• XIII. yüzyıl sonlarından başlayarak XX. Yüzyılın başına dek süren bir projedir Türk devletlerini yıkmak ve sonunda Anadolu’dan kovmak.

    Bu konuda düşünmek, kafa yormak ve bir şeyler yazmak öteden beri kuruntuyla ya da komplo kuramcılığıyla etiketlenmiştir.

    Oysa, son derece somut bir durumdur.

    Avrupa’da buna heves etmeyen ülke yok gibidir. Siyasal birliğini 1871’de sağlamış İtalya’nın bu başarısındaki önemli ad Garibaldi’nin bile bu bağlamda projesi olduğu pek bilinmez.

    Bu projelerin bir bölümü kilise kaynaklıdır. Kilise kaynaklı olmayanlarda da kilise bir şekilde projenin arkasındadır.

    Gottfried Wilhelm Leibniz’i (1646-1716) nasıl bilirsiniz diye sorsam alacağım yanıt aşağı yukarı kestirilebilir.

    Matematikçi, filozof ve hukukçu. Bir de dönemin yöneticilerine danışmanlık yapmaktan geri kalmamıştır.

    Latince kaleme aldığı projesini dönemin Fransa (Güneş) Kralı XIV. Louis’e sunmuştur.

    Adı biraz uzunca, ama projenin amacını yansıtması bakımından anlamlı.

    “Mösyo de Hoffman’ın önsözü ve notları ile Mısır’ın fethi hakkında XIV. Louis’e sunulan belge…..”

    Leibniz’in Mısır’ın fethi önerisinin yaşama geçmesi için bir yüzyılı aşkın süre beklemek gerekse de gerçekleşmiş olduğunun altı çizilmeli. Bu arada, aralarındaki yazışmalara bakılırsa kralın Leibniz’in projesiyle ilgilendiği anlaşılabiliyor.

    Leibniz’e göre Osmanlı’yı yıkmak için koşullar son derece elverişlidir. Doğu toplumları başkaldırmak için bir kıvılcıma gereksinim duymaktadırlar. Mısır’ın fethi o kıvılcım olacaktır. Böylece Osmanlı’nın çökmesi kolaylaşacaktır.

    Leibniz’e göre Türklere karşı savaşta Fransa, Papalık başta olmak üzere İtalya prenslerinden, İspanya’dan, Lehistan’dan yardım almakta zorlanmayacaktır.

    Türklere karşı başarı sağlayacak Fransa’nın paha biçilmez fırsatlara kavuşacağından kuşku duymamaktadır Leibniz.

    Bu arada, kimi tarihçiler Leibniz’in Fransa’yı başka şeylere özendirerek dikkatini kendi ülkesi Almanya’dan uzaklaştırmayı amaçladığını savlamışlardır.

    Neden ne olursa olsun Leibniz’in Osmanlı’nın yenilebilirliğini öngörmesi önemlidir. O dönemde Haçlı Seferleri hayaletinin Avrupa’da dolaşmayı sürdürdüğü de unutulmamalıdır.

    Leibniz, Fransa’ya Mısır’ı uygun bulsa da Osmanlı’nın yıkılması sonrasındaki paylaşım konusunda görüş belirtmemiştir. Bu da onun önemli eksiğiydi.

    Leibniz’in önerisi sonradan gerçekleşse de Güneş Kral döneminde bu bağlamda bir etkinlik söz konusu olmamıştır.

    Yararlandığım kaynak 1281-1913 zaman aralığındaki projeleri içeriyor. Patlayan birinci paylaşım savaşının önde gelen nedenlerinden birisi Osmanlı’yı paylaşacakları belirlemekti.

    Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki gelişme olan Türk Milli Mücadelesi emperyal bakımından hiç hesapta yoktu.

    Türk yurdunu paylaşma projeleri Milli Mücadele sırasında da sahne almayı sürdürdü. İrili ufaklı başkaldırılardan Koçgiri bağımsız Kürt devleti kurulmasını amaçlamıştı.

    Milli Mücadele’yi verenler dış düşmanlarla olduğu kadar içtekilerle de baş etmek zorunda kaldı.

    Cumhuriyetle birlikte sahneye çıkan son Türk devletine “hoş gelmedin” diyenler hemen hiç eksik olmadı.

    Şeyh Sait, Nasturi, Dersim, Karaköse başkaldırılarını da Türk devletini yıkma projeleri olarak sıralamak gerekir.

    ASALA’dan bayrağı alan PKK terörü de dört dörtlük kökü dışarıda, sol görünümlü bir kalkışma olarak son 40 yıla damga vurdu.

    Silahlı kalkışması başarının yanından bile geçemeyen PKK terörünün içinde bulunduğumuz günlerde Türk devletiyle değil ama Türk devletinin başındakilerle masaya oturma fırsatına kavuşması üzerinde ayrıca durulmayı gerektirecek denli önemli bir gelişme olarak çıktı karşımıza.

    Yazının kaynakçasından kısaca söz etmekte yarar var.

    Kitapta, yazıya konu ettiğimin dışında 99 proje daha yer alıyor. Yazar, Trandafir G. Djuvara 1896’da Romanya büyükelçisi olarak İstanbul’da görev yapmış. Kitap ilk olarak 1914’te Paris’te basılmış. Dilimize ülkemiz adına büyükelçilik yapmış olan Pulat Tacar tarafından kazandırılmış.

  • Giza’daki Keops, Kefren, Mikerinos ve diğer piramitlerle birlikte varlığını sürdüren sfenksten söz ediyorum.

    Gidip görenler bilir. Görsellerine özenle bakanlar da kolaylıkla görürler.

    Burnu kırıktır sfenksin.

    Böyle durumlarda söylence üretme dürtüsü devinime geçmeye hazırdır.

    Mısır’a gelen Napolyon’un sfenksin burun yapısını Avrupalıya benzemediği için ve ırkçı dürtülerle topa tutturduğu söylenir.

    ABD’deki İslâm Topluluğu önderi olarak da bilinen Louis Farrakhan 1995’te yaptığı bir konuşmada Napolyon’un “beyaz üstünlükçü” kuruntuyla sfenksin burnunu kırdırdığını ileri sürer.

    Oysa, Napolyon 1769 doğumludur. Mısır’a gelişi 1798’dedir.

    Sfenksin burnunun kırık olduğunu gösteren yayınlar Napolyon’un doğumundan bile önceki tarihleri taşımaktadır. Ayrıca, Napolyon Mısır tarihine ilgi duyan ve buradaki tarihsellikle ilgili çalışmalar yaptıran bir kişiliktir.

    Bir başka sava göre sfenksin burnunu kıranlar Müslümanlardır. Tarihçi El Makrizi sfenksin burnunun 1378’de Saim el Dehr tarafından kırıldığını yazmıştır. Gerekçe ise yerel halkın antik Mısır geleneğine uyarak sfenkse sunum yapmayı sürdürmeleridir.

    Arkeolog Mark Lehner’e göre bu da olasılık dışıdır.

    Sfenksin burnu MS III-X. Yüzyıllarda kırılmıştır. Bundaki amaç sfenksteki ruhun özgürleştirilmesidir.

    Diğer yandan, yalnızca Mısır heykellerinde değil Roma ve eski Yunan heykellerinde de rastlanan bir durumdur burnun, kolların ve bacakların kırılması. Heykellerin en kırılgan yerleridir bu adı anılanlar.

    Özetle, sfenksin burnunun ırkçı amaçlarla kırılmış olması neredeyse olasılık dışıdır.

    Bizim Mısır gezimizde de rehberimiz bu söylencelere göndermede bulunmuştu. Söylenceler hiç kuşkusuz anlatan ve aktaran açısından ilgi çekici olabilir. Dikkati dağılan gezgin topluluklarını konuya odaklanmaya yöneltebilir.

    Bu nedenle de söylencelere başvuruluyor olabilir!

  • Sayısız olay yaşamıştır insanlık tarihi 1 Eylül 1921’de.

    İlk akla gelen Türklerin canlarını dişlerine takarak Sakarya’da direndiği zaman aralığının ortasına denk düşen gündür.

    Türklerin 1683’te Viyana bozgunuyla başlayan geri çekilmesi sonlanacak mıdır?

    Yoksa, bu kez de yenilecekler midir?

    Bu kezki yenilgiTürklerin emperyal proje gereğince Anadolu’dan kovulmaları sonucunu doğuracaktır ki bunun anlamı “yurtsuz” kalmaktır.

    Neyse ki, Mustafa Kemal Paşa’nın dehasına eklenen destansı direniş 238 yıllık geri çekilmeye son vermiştir.

    Bir yıl sonraki karşı saldırıya, yurdun kurtarılmasına maya olmuştur.

    Anadolu’da olmak ya da olmamak savaşı verilirken Osmanlı payitahtında ne olmaktaydı?

    Bundan sonrasını bilinçsiz Osmanlı tutkunları ve Vahdettin’den bile kahraman çıkarmaya çalışan geri kalmışlar özenle okusun isterim.

    1 Eylül 1921’de Yıldız Sarayı’nda telaş vardı.

    Bu telaş Sakarya’da neler oluyor sorusu gereğince yaşanmıyordu.

    Yıkılmış imparatorluğun son sultanı 60. Yaşında beşinci eşi 19 yaşındaki Nevzat hanımla dünyaevine girmeye hazırlanmaktaydı.

    Bu yazıya konu olan olayı unutmamalıdır özellikle Osmanlıcılıkla yanıp tutuşanlar. Şanlı geçmişten bir sayfa olarak algılayıp algılamamak onlara kalmış.

    Ülke yangın yeriyken, düşmanın yenilgiye uğratılıp uğratılmayacağı bile belli değilken tahtı ve sevgili payitahtı olsun da ne olursa olsun diyen son sultanın derdine bakar mısınız?

    Bundan birkaç yıl önce son sultanın adını taşıyan köşkün önünde selâm durmaya zorlanmıştı Türk ordusunun üst düzey komutanları.

    Önünde selâm durulan kişinin düzeyi ve niteliği konusunda yeterince bilgilendirici olmalıdır bu paylaşıma konu olan ibretlik olay.

    Tarih geçmiş bilgisi olduğu kadar, bugünü anlama ve geleceği kurgulama aracıdır.

    Unutturulmaya çalışılsa da tarihte yaşananlar bir yerlerde kayıtlıdır.

    Tıpkı gerçekler gibi tarihsel olayların da günün birinde ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.

  • Yazının başlığı kullandığımız ya da sıkça işittiğimiz deyimdir. Türkçede daha çok toplumsal, ekonomik, kültürel anlam taşır.

    Anlaşılan bundan böyle tıpta da kendine yer bulacak bu deyim.

    Beden Kitle İndeksi kilo fazlalığını ve obeziteyi göstermesi bakımından önemli göstergedir.

    Boyun çevresi ölçümü BKİ’ye eklenen yeni bir ölçüt olabilir.

    Bedenin üst bölgesindeki yağlanmanın kana yağ asidi karışması olasılığını artırdığı kabul edilmektedir.

    Konuya ilişkin çalışmalar boyun çevresi ölçümüyle kişinin :

    • Atrial fibrilasyon (inme başta olmak üzere yaşamsal sorunlara yol açabilen aritmi türü)
    • Tip II Diyabet
    • Koroner kalp hastalığı
    • Uyku apnesi gibi sorunlara eğilimi belirlenebilmektedir.

    Erkeklerde 43, kadınlarda 35.5 cm;’yi geçen boyun çevresi ölçümü kişinin riskli olduğunun göstergesi sayılmaktadır. Bu ölçüleri aşan her bir santimetrenin ölüm ve hastaneye yatma olasılığını artırdığı öngörülmektedir.

    Beden kitle indeksi ölçümü yeni bir yardımcıya kavuşmuş olabilir.
Boyun çevresi ölçümünün de kişinin yaşamsal sorunlara eğilimini belirleme bakımından yardımcı olabileceği öngörülüyor.

    Tam da bu noktada, araştırmacılar boyun çevresi ölçümü riskli olan kişilerin beden-kitle indeksinin olağan sınırlar arasında olabildiğinin altını çizmektedirler.

    Buna karşılık, boyun çevresi ölçümü riskli aralıkta olanların hemen ürküye kapılması da gerekmiyor.

    Yine çalışmalara dayanılarak yaşam biçimindeki uyarlamalarla bu değerlerin değiştirilebileceği gösterilmiştir.

    Aşırı kaloriden kaçınan bitkisel beslenme ilk adım olabilir.

    Son olarak, boyun çevresi ölçümünün yalnızca bir gösterge olduğu başkaca bulgularla ve laboratuvar incelemeleriyle bütünleşik olarak değerlendirilmesi gereğine vurgu yapılmalıdır.

    Özetle, boyun çevresi ölçümü hastalık kanıtı olarak değil uyarıcı öğe olarak görülmelidir.

  • Her ne kadar saydamlıktan söz edilse de hiç öyle değil. Örneğin, Türk Milleti’nin komisyonda Cumhuriyetle hesaplaşmaya gidildiğinden, etnikçi sözcülerinin her fırsatta Cumhuriyete saldırdığından haberi var mı?

    Komisyon tutanaklarını TBMM resmi internet sitesinden okuyorum.

    Örnek olsun diye 20.08.2025 tarihli tutanağın erişkesini paylaşıyorum.

    https://tbmm.gov.tr/Tutanaklar/TutanakGoster/5244

    İnsan Hakları Derneği, Mazlûm Der ve İHH temsilcileri tutanaktan da okunabileceği gibi gövde gösterisi yapmışlar.

    Kürt Sorunu etiketi altında her söz alan “100 yıllık sorun” demiş. Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi feodal bey olmakla kalmayıp yabancılarla işbirliğinde sakınca görmeyenler her fırsatta olumlanmış.

    Çıta Öcalan’ın TBMM’ye çağrılmasına uyarlanınca hemen her söz alan gelişmeleri yeterli görmediğini ifade etmiş.

    Komisyonu zararsız görenlerin gözünün içine sokmak gerek bu tutanakları.

    Benim dikkatimi çeken bir başka ayrıntı komisyonun tek yönlü iletişimi oldu.

    Tıpkı 30 yıl öncenin interneti gibi bu komisyonda da etkileşim yok.

    Başka deyişle, komisyon yalnızca bilgi alınan, karşılık vermeye ve içerik oluşturmaya izin vermeyen Web 1.0 gibi.

    Anlatılanı dinleyin!

    Ama, karşılık vermeyin.

    Kabul edilemezlikleri tepkisizlikle izleyin diyen buyurgan bir ortam oluşturulmuş.

    Günümüzde internetin Web 4.0’la ya da nesnelerin arasındaki iletişimle tanımlandığı anımsandığında çağın gerisinde kalındığı açık.

    Her ne kadar tartışmaya açık olacağı söylense de bu komisyonun tartışmaksızın önceden belirlenenleri yaşama geçirmek için oluşturulduğu kuşku götürmez gerçektir.

    Komisyonda söz alanların Cumhuriyete, onu kuranlara ve elbette devlete karşı oldukları, onu yıkmak için işbirliği yaptıkları anlaşılıyor hem komisyon başkanının sessizliğinden hem de kurucu partinin oralı olmayışından.

    Cumhuriyete yönelik dehşet verici suçlamaların en küçük karşılık görmemesi komisyonun uzlaşı içinde olduğu izlenimi veriyor.

    Komisyonda Cumhuriyet karşıtlığına ve yıkıcılığına karşı durması beklenen kurucu parti dağlarına kar yağmıştır.

    Bir şekilde konuya ilgisi olanların tutanaklara erişmesi elbette olasıdır.

    Ancak, milletin ezici çoğunluğunun bu fırsatı olmadığı gibi uzun metinlerden sonuçlar çıkartması, tehlikenin farkına varması hiç de kolay değildir.

    Bu durumda, komisyonda bulunan kurucu partiye büyük görev düşüyor.

    Olanı, biteni ve konuşmaları milletin anlayabileceği şekilde kamuoyuna aktarmak!

    İçinde bulunduğumuz günlerde TBMM’ye çağırılan Öcalan’ın komisyonu İmralı’ya çağırması gibi bir tablo oluştu.

    Suçun tümü ona atılamaz, ona bu cesareti verenleri göz ardı etmemek gerekir.

    Bir gizli oturum da İmralı’da yapılır, olur biter.

    Akıl vermek gibi olmasın ama İmralı oturumunun yapıldığından bile söz edilmeyebilir.

    Elbette, milli dayanışma, kardeşlik ve demokrasi uğruna!

  • Çoğumuz farkındayız.

    Son yıllarda 26 Ağustoslar tokuşturuluyor.

    Devletimizin ileri gelenleri hemen her yıl 26 Ağustos’ta soluğu Ahlat’ta alır oldular.

    Görkemli Selçuklu mezar taşlarıyla Ahlat yeryüzündeki en büyük Müslüman gömütlüğü olarak da bilinir. Yurdumuzun her karışı gibi orası da bir başkadır.

    Konumuz 26 Ağustos olduğuna göre 954 yıl öncekini öne çıkartıp 103 yıl öncekini unutmayı sorgulayalım.

    Şu günlerde 104. Yıldönümünü kutladığımız Sakarya Savaşı Türklerin 238 yıllık geri çekilmesine son vermesiyle ayrıca önem taşır.

    26 Ağustos 1922 ise Türklerin 239 yıl sonra ileri atılmasının simgesidir.

    26 Ağustoslardan ikincisi de Türklere Anadolu kapılarını açan birincisi kadar önemlidir.

    Ülkemizin başındakilerin Ahlat tutkusuna elbette sözüm yok.

    Ama, bunu yaparken bugün Ahlat’a gidebilmemizi, Ahlat’ın doğusuna sürülmemiş olmamızı sağlayan 26 Ağustos’a ilgisizlik ve sevgisizlik neden diye sorma görevini unutabilir miyiz?

    İktidarın artık çeyrek yüzyıla dayanan serüveni boyunca Cumhuriyet’e ve onu kuranlara sevgisizliği ve kimi zaman yok sayan yaklaşımı bu yazıyı yazdırmış oldu.

    26 Ağustoslar bizimdir!

    Birini diğerinden ayırmak aklımızın ucundan geçmez.

    Ancak, ilkini hükümsüz kılacak yenilgiden kurtuluşumuzun simgesi olan ikinci 26 Ağustos’u unutmayı ve değerini göz ardı etmeyi de içimize sindiremeyiz.

    Her ikisini bizlere armağan edenlere selâm olsun!

    Yüce anılarına saygıyla…

  • Spinoza ve Spinozacılık üzerine kitapçık oylumunda bir kaynağa rastlayınca edindim ve kısa sürede okudum.

    İyi ki okudum.

    Bugünün pek çok soru işaretine derli toplu yanıtlar almış oldum.

    Uygarlık merkezlerine ilişkin tartışmalar öteden beri yapılır durur.

    Batılılar (batı emperyalizmi olarak da okuyabilirsiniz) Roma ve Yunan’ı merkez alırlar. Kendi uygarlıklarının kökenini bu ikiliye dayandırırlar.

    Yunan’ın yanı başındaki Fenike de çok uzakta olmayan Mısır da batılının ilgi alanında olsalar da, bilinçli olarak göz ardı edilirler. Bu ikisi dışındaki uygarlıkların öne çıkartılması batılı uygarlık anlatısına ters düşeceği için.

    Daha doğudaki Hint, Çin ve Asya uygarlıkları ise neredeyse yoktur onlara göre.

    İnsanlık tarihinin uygarlık merkezleri tarihsel süreçte yer değiştirmiştir.

    Örneğin, batı ortaçağ karanlığındayken doğu aydınlık çağı yaşamıştır.

    Abbasilerin ışıltılı dönemi örnektir.

    Bu kısa yazıda Spinozacılığın derinliklerinde kaybolmak niyetinde değilim.

    Spinoza okumamda dikkatimi çeken bir noktaya değinmekte yarar görüyorum.

    Spinoza (1632-1677) yaşadığı dönemde Musevi topluluğundan kovulmuş. Ateist olarak etiketlenmiş.

    Onu etiketleyenlerle Spinoza’nın tanrı anlayışının farklılığı ateistlikle imlenmesinin önde gelen nedenidir.

    Dincilerin kendileri gibi düşünmeyenleri ateistlikle suçlaması tanışık olunan kolaycılıktır. Böylelikle arka bahçeye kestirmeden ileti verilmiş olur.

    Spinoza, Portekiz kökenli olmakla birlikte Hollanda’da yaşamıştır.

    Hollanda, onun yaşadığı dönemde İspanya’dan bağımsızlığını elde etmiş ve görece özgürlük ortamına kavuşmuştur.

    Spinoza, o özgürlük ortamında peygamberlerin etki ve yetki alanını tartışabilmiştir.

    Böyle durumlarda paralel tarihe başvurmakta yarar var.

    Spinoza’nın peygamberlere odaklandığı yılların biraz öncesinde Osmanlı’da Celâli isyanları yaşanmıştı. Bu isyanların bastırılması için 60.000 dolayında insanın yaşamına son verilmişti.

    Bugüne döndüğümüzde Gazze’de yaşanan insanlık dramını mercek altına almakta yarar var.

    Filistin sorunu, soğuk savaşı izleyen yıllarda dinci anlayışın ön aldığı bir konuya dönüştü. Cihatçılık önde gelen rehbere dönüştü.

    Sonuç ortada.

    Gazze’de sağ kalanların bir yerlere göç ettirilmesi söz konusu. Elde kutsal kitapla girişilen sözde savaş acıklı sona erişmek üzere.

    Her ne kadar emperyalizm her geçen gün kan yitirse de, karşısındakiler aklını kullanmaktan kaçındığı için konumunu korudu. Özellikle de bölgemizde!

    Elim varmayarak yazıyorum.

    Emperyalizm, orta doğu toplumlarının akılsızlığı seçmesi nedeniyle içinde bulunduğumuz şu günlerde güç kazanma eğiliminde.

    İnsanın, HAMAS’ı İsrail’in yönlendirdiğine inanası geliyor.

    Öyle değilse bile, HAMAS’ın İsrail’e verdiği hizmete paha biçilmez olduğu kuşkusuz.

    Doğu-Batı farkı olsa olsa aklın kullanımıyla açıklanabilir.

    Aklını kullanmayanlara düşen yas tutmaktır.

    Sözü laikliğe bağlamakta yarar var.

    Her ne kadar gündelik yaşam, giyim, kuşam vb ölçütlerle değerlendirilse de laikliğin kapsamlı tanımı aklın özgürlüğüdür.

    Aklını özgürleştirmenin temel koşulu olan laikliği benimsemeyen, benimsese de içselleştiremeyen toplumların diğerleri karşısında en küçük şansı yoktur.

    Bugün karşımızda duran dünya tablosunda fark yaratan budur.

  • Samsun!

    Milli Mücadele’ye ilk adımın kenti.

    Türkiye’de kurtarıcıya ve kurucuya yönelik değerbilmezlik hız kesmezken Samsunspor futbol takımı Samsun kentinin yakın tarihteki öneminin farkında olmalı ki bu yılki forma tasarımında Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla bir çift mavi gözü bir araya getirmiş.

    Çok da yakışmış!

    İlk adım kentine yakışan da buydu.

    Samsunspor Avrupa Ligi’nde Yunan Panatinaykos’la eşleşti. Atina’daki maçta bu yeni formayı giymesi en doğal hakkı.

    Yunan takımının yöneticileri bu formadaki bir çift mavi gözün kışkırtıcı olduğu gerekçesiyle giyilmesinin engellenmesi için UEFA’ya başvurmuş.

    Düpedüz şımarıklık!

    Samsunspor formasındaki bir çift mavi gözün sahibi Mustafa Kemal Atatürk bu dünyaya gözlerini açmış en iyi insanlardan biridir.

    Savaştığı karşıtları bile doğrulamıştır bu durumu!

    Yıllar önce Kuşadası’da tanıklık ettiğim bir olayı anımsadım.

    Yemek yediğimiz lokantada bir turist garsona Atatürk’ü sormuştu. Kim bu demiş olmalı!

    Garsonun yanıtını unutamam!

    The best man in the World!

    Ne yaptıysa yurdundan, toprağından atılmak istenen Türk milleti için yapmıştır. Bunu yaparken başka milletlere düşman olmak şöyle dursun İzmir’de kaldığı İplikçizade Köşkü’nde 10 Eylül 1922’de ayaklarının altına serilen Yunan bayrağını kaldırtacak denli soylu bir davranış sergilemiştir.

    Bu iyiler iyisi insanın bir çift mavi gözünü kışkırtıcı bulan Yunan yakın tarihi bilmez mi?

    Bundan 106 yıl önce yabancıların özendirmesiyle ve yüreklendirmesiyle Anadolu’ya ayak basan atalarının yakıp yıktıklarını, geçtikleri yeri harabeye çevirip bıraktıklarını bilse de bilmezden gelebilir böyleleri.

    Bilmeyenlere bildirmek gerekir.

    Ama, nerede onu yapacaklar?

    Yönetenlerimizin “Keşke Yunan kazansaydı” diyebilecek kadar küçülen bir tarihçi bozuntusunun tutkunu olduklarını anımsadığımızda bu konuda uluslararası girişimde bulunacak kimsemiz olmadığı gerçeğiyle baş başa kaldığımız kuşkusuzdur.

    Bir iyi haber de Karşıyaka’dan.

    Atamızın annesi Zübeyde Hanım Karşıyaka’da sürdürmektedir sonsuz uykusunu.

    Bir bakıma Karşıyaka’ya emanettir.

    Karşıyaka (KSK) spor kulübü bu yılki formalarında Zübeyde Hanım’ın evlatlarıyız diyerek sahiplenmişler onu.

    Alkışlar Samsunspor’a ve Karşıyaka’ya.

    Değerbilirlik günümüzün önde gelen gereksinimi!

  • Zaman su gibi aktı. Narin aramızdan alınalı 1 yıl olmuş.

    Anımsanacaktır.

    Olayı izleyen günlerde güvenlik güçlerinin katili bulduk, buluyoruz türünden açıklamaları olmuştu.

    Sonrasında her ne olduysa katilin bulunmasından vazgeçildi.

    O günlerden birkaç olayı anımsamakta yarar var.

    Oralı bir milletvekili bölgenin yapısına vurgu yapan sözler söylemişti. Bu işin üzerine çok da gidilmemesi gereğine değinerek.

    Kamuya açık ortamda aileden bir kadın ağzını açacak olmuştu. Ortalık yerde suratında patlayan tokatla susturulmuştu.

    Katil olmadığı düşünülen ama Narin’in cansız bedeninin saklanmasında rol alan bir başkası içinse köydeki güçlerle iyi geçinmezse orada yaşayamaz yorumları yapılmıştı.

    Birkaçını paylaştığım bu gelişmeler herkesin gözleri önünde yaşandı.

    Ne kolluk güçleri ne de yargı bu can alıcı olayları önemsemeye değer bulmadı.

    Sonuçta suçun anonimleştirilerek birden fazla kişiye ceza verilmesiyle yargı süreci tamamlandı. Yargımız da Amerikan yargısına özenmişti besbelli. Suçluya değil suça ceza yöntemine başvurarak.

    O günlerde Narin’in aile içinde tanık olduğu bir olay nedeniyle öldürüldüğüne yer verilmişti basında. Bu noktada değerli basınımıza da sitemi eksik etmeyelim. Olayı üçüncü sayfaya indirgeyerek ilgi çekme alışkanlığı bilinç altımıza işlemiş belli ki. Ormana bakarken ağaçları görememek bu değilse nedir?

    Narin’in gördüğüyle değil de gör dediğiyle ilgilenelim.

    Birkaç haftadır yaz sıcağına eklenen komisyon tiyatrosu eziyetiyle baş başa kaldık.

    Gizli oturumdan sonra şehit ve gazilerin temsilcileri, cumartesi anneleri, Diyarbakır anneleri ve onları izleyecek başkaları.

    Narin aramızda olmasa da onu bizden ayıran önemli bölgesel ve ulusal soruna dikkatimizi çekiyor.

    Feodalizm!

    Bir yavrumuzu öldürenin ortaya çıkartıl(a)mamasında önemli ve önde gelen etkendir feodalizm ve bir tür omerta sayabileceğimiz feodal suskunluk.

    Komisyon tiyatrosunda her şey var!

    Hatta, iktidarla hiçbir konuda anlaşamayan muhalefetin el yükseltmesi bile!

    Olmayan mı?

    Bölgenin ve ülkenin başat sorunu!

    Feodalizm!

    XXI. yüzyılda kula kulluğun adı olarak da okunabilir.

    Katile yardımcı olan, dolayısı ile katili bilen kişi konuşamıyorsa, bildiğini anlatamıyorsa bu feodal suskunluk nedeniyledir.

    Ne yazık ki cumhuriyetin güvenlik güçleri ve yargısı da bu suskunluk korosuna eklenerek feodalizme güç verenlere katılmıştır.

    Ortaçağda kalmış olması gereken ağa-maraba ilişkisi olanca şiddetiyle varlığını sürdürmektedir.

    Komisyondan önce sahnelenen kurye tiyatrosunda başrolde olanlardan birisi de bölgenin ve ülkenin tanınmış ağası Ahmet Türk’tü.

    Komisyonda ağalığın, feodalizmin konuşul(a)mıyor oluşu bu rol dağılımına baktığımızda şaşırtıcı olmasa gerektir.

    Feodal yapının korunduğu ortamda ne bölgenin ne de ülkenin sorununa çözüm bulunacağını beklemek safdillik olur.

    Komisyon katılımcılarının Seyit Rıza ve Şeyh Sait tutkunu olduklarını unutmadan eklemiş olalım.

    Narin’in gördüğüne değil de gör dediğine odaklanılmadıkça tersi ileri sürülse de komisyondan Türkiye yararına sonuç çıkmayacaktır.

    İki eli yakamızdadır Narin’in.

    Gör dediğini görmezsek ona olan borcumuzu ödeyemeyiz…

    Ruhu şad olsun!

  • Diyanet, Cumhuriyet’e cumhuriyetin omuzundan ateş ediyor.

    Son örnek 15 Ağustos Cuma hutbesi.

    Hutbe, sözlükte etkileyici konuşma olarak karşılıklandırılmış. Hatip de bu konuşmayı yapan kimse olarak. Sözlük anlamının ötesinde hutbe camilerde yapılan bir konuşma. Cuma ya da bayram namazları hutbe için uygun ortamlar.

    Hutbe, topluluğa öğüt anlamıyla öne çıkıyor. Elbette, bu öğüdün çağın gereklerine, ülkenin yasalarına aykırılık içermemesi gerekir.

    Toplumumuzda hutbenin taşıyabileceği değeri kestirmek güç olmasa gerektir.

    Eski Türklerde bir dizi simge ve nesne hükümdarlık alameti olarak tanımlanmıştır.,

    Hutbe, Türklerin İslâmiyeti kabulü sonrası hükümdarlık alametlerine eklenmiştir.

    Hutbe Cumhuriyet kurulduktan sonra da varlığını sürdürmüştür. Cumhuriyete ve devrimlere meydan okumamak koşuluyla.

    Cumhuriyetle var olan diyanet kurumunun Cumhuriyet’e saldırması akla getirilemeyeceği gibi buna izin verilmesi de söz konusu olamazdı.

    Bugünün diyanetinin işi ihanete vardırmış olması yanıltmasın!

    Milli mücadele sırasında, Cumhuriyetin kuruluşunda ve elbette devrimlerin yaşama geçirilmesinde din adamlarının önemli katkısı olmuştur.

    Denizli Müftüsü Ahmet Hulûsi’nin (1861-1931) İzmir’e Yunanların ayak basmasından saatler sonra gösterdiği tepki ve örgütlenme unutulabilir mi? Ahmet Hulûsi Efendi’nin “İşgal edilen memleket halkının silaha sarılması dini bir görevdir…” sözlerine paha biçilebilir mi?

    Amasya Müftüsü Hacı Tevfik Efendi (1868-1921) ve Amasya vaizi Abdurrahman Kâmil’in (1850-1941) çabaları olmasa Amasya Genelgesi’nin yayımlanamayabilirdi.

    Amasya vaizi Abdurrahman Kâmil (Yetkin) Atatürk’le

    Diyanet İşleri’nin ilk başkanı ve zamanın Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat’ın maddi, manevi katkıları unutulabilir mi?

    İlk diyanet işleri başkanı Börekçizade Rıfat ve Atatürk

    Elmalılı Hamdi Yazır’ın kutsal kitabı Türkçe’ye kazandırması başlı başına devrim sayılmaz mı?

    Elmalılı Hamdi Yazır (1878-1942)

    Bundan 100 yıl önce Mustafa Kemal Paşa’ya idam fetvası veren Mustafa Sabri’yi onaylayan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’a (1867-1923) özenilmiş olduğu anlaşılıyor son hutbeden.  

    Son hutbeyle gelinen noktada Cumhuriyet kurumu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, önemli devrimlerden medeni yasayı ateş altına aldığı görülmektedir.

    Anayasal suç da işlemiştir bu son hutbesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı.

    Bağımsız yargının yerinde yeller estiği için bu anayasal suç da öncekiler gibi sessizlikle izleniyor.

    Son günlerde hız kazanan etnikçi açılım ve onun koçbaşı olan komisyonu güzellemek isteyenlerin her fırsatta başvurduğu “eşit yurttaşlık” dört dörtlük ayrımcılık anlamına gelen hutbeden sonra gerçekten gerekecek gibi görünüyor.

    Çözüm açık ve net!

    Yeniden Cumhuriyet.