yakın gelecekte bu sıradanlığı mumla arayacağı kuşkusuzdur.

    Atatürk’ten bir söz :

    “Ben de çiftçi olduğumdan biliyorum.

    Makinesiz tarım olmaz.

    Kılınç ve saban : Bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima yenildi.

    Burada bir çiftlik kuracağım. (AOÇ)

    Hayvanlar yetiştireceğim.

    Bu küçük ormanın kenarında tarım endüstrimize ait bacalar tütecek…”

    Köylünün yüceltilmesine ilişkin buna benzer pek çok sözü var büyük devrimcinin. Şimdi Atatürk’ün koltuğunda oturan kişi ise bir çiftçimizi yüceltmek şöyle dursun onlardan birine “Ananı da al git!” diyebilmiştir.

    Buna karşılık Atatürk, İstanbul’da Nuri Conker’le birlikte görevlileri ve nöbetçileri atlatarak çıktığı gezintide rastladığı bir çiftçiyle söyleşti. Eksik öküzünün yerine sabanı yürütmek için neden eşek koştuğunu sordu.

    Aldığı yanıtlar keyfini kaçırsa da işin peşini bırakmadı. O çiftçiyi akşam sofrasında ağırladı. Çiftçinin söylediklerini başvekil İnönü ile İstanbul Valisi’nin de duymasını sağladı.

    Onu anmakla yetinmeyip “anlamış” olsak ülkenin başbakanı çiftçiye “Ananı da al git!” diyebilir miydi?

    Not : Atatürk’ün Türkiye’nin başka yerlerinde de edindiği tarım alanlarını AOÇ benzeri örnek tarım alanlarına dönüştürdüğü bilinir. Bu çiftlikler üzerinden Atatürk’e saldırıldığı da gerçektir. Kupon arsa meraklılarının ilgisine ve bilgisine! Atatürk, ölümünden bir yıl önce bu ve benzeri edinimlerini devlete, Türk Milleti’ne bırakan bir düzenlemenin altına imza atarak tarihte eşi görülmemiş bir davranış sergileyerek de ölümsüzleşmiştir.

  • Yazının başlığındaki yabancı sözcük için hoşgörünüzü diliyorum. Kentlerimizi etki altına almada koronayla yarışacak türden bir salgının da adıdır. Bir çift tekerlek, dinelme tahtası ve dümenden oluşan motorlu bir ulaşım aygıtıdır. Ulaşıma yarasa da daha çok eğlence ve gezinti amaçlı kullanıldığı da gerçektir.

    İngilizce seyirtme, hızlı gitme anlamına gelen scoot köküne eklemeyle türetilmiştir. En değerli kültürel varlığımız olan üretken Türkçemiz buna da bir karşılık bulabilir. Tıpkı selfie için özçekimi bulduğu gibi. Dilciler çok daha iyisini türeteceklerdir. Ama, yine de aklıma geliveren karşılığı paylaşmış olmak isterim : BİNGİT!

    Konumuza dönersek!

    Yaklaşık 2 yıldır ülkemizin özellikle büyük kentlerinde kendisini gösteren bu aygıtların yaygın biçimde kullanıldığını görüyoruz. Başlangıçta tek olan kiralayıcı sayısının da her geçen gün arttığını görüyoruz.

    Yaşamımıza yeni giren bu aygıtın yaygınlaşmasına koşut olarak çeşitli sorunlara yol açtığı da gerçektir. Kentin trafik sorununa çözüm getireceğini söyleyenlere de rastlanıyor kimi ortamlarda. Buna karşılık daha fazla karmaşaya yol açtığı da izleniyor. Hemen her ortamı kullanıyor bu aygıtları kullananlar. Karayolu, kaldırımlar, bisiklet yolları bu aygıtlar için yapılmış gibi.

    Bundan birkaç ay önce bu aygıtların kullanımına ilişkin kuralları da içeren bir genelge yayımladığını anımsıyorum. Kuşkusuz önemli bir adımdı. Ancak, çoğu kural ve genelge gibi bu da boşlukta yitip gitti.

    Hop denmesi gereken bir durum olduğu açık!

    Dünyanın başka ülkelerindeki kentlerde de bu aygıtlara rastlamışlığım var. Örneğin, Helsinki. Hatta, orada bu aygıtların sabit bir yere kelepçelenmesine bile gerek görülmesine şaşırmıştım. Ama, buradaki gibi bir karmaşaya yol açtıklarına da tanıklık etmedim.

    Bunun temel nedeni şu olabilir.

    Kentler, ülkemiz nüfusunun yoğunlukla kümelendiği yerler. Kentlerimizin bazı bölümlerinde bu kümelenme çok daha abartılı.

    Zaten yoğun ve kalabalık olan kent ortamlarımızın bir başka öğeyi daha kaldıracak hali olmadığı ortada.

    Bu koşullar altında bu aygıtların sınırsızca, sorumsuzca ve kuralsızca kullanımının önemli sorunlar yaratacağını öngörmüştüm.

    İlk acı haber bir bingit kullanıcısının trafik kazası sonucu ölümüyle geldi. Olabilecek en kötü şey yaşanmış oldu.

    Bir başkası bingitin üzerine deyim yerindeyse tüneyen 4 kişiyi konu eden haberle geldi. Ölüm, yaralanma yoktu belki ama o olumsuz sonuç kapıdaydı.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/video/antalyada-elektrikli-scooterla-tehlikeli-yolculuk-1878206

    Doğrusunu isterseniz benim beklentim bingit sürücüsünün yaşlı, çocuk ya da engelli ve belki de hiçbir özel durumu olmayan yetişkin birisine çarparak yaralanmaya/ölüme yol açması yönündeydi. Bu bakımdan yanılmış gibi görünsem de bu doğrultuda olumsuzlukların yaşanmış olma olasılığı hiç de az değildir. Tek eksikleri habere konu olmamaları olabilir.

    Kaldırımda yürürken arkanızdan kurşun hızıyla gelip yanınızdan geçiveren bingitlerin çarpmasından kurtulmanız rastlantıya bağlıdır.

    Bu aygıtla ilgili bir diğer sorun başta kaldırımlar olmak üzere kamusal alanlara gelişi güzel bırakılmalarıdır. Zaten işgalcisi çok olan kaldırımlar bir de bu aygıtlar nedeniyle kullanılamaz duruma gelmektedir.

    Burada da “Kervan yolda düzülür!” anlayışı geçerlidir anlaşıldığınca. Kamu yönetiminin sessizliği ve edilgenliği göz önüne alındığında bu bile yapılmamaktadır.

    Kuralsızlığı kurala dönüştüren bizlerin payı da yadsınamaz bu düzensizliğin ortaya çıkmasında ve yerleşikleşmesinde.

    (*) Bingit bir vatandaş olarak önerimdir. Türkçe, diline saygılı ortalama yurttaşın sözcük türetmesine olanak verecek denli üretken bir dildir. Şimdi aklıma geldi. Sürgit neden olmasın?