Bugün Sultanahmet adıyla anılan İstanbul’un dünyaca ünlü meydanı Roma döneminde sirkin yer aldığı meydandır. Bizans döneminde hipodrom ve son olarak Osmanlı döneminde at meydanı yer almıştır.

Bir açık hava müzesi olduğu kuşkusuzdur. Burayı nitelerken bu kadarla yetinmek tarihe haksızlık olur.

Sultanahmet Meydanı özenle irdelendiğinde bit tarihsel geçit resmi sunar ilgilisine.

Meydanın en ilgi çekici nesnelerinden ikisi hiç kuşkusuz dikilitaşlardır. Bizans döneminin görkemini yansıtan bu iki görkemli anıt hem güç hem de uzaklara erişen egemenliğin başkentteki simgeleri olarak da algılanmalıdırlar.

Theodosius döneminde Mısır’dan getirtilen dikilitaş

En batıdaki örme sütunun yapımı VII. Konstantin dönemine bağlansa da tarihinin çok daha eskilere Büyük Konstantin ya da I. Theodosius dönemine uzandığını düşünenlerin sayısı az değildir. Kesin olan örme sütunun VII. Konstantin Porfirgenetius döneminde esaslı bir onarım geçirdiğidir.

Örme ve Yılanlı Sütun

Tam da atların dönüş yerine konuşlandırılmıştır.

Örme sütunun batısında 3 pitonu betimleyen Yılanlı Sütun yer alır. Eskil Yunan’dan getirilmiş olan bu anıtsal yapı da imparatorluğun geniş bir alanda egemen ve muktedir olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır.

Yılanlı Sütun’un doğusundaki dikilitaş ise Theodosius zamanında Mısır’dan getirilmedir. Bu anıtsal nesne aracılığıyla da imparatorluğun gövde gösterisi yaptığından kuşku duyulamaz.

Theodosius dikilitaşı

Meydana bugünkü adını veren Sultan I. Ahmet’in mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya yaptırdığı aynı adlı cami Osmanlı’nın İstanbul’daki egemenliğine ilişkin bu meydandaki en güçlü yapıttır. Caminin yanı sıra medrese, arasta, çeşme, hamam ve darüşşifayı da kapsayan bir görkemli külliye vardır karşınızda. Ülkenin 6 minareli ilk camisi olma özelliğine de sahiptir. Meydanın kuzeyindeki Firuz Ağa Camisi 1491’de II. Bayezit döneminde yapılmış olmakla birlikte görkemlilik bakımından Sultanahmet’le karşılaştırılamaz bile.

Firuz Ağa Camisi
Sultanahmet Camisi
Sultanahmet Camisi

Sultanahmet bir Osmanlı eseri olmakla birlikte yanı başındaki Ayasofya’dan da esinler taşır. Osmanlı-Bizans sentezinin son görkemli yapıtıdır.

Meydanın ortasındaki çeşme buranın en yeni yapıtıdır.

Alman Çeşmesi iç kubbe

1901 tarihli bu yapıt Osmanlı-Alman dostluğunun simgesi olarak Almanlar tarafından yaptırılmıştır. Alman Çeşmesi adını taşıması bundandır. 1901’de meydanda yükselen Alman Çeşmesi Osmanlı’nın duraklama ve gerileme sürecinden sonra girdiği yıkılış evresinin yapıtı da sayılabilir. Günümüzde Osmanlı tutkusuyla birlikte depreşen II. Abdülhamit sevgisi göz önüne alındığında bu çeşmede II. Abdülhamit’in sırtını güçlü ülkeye dayama dış politika kolaycılığını görmek de olasıdır. Bu yapıt aracılığıyla Osmanlı bozgunu betimlenmiştir denebilir. Elbette farkına varılmaksızın!

Alman Çeşmesi

1898’de Alman İmparatoru II. Wilhelm’in payitaht ziyareti anısına Almanların armağanıdır. Armağan demek ne denli doğrudur? Çünkü, bu ziyaretin ve çeşmenin karşılığında Almanlara Bağdat-İstanbul demiryolu hattının işletme ayrıcalığı verilmiştir. Bu değiş tokuştan kimin kazançlı çıktığına ilişkin kararı sizlere bırakmak en iyisi.

Sultanahmet Meydanı’nın doğu tarafındaki Ayasofya meydanın en eski ve görkemli yapıtlarından birisi olarak yaklaşık 1500 yıldır ayaktadır. 532-537 yılları arasında imparator Jüstinianus tarafından mimarlar Anthemios ve İsidoros’a yaptırılan Aya Sofya İstanbul’daki egemen değişikliklerinden doğal olarak etkilenmiştir.

Ayasofya

Bir kilise olarak yaptırılmış olsa da Fatih’in İstanbul’u almasıyla camiye dönüştürülmesi bir olmuştur. Adı korunsa da eklenen minareler cami kimliğini güçlendirmiştir. O dönemlerde ele geçirilen bir kentin en büyük ibadethanesinin yeni egemenin dinine uygun şekilde düzenlenmesi sıradan bir uygulamaydı. Dolayısı ile bugünden geriye gidip Ayasofya’nın camiye dönüştürülmüş olmasını eleştiri konusu yapmak yersiz ve gereksizdir.

Ancak, günümüzde Ayasofya’nın müze olmaktan çıkartılarak yeniden camileştirilmesi de bir o kadar kabul edilemez bir uygulama olacaktır.

Ayasofya’nın günümüzde Mimar Sinan’ın destek ve güçlendirmeleriyle ayakta durabildiğini belirtmekte yarar var.

Ayasofya’nın yanı başında bir başka Jüstinianus yapıtı olan Yerebatan Sarnıcı yer alır. Bir farkla! Adı üstünde yerin altında. Saray olarak nitelenmesi işlevinden çok sütunlarının görkemi nedeniyledir.

Sarnıçtan önce burada bir bazilika bulunduğu için Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir.

14×70 metre boyutlu dikdörtgen alanda 10 dönüme yakın bir yüzölçümüne sahip sarnıcın su depolama kapasitesi 100 bin tondur.

Her biri 9 metre yükseklikteki ve aralarındaki uzaklık 4.8 metre olan 336 sütun taşımaktadır sarnıcın yükünü. Bizans eseri olan sarnıç Osmanlı döneminde de bir süre kullanımda kalmıştır.

Yerebatan Sarnıcı

Yerebatan’daki iki Medusa başıyla ilgili yorumlar da farklıdır. Kimilerine göre sıradan sütun olan Medusa başlarını söylencelere konu edenler de yok değildir.

Medusa başı

Yaygın söylencelerden birisi Medusa’nın yeraltı dünyasının dişi canavarları olan 3 Gorgona’dan birsidir. Medusa kendisine bakanları taşa dönüştürme gücüne sahiptir.

Medusa başı Caput medusa adıyla tıpta da kendisine yer bulmuştur. Bazı sirozlarda göbek çevresinde kendisini gösteren toplardamar belirginleşmeleri bu adla anılmaktadır. Athena tarafından saçları yılana dönüştürülen medusaya benzetilerek bu ad verilmiştir.


Cumhuriyet üzerinde yaşadığımız topraklardaki kültürel, tarihsel ve doğal varlıklara yaklaşımın derinlik kazandığı dönem olmuştur. Her türlü değere hiç bir ayrım olmaksızın sahip çıkılmıştır. Özellikle çarpık kentleşme ve ranta dayanan kazanç anlayışı bir şekilde Sultanahmet’i de etkilemiştir. Her şeye karşın en azından 1500 yıllık tarihsel geçit resmi sunan Sultanahmet ayaktadır.

Ceyhun Balcı

09.09.2019

Posted in

Yorum bırakın