• Çokça bilinen bir sözdür. Kuan Tzu’ya ait olduğu bildirilir kaynaklarda :

    “Bir yıl sonrayı düşünüyorsan tohum ek,
    On yıl sonrasıysa kaygın ağaç dik,
    Yüz yıl sonrası içinse insanları eğit!”

    İnsan kaynağıdır toplumları, ulusları ve elbette ülkeleri ayakta tutan.

    Cehalet ve geri kalmışlık insanların güdülmesi sonucunu doğururken; aydın ve eğitilmiş bir insan topluluğu yaşadığı toplumu yükseklere taşır!

    Cumhuriyet’in biricik hedefi güdülen değil yükselen bir toplum oluşturmak olmuş ülkemizde!

    Sakarya Savaşı sırasında top sesleri Ankara’da yankılanırken Maarif Kongresi toplamak ya da yine Milli Mücadele olanca hızla sürerken Konya’da Nalbant Okulu açıp insan yetiştirmek hep bu kutsal amaç içindi.

    Tersine düşünülecek olursa Cumhuriyet’in bu soylu yaklaşımına karşılık olarak insanların karanlıkta, eğitimsiz, öğretimsiz bırakılması dolayısı ile de güdülmesi demek oldu. Toplum zararı anlamına gelen bu durum siyasetçi açısından oy avcılığını kolaylaştırdı. İktidar olmanın önde gelen güvencesine dönüştü.

    Türkiye Cumhuriyeti 10 yılı aşan bir savaş sürecinin ardından kurulur kurulmaz 100 yıl sonrasını düşünerek attı adımlarını. Birkaç yüzyıl geriden gelerek öndekileri yakalamak ancak bu şekilde olasıydı!

    Hasan Âli Yücel Türkiye’nin baş döndürücü bir hızla sıçradığı, ilerlediği dönemin Milli Eğitim Bakanı’ydı. Okullaşma, Köy Enstitüleri ve çeviri seferberliği onun bakanlık döneminin dikkati çeken başarılarındandır.

    Ünlü Alman düşünür, filozof, bilimci, yazar ve şair Wolfgang Goethe doğal olarak efsane Milli Eğitim Bakanı’nın ilgi alanı içinde oldu. Yetinmedi! Onu anlatan roman yazdı!

    goethe_2-266x4200000000669351-1

    Şimdilerde her kesimden insanın ve partinin çamur atma yarışı içinde olduğu 1930’lar Türkiyesi Milli Eğitim Bakanı’nın Goethe’nin romanını yazdığı bir dönemdi.
    Sizi bilmem ama ben o yılları özlüyorum! Şimdi bile o yılları yaşayan ülkemle gurur duyuyorum.

    Efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel Atatürk’ün ölümünden bir ay sonra geldiği Milli Eğitim Bakanlığı’nı 7 yıl 7 ay 7 gün sürdürdü. Çevresi kalabalık olsa da; düşünsel bakımdan yalnız olan Atatürk’ü en iyi anlayan bir kaç kişiden birisi olan Yücel görev süresi boyunca yaptıklarıyla, yaşama geçirdikleriyle Atatürk’ü en iyi anlayan olduğunu ortaya koydu. Hasan Âli Yücel bir eğitimci olmasının yanı sıra filozof, felsefeci, gazeteci, bilim insanı, sanatsever, şair ve elbette iyi bir devlet adamı sıfatlarını adının önüne yazdırmayı başararak pek az kişi için söz konusu olabilecek bir onur ve gurura erişmiştir.

    Romanını yazdığı Goethe’nin “Hayat ve hürriyet isteyen, her gün onları yeniden fethetmelidir.” sözüne bire bir uyan bir yaşam sürdü.

    5652e4dc0f254463d8d9863b

    hasanoğlan

    Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nden yakın zamanda alınmış bir görüntü

    Yalnız ülkemizin değil dünya eğitim ortamının özgün okulları olan Köy Enstitüleri’ni kurması, uygarlığın beşiği Anadolu’nun yoksul ve yoksun ama bir o kadar da eğitilmeye, öğretilmeye aç çocuklarını aklın ve bilimin aydınlığına kavuşturarak özgür insanın üzerinde yaşadığımız topraklarda yaşam bulmasını sağladı.

    YOBAZLIK1

    Hasan Âli Yücel’in YOBAZLIK tanımı bugün de güncel ve geçerli değil mi?

    Yazıyı Hasan Âli Yücel’in Goethe’yi anlattığı “Bir Dehanın Romanı”nın sonundaki bir Goethe dörtlüğüyle sonlandıralım!

    GOETHE

    Goethe’nin yukarıdaki dörtlüğü son nefesini vermeden önceye ait. Bugün de önemini ve anlamını koruyan bir rehber gibi!

  • Çoktandır unutulmuş olan şarbonla son tanışmamız birkaç yıl önce zarflar aracılığıyla oldu. Sporlu ve dolayısı ile son derece dayanıklı bir mikroorganizma olması zarflanarak yayılmasına olanak vermişti. Biyoterör kapsamında olduğu düşünülen bu saldırılar unutulmuşken şarbon bir kez daha yaşamımıza girdi.

    B.anthracis1

    Şarbon etkeni 

    En iyi bildiğimiz iş olan tarım ve hayvancılığı unutmuş olmamız önde gelen nedendir bu hortlamada.

    Türkiye’nin genel nüfusunda kırsal oranın % 7’lere düşmesi tarım ve hayvancılık etkinliklerinin azalması ülkemizin besin üretimi açısından kendi kendine yeten sıfatını yitirmesi sonucunu doğurdu. Uruguay’dan Avustralya’ya Sırbistan’dan İrlanda’ya pek çok ülke tarım ve hayvancılık ülkesi Türkiye’ye hayvan satıcısı oldu.

    Her şeyi bir yana bırakalım!

    İçinde bulunduğumuz yetersizlik koşulları hayvan dışalımı gerektiriyor. Başlı başına ibretlik bir durum olan bu zorunluluğu iyi yönetebilirdik. Hayvan sağlığının insan sağlığının ayrılmaz parçası olduğu bilinciyle satın alınan hayvanlar veteriner hekimlerce muayene edilebilirdi. Buna karantina ve hayvan aşılama uygulamaları eklenebilirdi.

    Tüm akılcı ve bilimsel uygulama ve davranışlar yerini anlamsız bir gamsızlığa ve biraz da tevekküle bıraktığında olanlar oldu!

    Şarbon mikrobu kapımıza gelmekle kalmadı, içeri girip hasta etmeye başladı.
    Altmışlı yıllarda on binlerle ifade edilen insan şarbonu olgu sayısının doksanlardan sonra birkaç yüzlere düşmüş olduğu bilgisini de ekleyelim.

    Hem güvenilir hem de doyurucu bilgiler içeren aşağıdaki bağlantıdan yararlanılabilir :

    http://www.toraks.org.tr/halk/News.aspx?detail=4813

    En sık görülen türü olan deri şarbonu, tedavisi olan ve ölümcüllüğü olmayan bir hastalık. Bu nedenle ürküye ve korkuya kapılmak yersiz.

    Ancak, neredeyse kökü kazınma noktasına gelmiş mikrobik bir hastalığın hortlaması kimi noktaları sorgulamamıza engel olmamalıdır.

    Şu günlerde pek çoğumuzu kaygılandıran şarbon olgularının GIDA EGEMENLİĞİ sorunu olduğunun altı çizilmeli. Farklı deyişle, bir ülkenin insanlarını beslemek gibi önde gelen işi ihmal edilmektedir Türkiye’de. Kırsalda dibe vuran nüfusu ülkenin kendi kendine yeten tarımsal/hayvansal üretim alanında yetersizlik anlamına gelmektedir. Bu durumda dış kaynaklardan sağlanması kaçınılmaz olan besinlerimizin GIDA GÜVENLİĞİ kendisini göstermiş olmaktadır.

    Yazının başında vurguladığımız gibi akıl ve bilim yolundan sapalı çok olmuş, ne çıkarsa bahtına yollarına düşürülmüş ülkemizde şarbona rastlanmasına değil rastlanmamasına şaşırmak gerekirdi.

    Yine de karalar bağlayıp, depresyona girmek gerekmez.

    Umarı bulunan bir dertle karşı karşıyayız.

    Kısa erimde yurtdışından getirilen canlı hayvan ve karkas etlerin gıda güvenliği sağlanacak şekilde ülkeye sokulması, canlı hayvanlar için karantina ve aşılama gibi son derece etkili ve önleyici uygulamaların ivedilikle yaşama geçirilmesi gerekmektedir.
    Orta ve uzun erimde ise Türkiye’nin köklerine dönmesi tarım ve hayvancılıktaki becerilerini anımsaması gereklidir. Bunun önde gelen gerekliliği de insan kaynağıdır. Kentten köye dönüş programları devreye sokulmalı ve son derece sorunlu ve zahmetli de olsa bu yola girilmesinden kaçınılmamalıdır.

    Çare kendi besinimizi kendimizin üretmesidir. Bu daha önce yaptığımız ve çok iyi bildiğimiz bir iştir!

    sap-enstitusu-mudurlugu-570x380

    Ankara’ya Eskişehir yönünden girilirken ODTÜ komşuluğunda Şap Enstitüsü şimdilerin yapı çokluğu içinde kaybolup gitmiş gibidir. Hayvan sağlığı da insan sağlığı gibi korunabilir. Hatta, toplum sağlığı bakımından bu koruma kaçınılmaz bir gerekliliktir.

     

    Bir örnekle bitirelim! İnsan sağlığına verilmeyen önemden yola çıkarak hayvan sağlığının akla bile getirilmemesine şaşırmayalım.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek yargısal kurumu olan Anayasa Mahkemesi kimi ana-babaların çocuklarını aşılatmama hakkını aldığı bir kararla yerleşikleştirdi. Bugün ana-baba istemediği sürece hiç bir çocuğa kızamık, tetanus, boğmaca, difteri başta olmak üzere bulaşıcı hastalıklardan koruyan aşı yaptıramazsınız. Durum böyleyken, sakıncalı duruma son vermekle ve bir yasal düzenlemekle yükümlü Sağlık Bakanlığı bu önemli sorunla ilgili kılını kıpırdatmamaktadır.

    İnsan sağlığına duyarlılığın bu düzeyde olduğu yerde hayvan sağlığına duyarlılık beklenebilir mi?

    Şarbon olgularıyla ilgili olarak özellikle sosyal medyaya egemen olan haber ve yorumlar da evlere şenliktir. Bu ortamda paylaşılan haberlerin görece entelektüel kimselerce paylaşılıyor oluşu da bir o kadar düşündürücüdür.

    Duyarlı olmaya, kendi besinimizi kendimiz üretme hedefine yönelmeye elbette evet ama yersiz ürküye hayır…

     

     

  • Bilişim çağının önde gelen unsurları olan robotlara ilişkin tepkilerimiz binyılda yankılanıyor. Fransız filozof Dekart’ın da bir robot tutkunu olduğu söylenir. Ona göre canlılar saat gibi çalışan biyolojik makinelerdir.

    IMG-5944
    Filozofun 1650’de ölümü sonrası ortaya çıkan söylenti çok da bilinmez. Bu söylentinin merkezinde filozofun yaşamını 5 yaşında kızıl nedeniyle yitiren kızı Francine yer alır.
    Söylentiye göre kızının ölümüyle çılgına dönen Dekart yürüyüşü ve konuşmasıyla Francine’i taklit eden düzenek yapmıştır.

    Kraliçe Kristina filozofu 1649’da İsveç’e davet ettiğinde Dekart beraberinde bu düzeneği de götürmüştür. Meraklı denizcilerin düzeneğin bulunduğu kutuyu açmalarıyla harekete geçen aygıt denizcileri korkutur ve düzeneği denize atarlar.
    Kuşkusuz bu söylentiye dayalı olay ya gerçek değildir ya da hiç olmazsa abartılıdır.

    Durum ne olursa olsun insanın insan benzeri düzeneklerle ilgili beklenti ve korkularının 3 bin yıllık olduğu bir gerçektir. Bu gibi düzenekleri yapanların beklentisi doğal sınırları zorlamak olsa da; bu buluşların diğer insanları korkuttuğu ve dehşete düşürdüğü gerçektir.

    Böylesi gelişmelere karşı insanların pek çoğunda korku ve tepki gelişimi günümüzde de söz konusu olmayı sürdürmektedir. Bu gibi düzeneklerin ilişkin tarih boyunca evrim geçirdiğinin altını çizmekte yarar vardır.

    Yapay zekâya denk düşebilecek en eski öykünün Homeros’un MÖ VIII. yüzyılda Truva Savaşı üzerine yazdığı destansı şiir olan İlyada’da yer aldığı söylenebilir. Buna göre, engelli metal işleri tanrısı Hephaestus dükkânında kendisine yardımcı olması için altından hizmetçi kızlar yaratmıştır. Hepahestus ilk katil robot olan Talos’un yaratıcısı olarak da kabul edilir. Talos, Argonautica destanında Girit kıyılarında devriye gezen ve düşmanlara kaya parçaları fırlatan bronzdan dev bir düzenek olarak betimlenir.
    Bundan da önce Olimpiyat Oyunları’nda sıçrayan yunus ve uçan kartal düzeneklerinin kullanıldığı bilgileri vardır.
    Bu ve benzeri çalışmaların her zaman sadık ve buyruklara uyan uşak ile hiç yorulmayan asker yaratma beklentilerine yönelik çabalar olduğu söylenebilir. Milattan sonraki ilk yüzyıllarda etkisini yitiren Yunan uygarlığı sonrası bu çabaların Bizans ve Arap dünyası tarafından sürdürüldüğü görülür.

    MS 850’de Arap dünyasında bu yönde çaba gösteren adlar arasında Beni Musa kardeşler öne çıkar. Beni Musa kardeşlerin Akıllı Aygıtlar Kitabı bu konudaki önemli yapıtlardan sayılır. Su gücüyle çalışan robot bu kitaptaki birçok örnekten birisi olarak öne çıkar. Kâfir doğunun robotik ürünleri korku ve kuşkuyla karşılanır.

    XIV. yüzyılda batının bu alandaki yeniden canlanması sürecine tanıklık eder. Hesdin Şatosu’nda Kont Artois’nın buluşu olarak kullanılan düzenekler konuklarla etkileşime girmekte ve hatta onlara su şakaları yapabilmekteydiler. Yine bu dönemde, Roger Bacon ve Albertus Magnus SİRİ proto tipi olarak da kabul edilebilecek olan sorulan soruları yanıtlayabilme yeteneğinde bronz baş tasarladılar. Bu gibi girişimler kehanetler ve insanların kuşkuculuğu nedeniyle kötü sonlandı. Her şeye karşın insansı düzeneklerin gelişimi Rönesans’a dek sürdü. Bu süreç Da Vinci’nin ağırlık ve palangalarla donatılmış robotik şövalye tasarımıyla bir başka aşamaya erişti. Jacques de Vaucanson’un 1739’da tasarladığı Sindirim yapabilen Ördek tasarımında 400’den fazla devingen parça aracılığıyla üretilen ördek yiyip içebilmekte ve dışkılayabilmektedir.

    Victor von Kampelen’in 1770 tarihli satranç oynayan robot Türk düzeneği de bu dönemin öne çıkan tasarımlarından sayılmaktadır.

    IMG-5948

    Her ne kadar tarih boyunca üretilen otomatik düzenekler robot olarak nitelense de ROBOT kavramını ilk olarak ortaya atan ve terimleştiren Çek yazar Karel Çapek olmuştur. Robot sözcüğü ilk olarak 1920’de yazdığı Rossum’un Evrensel Robotları adlı tiyatro oyununda yer almıştır. Bu yapıtta robotlar yaratıcılarına başkaldırmakta ve onları ortadan kaldırmaktadır. Burada da robotlara karşı korku söz konusudur. Bu korkunun günümüzde de sürdüğüne ilişkin pek çok belirtiden söz edilebilir.

    0000000565097-1
    Soğuk savaş döneminin bir sinema yapıtı olan 2001 : Bir Uzay Destanı’nda da katil bilgisayar metaforu kullanılmıştır. Terminatör ve Matriks filmleri de bu akıma örnek olabilecek diğer yapıtlardır.

    space-odyssey-9781501163937_hr

    İnsan eliyle mükemmel kâhinler, hizmetçiler, askerler ve hatta aşıklar yaratma umutları günümüzde de sürüyor. Buna karşılık kapasite olarak insandan üstün ama statü olarak insanaltı olmaları beklentisi ve gereği de öne çıkmaktadır.

    Başka deyişle robotlar çağına hızla ilerlediğimiz bu yıllarda korkularla beklentiler ve umutlar bir arada olmayı sürdürmektedir. Akıllı makinelerle birlikte yaşam için robotlara ilişkin derin tarihi bilmek kaçınılmaz bir gereklilik olarak karşımızda durmaktadır.

    Kaynak :

    Stephen Cave, Nature, 559, 473-475; 2018.

  • DÖRDÜNCÜ GÜN

    Gezimizin iki devresi olduğunu var sayınca ortadaki Batum ziyaretini devre arası olarak niteleyebiliriz. Yeniden kente ve karmaşasına dönüş de denebilir. Gezinin bu bölümüne ilişkin izlenimler bağlantıdan okunabilir :

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/08/28/batumda-bir-gun/

    GÜRCİSTAN MACAHELİ

    Gürcistan Macahel’i. Yarısı Türkiye’de yarısı da Gürcistan’da kalan vadiyi Gürcüler de aynı adla anıyorlar.

    BEŞİNCİ GÜN

    Komşu kent Batum’dan Sarp sınır kapısı yoluyla vatan topraklarına dönüyoruz. Gezimizin ikinci yarısı Macahel Vadisi’nde geçecek.

    Hopa’dan Macahel’e sapmadan önce Arhavi’ye varıp oradan güneye yol alıyoruz. Böylelikle Kamilet deresini izleyerek aynı adlı vadiye de girmiş oluyoruz. On üç kilometre sonra “ikisi bir yerde” kemerli köprüler görüyoruz. Önceki yazıda değindiğimiz Çinçiva Köprüsü’ne benzer mimariyle yapılmış olan bu köprüler görece yeni. Her ikisi de XVIII. yüzyılda yapılmışlar. İkili 30o açıyla yerleşmiş. Bölgede bu türden çok sayıda köprü bulunmakla birlikte “ikisi bir yerde” ilginç bir örnek.

    IMG_9769

    Bir sonraki durağımız Mençuna Şelalesi. Asma köprüden dereyi aşıp karşıya geçiyoruz. Buradan ağaç kütükleriyle destkelenmiş yüksek basamaklı merdivenleri tırmanarak varıyoruz şelale tabanına. Sıkça çevreye ve manzaraya bakmaktan alamadığımız için kendimizi yarım saati aşıyor tırmanışı tamamlamamız. Gördüğümüz güzellik zorlu tırmanışı yaptığımıza değdi dedirtiyor. Bölgenin vazgeçilmezi olan bir başka asma köprüden karşıya geçerek şelaleye biraz daha yaklaşıyoruz. Mençuna 90 metre yükseklikte olmakla birlikte çift kırımlı olduğu için tek kırımlı şelalelere göre bir alt konumda sınıflandırılıyor. Bolca fotoğraf aldıktan sonra çıktığımız yoldan çok daha özenli bir şekilde iniyoruz.

    IMG_9791

    IMG_9792

    Bölgenin dağında, taşında kertenkele bolluğu var

    Mençuna Şelalaesi 90 metre yüksekliğine karşılık tek kırımlı olmaması nedeniyle “en” listesinin başında yer almıyor.

    Hopa’dan güneye Borçka yönüne dönerek Macahel’e doğru yol almaya başlıyoruz. Borçka’ya gidişimiz açılan 5 kilometreyi aşkın uzunlukta Cankurtaran Tüneli aracılığıyla kolaylaşırken, yolculuk süremiz de bir o kadar kısalmış oluyor. Doğal güzelliklere eriştiren yolların düzelmesi, yolculukları kolaylaştırması yüzde yüz doğru ve yerinde bir gelişme mi emin değiliz. Ancak, yöre halkının bu durumdan yakınmak bir yana hoşnut olduğunu da gözlemliyoruz.

    Macahel’e varmadan önce görülmeden geçilmemesi gereken bir güzellik olan heyelan gölü olan Karagöl’e tırmanıyoruz. Yol bol dönemeçli ve dar olsa da zemin düzgün. Durum böyle olunca kalabalıkların akması kolaylaşmış oluyor. Karagöl’de de bu kural bozulmuyor.Göl çevresi mahşer yeri gibi.Mangal dumanı altındaki gölde kısa bir sandal sefası iyi geliyor.

    Gelmişken göl çevresinde yürüyüş turu da çekici geliyor. Mavi-yeşil bileşkesinde yol alırken mangal dumanına nispet yapan sis de bize katılarak bir anda görüş uzaklığını azaltıyor.

    IMG_9842

    Sis yol Karagöl’den sonra da yoğunluğunu koruyor. Yaz ortasında siste yol almak bize ilginç geliyor. Güven veren sürücülerimiz sayesinde içimiz rahat.

     

    Macahel’e indiğimizde sisten eser kalmıyor.

    MACAHEL

    Türkiye Macahel’i

    Macahel vadisinde 12 köy var. Yarısı Türkiye kalan yarısı da Gürcistan’da konuşlu. Fırtına Vadisi’nden geri kalmayan bir güzellik serilmiş durumda gözlerimizin önüne. Otelimiz tümüyle ahşaptan yapılma.  Görünümü son derece hoş ve doğayla uyumlu. Bir kusuru varsa ses iletirliği nedeniyle gürültü. Olanaklıysa topluca uyuyup, topluca uyanılmalı bu ve benzeri otellerde. Yakındaki derenin çağıltısı günün yorgunluğunu atmaya yetip de artıyor.

    GREENROOF

    ALTINCI GÜN

    Macahel’deki ikinci günümüzde otelimizin yakınındaki Maral Şelalesi’ni göreceğiz.

    Yaklaşık 45 dakikalık bir yürüyüş sonrasında şelaleye varıyoruz.

    Zor olmayan yürüyüşten sonra zorlu bir inişe geçiyoruz. Yer yer kaygan zeminli ve yarıdan sonrasında yüksek basamaklı merdivenli iniş olağanüstü özen gerektiriyor. Bu zorlu inişten sonra şelale altında duş ve serinleme keyfi ödül gibi oluyor.

    IMG_9935

    Harika görüntüye gökkuşağı eşlik ediyor

     

    İniş kadar olmasa da zorlu çıkış sonrası Sevda Abla’nın yerinde yöresel lezzetlerden oluşan öğle yemeği keyifli günü taçlandırıyor.

    Sevda Abla’nın yerinden görünüm

    Yemek sonrasında yürümeyi sürdürüyoruz. Ağaçlar arasında yürürken insan eliyle yetiştirilenlerin yanı sıra doğada kendiliğinden olma meyvelere de rastlıyoruz. Sıkça rastlanan böğürtlenlerin tadına bakmakta sakınca yok. Ayrıca, ayı üzümü ve alıç benzeri yabani meyvelere de sıkça rastlanıyor. Mayhoş tadı tercih edenler bunlardan da tadabilirler.

    IMG_9973

    İnişten sonraki düzlükte minaresiyle birlikte sac kaplamayla korumaya alınan çok da dikkati çekmeyen ve hiç de görkemli bir görünüm vermeyen cami görüyoruz. Osmanlı döneminden kalma ve 165 yıllık olduğu bilinen bu köy camisinin içine girince değerinin farkına varıyoruz. Camilerde çok da alışık olmadığımız renklilik ve canlılıktaki motifleri fotoğraflıyoruz. Geldiğimize ve gördüğümüze değiyor.

    Suyla başlayan günümüzü suyla bitiriyoruz. Günü dere banyosu keyfiyle sonlandırıyoruz. Bir dere görünümündeki akarsuyun akıntı gücü karşısında yerinizde durabilmek için epeyce çaba harcamanız gerekiyor.

    YEDİNCİ GÜN

    Her güzellik gibi Doğu Karadeniz gezisinin sonuna gelmiş oluyoruz. Fiziksel olarak yorucu olmadığı söylenemeyecek ama ruhsal açıdan dinlendiren bir geziydi. Bir kez daha gelmeye söz vererek veda ediyoruz Macahel’e.

    Geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz başlangıç noktamız Trabzon’a.

    Biraz da dönüş aylaklığı yapmalı deyip Arhavi pazarına uğruyoruz. Yöresel ürünler alışverişine başlıyoruz. Hem Pazar hem de Arhavi son derece canlı ve hareketli bir görünüm sunuyor.

    IMG_0030

    Arhavi’de Musazade Camisi

    Bölgenin olmazsa olmaz ürünü çay alışverişini Ardeşen’de yapıyoruz.

    Çayeli’ndeki yemek molası yörenin lezzetleriyle vedalaşma fırsatı veriyor. Lezzete eşlik eden bol kalorili öğünleri geride bırakmış oluyoruz.

    Trabzon’a yaklaşırken bıçak cenneti Sürmene’den evlerimizin bıçak gereksinimini karşılamadan geçmek olmazdı.

    IMG_0072

    Bir haftalık sakin, sessiz ve doğayla iç içe yaşam düşünden Trabzon’daki trafik sıkışıklığıyla uyanıyoruz. Grubumuzun yarısının zaman ayırabildiği Atatürk Köşkü ziyaretini içinde bulunduğumuz grup bu nedenle gerçekleştiremiyor.

    Biraz düş kırıklığı yaşasak da, Trabzon’a bir kez daha gelmek için nedenimiz var diyerek teselli buluyoruz.

    Ülkemizin Doğu Karadeniz’i başka bölgeleri gibi özgün güzellikler ve değerleri yaşatıyor bağrında. Doğu Karadeniz’i gezi listenizin başına koyun. Yörenin ağacını, ayısını, arısını, çiçeğini böceğini yakından tanıyın.

    Pişman olmazsınız…

    Bir Haftada Doğu Karadeniz (1) için :

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/08/29/bir-haftada-dogu-karadeniz-1/

    Daha fazla görsel için :

    https://drive.google.com/drive/folders/1pfsyhOvypuufdXpgWFKcClIS1VT1mVjN?ogsrc=32

    https://drive.google.com/drive/folders/1aiVaP-tAngbdNNpA55uLk3nxJ3Sit4Ni?ogsrc=32

    https://drive.google.com/drive/folders/1l3htbGa4f7aoyAKfy6Gx40m_PvG0wbGy?ogsrc=32

    https://drive.google.com/drive/folders/1Cox5JVXHYEjTt2KeB4mDsh2gchcWszx0?ogsrc=32

    https://drive.google.com/drive/folders/1d-PSkRhImYDnCFAd2NZa0rFB853ANjVs?ogsrc=32

     

     

  • Güzel yurdumuzun güzelliklerini ve değerlerini tanıma görevini daha fazla ertelemekten vazgeçtik. Bu kapsamda geçtiğimiz günlerde 1 haftamızı Doğu Karadeniz’e ayırdık.

    Gezi yazılarımızı dostlarla paylaşıp, gördüklerimizi ve yaşadıklarımızı olabildiğince çok kişiye ulaştırmaya çalışıyoruz.

    Gerek yurtiçi ve gerekse yurtdışı gezilerinde fotoğraf çekmenin ve gezgin rolüyle sınırlanmanın ötesine geçerek toplumsal ve kültürel çözümlemeler yapmayı da görevimiz sayıyoruz.

    Ülkemizin diğer bölgeleri gibi Karadeniz de kendine özgü özelliklere sahip.

    Kıyıdan içerilere girince fark edilen coğrafik zorluklar yöre insanını bu duruma karşı dirençli ve mücadeleci olmaya zorlamış. Güçlüklere uyum sağlayan Karadenizliler, bizler için zorlu görünen koşulları gündelik yaşamın sıradan olgusu olarak kabullenmiş.
    Burada edindiğimiz izlenimlerden ülkemiz siyasetinde söz sahibi olanların ve özellikle de ülkemize 16 yıldır egemen olan anlayışla mücadele etme niyeti olanların yararlanması gerekir düşüncesindeyiz.

    Karadeniz kıyı şeridine ip gibi dizilmiş yerleşimlerde gördüğümüz bir durumu paylaşarak başlayalım.

    Karadeniz Sahil Yolu boyunca konuşlu irili ufaklı pek çok yerleşimde insanların yolu tehlikesizce aşması için yaya üst geçitleri yapılmış. Önemli çoğunluğuna da şehit asker ve polislerin adları verilmiş. Son derece doğru ve yerinde uygulama için karar alan yöneticileri kutlamak gerekir.

    IMG_0069

    IMG_0075

    Bu uygulama vatan topraklarının birliğinin ve dirliğinin korunması için canlarını verenleri ölümsüzleştirmiş. Ayrıca, ne kadar çok Karadenizlinin şehit düştüğünü göstermesi bakımından da önemli bir belge sunmuş gelip geçenlere. Ruhları şad olsun!

    SON SÖZ 1 : TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE SİYASET YAPANLAR, İKTİDARIYLA MUHALEFETİYLE BU GERÇEĞİ GÖZARDI ETMEMELİDİRLER. BAŞKA DEYİŞLE BÖLÜCÜLÜKLE BIRAKINIZ KOLKOLA GİRMEYİ, ŞU YA DA BU ŞEKİLDE İŞBİRLİĞİ YA DA DAYANIŞMA İZLENİMİ VEREN HİÇ BİR SİYASETİN BU TOPRAKLARDA BAŞARILI OLMA OLASILIĞI YOKTUR.
    BÖYLE BİLİNE, GEREĞİ YAPILA!

    Karadeniz yaylalarını da olabildiğince gezme, görme şansı bulduk! Yaylalarda birkaç evden oluşan yerleşimlerin yanı sıra kimi yerlerde, sarp yamaçlarda konuşlu tekil hanelerde Atatürklü Türk bayraklarına rastladık.

    IMG_9266

    IMG_2920

    IMG_9311

    SON SÖZ 2 : ÜLKEMİZ İNSANLARININ KİMİ ANLI, ŞANLI KÖŞE YAZARLARININ SAVLADIĞININ TERSİNE ATATÜRK VE CUMHURİYET’LE SORUNU OLMADIĞINI, KARADENİZ GİBİ GÜNCEL İKTİDARIN EZİCİ ÜSTÜNLÜK KURDUĞU YERLERDE BİLE İNSANLARIN ATATÜRK VE CUMHURİYET BAĞLILIĞINI DIŞAVURMAKTA SAKINCA GÖRMEDİKLERİNİ, BASKI ALTINDA KALMADIKLARINI SEVİNEREK GÖRDÜK. ÖZELLİKLE, İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ KESİMİN BU İNSANLARI SEÇİMLERDEKİ OY TERCİHLERİ ÜZERİNDEN APTALLIKLA VE DUYARSIZLIKLA SUÇLAMAKTAN VAZGEÇMESİ GEREKTİĞİNİ BİR KEZ DAHA ANLAMIŞ OLDUK.
    İNSANIMIZ EĞİTİMSİZ VE ÖĞRETİMSİZ OLABİLİR. ANCAK, KESİNLİKLE APTAL DEĞİLDİR. KISA ERİMLİ ÇIKARLARININ GEREĞİNCE DAVRANMAKTADIR SEÇİMLERDEKİ SİYASİ TERCİHİYLE.

    BU TOPRAKLARDA MUSTAFA KEMALLER YENİLMEZ SÖZÜ BİR KEZ DAHA DOĞRULANMIŞTIR KARADENİZ’DE GÖRDÜĞÜMÜZ MANZARALARLA.

     

  • Türkiye Cumhuriyeti ekonomi-politik alanındaki önemli bozgunlarından birini Türk Telekom özelleştirmesiyle yaşadı. En başında, bunca olay yaşanmamışken bile Türk Telekom özelleştirmesinin akıldışılığı ve aritmetik bilimine aykırılığı ortaya kondu.
    Birkaç yıllık cirosu karşılığında özelleştirilen değil altın tepsi içinde sunulan Türk Telekom yeterince kazanç yurtdışına pompalandıktan sonra alacaklı bankalara bırakıldı.

    Türk Telekom bir iletişim şirketi olmanın ötesinde bir kültür yuvasıydı. Ülke ve ulus açısından stratejik değeri de bir o kadar anlamlı, önemliydi. Ulusal güvenlik bakımından kilit noktada yer alan şirketimizdi.

    İçinde bulunduğumuz çağda başdöndüren hızla ilerleyip gelişen bilişimin en başta etkili olduğu kurumlardan birisiydi.

    turk-telekom-spv-akbank-is-bankasi-garanti

    Unutulduysa anımsansın!

    Türk Telekom’un özelleştirmesi yolu açılırken ve o yoldan gidilerek koskoca Telekom yok pahasına devredilirken ihaneti allayıp, pullayanların birisi bile ortalarda gözükmüyor.
    Türkiye Cumhuriyeti’nin üretimden vazgeçip, elde avuçta ne varsa birilerine aktarma sürecindeki ilk kırılganlık hayvan yemi samanla olan imtihanıdır. Sayıları azalmış olsa da hayvanını besleyemeyecek duruma düşmek sözle, yazıyla anlatılır bir zavallılık olmasa gerektir.

    turkiye_artik_sap_ile_saman_ihracat_ediyor_h41324_54ec3

    Şu günlerde bir başka felaket Mustafa Kemal’in ilk Türk üretimini eline aldığında “Medeniyet Hamuru” olarak tanımladığı kâğıt alanında yaşanıyor. Gazeteler ve kitaplar olmazsa olmazlarından yoksun olma tehdidi ile karşı karşıyadır Türkiye’de. Okuma engelli insanımızın bir de böyle bir darbeyle baş başa kalması tabuta çakılacak son çivi olmaya adaydır. SEKA GİBİ ANITSAL BİR KURUMU YIKIP, KAPISINA KİLİT VURANLARIN TARTIŞMASIZ SORUMLULUĞUNUN ALTINI ÇİZELİM!

    Her şey bir yana, kâğıt basın açısından son derece önemlidir.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün basına bakışı bu alanın önemini ortaya koyacak niteliktedir.
    Atatürk hakkında pek çok şey yazılıp, çizilmektedir. Atatürk’ün basına ilişkin duruşu da hak ettiği ilgiyi görmelidir.

    Atatürk aynı zamanda bir gazeteci ve gazete yayımcısıdır desek yanılmış olmayız.

    Mustafa Kemal Paşa Mondros Silah Bırakışması sonrası İstanbul’a döndüğünde Minber adlı bir gazete aracılığıyla kamuoyu oluşturma çabasına girişmiştir.

    kemal-atatc3bcrkc3bcn-gazetesi-minber-ingilizlerle-dost

    Anadolu’ya geçtiğinde de basına yakın ilgisi sürmüştür Mustafa Kemal’in.
    Sivas Kongresi ile birlikte İradei Milliye gazetesinin çıkartılmasını sağlamış; TBMM’nin kuruluşundan sonra ise Ankara’da Hakimiyeti Milliye gazetesinin basılıp, dağıtılmasına ön ayak olmuştur.

    İRADEİ MİLLİYEhakimiyeti milliye

    Yine Milli Mücadele sırasında Yunus Nadi aracılığıyla Yenigün’e destek olmuş, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra yeni adı Cumhuriyet’in isim babası olmuştur.

    CUMHURİYET
    Yine, Milli Mücadele sırasında o zamanın önde gelen iletişim aracı telgrafın kullanımı ve telgrafçılarımızın üstün çabaları belleklerimizdeki yerini korumaktadır.

    20121128144450999

    Önce saman onları izleyerek de “matbuat” ve “muhaberat” alanlarında başımıza gelen felaketler neoliberal ekonomi anlayışının iflas sarsıntılarıdır. Zamanında bu tehlikeye kayıtsız kalan ülkemizin bu sarsıntıları bir süre daha başka alanlarda da yaşaması kaçınılmaz görünmektedir.
    Her çıkışın bir inişi olduğu gibi her akşamın da bir sabahı vardır.

    SON SÖZ : ÖZELLEŞTİRME VATANA İHANETTİR!

    (*) : basın
    (**): haberleşmeler, yazışmalar

  • Ordu’dan başlayıp doğuda Artvin’le sonlanan kıyı şeridine eklenen Gümüşhane ili Doğu Karadeniz olarak tanımlanıyor. Nüfusu yaklaşık 2.5 milyon olan Doğu Karadeniz’in ekonomik getirisinde çay ve fındık önde gelen ürünler. Çaydan 1 milyon kişinin yaşamını kazandığı bölgenin Türkiye fındık dikim alanlarının % 60’ını barındırdığı göz önüne alındığında çaydan geri kalır yanı olmadığı anlaşılır.

    doğu karadeniz

     

    fındık

    cay-uretimi

     

    Doğu Karadeniz yeşille mavinin birleştiği, yeşilin aklımızın almayacağı kadar çok tonunun bulunduğu yerdir. Yeşilin varlığını, maviye başka deyişle suya borçlu olduğu düşünüldüğünde bölgenin hemen her mevsim yağışlı olması şaşırtıcı değildir. Bölge genelinin yanı sıra özellikle Rize yıllık yağış niceliğinde 2000 mm sınırını zorlayan uzak ara en çok yağış alan ilimizdir. Özetle, Doğu Karadeniz’e gidip de yağmura rastlamak değil rastlamamak olaydır. Biz bir hafta boyunca yağmura rastlamadık diyemesek de ıslatıcı, gezimizi aksatıcı yağmura tutulmayarak benzerine az rastlanacak bir deneyim yaşamış olduk. Yeşilini seven yağmuruna katlanmalı!

    Bölgenin diğer bir önemli ayırt edici özelliği de yükseltiler yöresi oluşudur. Kıyı boyunca uzanan ensiz düzlükler yönünüzü güneye dönüp içlere ilerlediğinizde Doğu Karadeniz dağlarının yükseltileriyle tanışmanızı gerektirir. Bin metrenin altındaki görece alçak yükseltilerde varlığını sürdüren çay ve fındık daha yükseklerde yerini ladin, kestane, köknar, kayın, ceviz ve benzeri ağaçlara bırakır. İki binlerden sonra ise ağaçlar da sahneden çekilerek yüzeysel otlardan başka bitki görmez oluyorsunuz.


    Kıyı şeridinde yaşayanlar bir yana bırakıldığında;
    iç taraflarda ve dolayısı ile yükseltilerde yerleşmiş olanlar için yaşamın hem coğrafik hem de iklimsel nedenlere bağlı olarak son derece zor olduğunun altını çizmekte yarar var. Dağların eteklerinde ve doruklarında biri birine uzak konuşlu sayısız hanenin varlığı yöredeki yaşamın güçlüğünü tüm açıklığıyla ortaya koyar. Her ne kadar son yıllarda bölgenin ulaşım ağına çok sayıda yol eklenmiş olsa da her haneye yol yapılması olanaksız olduğundan dağlardaki dağınık yerleşimin bölgeye özgü ulaşım yöntemlerinin geliştirilmesini kaçınılmaz kıldığı kesindir.

     

    IMG_9266

    Bölgeye gezi amacıyla gelenlere farklı bir heyecan ve deneyim yaşatmak amacıyla sunulan zipline’ın bir teleferik türevi olarak bölgede önemli bir insan ve yük taşıma aracı olduğunu gözardı etmemek gerekir.

    Bölgeye ilişkin zorlu koşullar özellikle yükseltilerdeki tekil yerleşimlerde yaşayanların kendi kendine yeter bir yaşam düzeni kurmasını kaçınılmaz kılmış. Belki de bu zorunluluğun yarattığı baskıyla ülke genelinde gerileyen tarımsal ve hayvansal üretim bölgedeki varlığını sürdürebilmiş.

    Bölgenin zorlu koşullarının burada yaşayanların bedensel özelliklerine de yansıdığını söylemek olası. Buralarda yaşam için vazgeçilmez olan hareketlilik fiziksel açıdan uygun durumda olmayı gerektiriyor.

    Doğu Karadeniz havasını Trabzon’da solumaya başlıyoruz. Sabaha karşı başlayan yolculuğumuzun yorgunluğunu Trabzon’da atmaya başlıyoruz. Yöresel lezzetlerle bezenmiş kahvaltının ardından Aya Sofya Camisi’yle başlıyoruz gezi maratonuna. Camiye dönüştürülmüş olsa da adından da anlaşılacağı gibi bir zamanların kilisesindeyiz.

    Aya Sofya yazıtı, çan kulesi, mezarlık

    Aya Sofya’dan görünümler

     

    KOMNENOS
    Trabzon’dan başlayan yolculuğumuzda kıyı boyunca uzanan Karadeniz Sahil Yolu’yla doğuya doğru ilerliyoruz. İlçesiyle, beldesiyle ve onların arasına karışan il merkezleriyle yerleşim yerleri ipe dizilmiş gibiler. Birinin bitiminde diğeri başlıyor. İç taraflardaki zorlu koşullar doğal olarak pek çok insanın kıyıları tercih etmesi sonucuna yol açmış. Sahil yolu ulaşımı kolaylaştırmanın yanı sıra hızlandırmış. Sahil yolunun insanla deniz arasına duvar ördüğü savı bölge insanının yola ilişkin algısıyla pek örtüşmüyor gibi geldi bize. Zorluklarla dolu bir coğrafyada kıyıda da olsa bir zorluğun eksilmesine itirazı olmamış bölge insanının.

    Ardışık yerleşimleri geride bırakarak sahildeki son durağımız Ardeşen’e varıyoruz. Ardeşen’de bir yırtıcı kuş heykeli çekiyor dikkatimizi. Rehberimiz atmaca yakalama ve atmacayla birlikte yaşama kültürünün yörede önemli bir yeri olduğunu anlatınca heykelin anlamı yerine oturmuş oluyor.

    ATMACA

    Ardeşen’de atmaca

    Buradan güneye yöneliyoruz. Yönümüz Çamlıhemşin. Bu yolda ilerleyerek Fırtına Vadisi’ne de girmiş oluyoruz. Gezidaşlardan isteyenler rafting ve zipline deneyimi fırsatı buluyorlar. Her ikisinden de korkmaya gerek yok. Olağanüstü güvenlik önlemleri eşliğinde yapıldıkları için kaygıya yer yok. Usta ve Avrupa ölçeğinde şampiyon raftingcilerin önderliğinde size düşen tadını çıkartmak oluyor.

    IMG_7508

    Zipline ise çelik halat üzerinde yol alan yüksek güvenlikli makaralar aracılığıyla yapılıyor. Makaraya yine yüksek güvenlikli bir düzenekle bağlı olduğunuzu söylememe bilmem gerek var mı?

    IMG_9281

    Adrenalinli başlangıç iyi geliyor deneyenlere. Denemeyenlerse Fırtına deresi kıyısında çağlayan suyun coşkun sesi eşliğinde çaylarını yudumlayarak ve elbette yeşilin bin bir tonunu seyre dalarak değerlendiriyorlar zamanı. Hızlı başlangıç sonrası yükselmeyi sürdürerek Çamlıhemşin’e varıyoruz. Yolculuk boyunca Fırtına Deresi’ni bir sağımıza bir solumuza alarak ilerliyoruz.

    Otelimize varmazdan önce Çinçiva (Şenyuva) köprüsünü görmezden gelemiyoruz. Bölgede benzerlerine sıkça rastlayacağımız kemerli köprü 1696’da yapılmış bir Osmanlı eseri. Fotoğraflanmayı hak ediyor.

    IMG_9337

    IMG_3031

    Çinçiva (Şenyuva) Köprüsü

    Otele vardıktan sonra kısa bir soluklanmayı izleyerek yeşillikler arasında ve yağmur altında yürüyoruz.

    Yakın zamanda yangın sonucu harap olmuş bir taş konak dile gelip bir şeyler anlatacak gibi duruyor yerli yerinde.

    Yangınla harap olmuş taş konak

    Orman içinden yürüyüşümüze doğal olarak yeşillikler eşlik ediyor. Albenili görünümleriyle mantarlar çekiyor dikkatimizi. Fotoğraflamaktan yorulacağımız kadar çoktular. Bir de yükseklere yerleştirilmiş, ayılara karşı korumaya alınmış karakovanlar. Yörenin eşsiz çeşitlilikteki florası benzersiz lezzette bal üretimi için birebir görünüyor.

    Rehberimizin anlattığına göre ayılar en sevdikleri besinlerden olan bala erişim için her yolu denermiş. Yüksekte konuşlu kovanı kendisi alamazsa yavrusunu çıkartıp ona aldırırmış.

    ARILAR1

    İKİNCİ GÜN

    Gezimizin ikinci gününde Pokut ve Sal yaylalarına yöneliyoruz. Pokut yaylasına yolculuk sırasında belki de yaşamımızın en uzun 11 kilometresini kat ediyoruz. Asfalt olmak şöyle dursun bolca çukurlu, bozuk zeminli ve aracımızın bir tekerleği boştaymış hissi veren sarsıntılı yolculuk Karadeniz’in acımasız coğrafyasıyla tanışmamızı pekiştiriyor. Başı dumanlı dağların gözlerimizin önüne serdiği eşsiz manzara karşısında soluğumuzu tutmak durumunda kalıyoruz.

    Yüksekteki kafeden yayla evlerini kuşbaşı izleme fırsatı buluyoruz.

    Pokut Yaylası’ndan görünümler

    Bir sonraki durağımız olan Sal’a yürüyerek ulaşıyoruz. Çok değil yarım saat önce pırıl pırıl olmasa da açık olan hava yerini sise bırakıyor. Bizler için şaşırtıcı olan bu durum Karadeniz için sıradan olmanın ötesinde anlam taşımıyor.


    Pokut’tan inişte Kendini Koruyan Mahalle’de kısa bir mola veriyoruz. Kendini korumasını yolunun olmamasına ve burada yaşamı bölgenin vazgeçilmez ulaşım aracı teleferiğe borçlu bu tek kişilik mahalle.


    Fırtına Vadisi keşif çalışmalarımız öğleden sonra da sürüyor. Bu kez Palovit Şelalesi’ne gidiyoruz. Yol düzgün ve gidilebilir olunca bunaltıcı kalabalıkla omuz omuza iniyoruz şelalenin döküldüğü tabana. İzleyen günlerde de sürecek olana şelale ziyaretlerimize hazırlık yapmış oluyoruz. Suyun çağıltısı rahatsızlık vermek şöyle dursun, dinginlik hissi yaratıyor.

    IMG_2990


    Bölgedeki yükseltilerin her birisi doğal kale işlevi gördüğü için az sayıdaki kaleden birisi olan Zirkale’deyiz.

    IMG_3013

    zirkale

    Günü Zirkale yakınındaki Tarzanpark’ta sonlandırıyoruz. Sağkalım parkı da diyebiliriz buraya. On metre kadar yükseklikte kurulmuş biri diğerini izleyen istasyonların aşıldığı Tarzanpark ilk günkü adrenalin şölenini kaçıranlara iyi geliyor. Abartıdan da kaçınalım! Çifte çengel düzeneğiyle boşluğa düşmesi olanaksız olan güvenlik önlemi kaza olasılığını sıfıra yaklaştırıyor. Gözünüz korkmasın! Yolunuz düşerse mutlaka deneyin!

     

    tarzanpark1

    Tarzanpark’ta sağkalım serüveni…

    ÜÇÜNCÜ GÜN

    Avusor yaylası yolundayız. Çamlıhemşin’den Ayder’e uzanan yol çok geniş olmasa da son derece düzgün ve asfalt kaplı. Ulaşımın kolaylığı Ayder’de gördüğümüz manzaraları besleyen bir damar gibi. Ayder’i tanımlamak için çarpık yapılaşma, kum gibi insan ve onlar arasında sivrilen Arap turistler gibi anahtar sözcükler yeterli olur. Bunca olumsuzluk karşısında keşke buraya gelmeseydik diye mırıldanıyoruz.

    Ayder’den utanç kareleri…

    Ayder’den olabildiğince kısa süre içinde ayrılıp Avusor Yaylası’na yöneliyoruz. Yol Pokut’unkini aratmıyor. Yolun bozulmasıyla birlikte kalabalıktan da eser kalmıyor. Avusor tırmanışında yalnızlığın keyfini çıkartıyoruz.

    Avusor Yaylası

    Avusor’da kısa bir soluklanma sonrası bugünkü doruk hedefimiz Büyükgöl’e doğru yürüyüşe geçiyoruz. Birkaç yüz metre yükseklik kazanacağız yürüyüş sonunda. Bitki örtüsü bir kez daha ağaçsızlaşıyor. Henüz doğdukları için çağıldayacak debiye sahip olmayan dere taslaklarını aşarak varıyoruz Büyükgöl’e.

    Doruğa yaklaştıkça yoğunlaşan sis Büyükgöl’deki görüş uzaklığını 20 metreye kadar düşürünce eşsiz göl manzarası izleme hevesi kursağımızda kalıyor. İki saatlik çıkış yürüyüşünün yorgunluğunu atar atmaz inişe geçiyoruz. Kulağa hoş gelse de inişlerin daha çok kazaya gebe olduğunu aklımızdan çıkartmadan çıkıştaki özenimizi ve yoğunlaşmamızı sürdürüyoruz.

    Avusor tam bir Laz Yaylası olarak tanımlanıyor. Avusor 2300 metre yükseklikte. Büyükgöl ise 2670. Büyükgöl tırmanışıyla deniz düzeyinden kabaca 400 metre daha yükselmiş olacağız.

    IMG_3082

    Büyükgöl’den görünümler

    avusor-gölü-manzarası-480x600

    Gönül isterdi ki; Büyükgöl’ü (Dobelecezane Gölü) bu şekilde görüntüleyelim. https://www.yoloykuleri.com/avusor-yaylasi/

     

    Avusor’daki öğle yemeği sonrasında dönüş yolundayız.

    Ayder’de gözlerimizi kapayasımız geliyor insan eliyle yaratılan doğa katliamını görmemek için. Olanaklı olsa da Avusor’a giderken Ayder’den geçilmese demek geçiyor içimizden.

    IMG-5924

    Gazete görseli 26 Ağustos 2018 tarihli SÖZCÜ’den alıntıdır. Kediye ciğer tesliminin belgesidir.

    Bir tarihsel değeri ya da doğal güzelliği barındıran yere yol yapıldığı haberi aldığımda içim cız eder. Yolla birlikte kolaylaşan insan seli doğal güzelliği ve tarihsel değeri önüne katıp yerle bir edeceği için. Bu kural hemen hiç değişmiyor. Yanılmayı istesem de…

    Avusor’da bari cep telefonundan söz edilmesin diyecekler biraz sabretsin! İnsanların bile geçit bulmakta zorlandığı bölgede cep telefonu sinyalleri bile engelleri aşmada zorluk çekiyor. Pek çok yaylada şirketlerin reklamlarının tersine cep telefonlarının kapsama alanı dışında kaldığına tanık olduk. Yörenin güçlüklere göğüs germe konusunda becerili insanı keskin zekâsıyla bu soruna da çözüm bulmayı amaçlamış. Avusor’da cep telefonu sinyali alınabilen bir noktada bu düzenek telefonlara sinyali almada en iyi konumu sağlamış. Boşuna dememişler! Gereksinimler buluşların mayasıdır diye!

    Avusor’dan Büyükgöl’e tırmanış ve geri iniş günümüzün önemli bölümünü almış oldu. Günden geriye kalan zaman başka bir yere yetecek kadar değildi. Zaman olsa da enerjimiz yeter miydi? Kestirmek zor! Tarzanpark deneyiminin fiziksel ve psikolojik olarak yorucu olduğunu kabul etmeliyim.

    Daha fazla görsel için :

    https://drive.google.com/drive/folders/14f00J7Pawsu39oZAiXl6wzE5ZxMrnNQi?ogsrc=32

    https://drive.google.com/drive/folders/1J7Fq2tPJmkGRKCaEzB6n7r22GBB2w_Ok?ogsrc=32

    https://drive.google.com/drive/folders/1i_mvY-cdEqpKehqU5l-qQIw7NJ7tw3ba?ogsrc=32

    https://drive.google.com/drive/folders/1etvTqIBCb816xZELXlc-GGbr2CBM6Gmt?ogsrc=32

    https://drive.google.com/drive/folders/1ylGDHamqWdqF_AlXxXq8DK44sXox1juv?ogsrc=32

    https://drive.google.com/drive/folders/1J1NywLiUZqZ9qLMdOTILJIGvSd94AENn?ogsrc=32

  • Gürcistan’ın Batum kenti yanı başımızda. Farklı bir ülkenin kenti olmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tıpkı KKTC’ye gider gibi kimlikleriyle Batum’a geçebiliyorlar.

    Sarp sınır kapısında düzenleme çalışmaları sürdüğü için geçişi çevresi metalle kaplanmış koridordan yapmak zorunda kaldık. 

     

    Gürcistan’ın özerk Acara bölgesinin başkenti de olan Batum’un çekici hale getirilmesi çabalarının bu kolaylıkta payı olsa gerektir diye düşünüyoruz.

    Batum İlkçağ’da Pers İmparatorluğu döneminde Batis adıyla kurulmuş. Sırasıyla Pontos Krallığı ve Roma egemenliğine giren kent daha sonra Gürcistan Krallığı’nın olmuş. Moğol egemenliği dönemi de yaşayan Batum 1564’de Kanuni tarafından Osmanlı topraklarına katılmış.

    1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi)’na dek Osmanlı toprağı olarak kalan Batum bu savaştan sonra Rus egemenliği altına girmiş. Brest-Litovsk Antlaşması ile Osmanlı’ya geri verilen kent bu kez Mondros sonrasında Gürcistan’a ve ardından da Sovyetler Birliği’nin olmuş. Sovyetlerin tarihe karışması ile bağımsız Gürcistan sınırları içinde kalan Batum tarihinde yeni bir sayfa açılmış.

    Batum Osmanlı döneminde Kars ve Ardahan’la birlikte ELVİYEİ SELÂSE (ÜÇ VİLAYET) adıyla anılan yönetsel yapının bir parçası olmuş.

    elviyei sel

    Elviyei Selase

    Gürcistan’ın özerk cumhuriyetlerinden Acara’nın bir kenti olarak Batum bu yeni dönemde farklı bir misyonla gelişmeye başlamış. Federal yapı nedeniyle Gürcistan bayrağına Acara özerk bölgesinin bayrağı da eşlik ediyor.

    gürcistan haritası

    acara

     

     

    Gürcistan ve Acara bayrakları

    Batum, Gürcistan-Türkiye sınırını çizerek Karadeniz’e dökülen Çoruh ırmağı deltasının oluşturduğu düzlükte kurulmuş. Batum verimli tarım alanlarındaki çay ve narenciye üretimiyle öne çıkıyor. Ancak, son zamanlarda kentte açılan çok sayıda kumarhane bu yolla da çekim merkezi olmakta olduğunu ortaya koyuyor. Hopa’dan bakıldığında kendisini gösteren gökdelenler Batum’un silüetini değiştirmiş bile.

    Çoruh deltası

     

    Kente yakın zamanda kazandırılan çok katlı yapıların yanı sıra Alfabe ve Chacha Kulesi gibi yapılara Piazza ve Avrupa Meydanları eklenmiş. Avrupa ülkesi olma iddiasındaki Gürcistan’ın Batum kentinde de bu durumun öne çıktığı algısı yaratıyor bu gibi yapı ve meydan düzenlemeleri.

    Avrupalılık iddiasının ürünü sayılabilecek ve yapaylık da sergileyen düzenlemelere Ali ve Nino temalı yerel öğelerin eklenmesi de unutulmamış. Özellikle kıyı şeridi boyunca yapılmış düzenlemeler temiz ve düzenli bir kent izlenimi yaratıyor. Buna karşılık, arka sokaklara gidildikçe kentin geçmişi kendisini gösteriyor. Sovyet döneminden kalma sosyal konutlar günümüzde de barınak olmayı sürdürüyor Batumlulara.

    Batum’da Sovyet dönemi sosyal konutları

    Sarp sınır kapısından geçerek Gürcistan toprağına yürüyerek ayak basıyoruz.
    Türkiye-Gürcistan sınırı oldukça hareketli. İki taraf da karşılıklı olarak sınırdan geçiş yapıyor anlaşıldığınca. Her iki ulus dışında Azeri, Rus ve Ukraynalı yoğunluğuna eklenen Avrupalıların varlığı dikkat çekici. Türkler Karadeniz turları kapsamında geçerken Batum’a; hatırı sayılır çoklukta Karadenizlinin Batum’daki kumarhane ve gece yaşamına katılma amacıyla Gürcistan’a geçtiği duyumunu alıyoruz. Gürcülerin Türkiye’ye geçme amacı ise çalışma ve alışveriş olarak öne çıkıyor. Edindiğimiz bilgiye göre çok sayıda Gürcü çay ve fındık toplama işinde çalışıyor mevsimlik olarak.

    Batum 200 bin nüfuslu çok da kalabalık olmayan bir kent olmakla birlikte sınır şehri olması nedeniyle nüfusunun ötesinde bir hareketliliğe sahip. Özellikle güneşin batmasıyla birlikte kente egemen olan ışıltılı görünüm oldukça etkileyici.
    Özellikle, çok uluslu otellerle birlikte kente ilişkin ikonik yapıların yer aldığı Batum Kordon’u iğne atsan yere düşmez dense yeri dedirtecek canlılıkta.

    Kente hakim Anuria tepesine ulaşım sağlayan teleferiğe zaman ayrılırsa soluk kesici Batum manzarası izlenebilir.

    Bir kaynakta Batum yeşilin, denizin, eğlencenin, pek çok lezzetin ve yanı başındaki dağların bileşkesi olarak tanımlanmış.

     

    Sarp’tan Gürcistan’a girdikten sonra Batum’a ilerlerken Gonio Kalesi gösteriyor kendisini. I. yüzyılda Roma döneminde yapılmış olan kale Bizans ve Osmanlı dönemlerinde de önemini korumuş. Aziz Mathias’ın mezarının burada olduğuna inanılıyor.

    Gonio Kalesi

    Kente Sarp sınır kapısı tarafından girişte baş aşağı lokanta dikkatimizi çekiyor.
    IMG_9405

    Uzaktan da izlenen gökdelenler yaklaştıkça belirginleşen bir görünüm sunuyor.

    Uzunluğu 7 km’ye varan Batum Bulvarı kentin eğlence ve spor alanlarıyla kafe ve lokantalarını barındıran bir çekim merkezi olarak düzenlenmiş.

    Bulvarın merkezinde 1200 izleyici alabilen 1947 yapımı Yaz Tiyatrosu özgün mimarisiyle dikkat çekiyor.

    Yaz Tiyatrosu

    Gökdelen çokluğu arasında kaybolmayıp tersine kendisini gösteren Alfabe Kulesi 130 metre yükseklikte. DNA çifte sarmalına benzeyen kulede Gürcü alfabesinin 33 harfi yer alıyor. 2011’de yapımı tamamlanan kule uzun süre işletme sorunları nedeniyle ziyarete açılamamış. Kule geçen yıl ziyarete açılmış.

    Alfabe Kulesi

    Rıhtım yakınındaki XIX yüzyılda yapılma deniz feneri ve biraz ilerideki İzmir Saat Kulesi replikası da diğer görülmeye değer yerler. İzmir Saat Kulesi replikası milli Gürcü içkisi olan üzüm votkası/brendi Chacha adıyla anılıyor. Şu an için etkin olmasa da ilk açıldığında akşam saatlerinde belirli bir zaman aralığında çeşmelerinden Chacha akıtılarak çekim merkezi olması amaçlanmış.

    Chacha Kulesi

    saat kulesi

    SAAT KULESİ1

    Chacha Kulesi’nin esin kaynağı İzmir Saat Kulesi

    İZMİR SAAT KULESİ

     

    Batum’da Sırasütunlar

    Bölgedeki bir başka ilginç yapı Ali ve Nino Aşk Anıtı Gürcü mimar Tamar Kvesitadze’nin tasarımı. Farklı uluslardan iki kişinin ölümsüz aşkını simgeliyor. On dakikanızı ayırırsanız aşıkların kavuşmasına tanıklık edebilirsiniz.

    IMG_9715

     

     

    Ali ve Nino (kinetik) Anıtı

    Eski Batum’da Abashidze ve Gamshakurdia caddelerinin kesiştiği yerdeki Astronomik Kule gök cisimleri ile enlem ve boylamlara ilişkin bilgilendirme yapma özelliğine sahip.

    IMG_9677

    Astronomik Kule

    Batum’da turistlerin ilgisini çeken bir başka önemli mekân Piazza Meydanı. Otel, lokanta ve kafelerle çevrelenmiş olan meydan 6 dönümlük bir alana yerleşmiş.

    Gürcistan her fırsatta Avrupalı olduğunu ileri süren bir ülke. Kentlerdeki meydan düzenlemeleriyle bu meydanlara konulan heykeller aracılığıyla da bu sav dışa vuruluyor. Avrupa Meydanı’na 2007’de konulan Prenses Medea Heykeli de Gürcistan’ın Avrupa ile olan bağlarına göndermede bulunuyor. Mitolojiye göre Argonotların önderi İason ve adamları Altın Post’u ele geçirmek için antik Yunan’dan Gürcistan’a gelmiş. Yine, mitolojiye göre Altın Post varsıllığı, görkemi ve iktidarı simgeliyor. Gürcistan Kralı’nın kızı Medea, İason’a aşık olur. İason’un altın postu ele geçirmesine Hipnoz yeteneğini kullanarak yardımcı olur. İason böylelikle Altın Post’u ejderhanın elinden alır. İason, Altın Post’la birlikte Medea ve kardeşini de beraberinde Antik Yunan’a götürür.

    IMG_9688

    Avrupa Meydanı’nda Medea Anıtı

    Batum Bulvarı’ndaki ilginç görünümlü yapı Nikâh Dairesi. Burada evliliğe adım atanların ayrıcalıklı olduğuna kuşku yok.

    Yunus görünümlü Batum Nikâh Dairesi

     

    Batum kutsal mekânlar bakımından da çeşitlilik yansıtan bir kent.

    Osmanlı döneminde 1865’te yapılmış olan Aziz Nikola Yunan Ortodoks Kilisesi bunlardan birisi.

    Aziz Nikola Kilisesi

     

    XIX. yüzyıl eseri Orta Cami Sovyet dönemi boyunca kapalı kalmış. Doksanlı yıllarda yeniden ibadete açılmış.

    IMG_9636

     

    Orta Cami

     

    Katolik ve Ermeni kiliseleri kutsal mekânlara diğer örnekler olarak boy gösteriyor. Ermeni Kilisesi önünde ünlü ressam Ayvazovski tarafından dikilmiş bir manolya ağacı var.

    IMG_9626

    Katolik Kilisesi

     

    IMG_9670

    IMG_9673

    Batum Ermeni Kilisesi

    Batum’da sanat etkinlikleri mekânlarının çokluğu dikkatimizden kaçmıyor.
    1952 yapımı mimar Teplitsky tasarımı Neo Klasik mimarili Batum Devlet Drama Tiyatrosu bunlardan birisi. Tiyatronun önündeki havuzlu Neptün heykeli 2010’da Bologna’daki Giambologna havuzunun replikası olarak kazandırılmış kente.

    IMG_9600

    Batum Drama Tiyatrosu

    POSEYDON

    Poseydon Heykeli

    Poseydon heykeliApollo Sineması ve Batum Sanat Merkezi de görkemli yapılarıyla boy gösteriyorlar.
    Kent içindeki plajların halka açık ve buradan denize girmenin mümkün olduğunu ekleyelim.

     

    Batum Sanat Merkezi

    Batum’da görülmesi gereken yerler listesinde en başa Botanik Bahçesi yazılmalı. Batum’da geçirdiğiniz süre ne olursa olsun bir kaç saat ayırmalısınız buraya. Batum’un 9 km kuzeyindeki Yeşil Burun anlamına gelen Mtsvane Kontskhi’de 110 hektar alanda yer alan Botanik Bahçesi’nin yapımına 1912’de başlanmış. Beş binden fazla bitki türüne yaşam alanı olan bahçede dünyanın pek çok yerinden getirilmiş değişik bitkiler görmek olası. Farklı türde bitkileri yakından görme fırsatının yanı sıra göz alabildiğine uzanan yeşil alanda ruhunuzu dinlendireceğiniz kesin. Giriş ücretli. Dileyenlere rehberli yürüyüş turlarının yanı sıra elektrikli araçla yorulmadan gezme seçeneği de sunuluyor.

    IMG_9451

    Batum Botanik Bahçesi

    Bir günlük Batum serüvenimiz sona eriyor. Sarp sınır kapısı yoluyla Türkiye’ye, Artvin iline dönüyoruz. Yolu buralara düşenlerin bunca kolaylık sunulmuşken Batum’u görme fırsatını göz ardı etmemeleri önerilir.

    Daha fazla Batum fotoğrafı için :

    https://drive.google.com/drive/folders/1YaD1eZrtG566VCD_jGFgBWQRzL3Es1_k?ogsrc=32

  • Birleşmiş Milletler’in önceki Genel Sekreter’lerinden Kofi ANNAN’ın yaşamını yitirdiği haberi yer aldı basında! Toprağı bol olsun! Ölenin ardından kötü konuşulmaz deyip susmalı mı? Yoksa her ne olursa olsun doğruları söylemekte direnilmeli mi?

    Sokaktaki insan için doğru olabilecek ölüm sonrası yorumları, söz konusu olan Kofi ANNAN gibi bir döneme damga vurmuşlar söz konusu olduğunda kaçınılmaz şekilde farklı olacaktır.

    Kofi ANNAN biz Türkler’de farklı bir iz bıraktı. 2004 yılında hazırlamış olduğu adını taşıyan Kıbrıs Planı emperyalist ülkelerin tam da istediği kıvamdaydı. Kanla, canla sulanmış Kıbrıs adasını tereyağından kıl çeker gibi elimizden almakta, bununla da kalmayıp emperyalist ülkelere armağan etmekteydi. Adada yaşayan birkaç yüz bin Türk de ustalıkla ayartılmıştı bu plan uyarınca. “Yes be Annemci” kesilen Türklerin EVET’i Rumların HAYIR’ına takılmasa bugün bambaşka bir Kıbrıs var olacak ve başta ada Türkleri olmak üzere Anadolu Türkleri başlarını taştan taşa vursa da tarihin çarkını geriye döndürmek hiç de kolay olmayacaktı. Plan uyarınca adanın yeni bayrağı bile belirlenmişti.

    Bugünlerde ada çevresinde yürütülen doğal gaz ve petrol arama çalışmaları o zaman Annan Planı adı altında kotarılmaya çalışılan sözde barışın gerçek amacını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Rumlara çok şey borçlu olduğumuzu kabul etmeliyiz!

    Kofi ANNAN’ın ölümü sonrasında özellikle Batılıların üzüntüsünü anlamak hiç de zor değil. Bir BM Genel Sekreteri olarak yansızlık kurallarını altüst ederek emperyalin çıkarlarına hizmet sunan yaşama geçmemiş olsa da ballı börekli bir planın isim babası olması Batılıların üzüntüsünü açıklamak için yeterli olabilir.

    Taziye iletisi yayımlayanlar arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisinin genel başkanının varlığı hiç ama hiç açıklanamaz ve anlaşılamaz bir durumdur. Bu iletide insani bir başsağlığı dileğinin ötesine geçilerek “Kıbrıs Çabaları”nın övülmüş olması şaşırtıcı olmanın ötesinde dehşet verici bir durum olarak tanımlansa yeridir.

    Ölmüşlerin ardından insani görevler yerine getirilirken olabildiğince özenli olunmalı! Kasabın bıçağını yalayan kurbanlık konumuna düşülmemeli!
    Rahmetli Turhan Selçuk eşsiz çizgi ustalığına ses benzeşmesinden de yararlanarak eklediği aforizmaya eşdeğer bir tümceyle nitelemişti Annan Planı’nı!

    “SENİN ANNAN GÜZEL Mİ?”

    Annan Planı