• Bu yıl Sivas Kongresi’nin 101. Yıldönümü kutlanıyor.

    19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal ve ona eşlik eden bir avuç insanın Anadolu serüveni tarih öğretimimizin yavanlığı ve yetersizliği sayesinde önemsizleştirilebilmiştir. “Aslında Kurtuluş Savaşı olmadı” ya da “Keşke Yunan Kazansaydı” diyebilen hıyanete eşdeğer tarih sayıklamaları ilk duyuşta sinirlerimizi gerse de kötü tarih anlatımı kadar tehlikeli olamaz.

    Bizdeki tarih öğretimi olayların kronolojik olarak sıralayan ve okuyanı şaşmaz şekilde sıkan özellikleriyle öğretmeyi değil öğretmemeyi amaçlar gibidir.

    Sivas Kongresi’ni ele alalım.

    4 Eylül’e sıkıştırılan Sivas Kongresi için kente gelen Mustafa Kemal Paşa ve kongre katılımcılarının önemli bölümünün kentte 100 gün geçirdikleri her nedense hiçbir kaynakta yer almaz. Bu kongre boyunca Mustafa Kemal ve onunla birlikte olanların ölümün koyu gölgesinde zorlu günler geçirdiklerinden de söz edildiğine rastlanmaz. Yüksek olasılıkla bunun nedeni Mustafa Kemal Paşa önderliğinde girişilen ve utkuya eriştirilen Milli Mücadele’yi değersizleştirme kurgusudur. Kabul etmek gerekirse başarıya da erişmiştir bu yöntem.

    4 Eylül’le sınırlanan Sivas Kongresi sonuç bildirgesi de yorumdan ve anlamdan uzak şekilde paylaşılarak kapatılır çoğu kitabın ilgili bölümü.

    Bunca bilinmezlik ve eksiklik içinde bir bilinmezlik daha vardır!

    Sivas Kongresi’nin özetine dönüşen “Ya İstiklâl Ya Ölüm!” haykırışının sahibi Tıbbiyeli Hikmet de bilinmezler listesinde kaybolup gidenlerdendir.

    Kongre sırasında 18 yaşındadır. İstanbul’da Tıbbiye 3. Sınıf öğrencisidir. Tıbbiye öğrencileri bu önemli kongreye katılmaları için iki arkadaşlarını seçmişlerdir. Onlardan biridir. Aralarında denkleştirebildikleri para bir kişi için yeterli olunca Sivas’a gelme görevi Hikmet’e düşmüştür.

    Cebinde parası olmayan ama mangal gibi yurtsever yürek taşıyan Tıbbiyeli Hikmet “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” haykırışı ile genç yaşına karşın, manda istekleri ortamdan eksik değilken “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” diyen Mustafa Kemal Paşa’ya en sağlam desteği sunanlardan birisi olarak öne çıkmıştır.

    Milli Mücadele ortamını dikensiz gül bahçesi olarak betimleyenlerin Tıbbiyeli Hikmet’i yok saymasında şaşılacak bir şey olmasa gerektir.

    Haykırışıyla ünlenen Tıbbiyeli Hikmet ünlü olmayı, ünlü olmanın ayrıcalıklarından yararlanmayı ise aklından bile geçirmemiştir. Milli Mücadele boyunca işini canla başla yapmış ve utkuya erişen yolun taşlarını döşeyenlerden olma onuruna sahip olmuştur.

    Öylesine dilsizdir ki, savaştan sonra da sessizliğini sürdürmüştür. Hatta, kendisini TBMM’de milletvekili olarak görmek isteyen Mustafa Kemal Paşa’nın aramaları sonuçsuz kalmıştır. Hatta, öldüğünü söyleyenler bile çıkmıştır. İmeceyle Sivas’a gidebilen bir genç Tıbbiyeli’nin çarpıcı öyküsünün bilinmez oluşu da tarih öğretimimizin ihanete varan yanlışlarından birisi olarak tarihteki yerini almıştır.

    İşte o Tıbbiyeli Hikmet geç de olsa yazılmaya, öğretilmeye başlamıştır.

    Pek çok ortamda adına rastlansa da hakkında yazılanlar birkaç satırı geçmeyen Tıbbiyeli Hikmet’in romanı yazılmıştır geçtiğimiz yıllarda.

    Şimdi ise heykeli İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin girişimiyle İzmir’le buluşuyor.

    Uzun yıllar öksüz-yetim kalan Tıbbiyeli Hikmet geç de olsa hak ettiği değeri biraz olsun buluyor.

    Mutluyuz, gururluyuz, kıvançlıyız…

    İzmir’e hoş geldin öncümüz ve yol göstericimiz Tıbbiyeli Hikmet!

    Bu başlangıç tarihimizin değil ama tarih öğretimimizde düzeltileceklerin mayası olsun!

  • Covid 19 salgını olanca hızla yol ve can almayı sürdürüyor. Zaman hızla akıp gittiği için yakın geçmiş ve özellikle de bir yıl öncesi de hızla belleğimizden siliniyor.

    Bir karşılaştırma olsun diye geçen yıl bugünlerde salgının oluşturduğu tabloyu paylaşmak anlaşılmayı kolaylaştıracaktır.

    Tablonun tümü de değerlendirilebilir. Ancak, çarpıcı olması ve akıl karıştırıcı olmaktan uzak durmak bakımından ölüm sayılarıyla yetinelim. Geçen yılın 1 Eylül günü 47 ölüm geçmiş kayıtlara. Hiç kuşkusuz bu sayılar düzeltilmeye muhtaçtır. Bugünkü sayıların da düzeltilme gereksinimi içinde olduğu açıktır.

    İçinde bulunduğumuz yılın 1 Eylülündeki ölüm sayısının 290 olduğu göz önüne alındığında salgının hastalandırma ve öldürme yeteneğini koruduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

    Bu noktada, aşı karşıtlarının/kuşkucularının “aşı işe yaramıyormuş” türünden mırıldanmalarını işitir gibiyim. Gerçeğe odaklanmakta yarar var.

    Uzunca bir aradan sonra geçtiğimiz hafta 3’ü hekim olan 5 sağlıkçının Covid 19 nedeniyle ölümü yansımıştı basına. Uyarıcı ve göze batan bir haberdi.

    Bu yitimlerin aşılanmalarıyla ilgili ayrıntılar irdelendiğinde aşının etkisizliğinden çok aşılanmama kaynaklı hastalığa yakalanma, ağır geçirme, hastaneye yatma, yoğun bakımlık olma ve ne yazık ki ölüm acı gerçeği çıkıyor karşımıza.

    Yaşamını yitiren son sağlıkçı olgularında aşılanmama, aşıya karşıtlık/kuşkuculuk ya da en azından önceden yapılan aşılara anımsatma dozlarının eklenmemiş olması göz ardı edilmemesi gerek ayrıntı olarak kendisini gösteriyor. Kimileri, aşılanmış olup da hastalığa yakalananları öne çıkartma konusunda üsteleseler de aşılanmış olanların ve ek aşılarını yaptırmış olanların hastalıktan, hastanelik olmaktan, yoğun bakım gerektiren duruma düşmekten ve elbette en önemlisi ölümden uzak kalmış olmaları göz ardı edilmemesi gereken önemli ayrıntıdır.

    Aşılanmamanın böylesi küresel boyutlu bir salgında “hak” olarak görülmesinden vazgeçilmesi gerekiyor.

    Neden mi?

    Herhangi bir hastalıkta tedavi olup olmamak hastanın temel hakkıdır. Ancak, bu hastalık hastanın dışındaki bireyleri etkilemeyecekse toplumsal sorumluluk yüklemez kişiye. Sonuçta kendisi zarar görecektir. Bir de yakınları ve sevenlerini üzmüş olacaktır bu ret kararıyla.

    Oysa, bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda durum değişir. Bu bilinçle yeni kurulmuş Cumhuriyet Umumi Hıfzıssıhha Kanunu aracılığıyla zamanın önde gelen hastalığına karşı çiçek aşısı yaptırmak zorunlu tutulmuştur.

    Bugünden bir örnekle pekiştirelim.

    Varsayalım ki, kentlerimizde bolca bulunan sokak hayvanlarından birisi tarafından ısırıldınız ya da tırmalandınız. Ya da, doğadaki yaban hayvanlarla buna benzer bir temasınız oldu. Bu nedenle sağlık kuruluşuna başvurduğunuzda durum ilgili kurumlara bildirilirken, kolluk güçleri de haberdar edilir. Koruma amaçlı kuduz aşılamasına hemen başlanırken, izleyen dozları yaptırmamanız durumunda kolluk gücü bulunduğunuz yere gelerek aşılamanızı (zorla) tamamlamanızı sağlar.

    Güncel korona salgınıyla karşılaştırıldığında, kuduza yakalanıp kudurmadan önce bu hastalığı bulaştırabileceklerinizin sayısı her şeye karşın sınırlıdır.

    Bu nedenle, güncel salgınla ilgili olarak yasal zorunluluk konulmasa da toplumsal bağışıklığı sağlayacak aşılanma oranlarına olabildiğince kısa süre içinde erişilmesi yaşamsal öneme sahiptir.

    Bu amaca erişmede “yasal zorunluluk” dışında seçenekler olduğu kuşkusuzdur. Burada görev devlete düşmektedir. İçinde bulunduğumuz süreçte salgının “aşısızlar salgını”naevrildiği göz önüne alınarak kısıtlamaların “aşısızlar” odaklı olarak güncellenmesi öncelenebilir.

    Önümüzdeki günlerde okullarda yüzyüze eğitim-öğretim dönemine dönüleceği düşünüldüğünde aşısızların kısıtlanması yaşamsal önem taşıyacaktır.

    Salgın boyunca üzerinde hak ettiğince durulmayan eğitim-öğretim konusunun bir yıl daha “uzaktan” sürdürülmesi akıldan bile geçirilmemelidir.

    Eğitim-öğretim sürecinin sürdürülmesi önündeki önemli engelin aşısız sorumsuzlardan kaynaklandığı unutulmamalıdır.

    Aşılanmama sorumsuzluğunun bir yandan virüse yaşam alanı yarattığı ve mutasyonlar aracılığıyla doğasını değiştirme yoluyla hastalandırıcılık ve ölümcüllük yeteneğini artırdığı diğer yandan da aşılanarak sorumluluğunun gereğini yerine getirenleri de aşıya karşı dirençli virüs kuşakları oluşturarak tehlikeye düşürdüğü bir an olsun akıldan çıkartılmamalıdır.

    Bu ortamda basına yansıyan bir başka haber de oldukça etkileyiciydi.

    https://www.veryansintv.com/asi-karsiti-dis-hekimi-5-ay-meslekten-men-edildi?fbclid=IwAR2w-MjCj4t5akIkfbj0QePjp0qs96giQiyRtppfRe0f8M6wL0Zltc5iqig

    Aşılanma sorumluluğunun oluşması için meslek kuruluşlarına düşen görevler olduğunu da düşündüren bir örnektir. Aşıyı tartışan ve hatta aşıya karşı çıkan bir hekimin elini kolunu sallayarak paylaşımda bulunduğu ve az ya da çok kamuoyu oluşturma noktasına geldiği yerde hekimlerin modern tıpta karşılığı olan sorunlara başkaca akıl ve bilim dışı ortamlarda umar arayanlara söyleyecek sözü olur mu?

    Bir hekim olarak diş hekimi meslektaşlarımızın yürekli ve sorumlu çıkışının Türk Tabipleri Birliği ile tabip odalarına da örnek olmasını diliyorum. Bu bağlamda yerine getirilecek önemli görev tabip odalarının ve TTB’nin içine düştüğü etnikçi-ayrılıkçı-bölücü sarmaldan çıkmasına da yardım edecektir.

    Virüs hastalandırıcılık ve ölümcüllük bağlamında (olumlu) değişim göstermediğine göre aşılanmak bugün için biricik korunma yöntemidir. Dolayısı ile aşıla(n)madaki yavaşlama, karşıtlık ya da kuşkuculuk bugünün önde gelen sorunlarıdır. Bu olumsuzluklarla ivedilikle mücadele edilmesi gerekmektedir.

    https://www.veryansintv.com/asisizlarin-salgini

  • Komşuda, güncel koşullarda yaşamdan söz edilemez. Bugünkü yüzey sıcaklığı 475 derecedir. Bu sıcaklık kurşunun ergime derecesi olan 328’den 147 derece daha yüksektir.

    Dünyanın ya da daha büyük ölçekte evrenin koşulları değişken. Çok değil 1 milyardan daha az zaman önce komşumuzun yüzey sıcaklığı yerküreninkine benziyordu. Okyanusları, karaları vardı. Yağmur ve kar bile yağmaktaydı. Yaşamın varlığından bile söz etmek olasıydı.

    Ansızın değişen ortam komşunun koşullarını kökünden değiştirdi. Sera gazları komşunun katili oldu denebilir. Birikerek “kopup giden sıcaklık”(**) ortamı hızla kuruttu.

    Irmaklar, göller ve okyanuslar buharlaştı. Az önce betimlenen yaşam koşulları yerini cehenneme bıraktı. Tüm bu olumsuzluklara komşuda devinime geçerek önü alınmaz değişikliklere yol açan volkanlar neden oldu.

    Bugün dünyada böyle bir gelişme yaşansa en gelişmiş varlık insanın hiçbir yeteneği kaçınılmaz sonun önüne geçemez. Komşuda yaşananlar doğa eliyle yaşandı.

    Sera gazları ve ısınma yerkürenin güncel sorunu!

    Komşudaki gibi “kopup giden” ısınma şimdilik söz konusu olmadığı için özellikle bilim insanlarının çığlık atarcasına dile getirdiği uyarılara kulak asan yok denecek kadar az.

    Kopup giden sıcaklık artışı bugün için söz konusu değilse de kapımızdaki önemli sorun olarak varlığını sürdürüyor.

    Henüz geç kalınmış sayılmaz!

    İnsanlık komşuda doğa eliyle kendisini gösteren cehennemi kendi yerküresinde yaşamak istemiyorsa evrendeki deneyimleri dikkate almak zorunda.

    Dünyanın ve ülkemizin dört bir yanında kendisini gösteren ve her geçen gün daha fazla duyumsatan orman yangınları, seller ve başka doğal yıkımları “iklim değişikliği” başlığı altında değerlendirmek ne denli doğru?

    İklim değişikliği adıyla andığınızda yavaş ilerleyen ve bir ölçüde doğal sayılması gereken bir sürece göndermede bulunmuş oluyorsunuz. Oysa, kopup giden sıcaklık artışına evrilebilecek bir tehlike var karşımızda. Bu nedenle adlandırmayı da buna uyarlamak gerekir.

    “İklim ağıryıkımı (felaketi)” bu durumu çok daha iyi tanımlayacağı gibi bu süreci durdurma  bağlamında insanlığı uyarıcı işlev görebilir.

    Ne yapmalı?

    Yazının esin kaynağı(***) haftalık popüler bilim dergisi Herkese Bilim Teknoloji’deki bir yazıydı. Yazar hemen hepimizin yakından tanıdığı küresel ölçekte tanınmış ve akademik yetkinliğini kanıtlamış yerbilimcimiz Celâl Şengör’dü.

    Şengör, yanı başımızdaki komşu gezegende yaşananları kusursuz şekilde betimleyerek dünyanın da evrenin de sürekli bir değişim içinde olduğunun altını çizerek bir bakıma insanlığı sarsma görevini yerine getirmiş olmaktaydı.

    Doğrusunu isterseniz bugüne dek okuduğum sayısız popüler bilim yazısından belleğime çivilenenler listesine eklenenlerden birisi oldu bu yazı.

    Şengör, tehlikenin farkında mısınız demekle yetinmeyerek, ne yapmalı sorusuna da yanıt vermiş.

    Bir iklim ağıryıkımı yaşamakta olan insanlığın yerine getirmesi gereken iki önemli eylemi şu şekilde sıralamış.

    • Sera gazı salınımının önde gelen nedeni olan fosil yakıt kullanımına ivedilikle son vermek.
    • Görünürde değilse bile gerçekte yerküreye fazla gelen, yük olmaya başlayan nüfus artışını sınırlamak.

    Her iki ivediliğin yerine getirilmesi bilim insanlarının önerisi ve isteğidir.

    Bu önerilerin yaşama geçirilmesiyse siyasetçilerin işi ve görevidir.

    Ulusal ve küresel ölçekte bu eylemleri yaşama geçirecek derinlikte ve sorumlulukta siyasetçi ve devlet adamı arayıp bulmak Diyojen’in elinde fenerle “adam arayıp, bulması” kadar zor bir iş olsa gerektir.

    Şengör, konuyla ilgili duyarlılık ve sorumluluk gösterecek, dolayısı ile de, eyleme geçecek politikacı yokluğuna vurguyu şu sözlerle yapmış :

    “…bugünkü toplumların hiçbirindeki politikacılar bu korkunç tehlikeyi anlayabilecek zekâ ve bilgiye sahip değillerdir.” Köşeli sözlerle yetinmeyen Şengör, sorunun ancak bilgili insanlardan oluşan ve dediğini yaptırma gücü bulunan diktatoryal bir dünya yönetimince çözülebileceğine inancını eklemiş. Başka deyişle, sorunu gören ve saptayanın eyleme geçme yetkisine de sahip olması gerekliliğine vurgu yapmış.

    Dünyadan bir başka örnek!

    Sera gazı salınımlarının sınırlanması girişimleri karşısında gelişmiş ülkelerin ve elbette o ülkelerdeki “değerli” şirketlerin bulduğu çözüm sera gazı salınımı olmayan ya da son derece sınırlı olan ülkelerden kota satın almaları yoluna gitmek olmuş. Sen kirletmesen de olur! Ben senin yerine kirletirim diyen bir vicdansızlıktır bu.

    Ülkemizden örnekler de hiç iç açıcı sayılmaz!

    Fosil yakıtların kullanımına bir an önce son verilmesi önerilirken Türkiye yerli ve milli otomobil üretimine odaklanarak kapanmakta olan çağı yakalama peşindedir.

    Yine Türkiye’de yeni evlenenlere “üç çocuk” yapmaları önerisi en tepedeki kişi tarafından hemen her ortamda seslendirilmektedir.

    Önderliği bu düzeyde olan insanlığın koşar adım yok oluşa gidişine şaşırmak gereksizdir. İnsanın sınır ve kural tanımazlığı, vicdansızlığı ve insafsızlığı kendisiyle birlikte bu sorunda en küçük payı olmayan diğer canlıları da yaşam sahnesinden indirecektir.

    Yakın gelecekte sonumuzu getirecek yoldan geri dönülmesi gereğini üsteleyerek yinelemek hiç işe yaramasa bile “tarihe not düşmek” tarihsel görevini yerine getirmektir.

    Şengör’ün sivri dilini yansıtan keskin kaleminden tümceyle bağlayalım yazıyı :

    Bir televizyon yayınında “ya bilimi izleyerek insan olarak gelişeceğiz, ya da maymunluğa geri döneceğiz” demiştim. Eğer kopup giden bir sıcaklık artışına neden olursak “maymunluğa bile dönemeyeceğiz; buharlaşıp gideceğiz.”

    (*) Güneşe bizden daha yakın olan komşu gezegen Venüs.

    (**)Venüs’te bir milyar yıl önce yaşandığı gibi artan sera gazlarının kritik eşiği aşması sonucu sürecin geri dönüşsüz duruma gelmesi.

    (***) “Venüs’ün Başına Gelen Dünya için de en Büyük Tehlikedir”, Herkese Bilim Teknoloji, 5 Ağustos 2021, Sayı 280, sayfa 8-9.

    http://dagarcikturkiye.com/2021/09/01/komsunun-basina-gelenler/

  • Önce “Şahları da Vururlar”…

    Kaçıncısı olduğunu anımsayamadığım birkaç “Ferhangi Şeyler” izlediğim Ferhan Şensoy oyunlarıydı.

    Tiyatroya izleyici olacak kadar yakın sayılırım. Ama, yorumcu ya da değerlendirici olamayacak uzaklıktayım.

    Ferhan Şensoy kuşkusuz tiyatroda sivrildi.

    Asıl işiydi.

    Uzmanlarca değerlendirilecek olsa da tiyatro kariyeriyle ilgili olumsuz söz söylenebilir mi?

    Bilemiyorum.

    Aynı zamanda sinemacıydı, yazardı. Kitabın yanı sıra köşe yazarlığı da vardı.

    En çok da o yönüyle anımsıyorum.

    Katıksız aydındı!

    Aydın nitelemesi pek çok kişiye zorlamayla yakıştırılırken ona çok yakışırdı.

    Yanar dönerliğini, rüzgârın estiği yere göre konumlandığını anımsamıyorum.

    Falanca belediyeden ya da filanca kurumdan iş alırım kaygısıyla yapmadı işini.

    Öyle olsa Ferhangi olamazdı.

    Bence aydın nitelemesini en çok Cumhuriyetçi ve antiemperyalist duruşuyla hak etti.

    Aydın denilen biri diğerine benzemezler topluluğunun önde gelen özelliğidir esintiye göre tutum almak.

    Başka deyişle “rüzgâr gülü” olmakta sakınca görmezler.

    Neyse o oldu!

    Olduğundan farklı ya da olmadığı gibi davranma yoluna sapmadı!

    Belki de bu nedenle HERHANGİ değil FERHANGİ oldu…

    Anısına saygıyla.

    Geride bıraktığı tertemiz iz ve ölümsüz yapıtlarla yaşamayı sürdürecek.

  • Kült ve çok bilinen görseldir. Kocatepe’de Atatürk silüeti. Neden tek başına bu görselle betimlenir Büyük Taarruz?

    Bugünkü sayısal ortam bolluğunun o dönemdeki eksikliği bir neden olabilir mi?

    Ya da fotoğrafçı mı yoktu?

    Yoksa başka bir neden mi?

    Bundan 100 yıl önce deklanşöre basmak bugünkü gibi kolay değildi. Filmi yıkayıp karta ya da başka bir nesneye basmak bir yana. Fotoğraf makinesinin içine konacak film makarası ya da benzeri nesneler şimdiki gibi bol değildi. Çok gereken durumda bile fotoğrafçının eli deklanşöre basarken titrerdi. Ama, ipucu olsun diye söyleyelim. Yeterince, en azından şimdiki yokluğu giderecek kadar film gereci vardı elde.

    Yokluk yıllarında Kurtuluş Savaşı veren Türk ordusunun subay rütbesinde fotoğrafçıları da eksik değildi. En azından Etem Tem ve Esat Nedim Tengizman bu görevin özverili emekçileriydi.

    Her ikisi de eldeki olanaklar ve gereçler ölçüsünde fotoğrafladılar Milli Mücadele’yi. Özellikle, Türk ordusunun 15 günde 450 kilometre yol alarak Yunan’ı İzmir’de denize dökerek taçlandırdığı Büyük Taarruz görüntülenmemiş değildi.

    Kült fotoğraf, ordu İzmir’e doğru ilerlerken Uşak’ta 2 Eylül günü ahırdan bozma bir karanlık odada banyo edildi. Ordunun hızına yetişmek için oyalanılamazdı. Geri kalanlar için İzmir’e varılması beklendi.

    Etem Tem İzmir’de ilk iş olarak bir fotoğrafçı buldu. Bir Rum’a ait olan bu fotoğrafhanede banyo edilen makaraları gören Tem derin bir oh çekti. O zaman şimdiki gibi değildi. Deklanşöre basma hakkı sınırlıydı. Dolayısı ile sınırlı ve kısıtlı basışlardan olabildiğince hatasız ve kusursuz kareler elde edilmeliydi. Görevini başarıyla yerine getirmiş olmanın iç huzuruyla tamamladı günü Tem. Baskıları ertesi günü almak üzere ayrıldı fotoğrafhaneden.

    Ertesi günü fotoğrafhaneye geldiğinde yaşamı boyunca başına gelebilecek en büyük yıkımla baş başa kalacağını elbette kestiremezdi. Büyük İzmir yangını İzmir’i yakmakla kalmamıştı. Yanan fotoğrafhanede Büyük Taarruz’un görsel arşivi de kül olmuştu.

    Kuşkusuz önemli yitiktir İzmir yangınında kül olan görseller.

    Geriye kalan Kocatepe’de Mustafa Kemal Paşa siluetine belki de bu nedenle çok iş düşmüştür. Yontularda, kabartılarda, rozetlerde, subayların kalbinin üzerindeki madalyalarda yaşamıştır bu kült kare.

    O da olmasa ne olurdu?

    Elbette, Kurtuluş Savaşı da o savaşın başkomutanı Mustafa Kemal Paşa da değerinden hiçbir şey yitirmezdi.

    Hem Türkler hem orduları hem de orduların başındaki Mustafa Kemal Paşa değil bir, binlerce fotoğraf karesine sığamayacak büyüklükte iş yapmışlardı.

    Anılarına saygıyla…

    Ruhları şad olsun!

    30 Ağustos kutlu olsun!

  • (Kişisel Verileri Koruma Kanunu)

    Birilerinin her bahar aşık olduğu gibi ben de her perşembe BETKOLİK oluyorum. Perşembe hafta sonu öncesinin son günü. Okumasını, yazmasını ya da bir başka ilgi alanıyla zamanını hoşça ve yararlı geçirmesini öğrenememiş bu kitle betkolik olmaya her şeyden daha yakın duruyor. Bir başka önemli etkense geçim derdi. Bet sözcüğünün sözlük anlamı “bahis/iddia” olsa da gündelik yaşamda kumara yakın olduğu kuşkusuz.

    Geçim derdi demiştim. Bu derdin çözümü olarak oturduğun yerden para kazanmanın dayanılmaz hafifliği karşısında çoğu kimse teslim oluyor.

    Her Perşembe betkolik olmama ramak kalıyor. Çünkü, her perşembe günü hem cep telefonuma hem de e postama betkolik olma çağrıları düşüyor. Üstelik kimileri kredi bile açıyor bu eşsiz duyguyu yaşamam için.

    Yasa orada, geçerliliğini koruyor. Azgın kumar düzenekleri yasa yokmuş gibi davranıyor.

    Her hangi bir nedenle bir bankaya ya da bir başka ticari kuruma telefonla ulaşmak isteseniz Kişisel Verileri Koruma Kanunu’na ilişkin kısa ya da uzun bilgilendiriliyorsunuz. Bir bakıma aradığınız kurum yasa gereğince kendisini korumaya alıyor.

    Yasaya şu ya da bu şekilde uyan kurumlardan da çeşitli şekillerde ileti alıyorum. Ancak, bu gibi kurumlardan gelen iletilerin sonunda “bu iletileri almak istemiyorsanız…”la başlayan sekmeden ileti gelmesinin önüne geçebilmek olanağı bulunuyor.

    Ön ya da son takı olarak adında BET sözcüğü bulunan kurumlar ise böylesi bir zahmete girme gereği duymuyor. Belli ki yasalar ve kurallar onlara işlemiyor.

    Sınır ve kural tanımazca sürdürüyorlar ileti göndermeyi.

    Bu durumda insan aklına getirmeden edemiyor.

    Yasalara ve kurallara uymama özgüveni içindeki sözde kurumlar birilerinin yandaşı ve candaşı mıdır?

    Çivisi çıkmış ülkemden bir manzara paylaştım.

    Çok sayıda okurun bu durumu doğrulayacağından kuşkum yok!

  • Özellikle büyük kentlerde biraz yağmur yağsa, yerde yarım santim kar tutsa ya da rüzgâr biraz hızlı esse taksi bulabilene aşk olsun!

    Her ne kadar kitle ulaşım aracı değilse de taksiyle ulaşım bir kamusal hizmet.

    Yaşamımızdaki olmazsa olmazlardan birisi.

    Bundan 30 yıl kadar önce Avrupa’ya ilk kez ayak bastığımda çok şaşırtmıştı beni oradaki taksiler. Hem sürücülerine hem de taşıtlara şaşkınlıkla karışık hayranlık duymuştum.

    Tertemiz giyimli, güleryüzlü, yabancı dil konuşabilen, anlayabilen ve kısacası insana güven veren sürücüler gördüğümü anımsıyorum. Taşıtlar da sürücülerinden geri kalmıyordu elbette. Son derece temiz ve neredeyse yepyeniydi her biri.

    Sürücülerin trafik kurallarına uyumu başka sürücülere ve özellikle de yayalara saygısı da alışık olmadığım bir başka ayrıntıydı.

    Belliydi ki bu alan kamu adına denetleniyordu. Alanın hem insan hem de taşıt öğelerini nitelikli ve düzeyli kılmak için kurallar koyuluyordu. Bununla da yetinilmiyordu. Kuralların işletilmesi sağlanıyordu.

    Türkiye’de ise taksi ve taksicilik dehşet verici olaylara tanıklık edilen bir alan.

    Taşıtlar son derece kötü ve yaşlı!

    Sürücülerden incelik ve güleryüz görmek bir yana, araca bindiğinizde kaygılanmamanız neredeyse olanaksız. Trafik kurallarına uyum, başkalarına saygı ise hak getire!

    Ülkemizdeki yerel ve genel yöneticiler için böyle bir sorun yok gibidir.

    Bu kamusal hizmetin niteliğini ve düzeyini yükseltmek gibi bir kaygı ve amaç yoktur.

    Kentlerimiz her geçen gün azmanlaşıp oldukları yere sığamazken hemen her taşıma aracı geliştirilip, çoğaltılırken taksilerin sayısı yerinde sayıyor.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu sorunu görüp de üzerine gitmesiyle birlikte adına UKOME denen ve tümüyle merkezi yönetimin uzantısına dönüştürülen kurum her seferinde “istemezük” diyerek taksicilikteki düzeysizliği ve niteliksizliği koruma altına aldı.

    Oysa, hem artan insan sayısının gereksinimine yanıt vermek hem de taksicilikte olumlu gelişme sağlayabilmek için taksi sayıları artırılmalıydı.

    Bugün için taksi esnafının nitelikli olmaya karşı dirençli olmasına katkıda bulunan önde gelen etken taksi sayısının azlığıdır. Az olan kıymete binmekte ve kendisini düzeltme kaygısından da uzak kalmaktadır.

    Bir örnekle sürdürelim!

    Bundan 4 yıl önceydi.

    Yurtdışında yaşayan dostlarımız çocuklarıyla birlikte Çeşme’de tatil yaptılar. Bu sırada, özel taşıtları yoktu. Olanakları olduğu halde Türkiye’deki trafikten çekindikleri için araç kiralamak da istemediler. Ulaşımlarını taksiyle sağlama yanılgısına düştüler.

    Ama, ne mümkün!

    Kış nüfusu 50 binlerde olan Çeşme’de yazları bu nüfusun yarım milyonu aştığı bilinmeyen bir durum değil. Buna karşılık aynı Çeşme’de taksi sayısı kışın neyse yazın da o kadar. Elbette taksi darlığı söz konusu. Dostlarımızın Türkiye tatili sırf bu nedenle olumsuz duygularla yüklenmiş oldu.

    Bu durumu öğrenince kendime görev çıkardım.

    Taksiciler odasına ve turizm bakanlığına yazdım.

    Bakanlık yanıtlama gereği duymadı.

    Taksiciler odası ise Çeşme’deki taksi sayısının sınırlı olduğunu, mevsimsel gerekçelerle bu sayının artırılmasının olanaksız olduğunu bildiren ve yasak savan bir yanıt verdi.

    Sayıca az olmak ve dolayısı ile taksi darlığı yaşanması taksicinin arayıp da bulamadığı bir durum gibi geldi bana.

    Azlık, eksiklik, kıtlık ve benzeri durumlar değer artıran öğeler.

    Kamusal hizmetin aksaması ve hatta verilememesi onların ilgi alanında değil.

    Belediyenin İstanbul’daki taksi sayısının artırılması isteklerinin pek çok kez UKOME duvarına çarpması ibretlik bir olaydır. Burada kamusal kuruluşların siyasi zıtlaşmalara alet edilmesi işin bir yanıdır.

    Diğer yanı ise taksi esnafının kimi politikacıların arka bahçesinin gülleri olarak görülmesidir.

    Oy avcılığı tutkusu kamusal çıkarların önüne kolaylıkla geçirilebilmektedir.

    Bugün Türkiye’nin her hangi bir yerinde 8-10 kişi bir yerde toplanıp birkaç slogan atmaya kalksa Türkiye Cumhuriyeti devleti oraya birkaç dakika içinde yüzlerce kolluk gücünü yığma yeteneğine sahiptir.

    Ama, aynı muktedir devletin İstanbul’da taksi sayısını artırma isteklerine direnç göstermesi, İzmir’in içindeki belirli sayıda taksiyi yaz aylarında kalabalıklaşan kıyılara yönlendirme yeteneğinden yoksun oluşu aklın alacağı türden davranışlar olamaz.

    Kamusal hizmet aksarken, bu hizmete egemen olan düzeysizlik ve niteliksizlik işte böyle güçleniyor.

  • Keyifli bir oyundur. Ama, oyunun sonunda yumurtalardan en az biri kimi zaman ikisi birden kırılır. Sevinen olmaz.

    Ortadan yarılmış Türkiye’de hemen her konuda yumurta tokuşturur oldu.

    Bu yolla, kişilerin taraf tutması beklenir oldu. Taraf tutmayanı kişiliksizlikle suçlamak alışkanlığı edinildi.

    Bu kötü alışkanlık ulusal günleri de etkisi altına aldı!

    26 Ağustos yumurta tokuşturmanın önde gelen konusu oldu son yıllarda.

    Bir yanda 950 yaşındaki Malazgirt diğer yanda 238 yıllık geri çekilmeye son vermiş 99 yaşındaki Büyük Taarruz!

    Böylesine biri en az diğeri kadar önemli iki dğeri bilek güreşine dönüştürmek akıl alır iş olamaz.

    Malazgirt Zaferi bu yıl erkenden kutlanır oldu. Ahlat’ta çeşitli spor etkinliklerinin yapıldığını izliyoruz. Ayağımızı bastığımız toprakların kapısını açan Sultan Alparslan’ın zaferi ne kadar kutlansa azdır.

    Alparslan’ın kapılarını açtığı Anadolu’nun Türk yurdu olmaktan çıkartılması girişimini püskürten Büyük Taarruz nasıl olur da görmezden gelinebilir ve hatta kimilerinin yaptığı gibi yok sayılabilir. İnsanın özsaygısını sınayan bir eşiktir Büyük Taarruz’a bakış.

    Hudut namussa eğer Atatürk Misakı Milli’yi koruyarak Türklerin namusunu kurtarmıştır.

    Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlıklarının şaşmaz gereği olarak her fırsatta ortaya konan Büyük Taarruz düşmanlığı ne denli yanlışsa, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olmanın olmazsa olmazı sayılan Cumhuriyet öncesi dönemi yok sayma eğilimi de bir o kadar yanlıştır.

    Her iki 26 Ağustos da bizimdir!

    Her ikisi de değerlidir.

    Malazgirt ya da bir başka önemli tarihsel olaya sırt çevirmek her şeyden önce Atatürkçülüğe aykırı bir tutumdur!

    Neden mi?

    Her şeyden önce birçok üstün niteliğine derin kültürü ekleyen Atatürk’e haksızlık yapmaya hakkımız olmasa gerek.

    • O Atatürk ki Milli Mücadele sırasında top sesleri Ankara’dan duyulurken BMM’den Müzecilik Yasası’nın çıkması için çaba gösterendir.
    • O Atatürk ki Türkiye’nin onur ve gurur dönemi olan otuzlu yıllarda Alacahöyük’teki Hitit kazılarına eşlik edendir.
    • O Atatürk ki Anadolu Selçuklu devletine başkentlik yapan İznik’in kapılarını en ince ayrıntısına kadar bilendir.

    Yüce Atatürk’ün anısına saygı gereği tüm 26 Ağustoslar bizimdir.

    Bu gibi çok önemli değerleri yumurta tokuşturma oyununa kurban etmemek gerekir. Hangi yumurtanın sağlam kalacağı önceden kestirilemez. Üzüldüğümüzle kalırız.

    İkisi de değerlidir.

    İkisi de kutlanasıdır.

    Kutlu olsun…

  • Afganistan’da yaşananlar ve bu yaşananlara yönelik olarak oluşturulamaya çalışılan algı ders niteliğinde.

    Açıkça söyleyemeseler de bir grup insan ABD’nin Afganistan’daki yenilgisini perdeleme peşinde. Onlara göre ABD, Taliban’la anlaşarak çekilmiş. Başka bir oyun kurmuş böylelikle. ABD’ye karşı çıkılmaz! Olsa olsa onunla işbirliği yapılır diyecekler de, diyemiyorlar. İnsanın içinden geçeni söyleyememesi acı verici bir durum olsa gerek.

    Diğer yandan ise, Taliban’ın Afganistan’ın geleceğini karartacak oluşuna ilişkin sözlerin bini bir para.

    ABD’nin yenilgisini açıkça ortaya koymak Taliban’ı güzellemeyi gerektirmiyor. Ya da, ABD yenildi demek yerine Taliban’ı yerin dibine batırmak da hiç gerekli olmayan bir davranış biçimi.

    Afganistan tarihinde yenilgi yaşayan iki büyük güç İngiltere ve Sovyetler oldu. ABD bu listeye eklenen üçüncü emperyalist oldu. 11 Eylül’deki İkiz Kuleler olayını fırsat bilen ABD bu olaydan aldığı psikolojik güçle bölgeye yerleşebileceğini öngördü.

    Taliban Buda heykellerini yıkarken ABD ülkenin varlıklarını yağmalamaktaydı. Taliban’la yatıp Taliban’la kalkan “ilerici basın(!)” her nedense emperyalist yağmada haber değeri görmedi. Her dış güç gibi ABD de içerideki işbirlikçilerini ve suç ortaklarını tepe tepe kullandı. Afganistan’ı sözüm ona Taliban’dan koruyan işbirlikçi güçlerin yağmaya ve yolsuzluğa karışmaması olanaksızdı. Bir bakıma, emperyale verdikleri eşsiz hizmetin karşılığını böylelikle aldıkları söylenebilir.

    Bugünlerde Türkiye’ye akın akın getirilen Afganların emperyal işbirlikçisi oldukları, Taliban yönetimindeki Afganistan’da yaşam bulamayacakları için çil yavrusu gibi dağıldıkları göz ardı edilmemelidir.

    Türkiye’deki bir grup ayrılıkçı-etnikçi aydın görünümlülerin Afgan akını karşısında takındıkları tutumun da dikkatlerden kaçmaması gerekir. Bu zevata göre ülkemize sığınanlar üzerinden nefret söylemi üretilmekteymiş. Bu yapılmamalıymış. İlk fırsatta sözü açılıma getirirlerse şaşırmayacağız. Onlar için açılım bahane, açılım şahanedir.

    Bugün Türkiye’de, özellikle de büyük yerleşimlerde sokağa çıktığınızda rastladığınız her 10 kişiden birisi yabancı kökenlidir. Her türlü kapı bu yabancılara Türk vatandaşlarına olmadığı kadar ardına dek açıktır. İşin bu yanını görmezden gelip, duygu sömürüsüne girişenleri de bir kenara not etmeyi unutmamak gerekir.

    Emperyalist güün çekilse de algı yaratmaktan vazgeçmeyeceği göz ardı edilmemelidir.

    İşte bir örnek!

    İşgalciler Afganistan’ı yağmalarken, insanını hiçe sayıp itip kakarken oralı olmayanlar Afganistan’ın değerli varlıklarının Taliban’ın eline geçmesini dert etmişler.

    Bir kez daha yineleyelim!

    Taliban çağımıza uygun bir düşünce yapısına sahip olmayan bir oluşumdur. Ama, eldeki kumaş da budur. Afganistan’ı onyıllardır sömürenlerin, kendi çıkarlarının sıradan öğesine dönüştürenlerin payı görmezden gelinmemeli bu acı gerçek tablosunda. Soğuk Savaş döneminde Afganistan’ı işgal eden Sovyetlerle başa çıkmada ve başkaca yerlerdeki komünizm tehlikesinin üstesinden gelmede kullanmak için tasarlanmış bir aygıttır din temelli oluşumlar. Başka deyişle, Afganistan’ın dinci-gerici oluşumlardan başka seçenek bulamamasında emperyalist batı önde gelen sorumludur. Bu gibi oluşumların kimi zaman atanı vuran silaha dönüştüğü de gerçektir. Taliban-ABD çelişmesinde yaşanan budur.

    Taliban tüm eksilerine ve olumsuzluklarına karşın Afganistan’ın ürünüdür. Hoşumuza gitmese de işgalci emperyali bir yana koyduğumuzda ülkede söz sahibi olma konusunda daha fazla hak sahibidir

    Taliban’ın olumsuzlukları üzerinden yürütülen bir psikolojik savaşla karşı karşıya olduğumuz kesindir.

    Ne yazık ki bu psikolojik savaşta hiç umulmadık kesimler emperyalizmin yanında yer alma hatasına düşmektedir.

    Bir yanda Taliban-Atatürk bağdaştırmasına girişenler.

    Diğer yanda, emperyal laiktir dolayısı ile de laik olan iyidir gibi akla zarar söylemlerle ortalıkta dolaşanlar.

    Her şeyden önce bu kesimlerin aydınlanması olmazsa olmaz koşul olsa gerektir.

    Afganistan’da “ABD yenildi” diyememek önde gelen engellilik durumudur.

    Olaya zalim-mazlum ikiliğinde bakmak bu konudaki kafa karışıklığını önleyebilir.

    ABD yenildi demek Taliban’ı kutsamayı gerektirmeyeceği gibi, Taliban’ın dinci gericiliği emperyale yanaşmayı haklı kılmaz.

  • Kurtarıcımız, kurucumuz ve elbette büyük devrimcimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kitaplara olan ilgisi bunca yazı, çizi ve bilgilendirme sonrasında artık anlaşılmış olmalıdır. Kabaca 4000 dolayında kitabın sahibidir Atatürk. Kitaba sahip olmakla yetinmemiştir. Okumuş ve sayfalarına notlar düşmüştür. Bu eylemi sıradan bir okumanın ötesine geçtiğini okuduklarını özümsediğini gösterir bizlere.

    Dünyanın birçok bölgesinde Türksoylu uluslar bulunduğunu biliyoruz. Bunların bir bölümü bağımsız devletlere evrilirken, kimilerinin de Rusya Federasyonu içinde özerk bölge ya da cumhuriyetler olarak varlıklarını sürdürdüklerini görüyoruz.

    Yakutistan ya da resmi adıyla Sakha Cumhuriyeti onlardan birisidir.

    Bugünkü Rusya’nın kuzeydoğusunda Pasifik’e yakın konumda olan bu cumhuriyetin 3 milyon kilometre kareye yayıldığı bilgisini ediniriz küçük bir araştırmayla. Bu yüzölçümü Rusya Federasyonu topraklarının 1/5’ini oluşturmaktadır.

    Beyaz disk kutup güneşini simgelerken. Kırmızı-Beyaz-Mavi Rusya bayrağına göndermede bulunur. Yeşilse Sahaların Türk kökenine vurgudur.

    Yakutistan’da yaşayan 1 milyon kişinin yarısı Yakut Türküdür.

    Bu gözden ve gönülden uzak toprakların ekonomik olarak paha biçilmez öneme sahip olduğunu vurgulamaya yardımcı olması bakımından şu bilgiyi paylaşmakta yarar var.

    “Üç milyon kilometre kareye oturan Yakutistan’da Mendelyev’in periyodik tablosunda yer alan tüm değerli metallerin bulunduğunu ifade edelim.” Sakha Cumhuriyeti’nin Rusya’nın elmas deposu olduğunu da ekleyelim.

    Atatürk’ün kitap tutkusuna dönelim!

    Atatürk her türden kitap okuru olmakla birlikte kütüphanesinde dil, tarih ve coğrafya konulu olanlar ağırlıklı yere sahip. Ankara’daki Dil, Tarih, Coğrafya fakültesinin bu eğilimin bir ürünü olduğu söylenebilir.

    Bizim neredeyse ilgi alanımız dışında olan Yakutistan ileri gelenlerinin Atatürk’ün kütüphanesine ilgisinden söz edelim. Atatürk’ün kütüphanesinde inanması zor ama Yakutça sözlükler de varmış. Hem de bir değil iki tane. Birisi daha büyük ve kapsamlı, diğeri daha küçük olmak üzere. Bu uzaktaki ülkeden gelen yetkililer Anıt Kabir’de saklanmakta olan Yakutça sözlükten ilgilerini esirgememişler.

    Biz Yakutistan’la ne kadar ilgilenmişiz?

    Çok da ilgilenmemiş olduğumuz söylenebilir.

    Nedenine gelince!

    Türksoylu uluslara ilgimizi ve dolayısı ile ilişkimizi belirleyen ana öğe dindeşlik olunca şaman inançlarını koruyan bu ulusa yakınlaşma gereği duymamıştır özellikle son 20 yılda başımızda olanlar. Öncesindeki İslâm-Türk sentezcisi sığ kafalıların da farklı düşüncede oldukları söylenemez.

    Ortak payda arayışında din yerine dil ve kültür öncelenirse bu ve benzeri ilişkiler rayına girebilir. Taliban’la bile ilişkide dindeşliği öne çıkartanlardın bu akılcılık beklenebilir mi?

    Hayır dediğinizi duyar gibiyim!                                                                                                   

    Dil, tarih ve coğrafya MİLLET olgusunun, yalnızca dinse ÜMMET’in belirleyicisidir.