Muhafızgücü nasıl unutulur? Vatan görevi yapan ünlü basketbolculardan kurduğu takımla estirdiği fırtınalar!
Askerlik görevi günlerle sınırlandığı için günümüzde buna benzer bir oluşumu aklınızdan bile geçiremezsiniz.
Ankara Ziraat Fakültesi basketbol takımını getiriyorum aklıma! Etkin olduğu dönemde basketbol liginde epeyce adından söz ettirmişti. Önemli oyuncular armağan etmişti basketbol ortamına.
Adlarını andığımız ya da anmadığımız kamu kuruluşlarının spor kulüpleri çoklu spor dalı etkinliği göstermekteydi. Takım sporlarının yanı sıra bireysel sporlar da onların ilgi alanındaydı. Atatürk’ün “Sağlam kafa, sağlam bedende bulunur” sözünü ilke edinmişlerdi. Sportif başarı kadar sporu tabana yayma amacını gerçekleştirme çabası içindeydiler.
Günümüzde bu işlere hevesi süren birkaç belediye ve adı futbol takımlarında yaşayan MKE ve ÇAYKUR bir yana bırakılırsa kamunun ekonomik ortamdan çekildiği gibi spor ortamından da silinmesine şaşırılmamalı.
Adana Demirspor’u unuttun diyenler çıkabilir. Demiryolları spordan elini eteğini çekeli çok oldu. Şu anda adı bir futbol kulübünde yaşayan demiryollarının adı buradaki marka üzerinden anılmaktadır.
Bu arada, Vakıfbank, Ziraat Bankası ve Halkbank’a voleybola yaptığı yatırımdan ötürü yergi değil övgü yaraşır.
Elli yaşındaki Ormanspor canlandırılıp da kendisini gösterince anlam vermekte zorlanmıştım bu duruma.
İçimizi yakan orman yangınlarını beklemek gerekti işin içyüzünü anlayabilmek için.
Meğer Ormanspor üzerinden yeni bir dipsiz kuyu yaratılmış. THK uçaklarını devre dışı bırakmak için kılı kırk yaran, kiraladığı başka ülke uçaklarının parasını ödemekte cimri davrananlar Ormanspor’a 40 milyon lira yatırmakta eli açık davanmışlar. Kırk bir yaşındaki basketbolcuyla eş-dost kontenjanından 3 yıllık sözleşme imzalayacak kadar densizleşmekte sakınca görmemişler.
MKE’nin değeri tartışılmaz!
Çay Kur vatandaşın kafasına çay kakmaya yarıyor hiç olmazsa!
Ya Ormanspor?
Ormanlarımızın yanışını umarsızca izlediğimiz şu günlerde öfkemizi kabartmaktan başka ne işe yaradığını belirlememiz olanaksız.
Kulüplerimiz Avrupa kupalarında boy göstermeye başladı. Bu hafta sahaya çıkacak olan Fenerbahçe, Finlandiya’nın en tanınmış takımı HJK’yle oynayacak. Geçmişte ulusal ya da kulüp düzeyinde kuzey ülkeleriyle eşleştiğimizde basınımız karşıt takımın oyuncularının gerçek mesleklerine odaklanırdı. Kimisinin elektrikçi, kimisinin öğretmen, itfaiyeci ya da postacı olduğunu öğrenirdik böylelikle. Bir tür küçümseme amaçlansa da birincil işi futbol olmayanlar karşısında alınan yenilgilerin ya da yaşanan zorlanmaların tam tersi etki yaratabilme olasılığı neredeyse akla getirilmezdi.
Günümüzde bu türden haberlerin yerini karşı takımın parasal ederi üzerine olanlar aldı. HJK ve FB bu bakımdan karşılaştırılacaktır.
Benim anımsadığım ilk Türk-Fin maçı Eskişehirspor-Mikkeli arasında oynanandı. Eskişehirspor’un ES-ES olduğu zamandı. ES-ES’in 4-0’lık yengiyle sahadan ayrıldığını anımsıyorum. Kuzey ülkelerini küçümsediğimiz yıllardan birinde ulusal takımımız Finlandiya’ya hem de ülkemizde 3-1 yenilmişti.
Valerenga ve Tromso dersem futbola ilgililer ne demek istediğimi anlayacaklardır.
Kırk yıl önceye gidelim!
HJK ve BJK adlarındaki ses benzeşmesinin ötesinde bir noktada buluşturan bir olay yaşanmıştı. O zamanlar biricik yabancı futbolcu kaynağımız Balkanlar ve elbette Yugoslavya’ydı.
1978’de Beşiktaş Jimnastik Kulübü Finlandiya’nın HJK (Helsingin Jalkapallo Klubi) takımından futbolcu aldı.
Atik İsmail’di adı!
Bu nasıl Finli sorusunu işitir gibiyim.
Atik İsmail elbette Finlidir. Ama, Tatar kökenli Finli.
Tarihe bakıldığında Finler İsveç ve Rus egemenliği altında yaşamışlar. Tatarlar buralara Fin topraklarındaki Rus egemenliği sırasında, XIX. yüzyıl sonlarında göçmüşler. Sayıları 1000 dolaylarında olsa da Tatarlar Finlandiya’daki varlıklarını bugün de sürdürmektedirler.
Atik İsmail onlardan biridir.
Atik İsmail yetmişli yıllarda HJK formasıyla fırtına gibi esmektedir. BJK’nin dikkatinden kaçmaz soydaş Atik İsmail. Türkiye’ye getirilir ve BJK formasıyla da goller atar. Ancak, 1978-1979 sezonunda BJK formasıyla çıktığı 16 maçta attığı 6 gol yeterli bulunmamış olmalı ki, ertesi sezonda kendisinden yararlanmayı düşünmemiştir BJK. Bilindiği gibi, bizde hızlı sonuç ve de başarı esastır. Beklemek, sabırlı olmak neredeyse söz konusu değildir. Süregen hastalığımızdır hemen başarı, hemen şampiyonluk beklentisi.
Atik İsmail’in ve kardeşinin Adil’in adlarının da ilginç bir öyküsü var. İlgi duyanların bağlantıdan okumasını dilerim.
Yakın zamanda Helsinki’ye yolumuz düşmüştü. Tarihsel öneme sahip Helsinki Olimpiyat Stadı’nı görmeye gittiğimizde yanı başında HJK’nin maçlarını oynadığı Finnair stadını da görmüştük. Kentin kalbine yürüyüşle bile 15-20 dakika uzaklıktaki yerleşkenin çevresi, müzesi ve heykelleriyle tam bir spor mabedi olduğunu duyumsamıştık.
Finnair HJK stadyumu
Yetmiş yıllık Helsinki Olimpiyat Stadı’nın özenle korunduğunu, bakım ve onarımla yaşatıldığını görünce ülkemizde son 10 yılda yaşanan stadyum çılgınlığını anımsamadan edemezdik.
Ülkemizin kurtarıcısı, kurucusu ve çağdaşlaştırıcısı Atatürk’ün adını silmek uğruna girişilen stadyum yıkıcılığının yol açtığı savurganlığı nasıl unutabilirdik?
Finlandiya kitleye spor yaptırma temelli anlayışıyla tam bir spor ülkesi. Özellikle kış sporları başta olmak üzere atletizm ve motor sporlarında geleneği olan bir ülke. Bu koşullarda Finlerin ille de futbolda öne çıkmak gibi bir tutkuları olmamış. Dolayısı ile bizde olduğu gibi hesaptan kitaptan yoksun yatırımlardan uzak durmuşlar.
Olağan koşullar altında kadrosuyla ve kadrosunun parasal değeriyle Fenerbahçe HJK’yi rahatlıkla elemesi beklenir. Ah bir de futbolda sonuçları etkileyen başka etkenler olmasa!
İlginç bir başka not HJK ve FB’nin yaşıt olması! Her ikisi de 1907’de kurulmuş.
Son 40 yılda HJK’nin toplamda 8 teknik direktörle çalıştığı bilgisi de ilginç geldi bana. Herhangi bir takımımızın bu eğilimin yanından bile geçemediği açıktır.
Önceki yazımızda tarih boyunca aşı karşıtlığını irdelemiştik. Aşının, karşıtını da eş zamanlı ürettiğine vurgu yapmıştık. İlgi duyanlar bağlantıdan okuyabilirler.
Tarih, bugünü anlamamızda ve geleceği planlamamızda önemli olduğu için önemsemeliyiz. Bu da yetmez! Gereken dersler çıkartılmalıdır.
Edward Jenner’ın çiçek aşısını yaptıracakları “inek kafalı olacaksınız” diyerek korkutanların günümüzde sarıldığı söylem “genetiğiniz değişecek” palavrasıdır. Günümüzde Covid 19’a karşı geliştirilen kimi aşıların ulak RNA temelli olması bu söyleme sarılanların biricik dayanağıdır. Kişiler ve söylemler görünürde değişmiş olsa da özde fark yoktur aralarında.
Covid 19’la baş etmede tıbbi olmayan önlemlerden sonra gündeme gelen aşı en güçlü önleyici gereç olarak öne çıktı. Eş zamanlı olarak “aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu” da!
İnsanlığın Covid 19 küresel salgınının başından bu yana verdiği sınavda iyi notlar alamadığı açıktır. Aşının eşitlikçi ve hakça paylaşılamamış olması da kötü not kaynaklarından birisi olmuştur. Vatandaşı başına 10 doz aşı edinip istifleyen ülkelere karşılık aşıyla tanışmamış olanların varlığı her birimiz için utanç kaynağı olacak denli olumsuzluk kaynağıdır.
Bunca olumsuzluğa aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu öğesini ekleyen insanlık küresel salgını alt etme etme sürecinde başına yeni bir dert almıştır.
Bir hekim olarak küresel salgında 500’ü aşkın meslektaşı ve ayrılmaz parçalarımız olan sağlık çalışanını yitirmiş olduğumuzu bir kez daha anımsatmak zorundayım. Her birinin yüce anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Aşılamanın başlamasıyla birlikte Covid 19’a bağlı sağlıkçı ölümlerinin neredeyse bıçakla kesilir gibi sonlanmasa da belirgin şekilde azaldığına hoşnutlukla tanıklık ediyorum. Yapılan çalışmalar Covid 19 nedeniyle hastaneye yatmak zorunda kalanların, yoğun bakımlık olanların ve ne yazık ki yaşamını yitirenlerin % 95’inin AŞISIZ olduğunu ortaya koymaktadır. İlerleyen zamanda kapsamlı çalışmaların yaşama geçirilmesiyle aşılanmanın öneminin çok daha iyi ortaya konulacağından da kuşku duymuyorum.
Gelelim aşı günümüz aşı karşıtlarına!
Üzülerek belirtmek gerekir ki, günümüz aşı karşıtları arasında tarih boyunca olduğu gibi her türden kişiye rastlamak olasıdır. Bu grupta eğitimli, eğitimsiz, tanınmış, tanınmamış, gazeteci, sanatçı ve hatta hekimlere rastlamak şaşırtıcı sayılmamalıdır. Bu gruptaki kimselerin dinci gericilikle, muhafazakârlıkla sınırlı olmadıklarının altı önemle çizilmelidir.
Hepsi bir yana!
Aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu safında yer alarak mesleklerine ve insanlığa ihanet edenleri hoş görmem olanaksızdır. Özellikle bu türden sapkın davranış içindeki meslektaşlarımı yaşamım ve gücüm yetiğince izlemeyi sürdüreceğim. İki elim yakalarında olacak!
Bu önemli görevi yerine getirirken küresel salgını alt etmede biricik tıbbi gerecimiz olan aşıyla ilgili olarak toplumu aydınlatma görevini de göz ardı etmiyorum.
Günlük hekimlik uygulamamda tüm hastalarıma aşılanma durumlarını soruyorum. Aşılanmamış olanların aşılanmama nedenini anlamaya çalışıyorum. Elimden geldiğince aşılanmanın gerekliliğini anlatmaya çalışıyorum. Azımsanmayacak sayıda hastamı aşılanmaya ikna ettiğimi kıvançla paylaşıyorum.
Aralarında hekimlerin de bulunduğu aşı karşıtları kamuoyunu etkilemeye çalışırken gerçeklere değil anektodlara başvurmayı yeğliyorlar. Gerçeklerin aşı karşıtlarının değirmenine su taşımadığının bilincinde oldukları kuşkusuzdur.
Anektodlarla etkileyicilik katsayılarının artabileceğini öngörüyorlar. Bu arada, söylemlerine bilimsel dayanak oluşturma konusunda da ustalık sergiledikleri düşüncesindeler. Bu bağlamdaki foyaları kolaylıkla meydana çıkartılabilir bu ve benzerlerinin. Örneğin, ünlü tıp dergisi The Lancet’te Andrew Wakefield imzasıyla 1988’de yayımlanan bilimsel yayın olma ölçütlerine sahip olmayan bir makaleyi hemen her zaman başvuru kaynağı olarak sunarlar. Oysa, bu makalenin The Lancet gibi bir dergide yayımlanma fırsatı bulması da ayrıca eleştiri konusudur. Nitekim, hata anlaşılmış ve yazı geri çekilmiştir. Bu uygulamanın akademik bağlamdaki anlamı makalenin yok sayılmasıdır. Wakefield makalesini amentü haline getirmiş olan aşı karşıtlarının her nedense bu ayrıntıya değindiklerine tanık olunmaz.
Andrew Wakefield’ın bu nedenle soruşturma ve kovuşturma geçirdiği, hekimlik yetkisinin elinden alındığı, Wakefield’ın bir yandan aşı karşıtlığı sergilerken diğer yandan da bir kabakulak aşısı üreticisiyle dirsek teması içinde olduğu gerçekleri her nedense aşı karşıtlarını ilgilendirmez.
Diğer yandan, kaynak ve dayanak sıkıntısı içindeki aşı karşıtları sosyal medyada paylaşılmış yalanı ve yanlışı çok sözde belge ve bilgilere de dört elle sarılmakta sakınca görmezler. Sırtında yumurta küfesi taşımıyor oluşun rahatlığıdır böylelikle sergilenen. Yalanı ve yanlışı birkaç güzel sözle süsleyip ortama sunmak hatırı sayılır bir destek aldığına göre! Bu gibi düzenbazlıklara alabildiğine sarılmakta hiç sakınca yoktur.
Aşı karşıtları kendi savlarına bilimsel dayanak sunma gereği duymadıkları gibi kendilerine sunulan ve aşılarla ilgili ileri sürülen savları çürüten bilimsel yayınları da görmezden gelme konusunda ustalaşmışlardır. Pişkinlik ve utanmazlık bu davranış biçimini tanımlamak için uygun nitelemelerden yalnızca birkaçıdır.
Neredeyse hiçbir zaman nedensellik ilişkisine uyan çıkarımlarda bulunmazlar. Bunu yapmak için ne savları ne de birikimleri yeterli değildir. Bu yetersizliği perdelemek için saldırgan dil kullanımı konusunda da kendilerini geliştirdikleri kuşkusuzdur. Onları izleyen birilerinin kendilerini kaptırıp katıksız aşı karşıtı olup çıkmalarına bu nedenle şaşırılmaz.
Yine, sapkın duruşlarının bir parçası olarak söylemlerine korku, ürkü ve duygusallık eklemeyi de hiçbir zaman unutmazlar. Belki de bu nedenle Covid 19 salgınının bir kurgu olduğunu, gerçekte bu boyutta bir salgının söz konusu olmadığını bile ileri sürebilecek denli akıllarını tatile çıkartabilirler.
Günümüz aşı karşıtlarının bir başka öne çıkan özelliği de doğrudan aşı karşıtı tutum sergilemekten uzak duruşlarıdır. Belki de bu nedenle bilgisi, birikimi ve yetkisi olmadığı halde okuyucu kitlesinin varlığından güç alarak karalı kutulu kitaplar yazıp, yüz binlerce satan birisinin bile doğrudan aşı karşıtlığı yapamıyor oluşuna şaşırmamak gerekir. Sözü dolaştırma konusunda hünerlidirler. Doğrudan değil dolaylı olarak yazmayı, konuşmayı yeğlerler.
Her fırsatta hakikatin peşinde olduklarını ikide bir de ileri sürseler de yönettikleri anlı şanlı internet sitesinde aşıdan yana tutum alan bir akademisyeni kapı önüne koymakta ikileme düşmeyecek denli insaf ve vicdan yoksunudurlar.
Geçtiğimiz günlerde bu sitede yer alan bir haber ilgimi çekti. Ülkemizde de top koşturmuş olan Hollandalı futbolcu Wesley Sneijder’in aşı yaptırmamış olması haberleştirilmişti. Ayrıntısı bağlantıdan okunabilir. Sneijder aşı yaptırmamakla yetinmemiş, konuyla ilgili bilgisizliğini ve yetkisizliğini de olanca sınır tanımazlıkla ortaya koymakta sakınca görmemiş. Günümüz koşullarında böylesi sorumsuzluk içeren bir açıklamayı yapan kişi top koşturma konusunda hünerli olsa da aşılanmama kararını mantıklı olarak açıklayabilecek bilgiye, birikime ve yetkiye sahip midir? Can alıcı soru budur! Bu soruyu sormak, açıklamada haber değeri gören gazetecinin görev kapsamında değil midir?
Doğrusunu söylemek gerekirse doğrudan aşı karşıtı olamayanların aşı karşıtı söylemleriyle öne çıkan ünlüleri kullanma girişimidir bu haberle karşımıza çıkan.
Bu haber bile takvimler ileri giderken geriye sayan insanlık gerçeğini gözlerimizin içine sokmaya yetiyor.
Aşılanmanın geciktiği ve dirençle karşılaştığı her gün virüsün kazanç hanesine bir çizik atıldığı unutulmamalı.
Aşılanmamayı hak olarak görenlerin hastalığı başkalarına bulaştırma ve belki de ölümlerine yol açma hakkını nereden aldıkları da sorgulanmalı.
Bu arada, yönetenlerin tutumundan bir çift sözü esirgemeyelim. Hemen her gün sağlık bakanının aşılanmaya çağrı yapan ağlamaklı iletilerini okuyoruz, işitiyoruz. Olur olmaz her konuda sert ve otoriter davranmaktan geri durmayan iktidarın bu konudaki edilgenliği nasıl yorumlanmalı? Türkiye Futbol federasyonu aşılanmayanların stadyumlara alınmayacağını açıkladı. Benzer şekilde aşılanmayanlar diğer kamu hizmetlerinden yoksun bırakılarak aşılanmaya zorlanamaz mı? Yaptırımsız öğüt bu kadar işe yaradığına göre toplumun aşılanması konusunda yönetenlere düşen başka görevler olduğu çok açıktır.
Ya aşı karşıtlarıyla başa çıkıp aşılanacağız!
Ya da virüsle köşe kapmaca olanca hızıyla sürecek!
Salgın ortamında yapılması öncelikle Tokyolular ve Japon halkı tarafından onaylanmayan, dünyada da tartışılan Tokyo olimpiyatları 16 günlük yoğun program sonrasında sona erdi.
Bu arada dört yılda bir yapılan olimpiyatları hedefleyen ve yaşamını buna göre düzenleyen sporcuların mutlu olduğunun altını çizmekte de yarar var. Salgın mı önemli yoksa sınırlı sayıda sporcunun arzuları mı sorusu da yanıtını bekliyor.
ABD, Çin Halk Cumhuriyeti’ni son günde geçerek madalya sıralamasının başına oturdu. İki yüz altı ülkenin katıldığı olimpiyatlarda 86 ülke madalya alarak tabloda yer almış oldu. Türkiye 2’si altın, 2’si gümüş ve 9’u bronz toplam 13 madalyayla 35. sırada yer aldı. Sıralama ALTIN madalya sayısına göre yapıldığından sayıca az madalyayla önümüze geçen ülkeler olduğu gibi sayıca çok madalyayla gerimizde kalanlar da oldu. Her ne kadar olaya yalnızca madalya sayısı üzerinden bakmak doğru olmasa da madalya tablosunun gösterdiği sonucun bu şekilde olduğunu belirtmekte yarar var.
Montreal 1976’dan bu yana olimpiyatları olabildiğince eksiksiz izlemeye çalışırım. Özellikle Avrupa dışındakileri izlemek saat farkı nedeniyle hemen her zaman güç olur. Uykudan ve dinlenmeden özveri olmazsa olmazdır. Tokyo yorgunu olduğumu söyleyebilirim.
Tokyo olimpiyatlarına akredite kişiler arasındaki Covid 19 olgu sayısının 400’leri bulduğu göz önüne alınırsa “seyircisiz olimpiyat” kararının doğruluğu ortaya çıkar.
Programa eklenen yeni sporlara ilişkin birkaç söz söylemek gerekirse!
Bir yandan ev sahibi ülkenin diğer yandan ticari destekçilerin ve elbette Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni yönlendirme yeteneğine sahip ülkelerin etkisi son derece açıktır.
Türkiye’nin olimpiyat tarihi boyunca madalya sayısı bakımından en başarılı olimpiyatını yaşadığı özellikle iktidar çevrelerinin öne çıkardığı söylem oldu. Burada bir soruyu unutmamakta yarar var. Londra’da 1948’de yapılan savaş sonrası ilk olimpiyatta aldığımız 12 madalyayı Tokyo’da 13’e çıkartmış olmamız çıtayı yukarıya taşımış olduğumuzu gösterse de şeytan ayrıntıda gizlidir diyerek sorgulamak gerekir.
Londra 1948’e Türkiye 1’i kadın 68 sporcuyla katılarak 12 madalya almıştı. Tokyo 2020’ye ise kadın/erkek oranı neredeyse denk 108 sporcuyla katılarak 13 madalya aldık. Bu açıdan bakıldığında “başarı” nitelemesi sorgulamaya açıktır.
Olaya, madalya kazandığımız spor dalları açısından bakarsak bir değil birkaç başarı öyküsü bulmak olanaklıdır. Okçuluk ve kadın boksunda alınan altın madalyalar, artistik jimnastikteki ilk madalya son derece anlamlı ve önemlidir. Nicelikten çok niteliğe odaklanmak bu açıdan da gereklidir.
Atıcılıkta kaçırılan bronz madalya ile okçuluk karışık çiftlerde (Yasemin Anagöz-Mete Gazoz) madalyanın kıyısından dönülmüş olması da değinmeye değerdir.
Atletizmde önceki yıllarda sıçrama nedeni olan “devşirme” sporcularımızın başarım gösterememiş olmaları ve dallarında açtıkları yola girecek sporcu yetiştirilememiş olması irdelenmeyi hak eden bir başka başlıktır.
Bir başka önemli nokta iktidarın başarılı sonuçları propaganda aracına dönüştürmekteki hüneri olarak çıktı karşımıza. Bir yandan TRT sunucularının “Sayın Cumhurbaşkanımızın sayesinde”, “Sayın Spor Bakanımızın destekleriyle” söylemleriyle siyaset-spor ilişkisi diri tutulurken başarılı sonuçların hemen ardından sporcuya bağlanan Cumhurbaşkanının öne çıkartılması artık yerleşikleşen “halkla ilişkiler “ çalışması olarak kendisini göstermeyi sürdürdü.
Sporu ticaretin nesnesine dönüştüren uluslararası anlayışın ulusal izdüşümü spor başarısını siyasete katık etmek olarak boy gösterdi.
“Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur!” diyen Atatürk’ün spor anlayışı yerini iktidarı güvence altına alan, ona destek olarak kullanılan spor anlayışına bırakmış durumdadır. Kitlenin sağlığı için spor yap(tır)mak yerine iktidar için spor söz konusudur artık. Geçen yüzyılda kaldığı sanılan 3 F’den birisine eşdeğer tutulmaktadır spor günümüzde kimi çevrelerce.
Olimpiyatların Türkiye açısından yol açtığı bir başka olumlu sonuç sporcularımızın kadın/erkek oranının neredeyse eşit olmasıdır. Kadını toplum dışına itme, kadın erkek eşitliğini söylemde değil ama eylemde ortadan kaldırma girişimlerinin hız kazandığı günümüzde bu sayısal eşitlik son derece değerlidir.
İktidar için değil ama kitlenin sağlığı için kitle sporu yapılacaksa spor yönetiminin sıcağı sıcağına irdeleme yapması son derece önemlidir.
Seyirciyi değil sporcuyu kitleselleştirmek öncelik olmalı. Çok sayıda sporcunun yer aldığı havuzdan başarılı sporcu çıkartma olasılığının yüksek olacağı kuşkusuzdur.
Ülkemize madalya kazandıran, kazandıramasa bile canla başla çabalayan, bunların da ötesinde olimpiyatlara katılım gibi önemli görevi yerine getiren tüm sporcularımıza şükranlarımızla…
Olimpiyatlarda sona gelinmişken çok da üzerinde durulmayan bir konuya değinmekte yarar var.
Bireysel sporlarda olsun takım sporlarında olsun!
Pek çok ülkenin yabancı sporcu devşirdiklerine tanıklık ediliyor.
Her ne kadar küresel ölçekte nesnelerin dolaşımı insanların dolaşımından daha kolay olsa da seçkin sporcuların ülke ve uyruk değiştirmeleri zor olmuyor.
Sırbistan örneği ilgimi çekti. Sporda ve özellikle basketbolda son derece başarılıdır. Sırbistan’a “başarılı” nitelemesi yetmez. Spor ülkesi demek daha da yakışır.
Sırbistan kadın basketbol takımında 2 devşirme görmek şaşırtıcı olsa da bugünkü dünyanın olağan görüntüsüydü.
Devşirmeye ilgi bizde de oldukça fazla.
Özellikle atletizmde devşirmelerle elde ettiğimiz başarılar az değil.
Devşirmenin başlangıç noktası olarak halteri unutamayız. Bu yolla kıpırdanan halterde sayısız başarıya imza attığımız gerçektir. İlerleyen yıllarda yolundan sapan halterin yüksekten düşerek tuz buz olduğuna üzülerek tanıklık ettik. Dopingten uzak duramayışın sonucuydu.
Devşirme günümüzün gerçeği olduğuna göre kaçınmak çok da kolay değil.
Devşirmeyle bir türlü başarılı olamadığımız kimi spor dallarında sıçrama yaptığımız kuşkusuzdur. Bu sıçramayı sürekli kılmak ve yerli sporcularla bütünleştirmek temel amaç olmalı(ydı).
Örneğin, Azeri kökenli Ramil Guliyev’in devşirilmesi sonrasında sprint yarışlarında yerli sporcu yetiştirebildik mi? Yanıt hayırsa devşirmeyle amaçlanana erişemediğimiz açıktır.
Afrikalı devşirmelerle yine atletizmde uzun mesafelerde yakaladığımız çıkışa yerlileri ekleyebildik mi? Karslı, Ağrılı, Erzurumlu uzun mesafe koşucularının eriştiği başarılar belleğimdeki tazeliğini koruyor. Onları neden özendiremedik sorusu yanıtlanmalı!
Ya da 400 engelci Küba kökenli Yasmani Copello Escobar bu dalda bir sıçramayı ateşleyebildi mi?
Emeklilik zamanı gelen devşirme atletlerimiz. Kendilerine teşekkür ederken, düşünmeye başlama zamanımızın geldiğini de unutmamalıyız!
Geçmişte devşirmeyle güreşçi edinip başarıya koştuğumuz da oldu. Ancak, her şeye karşın güreş yerli sporcularla başarı yakalamaya çalıştığımız dallardan birisi olmayı sürdürüyor diyebiliriz.
Yıllar akıp gidiyor. Özellikle atletizmin sprint dallarında yaş alan sporcuların hızla sahne dışında kaldığı öteden beri bilinen bir durum. Bir sonraki olimpiyatta hiç birisinden yararlanamayacağız. Madalya alamasak bile devşirmelerin açtığı yola giren yerli sporcularımızı pistlerde görseydik sevinebilirdik.
Tokyo olimpiyatlarında ülkemiz açısından yaşanan ilklere değinmeden geçmeyelim.
Jimnastik, okçuluk ve ilk kez olimpiyatlarda yer alan karatede aldığımız madalyalar son derece önemlidir. Madalya alamasak da yüzmede finale kalamayışımıza üzülmüş olmamız bile başarı sayılmalıdır.
Devşirmelerin yarattığı düş kırıklığı karşısında yerli üretim sporcularımızın başarıları son derece anlamlıdır.
Koçu dışında yerli sporculardan oluşan kadın voleybolcularımızı unutarak haksızlık yapmış olmayalım.
Spor politikalarının kısa erimli görkemli başarılar üzerine yoğunlaşması ve ülkeyi yönetenlerin propaganda aygıtına dönüştürülmüş olması önde gelen olumsuzluktur.
Kitle sporu üzerinden daha fazla sporcu arasından milli sporcu belirleme yöntemi çok daha akılcıdır. Hemen başarı ve madalya getirme güvencesi olmayan bu yöntemin siyasetçilerin ilgi alanı dışında kalması çok doğal.
Sporda devşirmecilik sorgulanmayı hak eden bir olgu!
Tarih, geçmişi bilmeyi sağladığı gibi bugünü anlamayı ve geleceği kurgulamayı sağlamada önemli vazgeçilmezimiz. Aşı karşıtlığının ya da kuşkuculuğun aşıyla yaşıt bir olgu olduğunu bildiğimizde tarihte yaşananların yanı sıra günümüze yansımalarının önemi de ortaya çıkmış olur.
Jenner’ın çiçek aşısı
Jenner’ın buluşuyla yaşamımıza giren aşının batı dillerindeki karşılığı olan Vaccine, Latince sığır demek olan Vacca’dan köken almış. Binyıllar boyunca milyonlarca can alan çiçek virüsü ancak etkili bir aşıyla durdurulabildi. Bu yazıyı yazarken belleğim beni çiçek aşısı olduğum ilkokul yıllarıma götürdü. Çiçek aşısının izi sağ kolumda benimle birlikte var olmayı sürdürüyor. Seksenli yıllarda çiçek hastalığının kökü kurutulunca aşısı da aşılama izlencesinden çıkartıldı. Çiçek mikrobu günümüzde varlığını ancak laboratuvarlarda sürdürebiliyor.
İlk modern aşı olan Edward Jenner’ın çiçek aşısını yaptıracakları korkutmak için söylenenler :
“Bu aşıyı yaptırırsanız inekler gibi boynuzlarınız çıkacak. Kadınlarımız yakın gelecekte inek kılıklı erkeklerle aşk yaşamak zorunda kalacaklar.” (İlk çiçek aşısı inekte çiçek hastalığına yol açan virüsten üretildiği içindir inek benzetmesi) Çiçek hastalığı Jenner zamanında bile hastalandırdığı her 5 kişiden birini yaşamdan kopartmaktaydı. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan çiçek salgınları sayısız insanı öldürmekle kalmadı. Tarihin yeniden yazılmasına bile yol açtı. Yalnızca Jenner’ın çiçek aşısının 530 milyon insanın yaşamını kurtardığı hesaplanmış.
Az önceki bölümcede bugün gülümsememize yol açmaktan öte anlam taşımayan (!) sözlere dinci çevrelerin aşılama yoluyla hastalığı önlemeyi Tanrı’nın işine karışmakla özdeş tutmalarını eklemekte yarar var.
Aşı-aşı karşıtlığı : Ayrılmaz ikili
Çiçek hastalığına karşı kitlesel aşılamayla birlikte kendisini gösteren aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu hemen her dönemde varlığını korudu. Bu süreçte, adının önünde akademik unvanlar taşıyan hekimler, gazeteciler, entelektüeller ve elbette konuyla uzaktan yakından ilintisi olmayan, en küçük birikimi bulunmayan sayısız kişi azılı aşı karşıtı olarak kamuoyunu etkileyebildi.
Hemen vurgulamakta yarar var!
Aşı karşıtı topluluk kendi içinde son derece farklı eğilimleri barındırmaktadır. Liberaller, muhafazakârlar, dinciler ve kendisini sosyalist olarak tanımlayanlar başta olmak üzere akla gelebilecek her eğilimden insana rastlanabilir bu ortamda. Özellikle proletaryada üst sınıfların aşı aracılığıyla kendileri üzerinde egemenlik kurmak isteyebilecekleri kuşkusunun baskın olduğunu eklemekte yarar var.
Bu ve benzeri eğilimlerle savaşım için “aşı zorunluluğu” koyan yasaların çıkartılması çözümden çok sorunun parçası oldu. İngiltere’de Leicester aşı karşıtı cephenin başkentine dönüştü. İngiltere’de XIX. yüzyıl ortalarında aşılanmayı zorunlu kılan yasanın aşı karşıtı etkinlikleri kışkırtıcı ve özendirici bir sonuca yol açmış olması aşıyı zorunlu tutma konusunda iyi ve ayrıntılı düşünme gereğini fazlasıyla ortaya koymuştur.
Zorunlu aşıyla ilgili ülkemiz deneyimine de değinmekte yarar var.
Türkiye’de aşı
Bilimde üretken olmayan Osmanlı’nın bilimsel buluşların ürünü olan teknolojinin önde gelen alıcısı olduğu bilinir. Bu kapsamda çiçek aşısının uygulanması için 1885’te dünyada da bir ilk olan Çiçek Nizamnamesi çıkartılmıştır. Aşılanmayan kişiler askeri ve yatılı okullara alınmayarak aşılanmanın özendirilmesi amaçlanmıştır. İzleyen yıllarda bebeklerin aşılanması ve çocuklarını aşılatmayan ailelerin yaptırıma uğratılması yasaya eklenen diğer maddelerdir.
Osmanlı’daki yasaya 1915’te eklenen maddeyle her Osmanlı vatandaşının 6 aylıkken, 7 yaşında ve 19 yaş sonunda olmak üzere üç kez aşılanması zorunluluğu getirilmiştir.
Cumhuriyet’le birlikte önem kazanan toplumcu ve koruyucu sağlık anlayışı doğal olarak aşıyı da kapsamıştır. Türkiye, Cumhuriyet’le birlikte aşı müşterisi olmak yerine aşının üreticisi olma yoluna gitmiştir. Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü kapatıldığı 2011 yılına dek hemen her aşıyı üretebilme yeteneğine sahip bir kurum olarak son derece verimli olmuştur. Osmanlıcı anlayışın enstitüyü kapatmasıyla birlikte yeniden aşı alıcılığı dönemi başlamıştır. Günümüz salgın koşullarında bu müşteriliğin tavana vurduğu ortaya çıkan bağımlılıkla kendisini göstermiştir.
Aşı karşıtlığı aşılarla birlikte gelişip serpiliyor
Çiçek aşısını izleyerek yaygın kullanıma giren Difteri-Tetanus-Boğmaca üçlü aşısı da aşı karşıtlarını harekete geçirmiş. Özellikle nörolojik belirtilerden sorumlu tutulan bu üçlü aşıya yönelik karşıtlık kabarması 1974’te % 81 olan aşılanma oranlarını 1980’de % 31’e düşürecek denli etkili olmuş. Sonuç mu? Yirmi birinci yüzyılda uzayın derinliklerine yolculuk yapmayı tasarlayan insanlık boğmaca salgınlarıyla baş etmek zorunda kalmış. 2021’de İngiltere’de 9300 boğmaca olgusu kayıtlara geçmiş.
Acıklı olaydan güç alan aşı karşıtlığı
Aşı tarihindeki acıklı olayların da aşı karşıtlığına katkıda bulunduğu unutulmamalı. Örneğin, XX. yüzyıl başında kullanıma sokulan Tüberküloz aşısı ilk üretildiğinde canlı bakterilerin aşıya karışması ölümlere yol açınca bu aşının yeniden kullanıma girmesi için 2. Dünya Savaşı’nın sonu beklenmiş. Aşı üretiminin değilse bile güvenliğinin emekleme aşamasında olduğu yıllarda BCG aşısının başına gelenin aşı yandaşlarını düş kırıklığına uğrattığı kuşkusuzdur. Ancak, ilerleyen yıllarda bu sorun aşılacak ve BCG aşısı dünyanın özellikle toplumcu tıp anlayışını benimseyen ülkelerinde vereme karşı önemli savunma gereci olacaktır.
Jonas Salk : Güneşin patenti mi var ki aşının olsun?
İkinci Dünya Savaşı sonrasında aşı konusundaki bir başka önemli adım çocuk felci aşısının kullanıma sokulması olmuştur. Bu ölümcül ve engelli bırakıcı hastalığın iki aşısından birisini bulan Jonas Salk’ın insanlık tarihine bir diğer önemli katkısı “Güneşin patenti mi var da aşını olsun!” sözleriyle aşıdan kazanç sağlama fırsatını elinin tersiyle itmesi olmuştur. Aşı gibi önemli bir koruma gerecinin ticari nesneye dönüştürülmesine engel olan Salk bu davranışıyla aşı karşıtlığının önünü kesmeye de paha biçilmez katkıda bulunmuştur.
The Lancet, Wakefield ya da “fakefield” (Sahtebilim)
Gelelim aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu yandaşlarına önemli fırsat sunan kilometre taşı niteliğindeki gelişmeye!
Şimdilerde hemen herkesin adını duyduğu The Lancet dergisinde bundan 30 yıl kadar önce yer alan 12 olguluk çalışmayla Kızamıkçık-Kızamık-Kabakulak üçlü aşısının otizme yol açabildiği öne sürüldü. Yanlışlık anlaşılsa da, yazı geri çekilip yok sayılsa da, yazarın hekimlik yetkileri elinden alınsa da aşı karşıtlarının kullanımına altın tepside sunulan sahte bilim ürünü bugün de tepe tepe kullanılmaktadır.
Aşı karşıtlığı insanlık zaman çizgisinde ileriye giderken hızla yaygınlaştı. Modern tıp anlayışıyla ilintilendirilen endüstriyel tıp anlayışının akla, bilime ve vicdana sığmaz yanlışları da bu yaygınlaşmada etken oldu.
Bugünlerde çok da tartışılmayan The Lancet’in aşı karşıtlığı cephesine yaşam öpücüğü sunan makalesine başkaca popüler bilim dergilerinden de destek geldi. Örneğin, New Scientist dergisi şifa kristalleri palavrasıyla elektronik ortamda bir siteye bağlananların hastalıklarından kurtulabilecekleri şarlatanlığına aracı olabildi.
Anayasa Mahkemesi aşı kararı
Aşı karşıtlığının ülkemizdeki önemli kilometre taşının Anayasa Mahkemesi’nin 2015 yılında yeterli bilimsel görüş almadan vermiş olduğu bir kararla dikilmiş olduğunu üzülerek anımsıyoruz. Bu karara konu başvurunun bir hukukçuya ait olması da ironik bir durum olsa gerektir. Bu karara değin dişe dokunur bir niceliğe erişemeyen aşı reddi olgularında o tarihten bu yana gözle görülür bir artış olduğu gözlenmektedir. Son yıllarda sıçrama gösteren kızamık olguları bu durumun gündelik yaşama yansıması olarak algılanmalıdır. Bu kararı izleyen yıllarda artan “aşı reddi” sayılarından sonra tırmanan kızamık olgularının gözler önüne serdiği tablo çarpıcı olmanın ötesinde acıklıdır. Türkiye’de 2016 yılında yalnızca 9 kızamık olgusu görülmüşken, olgu sayılarının 2017’de 84’e, 2018’de 716’ya ve 2019’da ise 2905’e çıktığı görülmüş. Bu açık ve etkileyici tablonun günümüz aşı karşıtlarını ilgilendirmiyor oluşu düşündürücüdür.
Özellikle günümüz salgın koşullarında yargının da gelişime ve değişime açık olması gereğinin çok çarpıcı örneğidir. Bu yüksek yargı kararına karşın yürütmenin elinde aşılama konusunda biraz daha baskıcı ve zorlayıcı olmak için sayısız aygıt bulunduğunu da eklemeliyiz. Yeter ki kullanmak istesinler!
Aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu olgusunun günümüzdeki durumuna değinmeyi bir başka yazıya bırakarak…
Kitap kurdu Mustafa Kemal’in “mutlaka okunmalı” listesine koyduğu kitaplardan birisi yazının başlığı. Ne denli doğru bir öneri olduğunu Finlandiya yolculuğu sonrasında kitabı okuyunca daha iyi anladım. Söze özeleştiriyle başlamak gerekirse bu öneriyi yerine getirmem için Finlandiya topraklarına ayak basmayı beklememeliydim. Yeri gelmişken unutmadan belirtmem gerekir. Finlandiya ziyaretimiz gezi amaçlı değildi. Evlat ziyareti içindi. İçinde bulunduğumuz salgın koşullarında gezi amaçlı bir etkinliği aklımızın ucundan bile geçirmezdik. Oradaki salgın gündelik yaşamı bizdeki kadar kısıtlamadığı için gezmeye ve böylelikle gözlem yapmaya fırsat bulduk. Bu zorunlu açıklamadan sonra konuya girebiliriz. Önce hepinizin kolaylıkla anımsayacağı birkaç habere göz atalım! “Karadeniz’de zengin doğal gaz yatakları bulundu!” “Ağrı’da oylumlu altın rezervlerine rastlandı!” Sevindirici olduğu kadar düşündürücüdür bu ve benzeri haberler. Hemen tümümüzün bilinçaltına yerleşmiş “kolaycılık” yansımaları olarak da değerlendirilmelidirler. Çaba, emek ve zaman harcamadan zenginliğe ve gönence ulaşma isteğinin etkisi de yadsınmaz. Kimileri iki kez olmak üzere bankerlerin, saadet zincirlerinin ve son zamanlarda çiftlikbank vb dolandırıcılıkların başarısında da önemli paya sahiptir kolaycılık. Para eden bir yeraltı kaynağını bulup kısa yoldan varsıllaşmak! Ne kadar iyi. Göze de kulağa da hoş geliyor. Bu kadar kolay mı kalkınmak ya da ilerlemek? Petrol bularak uçuruma yuvarlanan ülkelerin sayısı hiç de az değildir. Konuya ilgi duyanların “Hollanda Hastalığı”nı incelemesini öneririm. Beyaz Zambaklar Ülkesi yani Finlandiya yazar Grigoriy Petrov’un ilgisini çekmiş. İsveç egemenliği yıllarında dipte olan, dişe dokunur varlığı neredeyse olmayan bir ülkenin XX. yüzyıl başında henüz bağımsızlığını kazanmışken eriştiği konumu mercek altına almış. Bunu yaparak çok da iyi etmiş. Petrov yanı başındaki Finlandiya’yı bir Slavın gözünden irdelemiş. Bir bakıma iki ulus karşılaştırması çıkmış ortaya. Petrov’un kitabına ad olan Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya’nın Fince adı Suomi. Yani Bataklıklar Ülkesi. Finler yüz yıllardır tarih sahnesinde olan bir ulus olsa da modern Finlandiya’nın uluslaşma geçmişi 200 yıldan daha eski değil. Uzun süre İsveç etkisi altında kalan Finler için Rusların İsveç’e karşı üstünlük sağlaması bir dönüm noktası olmuş. XIX. yüzyıl başında İsveç’i yenerek bölgeye tümüyle egemen olan Rusya, Finlandiya’nın yeni üst yöneticisi olmuş. İsveç döneminin yozlaşma süreci yeni dönemde yerini ulusal kimlik kazanımına bırakmış. Rusya’nın Finlandiya’yı yararlanacağı ve baskı altında tutacağı coğrafya olmaktan çok başkent St Petersburg’un güvenliği için tampon yapma isteği Finlerin en büyük şansı olmuş. Rusya, Finlere karşı gevşek tutumunu özerlik tanıyarak da taçlandırmış. Özerklik Finlerin uyanışı ve uluslaşma yolunda ilerlemesinin yolunu açmış. Ülkenin Fince adına konu olan bataklıklar dışında Finlerin elinde bolca göl, binlerce ada ve ülkenin dörtte üçünü kaplayan ormanlardan başka bir şey yokmuş. Bu yalın gerçek ya bir mucize bekleme ya da aydınlanma değerlerine sıkı sıkı bağlanarak akıl yoluna girme seçeneklerini sunmuş Finlere. Uzun süre İsveçlilerce hor görülen, itilen kakılan Fin halkının önderlik edenlerce aydınlanma değerlerine bağlanması başlangıçta bir şey ifade etmese de sabırlı bekleyiş bugünün çağdaş, kalkınmış Fin toplumunu ve devletini yaratmış. Üretimden yoksun, edilgen, yılgın ve umutsuz Finlerin çıkış yolunu eğitim-öğretim aydınlatmıştır demek abartı olmaz. Üstelik, eğitim-öğretim temelli bu sıçramanın geçmişi on yıllara değil en az 200 yıllık birikime dayanmaktadır. “Bizde ne Ural madenlerinden ne de Sibirya altınlarından var! Okullarımız bizim en önemli varlığımızdır.” diyebilen bir toplum yaratmak en büyük kazanç olmuştur Finler için. Küresel salgın ortamında bir buçuk yıldır eğitim-öğretim adına hemen hiçbir etkinliğin olmadığı ülkemizde bu eksiklikten rahatsızlığa denk düşen dişe dokunur tepkinin yokluğu çok daha acı vericidir. Özelleştirme giyotiniyle ortadan kaldırılmış olan kamusal eğitim anlayışının yokluğunda gündeme damga vuran biricik tartışmanın “okul paraları tam mı yoksa yarım mı ödenecek?” ekseninde oluşmasına şaşırdığımızı söyleyemeyiz Bir yandan kitabı okurken diğer yandan da koşut değerlendirmeler yapmaya çalıştım. Mustafa Kemal’in okunmasını önerdiği kitabı kendisinin okumakla kalmadığını, özümsediğini fark ettim. Kitabın okura ulaşma tarihi 1923 yılının sonu olduğuna göre Mustafa Kemal kitapta yazılı olanlardan Milli Mücadele sırasında haberdar değildi. Milli Mücadele’nin ortasında, henüz başarı belirtisi bile yokken Ankara’da “Muallimler Kongresi” toplayabilen bir öngörü ve bilgeliğin bizim coğrafyamızda da kendisini göstermiş olmasından gurur duydum. Finlandiya’nın yakın geçmişte eriştiği önemli başarımlardan bir başkası toplumun yarısı demek olan kadınları toplumsal yaşama katmış olmasıdır. XX. yüzyılın başında kadınlara seçme-seçilme hakkı tanıyan yasal düzenleme anımsanırsa Finlerin bu bağlamdaki öncülükleri saptanmış olur. Kadına saygının somut sonucu bugün Finlandiya’nın başında bir kadın başbakanın varlığıyla kendisini fazlasıyla göstermiştir. Bilindiği gibi Mustafa Kemal toplumun yarısı olan kadınları Cumhuriyet kurulur kurulmaz hızla toplumsal yaşama kattı. Mustafa Kemal’in kadın devrimine bu kitabın esin kaynağı olmuş olması yüksek olasılıktır. Ama, Mustafa Kemal’in 1918’de sağlık sorunlarının sağaltımı için bulunduğu Karlsbad’da yakın çevresine kadınların erkeklerle eşitliği konusundaki iletileri bu bağlamdaki devrimciliğinin çok da yeni olmadığını göstermesi bakımından önemlidir. İki yüz yıllık geçmiş biçilen Fin sıçramasından söz edildiğinde unutulmaması gereken ad Johan Wilhelm Snellman (1806-1881)’dır. Adının önünde yer alan filozof, yazar ve diplomat nitelemelerinin sayısını artırmak hiç de güç değildir. Örneğin, Fin kültürünün yaratılmasında önemli payı olan başöğretmen olarak da bilinir Snellman. Bataklıklar ülkesinin beyaz zambaklar ülkesine değişimi ve dönüşümünde Snellman’ın payı yadsınamayacak denli büyüktür. Snellman öğretmenlere verdiği özel önemle öne çıkan bir kişilik olmuştur. Eğitim -öğretimde başarılı olunacaksa başka seçenek olmadığının bilinciyle. Ona göre öğretmenler bir toplumun yükünü omuzlarında taşıyan Atlas’a eşdeğer emekçilerdir. Başöğretmen Mustafa Kemal imgesinin Snellman’la nasıl da örtüştüğünü bilmem söylemeye gerek var mı? Fin aydınlanmasında bir diğer önemli öğeyi din adamlarının oluşturduğunu söylemek gerekir. Din ve onun toplum içindeki uzantıları olan din adamları Finlandiya’da uyuşturan değil, uyandıran ve sıçramada önemli etkisi olan öğeler olarak kullanılmış. Dinin geçmişte donup kalmış kalıpları topluma dayatan etken olması yerine iyiliğin, doğruluğun ve dürüstlüğün rehberi olduğu çağdaş yorumu dinin olumlu rol üstlenmesine yetip de artmış. Finlandiya Lutherci Protestan mezhebini benimsediğine göre dinde dil devrimine bire bir bağlıdır. Tam da burada Mustafa Kemal’in dinde dil devrimini anımsamamak olmaz. Dinde dil devrimi dinin doğru ve saptırmadan arınmış şekilde anlaşılması anlamına gelmesi bakımından son derece önemlidir. Anlaşılan dinin kötüye kullanılması, baskı ve yönetim aracına dönüştürülmesi olanaksızdır. Türkçe namaz çağrısı ve Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi devrimlerinin karşı devrim odaklarının ilk hedefleri olması nedensiz değildir. Bu devrimleri yediren bir toplumun diğer devrimleri koruması da doğallıkla olanaksızlaşmıştır. Finler orduyu da toplumun aydınlatılması ve yeniliklerle buluşturulmasında ustalıkla kullanmışlar. Ordunun yurt savunması ve güvenliği için olduğu kadar ışık kaynağına dönüştürülmesi de başarılmış. Örneğin, sabun kullanımındaki öncülüğüyle Fin ordusu bir parçası olduğu toplumun temizlik alışkanlıklarının geliştirilmesinde önemli rol oynamış. Kışlalar olumsuzlukların değil ileriye yürüyüşün itici gücüne dönüştürülmüş. Kısacası Finler orduyu yalnızca bir savaş aygıtı olarak görmemiş. Fin tarihinde orduya bir savaş aygıtı olarak bağımsızlıktan hemen sonraki iç savaşta (1918) ve İkinci Dünya Savaşı sırasında hem Sovyetlere hem de Nazilere karşı direniş sırasında gereksinim duyulmuş. Bizim yakın tarihimize bakıldığında da ordunun çağdaşlaştırılması ve dönüştürülmesi Osmanlı’dan başlayarak günümüze uzanan sıçramalarda önemli etken olmuştur. Örneğin, Osmanlı’da çağdaş mühendislik eğitimine XVIII. yüzyılın son çeyreğinde ordu çatısı altında başlanmış. Çağdaş tıp öğretimine başlanması da ordunun çağdaşlaştırılmasıyla eş zamanlı olmuş. Öyle ki, bu önemli başlangıçların ordunun Osmanlı’nın son döneminden başlayarak, Milli Mücadele’nin verilmesinde, Cumhuriyet’in kurulmasında ve elbette devrimlerin yaşama geçirilmesinde tartışılmaz etkileri olmuş. Ordu savaş zamanlarında ülke güvenliği için önemli güvence olurken, barışta topluma aydınlık saçan bir ışık kaynağı olarak işlev görmüş. Finlandiya’da toplumun spora yatkın ve tutkun olduğunu gözlemledik. Bu tutkunun izleyici olmaktan çok sporu yapmaya odaklandığını gördük. Koşu, yürüyüş, bisiklet ve kano, kürek, yüzme başta olmak üzere tüm su sporları gündelik yaşamın sıradan etkinlikleri olarak çekti dikkatimizi. Petrov’un kitabındaki “Sağlam ruh, sağlam bedende bulunur.” sözü de hiç yabancı gelmedi bize. Fin uyanışında spora yüklenen görev sportif başarıdan çok toplumu ilerletici ve geliştirici yönde olmuş. Kitle sporu anlayışıyla hemen tüm bireylere spor yaptırma hedefinin altı önemle çizilmelidir. Fin uyanışının başladığı yıllarda spor adına ortama egemen olan futbolun toplumu yozlaştırıcı etkisinden hareketle futbola yönelik olumsuz tutum öne çıkmış. İlginçtir ki, futbol sonraki yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde baskıcı yönetimlerin önde gelen yönlendirme ve uyutma aygıtına dönüşmüş. Türkiye Cumhuriyeti kurulur kurulmaz kısıtlı olanaklarla spora da odaklanan kurucu kadronun Selim Sırrı Tarcan önderliğinde yaşama geçirdiği spor anlayışı kitleye spor yaptırmayı amaçlamıştır. “Beden terbiyesi ve sağlıklı yaşam” ilkelerini rehber edinen bu spor politikasının izleyen yıllarda kitleye spor yaptırmak yerine kitleye spor izlettirmek ilkesini benimsemesiyle birlikte başgösteren afyon niyetine spor anlayışı arasında yakın ilişki olduğu kuşkusuzdur. Özetlemek gerekirse Fin uyanışının anahtarının her şeyden önce iyi insan, iyi vatandaş, iyi birey yetiştirmek olduğu söylenebilir. Bu temel gereklilikler olmadan iyi hekim, iyi hukukçu, iyi mühendis, iyi tüccar, iyi emekçi, iyi köylü yaratmak olanaksızdır. Kitabın tümünü yeri sınırlı bu köşede, okumak için zamanı sınırlı siz okurlara aktarmak kuşkusuz olanaksızdı. Bu nedenle kitaba ilişkin yansımalar olarak değerlendirilmesini dilediğim yazı kapsamının küçük bir kesit olarak algılanması öncelikli dileğimdir. Grigoriy Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”si okuma sırasında öne alınmayı hak eden bir yapıttır. Kitapta değinilen pek çok kavram ve başlık bugün de önemini korumaktadır. Toplumsal yozlaşmanın ulusal ve küresel ölçekte hız kazandığı günümüzde kitapta yer alan bilgilerin son derece değerli olduğunu bir kez daha vurgulamakta yarar görüyorum. Ülkelerin ve ulusların kalkınmasını mucizeden çok akılcılıkla açıklamak ve yönlendirmek bu kitaptan çıkardığım önemli derstir.
Sokaktaki Tokyolunun bile yapılmasına karşı çıktığı, ne salgınbilim kurallarıyla ne de akılla ve bilimle bağdaşmayan Tokyo Olimpiyatları yapılmaya başladı. İzleyicisiz ve doğal olarak ruhsuz bir olimpiyat olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?
Daha önce de vurgulamıştım.
Olimpiyatların bir kez daha ertelenmesi için bunca gerekçe varken yapılması için üstelenmesi olimpizm ruhuna aykırıdır. Böyle bir üstelemenin akıllara pek çok şeyi getirmiş olması doğal karşılanmalıdır.
Türkiye olarak bu yazının yazıldığı sırada 1 altın, 2 de bronz madalya almış durumdaydık. Boksta almayı garantilediğimiz madalyaları da ekleyebiliriz.
İlk gün karışık çiftlerde okçularımız bronz madalyanın kıyısından dönmüşlerdi. Okçuluk madalya alamasak da süreklilik sağlayabildiğimiz sporlardan birisi olmayı sürdürmüştü. Uzun süredir çizgisini koruyan okçuluk hak ettiği madalyaya Mete Gazoz’un aldığı altınla erişmiş oldu. Ne kadar sevinsek, sporcumuzu ne kadar kutlasak az gelir. Hemen belirtelim modern olimpiyat tarihinde bizim adımıza erişilmiş en büyük başarıdır.
Alkışlar Mete Gazoz’a…
Yakın zamana dek “Gazoz olma ,efsane ol!” içit üreticisi Mete Gazoz’a destekçi olmuş. Önceki sloganını değiştirmek isterse Gazoz olmanın efsane olmaya engel olmadığını anımsayabilir.
Yine başlangıçta bir atıcımız 4.lükte bronz madalyayı kılpayı kaçırdı. Her nedense bu önemli başarı basınımızın ve dolayısı ile de kamuoyunun ilgisini çekmedi. Dağda, bayırda, ovada, kentte silah kullanmayı seven insanımızın sportif atıcılığa uzaklığı anlaşılır gibi değildir.
Olimpiyat dördüncüsü atıcımız Ömer Akgün. Çoğu basın organı bu önemli başarıyı “buruk sevinç” olarak nitelemiş. Spor başarısını madalyayla, kürsüye çıkmakla, şampiyonlukla değerlendirme kötü alışkanlığının incitici yansımasıdır.
Bir de eskrim ve binicilikte yoka eşdeğer oluşumuzu anlamakta zorlanıyorum.
Geçmişte askerlerin ve diğer güvenlik güçlerinin başta atıcılık olmak üzere bu sporlara oldukça ilgili olduğunu anımsıyorum. Bu ilginin günümüzde sön(dürül)müş olması üzücüdür.
Oysa, ulus olarak köklerimiz “atlı çoban” kültürüne dayanır. İyi ata binmek, at üstünde ok ya da başka silahları kullanabilme becerisi geçmişimizde vardır. Bu geçmişi bugüne taşıyamamak sorgulanası bir eksikliktir. Ata sporu kavramını güreşle sınırlamak hiç de gerçekçi sayılmaz.
Unutmadan ekleyelim!
Kadın voleybolcularımızın olimpiyatlara Çin yengisiyle başlamış olması da övgüye değerdir. Onlar da son çeyrek yüzyıl boyunca sürdürdükleri başarıyı olimpiyatlara taşımış oldular. Ama, bunun kadar önemli diğer başarıları da kadını sınıflar altı varlık sayanların suratında patlayan smaçları olmuştur. İtalya ve ABD karşısında alınan yenilgilere üzülmemek gerekir. Her ikisi de şampiyonluğun güçlü adaylarıdır. Arjantin’i yenmiş olmamız da son derece olağandır. Bir üst tura geçmek değil olimpiyatta bulunmak bile başlı başına başarıdır.
Sağ olsunlar, var olsunlar!
Ata’nın kızlarına şükranlarımızla…
Bu arada, yüzme yarışlarında finallerin alışılmışın tersine sabah saatlerinde yapılması özellikle sporcuların eleştirisine konu oldu. ABD’de olimpiyat yayın haklarını elinde tutan NBC’nin Amerikalı tv izleyicilerini düşünerek baskıyla bu kararı aldırttığı söylentileri de dolaşıyor ortamda. Söylentisi gerçekleşmesinden kötü olan durumlardan birisi olarak tarihteki yerini almıştır.
Yüzmede de aşama yaptığımız açıktır. Finale kalamamış olmamıza üzülüyorsak eğer bu böyledir.
Artistik jimnastikteki başarımızı da yabana atmayalım. Bu dalda finale sporcu çıkartmak bile büyük başarıdır. Çizgi korunursa ilerideki olimpiyatlarda madalya kazanmak hayal olmayacaktır.
Bu olimpiyatların sıra dışı olaylarından birisi Rusya’nın Rus bayrağı altında değil de Rusya Olimpiyat Komitesi bayrağı altında yarışıyor olmasıdır. Doping savları üzerinden IOC’nin aldığı kararla yaşama geçen durum gereği Rus sporcular kürsüye çıktıklarında Rus bayrağının göndere çekilmesine yer izin verilmiyor. Rus sporcu birinci olursa Rus milli marşı yerine Çaykovski’nin 1. Piyano Konçertosu dinletiliyor. Rusya’ya karşı verilen siyasi savaşımın bir ayağı da olarak kullanılan bu duruma duyarlılık gösterenlerin olimpiyatları ticarete alet etmeme konusunda da özenli olmalarını beklemek en doğal hakkımız olmalı. Rusya’ya yalnızca bayrağını ve milli marşını kullanamama yaptırımı uygulanmamıştır. Pek çok dalda olimpiyatlara getireceği sporcu sayısı sınırlanmıştır. Buna karşın, Rusya’nın madalya tablosunda ilk 5 içinde yer alabiliyor oluşu dikkat çekicidir.
Sırf izleyici sayısı artsın diye küresel ölçekte ünlü profesyonel sporcular olimpiyatlara iliştirilebiliyor. Bir yandan bu sporcuların zaten şişkin olan cüzdanları daha da şişkinleştirilirken diğer yandan da olimpiyat ticaretinin paydaşlarına kazanç olanağı sunuluyor.
Olimpiyatları profesyonellikleri aracılığıyla ticari ortama dönüştüren iki spor dalı tenis ve basketbol olmuştur. NBA oyuncularından kurulu ABD’nin yanı sıra küresel ölçekte ünlenmiş pek çok basketbolcunun buradaki varlığı olimpiyat tüccarlarının kazançlarına kazanç ekleyebilir. Ama, olimpizm ruhundan aldıkları da bir o kadar paha biçilmezdir.
Olimpiyat programına kimi sporların da izleyici çekme amacıyla ya da IOC içinde etkili olanların baskısıyla eklendiği anlaşılıyor.
Örneğin kaykay!
Örneğin ragbi. Üstelik iki tür ragbi eklenmiş programa. Üzerinde güneş batmayan imaparatorluğun bazı ülkeleri sevinsin, madalya alsın diye olasılıkla.
Ticarete ve parasal kazanca kurban edilen olimpiyatların bundan 125 yıl önce olduğu gibi yeni bir dirilişe gereksinimi olduğu tartışılmaz gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Olimpiyat ruhu destekçilerin boyunduruğundan kurtarılmalıdır.
1896’da antik olimpiyatları dirilterek modern olimpiyat çağını başlatan ruh günümüzde buharlaşmış ve daha da kötüsü yozlaşmıştır.
Olimpiyatların ticaret tanrısının elinden kurtarılması ivedi gerekliliktir.
Çok zaman yitirmeden yeni bir dirilişin yaşama geçirilmesi kaçınılmaz gerekliliktir. Bu olumsuz gidişin yaldızları er ya da geç dökülecektir. Rezalet daha örseleyici boyutlara erişmeden harekete geçilmelidir.
Türkiye’nin onlarca ilinde çok sayıda yerde neredeyse eş zamanlı başlayan yangınların her birimizde yarattığı dehşeti sözcüklerle anlatmak zor.
Bir zorluk da bu yangınlar üzerine yapılan kimi yorumlarla ilgili.
İletişim olanaklarının yaygınlaşmasının yol açtığı acınası sonuçlardan birisini bu olay üzerine yazılanlar ve söylenenler üzerinden yaşıyoruz.
Televizyonlarda uzman etiketiyle yer alanlardan ve sosyal medyada paylaşılanlardan bir demet!
Küresel ısınma sınırları aşma noktasına erişmiş. Böyle durumlarda yangınları doğal karşılamak gerekir gibi bir algı yaratılıyor.
Özensiz piknikçiler, arabasından dışarı izmarit atanlar da unutulmadı bu arada.
Tarla açmak için orman yakanlar ilkokul kitaplarımızın bilgisiydi diye düşünenler yanıldılar. Tarımı unutan ülkemizde çiftçiliği anımsayanlar birden bire harekete geçip kendilerine tarla açmaya giriştiler desek güldürmez miyiz herkesi?
Ülkemizin başının en büyük derdi olan betonlaşma görmezden gelinebilir mi? Orman yakmak bu betonlaşmanın ilk adımıdır ne de olsa.
Bu arada, bir önemli noktaya değinmemek olmaz.
Cumhuriyet düşmanlığını Türk Hava Kurumu üzerinden eyleme dönüştüren iktidar ihale şartnamesi üzerinden yürüttüğü aymazlığı sürdürmekte zorlanır oldu. Geçtiğimiz haftalarda yabancı şirketlere ödeme yapılmadığı için yangın uçaklarının işbaşı yapmadığı ve yangınlara uçakla söndürme yapılamadığı haberleri basına yansımıştı. Bir yanda kullanılmayan THK uçakları diğer yanda parası ödenmediği için havalanmayan kiralık uçaklar.
Daha da kötüsü bu durumun basına yansımasıydı. Orman kundaklama için fırsat kollayanları harekete geçirmiş olması bile olasıdır bu haberlerin.
Sonuç olarak, bir terör eylemi olduğu kuşkusuz olan son orman yangınlarının denetim altına alınamamasında hükümetin önlemsizliği ve hazırlıksızlığı son derece açıktır.
Yazının başındaki başlıklara dönersek!
Türkiye’de hatırı sayılır bir kesim orman kundaklamaları karşısında dilini yutmuş gibidir. Dil ucuyla da olsa bu güçlü olasılığı seslendirene rastlamak neredeyse olanaksızdır.
Oysa öznesiz eylem dilbilgisi kurallarına da toplumbilim yasalarına da aykırıdır.
Onlarca ilde onlarca noktada aynı anda orman yangını çıkacak ve bunları tekil orman yangını olgusu gibi algılayacağız!
Öyle mi?
Yakın ve uzak geçmişte ayrılıkçı terör örgütü PKK’nin eylemcilerinin de döpiyesli, kravatlı sözde siyasilerinin de bu konuyla ilgili epeyce açıklaması olduğu arşivlerde yapılacak kısa bir gezintiyle ortaya çıkartılabilir.
Durum bu denli açık ve ortadayken dilini yutmuş gibi yapanlara ne demeli?
VİCDANSIZ ve AHLÂKSIZ, bu davranış biçimi karşısındaki sessizliği niteleyebilecek sıfatlardan ikisidir.
Niteleme sayılarının okurların imgelem gücüyle daha da artırılabileceğinden hiç kuşkum yok.
İktidarın Cumhuriyetle hesaplaşma uğruna ormanlarımızı tehlikeye attığı gün gibi ortada.
Buna karşılık, yaşanan yangınları terör eylemi değilmiş gibi niteleme çabaları da!
Teröristlerin kod adlarını kitaplarına ad yapanların sözde siyasetinin orman yakmaya varmasına kimseler şaşırmamalı!
Türkiye beceri yoksunu bir iktidarla emperyal maşa terör örgütü ve sözde siyasetinin arasında sıkışmayacak kadar önemli ve değerli bir ülkedir.
Birkaç ay önceki aşı darlığı yerini bolluğa bıraktı. En azından şimdilik, Türkiye’de yaşayan her yaştan kimseye 2 aşı seçeneği sunabilir duruma geldik. Sevinilesi bir durum.
Birkaç hafta önce günlük aşılama sayıları milyonu yakalamıştı. Son bilgiler baş aşağı gidiş olduğunu gösteriyor. Birkaç gün önce günlük aşılama sayılarının acınası düzeylere düştüğünü öğrendik.
Çok açıktır ki, aşıyı dört gözle bekleyen bir kitlemiz olduğu kadar aşıya soğuk duran azımsanmayacak bir çokluğumuz var.
Türkiye su varsılı bir ülke değilse de kentlerimizin musluklarından içilebilir su akmasını sağlamak olanaksız değil. Bu önemli gereklilik belediyelerimizce dert edilmiyor. Daha da kötüsü kentlilerimizin bunu bir hak olarak görmediği ve istekte bulunmadığı da acı gerçektir.
Sözün bittiği yer :Musluktan içilebilir su akıtmakla yükümlü belediye su satışı yapıyor
Durum böyle olunca Türkiye’nin başta büyük kentleri olmak üzere önemli bölümü su ticareti yapanlar için kazanç alanına dönüşüyor.
Bu konuda yakın zamanda yaşadığımız kişisel deneyimi de yeri gelmişken paylaşalım. Bundan birkaç hafta önce 10 gün geçirdiğimiz Helsinki kentinde evin musluğundan içilebilir su akmaktaydı. Üstelik, tadı da bizim buralarda para verip aldığımız kaynak sularından farksızdı.
Bundan sonra anlatacaklarımız güvenilir bir arkadaşımızdan aldığımız bilgilerden derlenmiştir.
Su cenneti değilse bile “sucu cenneti” olduğu kuşku götürmez ülkemizin tatil cenneti ilçelerinden birisinde eve su dağıtımı yapan emekçiye sorulur.
“Aşılandınız mı?”
Yanıt “hayır” olunca nedeni de sorulur.
“Felç yapıyormuş!”
Üstelik su dağıtımı yapan işyerinde aşılanan olmadığı bilgisi de edinilir bu kısa sorgulama sonucu.
Su dağıtımı ticari amaç gütse de kamusal bir hizmet. Bir su dağıtıcısı gün içinde onlarca işyeri ya da konuta hizmet verdiğine göre suyun yanı sıra virüsün dağıtıcısı da olabileceği gibi aşılanmadığı için kapacağı virüsle ağır hastalanmaya da adaydır.
Hastalanırsam hastalanayım. Benim tercihimdir diyebilir konunun yabancıları ve bilgisizleri. Hastalanmanın yanı sıra nüfusun bir bölümünün aşılandığı ortamda bu gibileri virüsün evrimleşmesine de fırsat veren canlı ortam olarak işlev görecektir. İşin toplum sağlığını ilgilendiren yanı da burada gizlidir.
Yürürlükteki yasalarımız aşıyı zorunlu bir uygulama olarak görmüyor.
Buna karşılık, yürütme çaresiz de sayılmaz.
Su dağıtımı gibi kamusal bir işle uğraşan irili ufaklı kuruluşların çalışanlarını aşılatması istenebilir.
Sarı zarfla gönderilecek iki satırlık uyarı yazısıyla “…çalışanların en kısa sürede aşılatılması, tersi durumda çalışma izninin askıya alınacağı…” bildirilir. Hiç kuşku duyulmasın ki, o ana dek cehalet meydanında atılan çığlıklara kulak verenlerin hemen tümü eksiksiz akla ve bilime kulak verir hale gelirler.
Böylelikle aşılamadaki gerek aşı karşıtlığı ve gerekse aşı kararsızlığı kaynaklı yavaşlamalar hızla aşılabilir.
Herhangi bir yerde toplanarak iki çift slogan atan 8-10 kişinin başına yüzlerce çevik kuvvet polisini dikme kudretine sahip devletimizin başaramayacağı bir uygulamadan söz etmediğimi sanıyorum.
Aşılanmak ya da aşılanmamak!
Bireylerin yanıltıcı çevresel etkiler altında verebilecekleri hatalı kararlara bırakılamayacak denli önemli bir durumdur.
Devlet tam da burada gereklidir.
Olanca gücüyle cehaletin kuru gürültüsüne boyun eğenlerin üzerine çökmelidir!
Elbette salgınla baş etmek gibi bir niyetimiz varsa!
Kamu hizmetlerinden yoksun bırakma öncelikle yürürlüğe sokulmalıdır.
Bu öykü bir kamu görevinin göz ardı edilerek özel kuruluşların insafına bırakılmış olmasının çarpıcı sonucu olarak da okunmalıdır.