• Yazının başlığındaki yabancı sözcük için hoşgörünüzü diliyorum. Kentlerimizi etki altına almada koronayla yarışacak türden bir salgının da adıdır. Bir çift tekerlek, dinelme tahtası ve dümenden oluşan motorlu bir ulaşım aygıtıdır. Ulaşıma yarasa da daha çok eğlence ve gezinti amaçlı kullanıldığı da gerçektir.

    İngilizce seyirtme, hızlı gitme anlamına gelen scoot köküne eklemeyle türetilmiştir. En değerli kültürel varlığımız olan üretken Türkçemiz buna da bir karşılık bulabilir. Tıpkı selfie için özçekimi bulduğu gibi. Dilciler çok daha iyisini türeteceklerdir. Ama, yine de aklıma geliveren karşılığı paylaşmış olmak isterim : BİNGİT!

    Konumuza dönersek!

    Yaklaşık 2 yıldır ülkemizin özellikle büyük kentlerinde kendisini gösteren bu aygıtların yaygın biçimde kullanıldığını görüyoruz. Başlangıçta tek olan kiralayıcı sayısının da her geçen gün arttığını görüyoruz.

    Yaşamımıza yeni giren bu aygıtın yaygınlaşmasına koşut olarak çeşitli sorunlara yol açtığı da gerçektir. Kentin trafik sorununa çözüm getireceğini söyleyenlere de rastlanıyor kimi ortamlarda. Buna karşılık daha fazla karmaşaya yol açtığı da izleniyor. Hemen her ortamı kullanıyor bu aygıtları kullananlar. Karayolu, kaldırımlar, bisiklet yolları bu aygıtlar için yapılmış gibi.

    Bundan birkaç ay önce bu aygıtların kullanımına ilişkin kuralları da içeren bir genelge yayımladığını anımsıyorum. Kuşkusuz önemli bir adımdı. Ancak, çoğu kural ve genelge gibi bu da boşlukta yitip gitti.

    Hop denmesi gereken bir durum olduğu açık!

    Dünyanın başka ülkelerindeki kentlerde de bu aygıtlara rastlamışlığım var. Örneğin, Helsinki. Hatta, orada bu aygıtların sabit bir yere kelepçelenmesine bile gerek görülmesine şaşırmıştım. Ama, buradaki gibi bir karmaşaya yol açtıklarına da tanıklık etmedim.

    Bunun temel nedeni şu olabilir.

    Kentler, ülkemiz nüfusunun yoğunlukla kümelendiği yerler. Kentlerimizin bazı bölümlerinde bu kümelenme çok daha abartılı.

    Zaten yoğun ve kalabalık olan kent ortamlarımızın bir başka öğeyi daha kaldıracak hali olmadığı ortada.

    Bu koşullar altında bu aygıtların sınırsızca, sorumsuzca ve kuralsızca kullanımının önemli sorunlar yaratacağını öngörmüştüm.

    İlk acı haber bir bingit kullanıcısının trafik kazası sonucu ölümüyle geldi. Olabilecek en kötü şey yaşanmış oldu.

    Bir başkası bingitin üzerine deyim yerindeyse tüneyen 4 kişiyi konu eden haberle geldi. Ölüm, yaralanma yoktu belki ama o olumsuz sonuç kapıdaydı.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/video/antalyada-elektrikli-scooterla-tehlikeli-yolculuk-1878206

    Doğrusunu isterseniz benim beklentim bingit sürücüsünün yaşlı, çocuk ya da engelli ve belki de hiçbir özel durumu olmayan yetişkin birisine çarparak yaralanmaya/ölüme yol açması yönündeydi. Bu bakımdan yanılmış gibi görünsem de bu doğrultuda olumsuzlukların yaşanmış olma olasılığı hiç de az değildir. Tek eksikleri habere konu olmamaları olabilir.

    Kaldırımda yürürken arkanızdan kurşun hızıyla gelip yanınızdan geçiveren bingitlerin çarpmasından kurtulmanız rastlantıya bağlıdır.

    Bu aygıtla ilgili bir diğer sorun başta kaldırımlar olmak üzere kamusal alanlara gelişi güzel bırakılmalarıdır. Zaten işgalcisi çok olan kaldırımlar bir de bu aygıtlar nedeniyle kullanılamaz duruma gelmektedir.

    Burada da “Kervan yolda düzülür!” anlayışı geçerlidir anlaşıldığınca. Kamu yönetiminin sessizliği ve edilgenliği göz önüne alındığında bu bile yapılmamaktadır.

    Kuralsızlığı kurala dönüştüren bizlerin payı da yadsınamaz bu düzensizliğin ortaya çıkmasında ve yerleşikleşmesinde.

    (*) Bingit bir vatandaş olarak önerimdir. Türkçe, diline saygılı ortalama yurttaşın sözcük türetmesine olanak verecek denli üretken bir dildir. Şimdi aklıma geldi. Sürgit neden olmasın?

  • Öncelikle yazının başlığındaki yanlışı düzeltelim. İzmir değil Sisam depremi olmalıydı. Her ne kadar depremler çoğunlukla merkez üslerinin adıyla anılsalar da Sisam depreminin İzmir adıyla anılmasının nedeni yıkıma yol açtığı yerle ilgili olsa gerekti.

    Kentin namusu kirletildiği için de yaşandı bu sıradışılık. Depremin merkeziyle ağıryıkıma neden olduğu Bayraklı ilçesi arasındaki uzaklık kuş uçuşu 70 km. Bu bilgiler bile insan dediğimiz varlığın başını önüne eğdirmeye yeter de artar!

    Ama, ne gezer!

    Kentin namusu bir yana, depremle birlikte bir başka namussuzluk yaşandı. Bal gibi 7.0 büyüklüğündeki deprem hükümet zoruyla 6.6’ya indirildi. İnsanlık bunu da görmüş oldu.

    Kırk yıl önceye gitmekte yarar görüyorum. Buradaki ağıryıkımın anlaşılması da kolaylaşacağı için. İzmir’e tıp öğrenimi için adım attığım yıl 1979’dur. O yıllarda şimdi yoğun yerleşime ve deprem yıkımına sahne olan Bayraklı (o zaman Bornova ilçesi sınırları buraları da kapsamaktaydı) tarım alanıydı. Hem de ne tarım alanı! Her tür ürün yetiştirilirken bamyası için ayraç açmak gerekir. Çarşıda, pazarda satılarak tüketilemeyen bamyanın bereketi buralarda etkinlik gösteren birkaç konserve fabrikasını çalıştırmaya da yetecek düzeydeydi. Bornova bamyasını bilmeyen yoktu.

    1980 başlangıç yılı oldu. Elbette, 12 Eylül etkisiyle. Bölgenin birdenbire yerleşime açıldığı görüldü. 12 Eylül’ün İzmir’e yaptığı kötülük olarak Mustafa Kemal Sahil Bulvarı unutulmaz da buralardaki kent suçlarına izin vermesine her nedense pek değinilmez. Bu kent suçunun 12 Eylül’ün sınır tanımaz gücüne bağlamak en azından gerçeğe karşı ayıp anlamına gelir. Toplumsal bir suç işlenmiştir. Kuşkusuz 12 Eylül yönetimi, yerel yönetimler ve açgözlü yükleniciler öncelikli suçlulardır.

    Ya kentte yaşayanlar?

    Onlar az mı suçlu ya da en azından daha az mı sorumludur bu olan bitenden?

    Birinci sınıf tarım alanındaki tarla sahiplerini paraya boğarak başladı süreç!

    Sonrasında 1’e 10 veren inşaat bereketi katıldı kentin namusunu kirletme eylemine. Kooperatifler kuruldu. Uzun sürse de inşaatlar, sonuçta hemen hepsi bitti, bitirildi. Sudan ucuz taşınmazlar tekil sahipler için başını sokacak konut anlamına geldi Burunova’da yükselen beton kütleleri. Aslan payı elbette tarla spekülasyonu üzerinden kazanç olanağına kavuşanlar içindi.

    Şöyle bir örnek vermem anlaşılmamı kolaylaştıracaktır. Bölgenin önemli bölümü bugün de orada ilk inşaatları başlatan ve sayısı bilinemeyecek kadar çoğunun yüklenicisi olanların adıyla anılmaktadır. ÖZKANLAR!

    Depremin suratımıza patlatacağı tokadı 40 yıl bekledik. Önünde sonunda doğa sözünü söylüyor. Yetmiş kilometre uzaktaki depremin ağıryıkıma yol açması nasırlaşan utanma duygumuzu devinime geçirmeye yetmedi.

    “Yaralar sarılacak!” ya da “Devlet vatandaşının yanında!” türünden beylik sözler ilk andaki şaşkınlığı ve öfkeyi bastırmada kullanılan sakinleştiricilerdi.

    Depremden hemen sonra yıkılan yapıların yüklenicilerine ve teknik sorumlularına yönelik bir kovuşturma yapıldığını da anımsıyoruz. Günah keçisi bulmadaki ustalığın ürünüydü elbette bu davranış da. Öze yönelik bir değişiklik olmayacağını o gün bile öngörmek olanaksız değildi.

    Adı herkesçe duyulmuş olan, depremde hemen yıkılan birkaç yapının inşaatları bitirildi. Önceden 140 metrekarelik dairesi olanlar bu hızlı yapım süreci sonunda yarısı oylumunda konuta razı olmak zorunda kaldılar.

    Bu arada, ağır hasarlı olduğu halde orta ve hafif hasarlı raporu verilenlerin durumu ayrıca acıklıdır. Yapıların yenilenmesi için daire başına en az 500.000 TL para bulmak zorunda kaldı hak sahipleri.

    Geçenlerde basına çok da yansımayan bir başka olay yaşandı.

    Birkaç hafta önce Girit’te yaşanan 6.1 büyüklüğündeki deprem Bayraklı’da hasarlı bir yapının yıkılmasına neden oldu. Girit neresi, Bayraklı neresi deyip geçiyoruz.

    Depremden hemen sonra bilim insanları bölgenin yerleşim alanı olmaktan çıkartılması önerisinde bulunmuşlardı. Elbette, bir kulaktan girdi diğerinden çıktı bu kapsamlı öneri. Ne de olsa yönetenlerimiz her şeyin en iyisini herkesten çok bilirlerdi.

    Böyle bir önerinin yaşama geçirilmesi insanlığın doğadan özür dilemesine eşdeğer bir davranış da olabilirdi. Ama, “her şeyin en iyisine lâyık olan” insanın böyle davranması için herhangi bir gerekçe arasanız da bulamazdınız.

    Kentin namusu dizisinde geçen hafta AVM’leri yazmıştım. Kenti bir hücreye benzetirsek bir AVM İzmir’in çekirdeğine yaklaşan bir yerde açılmıştı. İç karartıcı bu yazının sonunda bir de kötü haber vermek zorundayım.

    İzmir kentinin çekirdeğinin içine, üstelik dikine genişleyen bir başka AVM yapılmak üzere. Adı da Zorlu Center. Neyse ki, Konak Belediyesi bu yeni gökdelenin yüksekliğini 84 metreyle sınırlayarak kentin namusunu kurtarmış. Bağlantıdan ayrıntılara erişebilir ilgilenen okurlar.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/batur-odalara-kalirsak-50-yil-bekleriz-1880402

    Belediyeler kamu yararı için mi var? Yoksa, kişi çıkarı için mi? Yanıt belli. Ama, uygulama hiç de öyle değil.

    Uzatmayalım!

    Şimdi eğri oturup doğru konuşalım!

    Özelde İzmir, genelde Türkiye deprem gerçeğinden ders çıkartmış mıdır?

    Yanıtlarınızı işitir gibiyim ama yazıyı daha da tatsızlaştırmamak için buraya yazmıyorum.

  • Kurucu ve kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk ilk sağlık bakanı Dr Refik Saydam’la

    Cumhuriyet’in ekonomiyle, hukukla, kadınla, eğitimle, bilimle ve başka pek çok başlıkla ilişkisi üzerine çok şey söylenmiştir, yazılmıştır.

    Sağlıkla ilişkisi üzerine bir dağarcığın olmayışı ya da olsa bile yeterince dolu olmayışı önemli eksikliktir. Bir hekim olarak bu eksikliğin giderilmesine okuyacağınız yazıyla alçak gönüllü katkıda bulunabilmiş olmak içtenlikli dileğimdir.

    Türkiye Cumhuriyeti kurulmazdan önceki 12 yıl savaşlarla geçmiştir. Anadolu başta olmak üzere Afrika’da ve Avrupa’da eli silah tutan, görece sağlıklı ve genç kuşak büyük ölçüde yitirilmiştir. Bir şekilde savaşa gitmeyenlerle yaşlılar, kadınlar ve çocuklar ise bulaşıcı hastalıklar aracılığıyla aramızdan alınmıştır. Sağ kalanlar ise yoksul, yoksun ve sağlıksızdır.

    Bu koşullar göz önüne alındığında kıtlaşan insan kaynağının ne denli değerli olduğu anlaşılır. Bir yandan cephe gerisindekilerin diğer yandan savaşanların varlığının korunması önem kazanmıştır. Özellikle savaş alanındaki yitikler savaş yaralanmalarının yanı sıra bulaşıcı hastalıklar aracılığıyla da olmaktadır. Savaş dışı ölümleri sınırlamanın kritik önemde olduğu açıktır.

    Birinci meclisin kurulur kurulmaz aldığı ilk kararlardan birisinin bulaşıcı hastalıklarla savaşım üzerine olması rastlantının değil aklın gereğidir. Yine 23 Nisan’dan yalnızca 10 gün sonra sağlık bakanlığının kurulması da sağlığa verilen önemin göstergesidir.

    Savaş alanındaki insan yitiklerinin önüne geçmenin en kestirme ve akılcı yolu kuşkusuz hastalığı önlemekten geçmekteydi.

    Anadolu’da bir yandan Mili Mücadele hazırlıkları sürdürülürken ve örgütlenirken diğer yandan da İstanbul’dan Anadolu’ya yönelik önemli bir geçiş söz konusudur. Bu geçişin önde gelen ikilisi insan ve silahtır. Bu ikilinin önemli öğelerinden olan hekimlerin taşıdıkları bir nesne daha vardır ki, çok da bilinmez. İstanbul’dan Anadolu’ya geçen hekimler yanlarında mikroplar da getirmişlerdir. Cephedeki hastalığa bağlı insan kırımını en aza indirmek için Ankara Cebeci’de üretilecek olan veba, tifo ve kolera aşıları için taşınmaktadır mikroplar İstanbul’dan Anadolu’ya. Aşı merkezinin başında hekimler Arif İsmet (Çetingil), Tevfik İsmail (Gökçe) ve Bakteriyolog Nurettin Bey bulunmaktadır. Onlara tıp öğrencileri Nurettin Osman, Yusuf (Balkan) ve Tıbbiyeli Hikmet (Boran) yardımcı olmaktadır. Tıbbiyeli Hikmet (Boran)’in Sivas Kongresi sırasında “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” diye haykırarak Mustafa Kemal Paşa’nın da övgüsünü kazanmış olduğunu anımsayacaktır çoğu okur.

    Aşı üretimiyle ilgili bir başka önemli ayrıntıya değinmeden geçemeyiz. Zorlu ve ilkel koşullarda aşılar üretilir. Sıra aşıların kalitesini sınamaya gelir. Şimdiki gibi faz çalışmalarını yürütecek ne olanak ne de fırsat vardır. İş başa düşer. Aşıları üreten topluluktan Dr Tevfik İsmail, Bakteriyolog Nurettin ve tıp öğrencisi Yusuf (Balkan) ikilemsiz uzatırlar kollarını. Deneklik de onlara düşmüştür. Şimdilerde salgını bitirmesi için kullanılmakta olan aşıları “biz denek miyiz?” şımarıklığıyla küçümseyenlerin dikkatine sunulası bir ayrıntı olsa gerektir.

    Cephede canını dişine takarak Kurtuluş Savaşı veren Mehmetçik cephe gerisindeki bu önemli etkinlikle utkuya giden yolda yaşama tutunmuş olmaktadır.

    Her ne kadar savaş koşullarında yaşansa da aşı üretimi ve buna bağlı koruyucu hekimlik anlayışı Cumhuriyet kurulmadan önce Cumhuriyet’in sağlık anlayışı hakkında önemli ipuçları vermeye başlamıştır.

    Önce savaş kazanılacak onu izleyerek de Cumhuriyet’in silahsız savaş alanlarından birisi olacaktır sağlık. Savaş sözcüğü barış ortamında sıtma, trahom, verem ve frengiyle birlikte anılacaktır.

    Cumhuriyet’le birlikte deyim yerindeyse şaha kalkan sağlık anlayışının toplumcu ve koruyucu temelde etkinlik gösterdiğini söylersek genel ilkeleri de özetlemiş oluruz. Bu bağlamdaki bir başka önemli ayrıntı, Dr Refik Saydam döneminde koruyucu hekimlik alanında çalışan hekimlere daha fazla aylık verilmesi olarak çıkar karşımıza.

    Bir fikir vermesi bakımından 1923’te Türkiye’deki hekim sayısının 344 olduğunu, o zamanki nüfusa göre 20 bin kişiye bir hekim düştüğünü paylaşmış olalım. Hekim sayısının 1935’te 1625’e çıktığını, buna bağlı olarak da hekim başına düşen nüfusun 9000’e gerilediğini ekleyelim.

    Cumhuriyet’in sağlık anlayışının 1960 Devrimi’yle birlikte Dr. Nusret Fişek önderliğinde boyut kazandığını, sağlığın toplumcu ve koruyucu kimliğinin güçlendirildiğinin altını çizmeliyiz.

    12 Eylül’le birlikte hız kazanan neoliberal politikalardan sağlığın payına da bir şeyler düşmesi kaçınılmazdı.

    Bugün geldiğimiz noktada koruyucu ve toplumcu kimliği neredeyse tümüyle soldurulan sağlık anlayışı son 20 yılda giderek “paralı” duruma getirilmiştir. Cumhuriyet’in çıtasını havaalanı, otoyol, köprü, tünel vb sıradanlıklara düşürenlerin sağlığı da “kolay erişim” perdelemesinde alınır satılır nesneye dönüştürmelerinde şaşırılacak bir durum yoktur.

    Cumhuriyetimizle birlikte onun sağlık anlayışının içine düştüğü açmazdan çıkartılmaya gereksinimi olduğu oldukça açıktır. Bu yapılmadıkça sağlığın ticarileşmesi sürecek ve erişim kolaylığı adı altında erişilemezliğe yolculuğunu sürdürecektir.

    Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve Cumhuriyet’i bizlere kazandıranlar arasında yer alan adsız sağlık kahramanlarını saygıyla anıyor, en büyük bayramımız kutlu olsun diyorum!

  • Cumhuriyetimiz 98 yaşında. Kalıplaşmış sözlerle yasak savmak işin kolayı.

    Ütopyalar ve distopya üzerine farklı şeyler yazmak bu 29 Ekim’in görevi olsun!

    Cumhuriyet ne zaman kuruldu?

    29 Ekim Cumhuriyet’in duyurulduğu tarih kuşkusuz.

    Kafalarda ne zaman kuruldu?

    Soru bu olsun!

    • Mustafa Kemal 1905’te Bulgar Türkolog Manolof’a “Yazı Devrimi”nden söz ettiğinde kurulmuş olabilir mi?
    • Ya da Mustafa Kemal sağaltım için bulunduğu Karlsbad’da (1918) yakın çevresine kadın-erkek eşitliğinden söz ettiğinde kurulmuştur desek.
    • Mustafa Kemal Paşa Samsun’da başlayan Ankara’da sonlanan Anadolu serüveninin ilk bölümünde Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit (Kansu) Bey’e Cumhuriyet’i ilân etme düşüncesinden söz eder. Hatta, bu sözler karşısında Mazhar Müfit Bey’in şaşkınlıktan elindeki kalemi düşürdüğü söylenir.

    Bu ve benzeri davranışlara payitahttaki kimi gazetecilerin tepkisine gelince : (Mustafa Kemal için) “Deli değil zırdeli!”

    Hiç yanlış değildir.

    Ütopyacı olabilmek, onun da ötesinde ütopyayı gerçekleştirebilmek için biraz zırdeli olmak gerekli değil zorunludur.

    Olumsuz amaçlarla kullananlar olsa da “zırdeli olmak” utanç değil kıvanç kaynağıdır.

    29 Ekim 1923 ütopyanın gerçekleştiği, Cumhuriyet’in açıklandığı, yaşama geçtiği gün. Tarihteki her olay gibi Cumhuriyetimizin de öncesi var. Hem de dolu dolu. Az önce sıraladığımız başlıklar bu öncedeki birkaç seçkidir.

    Cumhuriyetle başlayan serüvenimiz az zamanda çok işler başardı.

    Kendi uçağını, kamyonunu, kumaşını, şekerini ve başkaca pek çok şeyini üretir oldu. Cumhuriyet ütopyası gerçekleştikten sonra bir başka ütopyaydı üreten olmak ve böylelikle de ekonomik bağımsızlık desteğinde tam bağımsız bir Türkiye olmak.

    Tüm bunların yanı sıra Cumhuriyet çoğu zaman üzerinde durulmayan bir başka başarıya erişti. Genç ve etkin bireyleri savaşlarda toprağa düşmüş, geri kalanları da hastalıklarla kırılmış Anadolu toplumunun sağlığını önemsedi. O yorgun, yoksul ve yoksun toplumu sağlıklı kılmayı öncelikli görev belledi.  

    Atılan her adım, yapılan her devrim bir ütopyanın gerçekleşmesi anlamına geldi. Bu açıdan bakıldığında o yılların Türkiyesi bir (gerçekleşen) ütopya cennetiydi desek abartmış olmayız.

    Distopya ne zaman başladı?

    Distopya Cumhuriyet 29 Ekim’de ilân edilir edilmez başladı.

    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Menemen olayları, Şeyh Sait ve Dersim başkaldırıları distopyacıların sayısız girişiminden yalnızca bir kaçıdır.

    Büyük kurtarıcı ve kurucu Mustafa Kemal Atatürk sağlığında distopyacılara göz açtırmadı. Kanla, canla kurulan Cumhuriyet’i distopya özlemcilerine bırakmayacak denli akıllı, kararlı özüne ve milletine saygılıydı.

    Atatürk’ün ölümüyle birlikte zincirlerini kıran distopyacılar ağır ama emin adımlarla sürdürdü yürüyüşlerini. Son 20 yılda önünde neredeyse engel kalmayan distopyacılar boş kaleye gol atma rahatlığına kavuştu.

    Bugün gelinen noktada Anayasa sözde kaldıysa, Cumhuriyet devrimleri sözde değilse bile özde yerle bir edildiyse distopyacılık gerçeğini görmek zorundayız.

    Günümüzde Türk yargısı dış odaklarca kolaylıkla korkutulabilmekte (korkutulan devlet yöneticilerinin Türk yargısını yönlendirmesi demek daha doğru olacaktır) ve bu yolla yargıdan istenen karar çıkarttırılabilmektedir. Açılan bu kapıdan giren ABD önderliğindeki 10 ülke büyükelçisinin Türk yargısına yönelik son alçaltıcı ve küçük düşürücü girişimine şaşırmamak gerekir.

    Ekonomisi pamuk ipliğine bağlı bir Türkiye’nin tam bağımsızlığı söz konusu olamaz elbette. Bu durumdaki bir ülke adı Türkiye olsa da kolaylıkla etki altına alınabilir. Yaşanan tam da budur.

    Cumhuriyet’in 98. Yılında övünç kaynaklarımızı şöyle bir sıralayalım!

    Otoyollar, köprüler, tüneller, geçitler, cam-çelik-beton üçlüsünden oluşan havaalanları, artık son kullanma tarihi dolmuş otomobil denen nesneyi üretme çabaları ve elbette Millet Bahçeleri.

    Kalabalıklaşan kentler, üretimden düşen tarım ve hayvancılık, niteliği her geçen yıl azalan eğitim, öğretim.

    Yirmi birinci yüzyılda kalkınmanın, gönenç toplumuna dönüşmenin yolu belli!

    Bilimsel üretimde ileri gitmek. Buna bağlı olarak yükte hafif pahada ağır yüksek teknoloji üretimini başarmak.

    Çağdışı karanlığın her geçen gün koyulaşan gölgesi göze gözüken distopyadır.

    Ama, kanımca asıl distopya her yıl rekorlar kıran dışsatımımızın kilogram başına 1.1 USD’nin ötesinde para etmemesidir.

    Çok partili tek seçenekli siyaset kurumumuz da distopyanın üzerine tüy dikmenin ötesine geçememektedir.

    Ütopyacı olmanın tam sırasıdır…

    Vatanı kurtaranlara, Cumhuriyet’i kazandıranlara, devrimleri yapanlara sonsuz şükranlarımızla.

    Onlara tez zamanda ödememiz gereken borcumuz var…

    “Gelişmekte olan” nitelemesiyle alnımıza çalınmış kara lekeyi bir an önce temizlemek istiyorsak…

    EN BÜYÜK BAYRAM KUTLU OLSUN!

  • Adının önünde rahip yazan Andrew Brunson’ı bilmeyen olmasa gerektir. Yakın tarihte yaşanmış olan Türkiye-ABD krizinde başrol oynamıştır. Sınırdışı edilmişken, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak yeniden gözaltına alınmış, tutuklanmış ve 35 yıl hapis istemiyle yargılanmıştır. İçişlerimize karışmış olma olasılığı bulunan bu kişinin durumu ABD Başkanı Trump tarafından yakından izlenmiştir.

    Kimse Türk Yargısı’na ayar veremez dediğimiz sırada Trump’ın “Türk ekonomisini yerle bir ederim”  çıkışı sonrasında yargılama aceleyle sonlandırılmış, göstermelik ceza verilmiş ve tutuklu kaldığı süre göz önüne alınarak salıverilmiştir. Kişi anında ABD’ye, hem de özel uçakla götürülmüştür.

    Gazeteci Deniz Yücel. Adına aldanmayın. Almanya vatandaşıdır. Yakın tarihte Türkiye-Almanya arasında yaşanan krizin adı olmuştur. Suçlamalar yenilir yutulur türden değildir. Bizler, Türk Yargısı’na ayar verilemeyeceğini sanıp duralım. Her ne olduysa bir gün ansızın salıverilmiştir. Almanya Şansölyesi’nin bile çoğunlukla tercih etmediği yolla, özel uçakla Almanya’ya götürülmüştür.

    Yakın tarihten iki örnek hiç de kıvanç duyacağımız şekilde sonuçlanmamıştır. Onur ve gurur kırıcı olduğu bile söylenebilir.

    Her iki durumda da Türk Yargısı’na ayar verilmiş olduğunu üzülerek izledik.

    Kahramanları ve içeriği farklı gibi görünse de Elçiler Krizi pek çoğumuza “biz bu filmi görmüştük” dedirtmiş olmalı!

    Hemen vurgulamakta yarar var!

    On büyükelçinin ABD önderliğinde bir araya gelerek Osman Kavala üzerinden Türk Yargısı’na buyruk verme girişimi elbette kabul edilir gibi değildir. Böylesi keskin ve kabul edilemez gelişmenin ustaca yönetilmeye gereksinimi olduğu da kuşkusuzdur.

    Elçilerin biz yaptığımızdan kuşku duymuyoruz, özür dilemiyoruz anlamına gelen açıklamalarını fırsat bilip “geri adım atıldı” savıyla geri adım atan ülkemiz yönetimi onur ve gurur kırıklığı yaratmıştır.

    Anlaşıldığı kadarı ile diplomasiyi ve uluslararası ilişkileri incelik yerine kabalık temelinde yükseltmeye iyiden iyiye alışmış görünen iktidar bu kez de bir çuval inciri berbat etmekten geri durmamıştır.

    Bu kadar kısa zaman aralığında yaşanan üçlü krizin bir kez daha Türkiye’nin gururunu kıracak şekilde sonuçlanmış olması yukarıdaki yargımızın biricik dayanağıdır.

    “Persona non Grata” (İstenmeyen Kişi) seçeneği sık kullanılmasa da uluslararası ilişkilerde kendisine yer bulabilen köşeli bir uygulama. Olur olmaz şekilde dile getirilmemesi gerekirdi. Bu yol uygulanacaksa yapacağız demek yerine yaptık denmesi çok daha doğru olurdu. Başka deyişle, Türk ve dünya kamuoyu bu kararı yaşama geçtikten sonra ve hatta elçiler Türkiye’den ayrılırkenki görüntüleriyle öğrenmeliydi.

    Yukarıdaki tümceleri okuyanlar “sen ne diyorsun” diye tepki gösterebilir. Haksız da sayılmazlar.

    Birkaç yıl önce “ekonominizi yerle bir ederim” çıkışına karşı yelkenleri suya indiren, Almanya’ya arada geçen konuşmayı bilmesek de yargıladığı gazeteciyi kolayca teslim eden bir yönetim “istenmeyen kişi” uygulamasında ne denli kararlı olabilirdi?

    Sorun da burada düğümleniyor.

    Amerikan doları 10 liraya merdiven dayamışken, Avro alıp başını gitmişken, kırılganlığını sağır sultanın duyduğu ekonomi bu haldeyken ülkemiz tek adamının yerine getir(e)meyeceği söylemi dile getirmesi en azından taktik hata olarak geçecektir tarihe.

    Yazıya konu ettiğimiz üçlü beceriksizliğin bir şekilde unutulması olasıdır. Ancak, bu gerekçeyle emperyal devletlere verilen kozun büyüklüğü anlaşıldığında bundan böyle başımıza ne zaman neyin geleceğini kestirmemiz hiç kolay olmayacaktır.

    Türkiye iyi yönetilmiyor.

    Geçmişte de ülkemizin iyi yönetilmediği zamanlar olduğunu anımsıyoruz. Ancak, hiç olmazsa dış ilişkilerde bu denli olumsuzluk ve savrukluk yaşanmıyordu.

    Dışişleri ve uluslararası ilişkiler gündelik siyasetin kabalığına konu edildiğinde benzeri dertlerin başımızdan eksik olmayacağını öngörmek hiç zor değil.

    Cumhuriyet’i yıkmaya ant içmişlerin kabalığı, öngörüsüzlüğü ve özensizliği başımızı daha epeyce ağrıtacağa benziyor.

  • Görseldeki haber bugünkü Cumhuriyet’in ilk sayfasında yer aldı.

    Yorumsuzdu.

    Anlaşılan yorum okura bırakılmıştı.

    Görevi yerine getirelim.

    Aylan bebek görüntülerinin son kullanma tarihi geçmiş olmalı!

    Batı’nın vicdan yıkama konusundaki becerisi bir kez daha karşımızdadır.

    Bu (hayırlı) işe Cumhuriyet gazetesi de (bilerek/bilmeyerek) aracılık etmiştir.

    “Küçük Amal Londra’da!”

    Zavallı Küçük Amal!

    Londra’ya ancak kuklası ulaşabildi!

    Meyve, sebze seçer gibi göçmen seçen Avrupalı görevini çoktan tamamladı!

    Geriye göçmen dramı kaldı!

    O dramda Batılı’nın rolü büyük ve gizli!

    Ortalıkta görünmesine elbette gerek yok!

    Aylan bebeğin kumsala vuran canlı bedeninden sonra “timsah gözyaşlarıyla” kamuoyu oluşturabilenler Küçük Amal’in kuklasıyla benzer görevi yerine getirmekteler.

    Küçük Amal’in ancak kuklası gidebilirdi Londra’ya!

    Öyle de oldu!

    Küçük Amal Suriye’de, Irak’ta ya da aklınıza gelebilecek başka yerlerde acıya, gözyaşına ve kan akmasına neden olan emperyal girişimin vicdan yıkama aracı oldu!

    Hiç olmazsa eti, kemiği, bedeni olan bir varlık olsaydı diyesi geliyor insanın!

    Buna bile gerek yok!

    Bir kukla üzerinden kamuoyu oluşturulabiliyorsa daha fazlası neden gereksin?

    Küçük Amal, Londra’nın Trafalgar Meydanı’nda binlerce insanın vicdanını temizlemesine aracı oldu!

    Daha ne yapsın?

    Böylece tarihe geçti.

    Çok uzak olmayan gelecekte görevini bir başkasına aktaracaktır.

    Bu vicdan yıkama eylemine gerek bırakanları ve elbette aracı olanları kınıyorum!

    Bu yazının dilinden anlamayacaktır önde gelen özneler.

    Bu dilden anlayacaklara son bir söz!

    “Bölgemizde ve dünyamızda emperyal amaçlara aracı olmaktan vazgeçin!”

    İktidarınızdan daha önemli şeyler var…

  • Üç örnek üzerinden yargı değerlendirmesi!

    • Bağlantıda ayrıntısı var.

    HSK (Hâkimler Savcılar Kurulu) Üyesi MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin kararıyla istifa ediyor. Yüksek yargı üyesinin buradaki konumu bir siyasinin yetkisindedir.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/mhp-genel-baskani-devlet-bahceli-istifa-eden-kocabeyin-ogluyla-da-yollarini-ayirdi-1878089

    • Yargı Cem Gürdeniz’e yurt dışına çıkış izni vermeyerek ulusal çıkarların savunulmasını engelledi. Uluslararası ortamda düzenlenecek panele katılım çağrısı alan Mavi vatan savunucusu Cem Gürdeniz bu tarihsel görevi yerine getiremeyecek.

    https://www.veryansintv.com/yargidan-mavi-vatanin-savunulmasina-engel-amiral-cem-gurdenizden-aciklama

    Neresinden tutacağımızı bilemediğimiz bir söz. Bir yanda siyasetin biçimlendirdiği yüksek yargı. Diğer yanda, ülke çıkarını Yunan Dışişleri Bakanı’nın gözünün içine baka baka savunacak Cem Gürdeniz’e engelleme!

    Daha fazla yoruma gerek var mı?

  • Yazının başlığı yanıltmasın! Bu bir futbol yazısı değildir. Televizyonlarda, yazılı ve sanal basında futbola ilişkin istemediğiniz kadar yazıya erişebilirsiniz. Ne hakemi ne de takımları eleştirecek futbol bilgi ve birikimine sahip değilim.

    Futbolda milli takımlar ve kulüpler düzeyinde tel tel döküldüğümüz bir dönemden geçiyoruz. Çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda da benzer deneyim yaşadığımı anımsadım birden.

    Onurlu yenilgiler, şerefli beraberlikler bugün gibi belleğimde! O zamanlar olanaklar kısıtlıydı, futbolun gelişimi için insan kaynağı ve araç, gereç, saha olanakları oldukça yetersizdi.

    Ya şimdi?

    Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının adını silmek için stadyumları yıkıp yenilerini kısa sürede yapabiliyoruz.

    Dünyanın dört bir yanından futbolcuları omuzlarda getirip, sessizce uğurlayabilir durumdayız.

    Hatta, futbol geyiklerinin önde gelen adlarına inanacak olursak liglerimizin değeri Avrupa’da üst sıralarda yer alabilecek düzeyde.

    Hepsi tamam da!

    Bu dibe yolculuk niye?

    Dün akşam dikkatimi çekti!

    Beşiktaş, Sporting Lizbon’la Şampiyonlar Ligi maçına 10 yabancı oyuncuyla çıktı. Maça başlayan kadro kalecimiz dışında yabancılardan kuruluydu. Türkiye liginde bilebildiğim kadarı ile 3 yerli oyuncu zorunluluğu var. Avrupa’da bu zorunluluk da yok anlaşılan.

    Sonradan oyuna 2 Türk girdi de biraz olsun Türkleşti(!) takım.

    Beşiktaş’ı konuşuyoruz. Ama, onun yerine FB, GS ya da TS yazsanız da durum değişmiyor.

    Yazının başlığındaki soruya dönecek olursak!

    Dünkü örnekten Türk futbolunun sorununun futbolumuzun Türklere kapalı olması olduğu ortaya çıkar.

    Her fırsatta “yerli ve milli” sözünü dilinden düşürmeyenlerin bir zahmet bu konuya da el atması beklenir.

    • Afrika başta olmak üzere üçüncü sınıf topçuları baş tacı eden,
    • Geçmişte görkemli futbol yaşantısı olan ama tatlı emeklilik yaşamak isteyen ünlü topçulara kucak açan, bununla da yetinmeyip kesenin ağzını açan,
    • Milli takım için doğal olarak yerli topçu bulamayan ve bu sorunu Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki altyapılardan yetişen, yerli ve milli olmakla tek ilintisi TC pasaportu taşımak olanlarla gidermeye çalışan futbolumuz…

    İşe kapıları Türklere açarak başlasa iyi eder.

    Yoksa, bu daha iyi günlerimiz…

    Her alandaki düzeysizlik ve perişanlığın futboldaki yansımasıdır yaşananlar.

  • Araya salgın girince İzmir’in İstinye AVM’ye kavuşması gecikti.

    Birkaç yıldır süren yapım işleri sona erdi.

    Artık kavuşma zamanı!

    Büyük lokma yiyip büyük konuşmamayı bir kez daha öğrendik. Kentin biraz daha dışındaki AVM’ler bile kentin yeterince dışında değil derken Fahrettin Altay (Üçkuyular) meydanında nur topu gibi bir AVM’miz oldu. Sevinenler, bu yapıyı ilgiyle bekleyenler olabilir.

    Ama, gerekçe ne olursa olsun kentin namusuna gölge düşmüştür bu yapılaşmayla.

    Bilenler bilir.

    Bilmeyenler için özetlemiş olayım.

    İzmir İstinye Park’ın bugün oturduğu alan geçmişte Üçkuyular pazarı ve yarımadaya insan taşıyan otobüs ve minibüslerin kalktığı ilçe garajıydı. Kamunun yararlandığı bir yerdi. Şimdi AVM olarak az sayıda insanın kazanç alanına dönüştürüldü.

    Bu kent suçunun işlenmesinde kenti yöneten atanmışların, seçilmişlerin ve hatta ülkeyi yönetenlerin payı büyük. Bir kamusal alan kazanç uğruna birilerine peşkeş çekilmiştir.

    Ya kentli?

    Sütten çıkma ak kaşık mıdır?

    İzmir kentinde yaşayanların ezici çoğunluğu bu kent suçunun işlenmesine başından bu yana izleyici olmuştur.

    Kentli bilincinin olmadığı yerde kentin namusunu korumanın olanaksız olduğu bir kez daha acı bir deneyimle anlaşılmıştır.

    Dar çıkarcılık utku kazanırken oraya dikilen çok katlı yapıyla birlikte AVM yapısı kentin belleğine kara harflerle işlenmiştir.

    Sırada kentin ve kentlinin çekecekleri vardır.

    AVM açıldıktan, çok katlı yapıya yerleşildikten sonra başlayacaktır asıl çile.

    İnsan hareketi trafiği tetikleyecektir kaçınılmaz şekilde.

    Her geçen gün çekilmez hale gelen İzmir trafiği böylelikle bir kara deliğe daha kavuşmuş olacaktır.

    EXPO gerekçesiyle yapılaşmaya açılması gündeme gelen ve EXPO’nun yitirilmesiyle kazandığımız yeşilin keyfini süremeden bu kez Fahrettin Altay’a hançer saplandı.

    Acımız büyük…

    Sessizliğimizin ve edilgenliğimizin bedelini ağır şekilde ödeyeceğiz. Üstelik ödemekle de bitiremeyeceğiz.

    Haklarını yemeyelim!

    İzmirlinin gönlünü çalmayı, aklını çelmeyi biliyor AVM’yi dikenler.

    AVM’nin dışına Mustafa Kemal Atatürk’ün etkileyici görsellerinden birini yerleştirmeyi unutmamışlar. Böylesi jestlerle açılmayacak kapı olmadığını iyi biliyorlar.

    Kentin namusuna düşen gölge!

    Mustafa Kemal Atatürk tanıklığında…

    Yazıklar olsun bize.

    Çiçeğimizi, ağacımızı, böceğimizi, kurdumuzu, kuşumuzu koruyamıyoruz.

    Kentlerimizin orta yerini bile…

    Tanıtımlarda ülkenin kanayan yarasını kullanmışlar. 4500 kişiye iş olanağı yaratacaklarmış.

    Milyonu aşkın kişinin göz zevkini bozacak olması, yüz binlere trafik çilesi yaşatacak olması görmezden gelinirse hiç de kötü kazanç sayılmaz.

  • “Bir deli kuyuya taş atar. Kırk akıllı çıkartamaz!”

    Bu özlü sözün doğruluğu hemen her gün bir kez daha kanıtlanıyor. Aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu güncel sorun. Salgınla baş etmede önemli gereç olan aşıyla ilgili önemli başlıklardan birisidir.

    Geçmişten bir örnek! Çokça değinilmiş bir olgu olsa da bir kez daha anlatmakta sakınca yok!

    Yıl 1988!

    The Lancet dergisinde Andrew Wakefield imzalı bir makale yayımlanır. Böyle bir makalenin bu denli tanınan ve saygın olduğu düşünülen bir dergide kendisine yer bulabilmiş olması ayrıca sorgulamaya konu edilebilir. Ayrıntıya girmeden, makalenin üçlü aşıyla (Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak) otizm arasında ilişki kurduğu, bu aşıyı yaptıranlarda otizm gelişme riski olduğuna göndermede bulunduğunu belirtmekle yetinelim.

    Hatanın farkına varılır. Söz konusu bilimsel (!) makale hızla yok sayılır. Tıp yazınından silinir. Bu da yetmez! Makalenin yazarı Dr Andrew Wakefield soruşturma ve kovuşturma geçirir. Tıp doktoru unvanı elinden alınır. Soruşturma derinleştirildiğinde anlaşılır ki, Dr Wakefield aşı-otizm ilişkisi üzerinden kendisinin de içinde bulunduğu yeni ve tekil bir kabakulak aşısına ortamda yer açmak istemiştir.

    Aşı karşıtlığı bahanedir. Cüzdanını şişkinleştirmek ise şahane! Çifte suç işlemiştir Wakefield. İlki halk sağlığını tehlikeye atmak. İkincisi bu yolla parasal çıkar sağlamak.

    Olan olmuştur. Taş kuyuya atılmıştır. Her ne kadar o taş akademik ortam bakımından kuyudan çıkartılsa da aradan geçen 30 yılı aşkın süredir aşı karşıtlarının tutunacak dalı olmayı ve pek çok aşı karşıtı (kafa karıştırıcı) paylaşımın kutup yıldızı olmayı sürdürmektedir.

    Bir başka olgu günümüzden!

    Kanada Ottawa’dan bir grup araştırmacının[1] (sözde) çalışması aşı karşıtlığı yangınının üzerine benzin dökmekle kalmıyor. Kuyuya atılan bir başka taşa dönüşme potansiyeli taşıyor. Çalışmayı yapanlar Ottawa bölgesinde yapılan 800.000 bini aşkın aşı dozundan 32.000 binini sözde bilimsel yayınlarına konu ediyorlar. Bu 32.000 aşılamada rastlanan 32 MYOKARDİT (kalp kası yangısı) mRNA aşısı uygulananların binde birinde Myokardit geliştiği istatistiğiyle birleşince anlam kazanmış oluyor. Hakemsiz olarak yayına kabul edilen bu makale daha sonradan geri çekiliyor. 800.000 doz aşı uygulamasının 32.000’i üzerinden yargıya varmak en hafif deyişle bilimsellikten uzaktır. Biraz daha ileri gitmek gerekirse düzenbazlık söz konusudur. Otuz iki bin olguda 32 sayısı ile 800.000’de 32 sayısının istatistiksel anlamı üzerinde çok fazla durmayı gerekli görmüyorum.

    Çalışmada adı olanlar dergiye başvurarak yazıyı “aritmetik hata” nedeniyle geri çekme kararlarını bildiriyorlar. Otuz iki bin nerede, sekiz yüz bin nerede sorusunu bu gibi düzenbazlara sormanın anlamı olmadığı açıktır. Dertleri yanıltmak ve karartmak olduğuna göre amaçlarına ulaşmışlardır. Bundan böyle pek az kimse olayın bu yanıyla ilgilenecektir. Milyonlarca kişi üzerinde bu düzenbazlık aracılığıyla etki yaratılacağı kuşkusuzdur.

    Aşı karşıtlarının “mal bulmuş Mağripli gibi üzerine atladığı” bu bilgi pek çok benzeri gibi kötü niyetli ya da kötü niyetli olmasa da bilgi eksikliği içinde olanların tutunacak dalına dönüşecektir. Bu ve benzeri sözde bilimsel yayınlara dört elle sarılanların, kitaplarına, yazılarına başvuru kaynağı olarak yazanların sözünü ettiğimiz ayrıntıya değinmeyeceklerinden, okurlara ya da takipçilere bu durumdan söz etmeyeceklerinden adım gibi eminim.

    Otuz yılı aşkın süre önce hazırlanmış ama bugün için “yok hükmündeki” Wakefield makalesini rehber belleyenlerin son yayına da dört elle sarılacak olmaları kimseleri şaşırtmamalı.

    Bir yandan salgınla baş etmeye çalışırken diğer yandan da yalana/yanlışa dayanan aşı karşıtlığıyla savaşım vermek postmodern çağın sıradan ger(ç)eklerinden birisidir. Bu kadar işin arasında bir de bunlarla uğraşmak zaman, enerji ve emek kaybı demek. Ölümden dönmeyi ya da dönemeyip canlarını yitirenleri unutmayarak…


    [1] https://truthout.org/articles/study-cited-by-antivaxxers-is-retracted-after-authors-admit-mathematical-error/?eType=EmailBlastContent&eId=82deb9cd-0167-4dce-a02f-28b5408b5a68

    https://www.veryansintv.com/kuyuya-atilan-taslar