• HDP diye bir parti var bilindiği gibi. Öyle bir parti ki; o partiyle ilintisi ve terörle uzaktan yakından ilişkisi olmayanlara bile umut kaynağı olabildi geçtiğimiz bir kaç yıl boyunca. İmralı sakininin yakalanarak Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde sokağa dökülmüş bu partinin mensupları.

    Merak ediyorum!

    Bir siyasi yapı terörle bağını bu denli açık şekilde ortaya koymuşken hâlâ açık tutulması nasıl açıklanmalı?

    ABD, Türkiye’yle görüşmelerinde yatıştırma amaçlı olarak YPG’yi PKK’yle savaştırabileceğinden dem vurmuş!

    Eşyanın doğasına aykırı bu sözde öneriye kargalar bile güler! YPG = PKK = SDG!
    Merak ediyorum!

    Türkiye’de bir şekilde HDP’nin ve dolayısı ile de PKK’nin yanında durma kararlılığı gösterenler bu işe ne diyecekler?

    Emperyalizm çirkin yüzünü bir kez daha hem de utanmazca göstermişken çoğunluğu solcu ama aralarında liberal ya da ne oldukları belirsiz olanlar HDPKK’nin yanında olmayı sürdürecekler mi?

    Başka deyişle, bu zevat kendince ürettiği haklılık gerekçelerinin ardında durma inadından vazgeçecek mi?

    Merakım hoşgörülsün!

    İnsan hayal ettiği sürece yaşar derler!

    Bu özlü söze insan merak ettiği sürece insan olarak kalır demeyi eklemekte sakınca olmasa gerektir!

    Tarihin farkına yapılırken değil yazıldığında varılıyor yazık ki!

    Bir kez olsun bu olumsuz gelenek bozulsa da; gerçeğin farkına varılsa diyorum içimden!

    ABD emperyalizminin kendince arka bahçeye dönüştürdüğü Orta Doğu’da yenilmek üzere olduğunu görelim!

    Bu konuda karınca kararınca üzerimize düşeni yapalım!

    Emperyalist işbirlikçilerinin maskelerini düşürmek merakımızın bir parçası olsun!

  • MİKİS
    Doksan üç yaşında kült film müzikleriyle tanınan Yunan müzisyen. Müzisyenliğine eklenen politik duruşu da bir o kadar önemlidir. Komünistliği Stalinistlikle açıklanacak denli koyudur. Bu özelliği ödünsüz olmasını gerektirmemiştir. Bunların hiç birisi yurtsever olmasının, Yunan çıkarlarını gözetmesinin önünde engel değildir. Doksanlı yıllarda Yunan sağı ile solunu uzlaştırma çabaları kapsamında Yeni Demokrasi Partisi listesinden bağımsız milletvekili olmayı düşünecek kadar gözü karadır.

    Geçtiğimiz hafta sonunda Atina’da “Makedonya Yunan’dır!” temalı bir büyük gösteri yapıldı. Yugoslavya’nın parçalanmasıyla bağımsızlığını duyuran Makedonya’nın bu adla anılmasından rahatsızdır Yunanlar. Bunun Büyük İskender’e dayanan tarihsel gerekçeleri vardır.

    Bu noktada Yunan haklıdır, Makedon haksızdır gibi kısır bir tartışmaya girecek değilim!
    Buradaki derdim Yunan örneğinden yola çıkarak siyasi yelpazenin her neresinde yer alırsa alsın tüm eğilimlerin “ulusal” paydada buluşabileceğine vurgu yapmaktır.

    Atina’daki gösteriye dönersek; bu gösteriye asırlık çınar Theodorakis Yunan Nazi partisi olarak tanımlanan Altın Şafak’ın varlığında katılmaktan çekinmemiş. Orada Altın Şafak’la aynı alanda bulunmak Theodorakis’i Nazi/faşist konumuna düşürmedi elbette. Kuşkusuz birilerinin köşeli eleştirilerini göze aldı. Hem de bu yaşında!

    Bizim solumuz ise başlangıçta dört dörtlük “ulusal” eğilime sahip olsa da; Deniz Gezmiş sonrasında enternasyonalizm kisvesi ardında kendi ülkesine düşman ve dolayısı ile kendi halkından kopmuş bir yörüngeye girdi, sokuldu.
    Kıbrıs dendiğinde sağıyla, soluyla birleşen Yunan siyaseti karşısında bizim solcular “ver kurtul” demeye varan bir aymazlığa sürüklenebildiler. Benzer tutum bozukluğu emperyalist yalan olduğu mahkeme kararlarıyla da onaylanmış olan Ermeni Soykırımı savları karşısında da sergilendi ve inatla sergilenmeye devam ediyor. Çok değil birkaç yıl önce liberal tayfanın yanı başında saf tutmakta sakınca görmeyen adı büyük kendisi cüce kimi solcularımızın soykırım iddiacısı emperyalizme rahmet okutacak derecede bir şaşırtıcı duruş sergilemiş olduklarını unutmuş olamayız.

    Günümüze gelirsek!

    Acemi solumuzun Türkiye’nin teröre ve emperyalizme karşı mücadelesinin parçası olan Afrin Harekâtı’na karşı çıkmak uğruna barışı kalkan olarak kullandığına ibretle tanıklık ediyoruz. Kırk bin dolayında insanımızın ölümünden sorumlu, milyarlarca doların yanı sıra paha biçilmez çaba ve emek harcanmasına neden olan ayrılıkçı teröre karşı kılını kıpırdatmayanların solculuk taslamadan önce Mikis Theodorakis’in duruşunu adam akıllı irdelemelerinde ve özümsemelerinde yarar var!

    Hem enternasyonalist hem de yurtsever olunabilir!

    Solculuk antiemperyalizm düzlemine taşınmadıkça güdük, etkisiz ve sözde kalmaya mahkûmdur!

  • Laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na girişinin 81. Yıldönümünü kutlayabilmeyi isterdik. Ne yazık ki kutlanamıyor. Bilinen gerekçelerle. Her ne kadar LAİKLİK ilkesi anayasadaki yerini koruyor olsa da; uygulamada delik deşik olmuş durumdadır. Daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler bu bakımdan anayasal suç işlemişlerdir, işlemeyi sürdürmektedirler.
    Laiklik ve sekülerleşme eşanlamlı olarak kullanılıp, algılansalar da önemli farklar içeren iki kavramdır. Sekülerleşme bir süreci ifade ederken laiklik din-devlet ayrılığında bir modeli temsil eder. Laiklik yöntemini dünyada benimseyen iki ülke FRANSA ve TÜRKİYE’dir. Kuşkusuz öncü ülke FRANSA’dır. Ancak, izleyen ülke TÜRKİYE boynuzun kulağı geçmesi gibi bir ileri gidiş ve sıçrama göstermiştir.

    4144242_orig

    FRANSA, Anayasa’dan devletin dini maddesini 1905’te çıkartırken, Türkiye’de bu düzenleme 1928’de gerçekleştirilmiştir. Buna karşılık Fransa’da Laiklik ilkesinin anayasaya girişi için 40 yıl beklemek(1946) gerekirken; Türkiye’de bu devrim 1937’de gerçekleştirilmiştir.

    Türkiye Laiklik ilkesinin benimsenmesi bakımından Fransa’yı izlemiş olsa da Laiklik ilkesini anayasasına koyma bakımından Fransa’ya öncülük etmiştir demek yanlış olmaz.

    Laiklik ilkesi bu topraklara gelmek için uzunca süre beklemiş olsa da bu gecikmeyi toplumsal yaşama yayma ve anayasal kurala dönüştürmede dünyaya örnek baş döndürücü bir hız sergilenmiştir. Bugünün koşullarında bu kazanımın değeri çok fazla fark edilemeyebilir. Ama, zamanın Anadolu şartlarında elde edilen kazanımın kimsenin burnunun kanamasını gerektirmemiş olması tarihe geçecek denli değerlidir.

    Yazının başında laiklik ilkesinin anayasadaki yerini korumakla birlikte günümüzde delik deşik olduğunu ve bulunan her fırsatta aşağılandığını yazmıştık.
    Hiç kuşkusuz bu durumdan dinci ve dinbaz çevrelerle dinciliği siyaset ilkesi haline getirmiş politikacılar birincil derece sorumludur. Ancak, laiklikle sorunu olmadığı varsayılan çevrelerin ve politikacıların da bugünkü durumdan bir o kadar sorumlu olduğunu görmek gerekir.

    Özellikle, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra ülkemiz üzerindeki emellerini canlandıran emperyalizmin laiklik ilkesiyle sorunu olmayan politikacıları laiklik ilkesinin ortadan kaldırılması, silinmesi sürecinde bolca kullandıklarını ve başarıya ulaştıklarını görmezden gelmemek gerekir.

    Laiklik ilkesinin anayasamıza girişini coşkuyla kutlayabilmek ancak o ilkenin yeniden egemen kılınmasıyla söz konusu olabilecektir.

  • Son Osmanlı Meclisi Mebusan’ı tarafından kabul edilmiş bir belgedir. 28 Ocak 1920’de görüşülüp kabulü kararlaştırılmış ve daha sonra da dünyaya duyurulmuştur. Kabaca bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının bu belgeyle oluşturulduğu söylenebilir. O belgede yer alıp da bugün Türkiye sınırları dışında kalmış olan önemli yer Musul’dur. Şeyh Sait İsyanı bu olumsuzluğun başlıca nedenidir.

    Misak-i_milli (1)

    Hazırlayıcıları arasında Atatürk’ün de bulunduğu bu belge 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin de rehberi olmuştur.

    Aradan geçen bir yüzyıla karşılık bugün de ödün verilmesi düşünülemeyecek milli sınırlarımızı belirleyen bir belge olmayı sürdürmektedir.

    2018 Türkiyesi’nde pek çok kişinin kafası karışıktır. Bir avuç bölücünün karşı çıktığı Afrin Harekâtı toplumun önemli kesiminden destek almakla birlikte destek verenler arasında ikileme düşmüşler de yok değildir.

    Bu ikilemi giderecek bir belgeyi paylaşmakta yarar gördüm!

    Alıntının kaynağı Türkiye Sorunları kitapçık serisinin son sayısında yer alan 2 numaralı “MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’TE TAM BAĞIMSIZLIK” başlıklı yazıdır.

    Kitapçık serisini iki ayda bir çıkartan kişi Ali Nejat ÖLÇEN’dir. Doksan altı yaşındaki Cumhuriyet tutkunu CHP’de siyaset yapmıştır. Partisinin bugünkü durumunu eleştirmekte; eski ve gerçek CHP’yi özlemektedir.

    Bu satırların yazarının Ali Nejat ÖLÇEN’le tanışıklığı yarım yüzyıl öncesine uzanmaktadır. Çocukluğumun Niksar yıllarından anımsıyorum bu Cumhuriyet bilgesini. Arada kesintiye uğrasa da eski yıllara dayanan bağımız son yıllarda tazelendi. Türkiye Sorunları kitapçık dizisinin tutkunu olup çıktım. Bu dizinin bazı sayılarına yazılarımla katkıda bulunma onuru yaşadım.

    TÜRKİYE SORUNLARI

    Türkiye’nin son 15 yılda özensiz, devlet geleneğinden kopuk ve öngörüsüzce yönetildiği çoğu kimsenin kabul ettiği ve her fırsatta dile getirdiği bir gerçektir.

    Güncel kafa karışıklığında iktidarın bu olumsuz sicilinin rolü olduğu kesindir!

    Ancak, Ali Nejat ÖLÇEN bilgenin de altını çizdiği gibi MİSAKI MİLLİ günümüzün önceliğidir. Ayağımızı basacağımız bir vatan toprağı yoksa ne Cumhuriyet’ten, ne lâiklikten ne çağdaşlıktan söz etmenin bir anlamı kalır!

    MİSAKI MİLLİ

    Bir çok kişinin yapmaya çalıştığı ama başaramadığını Cumhuriyet’le yaşıt bir bilge bir kaç tümcede özetlemiş.

  • Türk Ordusu Misakı Milli sınırlarının korunması ve güvence altına alınması için Afrin’de canını dişine takmışken; İzmir’de Atatürk’e saldırıldı!

    http://www.egepolitik.com/izmir-de-ataturk-un-hatirasini-yiktilar/48709/

    Yer : Ege Üniversitesi Yerleşkesi! Ayrıntı vermek gerekirse EÜTF Hastanesi’ne kuş uçuşu bir kaç yüz metre uzaklıkta. Şimdiki İktisat Fakültesi’nin bulunduğu yerleşkede! Dikkatli gözler aynı yerleşkedeki bir başka anıtı anımsayacaklardır. Atatürk’ün burayı ziyareti anısına dikilmiştir. Kitabesi Osmanlıca’dır. Ziraat Mektebi’yle ilgili sözler yazılıdır. Bu anıtın hemen berisindeki kameriye kazmalı, kürekli çalışanlardan oluşan ekipçe yerle bir edilmiştir.

    Zaman : Geçtiğimiz hafta içi.

    Yakın geçmişe ihanetin fotoğrafları

     

    Söz konusu eylem basına yansıyıp, tepkiler gelince aceleyle de olsa onarıma başlamışlar. Yaptıkları onarım da kendilerine benzemiş. Üstünkörü ve eğreti!

    Kameriye deyip geçmeyin!

    Kameriyenin anısı büyük!

    Atatürk burada 1933’te Sovyet Genelkurmay Başkanı’nı, 1934’te ise İran Şahı’nı ağırlamış. Anısının yanı sıra buraya güzellik katan bir yapı!

    Haberli olunsun, bilinsin diye paylaştım!

    Yazıklar olsun bu barbarlığı yaşama geçirenlere!

    Ulusal birliğin her şeyden çok gerektiği bugünlerde ortama atılmış dinamit gibi….

  • Türkiye’de siyasetin de önde gelen sorunu “namus” ve “dürüstlük” olageldi. Olmayı da sürdürüyor. Son günlere damga vuran tartışma yine bu temel ilkelerin yokluğu kaynaklıdır.
    CHP İstanbul İl Başkanlığı’na seçilen (seçtirilen demek daha doğru olur) hanımefendinin tartışmanın odağında yer alması da bundandır. Söz konusu hanımefendinin sosyal medya paylaşımlarında kendisini eleştirenlere “gerzekler” nitelemesinde bulunması kuşkusuz eleştiri konusudur. Değil bir siyasetçinin ya da hekimin ortalama yurttaşın bu gibi yakışıksız ve aşağılayıcı ifadelerden uzak durması gerekir. Oysa, sorunun bu yanına odaklanılırken resmin çok daha önemli bölümü gözden kaçırılmaktadır.
    Türkiye Cumhuriyeti’nin okumuş, yazmış öyle ya da böyle biraz olsun dünyanın farkına varmış olması beklenen yurttaşının Ermeni Soykırımı’nı lanetleme kisvesiyle devlete suç yüklemesi, teröre karşı verilen mücadeleyi değersizleştirme ve suça indirgeme yönündeki paylaşımları her nedense tartışma konusu edilmemektedir. Böyle düşünmek yasak mı diye soracaklar çıkacaktır. Elbette yasak değildir.
    Sorun bu düşünceleri yasaklamak da değildir. Bu düşüncelere sahip olarak Cumhuriyet’i kurmuş partide siyaset yapmaya çalışmak partiye uymak yerine partiyi kendine uydurmak dürüstlük ve namuslulukla bağdaşır mı diye sormak da haktır!
    Bir örnekle pekiştirmekte yarar var!
    Diyelim ki sosyalistsiniz! Bir partide siyaset yapma kararı aldınız. Kimliğinizi saklayarak liberal ya da muhafazakâr bir partiye girip o partinin ruhuyla taban tabana zıt açıklamalarda bulunur musunuz? Yanıtınız evetse aynı gün kapının önüne konulmayı göze almışsınız demektir. Kendinize uygun bir parti bulmanız söylenecektir en iyi olasılıkla.
    Türkiye siyaset ortamı ne yazık ki; bu gibi akıldışılıkların ve göz ardı edişlerin sıradanlaştığı bir tür psikiyatri kliniğine dönüştürülmüş durumdadır. Bu davranış biçiminin haklı gösterilmesinde güncel gerekçeler de sürüsüne berekettir. Örneğin, ülkenin bir dertten kurtulması uğruna sineye çekilmelidir bu gibi akıldışılıklar diyen sayısız insana rastlamanız söz konusudur Türkiye’de. Hanımefendi gibi ilkeyi ve namusu bir yana bırakıp meydan okuyanlara eklenen boyun eğişler, hoşgörüşler de bir o kadar sorumludur Türkiye siyasi ortamında ortaya çıkan bu tablodan.
    “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sözünde militarizm bulan hanımefendinin namuslu ve dürüst davranması gerekir kanısındayım. İçinde bulunduğunuz partiye oy veren ana gövde için çok büyük önem taşıyan bu sözle sorununuz varsa eğer; o sözü aşağılamak yerine kendinize uygun parti bulup orada siyaset yapmanız gerekmez mi? Bu sorunun yanıtını elbette benden daha iyi bilir il başkanı hanımefendi. Gereğini yapmasını da! Ama, yapmaz! Hazır bir oy deposu varken ve vekillik çantada keklikken neden daha fazla zahmete girsin ve çaba göstersin ki! Ülkenin durumuna üzülmekten, gözyaşı dökmekten dermansız düşmüş Cumhuriyetçinin, Atatürkçünün vereceği oylarla hem onlara sövüp hem de siyasi başarı kazanmak(!) varken namus ve dürüstlüğün sözü mü olur?
    Çılgın il başkanı hanımefendinin soruşturulmaya, kovuşturulmaya değil; eleştirilmeye ve siyasi namus kantarına çıkartılmaya gereksinimi olduğu kuşkuya yer bırakmayacak denli açıktır.

  • z_0
    Birkaç gün önce basına Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın aracılığıyla yansımıştı. Cumhurbaşkanı da benzer söylemlerde bulunarak doğrulayınca durum açıklığa kavuşmuş oldu.
    Konu Suriye ve bu ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanı Esad’la ilgili. Bizimkilerin bir süredir yatışmış olan ve farklı doğrultuda gelişmeler olduğunu düşündüren sessizlikleri bozuldu.
    Birkaç yıl önce kaldığımız yerden sürdürür gibiyiz!
    “Esad’ı terörist” olarak etiketlemek yeryüzündeki gerçek teröristlere bayram yaptıracak türden bir saptama. Türkiye’nin son iki yılda kendisini gösteren bölge odaklı dış politika anlayışına da ciddi bir darbedir.
    2001’de başlatılmasında ciddi katkımız olan Suriye Karmaşası’nda başa dönmek gibi bir durum da söz konusu yazık ki!
    Tam tersine bölgemizde Esad’sız bir denklem olasılık dışıdır. Bunu düşünmek, yetinmeyip seslendirmek Türkiye’nin dönüş yaptığı bölge odaklı siyaseti yadsımak anlamına gelir. Bırakınız Esad’ı devre dışı bırakmayı Esad’ı bölge siyasetinin ortasına koyan Rusya, İran ve Irak’ı hiçe saymak aklın gereği olamaz.
    Belleğimizi yokladığımızda birkaç hafta önce Ankara’ya gerçekleşen üst düzey ABD’li askeri yetkili ziyareti geliyor aklımıza. Acaba demeden edemiyoruz! Acaba, bunca gelişmenin üzeri çizilip yeniden Atlantik’e Dönüş mü yapıyoruz?
    Öyle, böyle bir çelişki olamaz bu gelişme!
    Bir yandan Kudüs üzerinden bölgenin öncülüğüne soyunurken diğer yandan ABD ve İsrail’in kucağına oturmak nasıl açıklanabilir. Bir yandan ayrılıkçı teröre karşı mücadele verilirken diğer yandan Atlantik üzerinden bölücüleri sevindirecek söylemlerle “sil baştan” yapmak anlaşılır gibi olmasa gerektir.
    Anlayan varsa ve anlatırsa sevineceğim!
    2018’e saat sayarken yaşanan bu gelişme iç karartıcıdır!
    Atlantik bölgenin karabasanıdır. Ülkemizin, bölgemizin ve yeryüzünün acı ve gözyaşı kaynağıdır!

    Ceyhun BALCI, 29 Aralık 2017

     

  •  

    kktc-bayragi-macaristan-da-dalgalandi-6365192_3542_o

    KKTC’nin var oluşunun 34. Yıldönümü kutlanıyor. KKTC, her ne kadar 1983’te kurulmuşsa da; temeli 1974’te atılmıştır. 1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı sanıldığı gibi yalnızca bizimle aynı dili konuşan Kıbrıslılar için yapılmamıştır. Harekattan 5 gün önce Yunanistan destekli faşist darbe adada kim var kim yoksa zarar verecekti. Bu nedenle 1974 Barış Harekatı adanın bütününe ve adadaki tüm insanlara dirlik getirmiştir. Hatta, izleyen günlerde Yunanistan’da yaşananlara bakıldığında demokrasinin geri dönüşü söz konusudur.

    1571’de Venediklilerden alınarak Osmanlı egemenliğine giren Kıbrıs bu tarihten yaklaşık 350 yıl sonra İngilizlerin eline geçmiştir. Gerekçe de ilginçtir. Bugünlerde, yere göğe sığdırılamayan, marifetleri dizi filmlere konu edilen II. Abdülhamit Rus baskısı karşısında İngiliz desteği alabilmek için adayı tek kurşun atılmasına gerek bırakmadan İngilizlere bırakmıştır. Tarih 1878’dir. Gerçekte ise söz konusu olan Osmanlı’nın paylaşılmaya başlanmasıdır. Bu tarihten yaklaşık 40 yıl sonra 1914’te tam da I. Dünya Savaşı’nın öngününde Kıbrıs İngiltere’ye bağlanarak hesap tamamlanmıştır. Akdeniz’deki İngiliz çıkarlarının bekçiliğini yapacak olan adadaki Türklerin Megali İdea vahşetiyle eksiltilmeye çalışılması, yetinilmeyip ortadan kaldırılması girişimleri neyse ki 1974’teki harekatla engellenmiştir.

    Özeleştiri yapmak gerekirse KKTC’nin uluslararası düzlemde tanınması konusunda başarılı olunamamıştır. Burada ana kusurlu Türkiye’dir. Emperyalist zinciri kırarak adaya müdahale eden Türkiye KKTC’nin tanınması konusunda siyasi düzlemde eksik kalmıştır. Emperyalist kuşatmayı bu bağlamda kıramamıştır. Çaydan geçip, derede boğulmak örneğine denk düşmektedir bu başarısızlık.

    Son yıllarda adayı AB’ye peşkeş çekmek de içinde olmak üzere sayısız hata yinelenmiştir. Hatta, yine son zamanlarda inisiyatif elden kaçırılması ve Kıbrıs’ın etki alanı içindeki yeraltı zenginliklerinin Rumlarca sahiplenilmesi karşısındaki suskunluk ibretliktir.

    Kıbrıs’ta bizlerle aynı dili konuşan, adadaki varlıkları 400 yıl geriye dayanan insanlar yaşıyor. Kıbrıs, geçmişte olduğu gibi günümüzde de stratejik önemini koruyor. Anadolu yarımadasının güvenliği Kıbrıs adasınınkiyle özdeşleşmiş durumdadır.

    Akılcı ve etkin bir dış politikayla KKTC’nin uluslararası dünyaca tanınması sağlanabilir.

    Böylelikle, KKTC’de yalıtılan halk özgürlüğüne kavuşturulacağı gibi Türkiye’nin güvenliği güvence altına alınabilir.

    KKTC’nin var edilmesi yolunda eşsiz çabaları olan Dr Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş başta olmak üzere kanıyla, canıyla katkıda bulunanları saygıyla anmak insanlık görevidir.

    Adanın elden gitmesi, soydaşlarımızın soyunun tüketilmesi kurgularına Barış Harekatı ile karşılık vererek tarihe geçen Ecevit unutulmamalıdır!

     

  • Atatürk’ün söylediği öne sürülen bu söz sayamayacağmız kadar çok sağlık kuruluşunun bir yerlerine işlenmiştir. Biz hekimlerin hoşuna gitmemesi ne mümkün bu sözlerin! Gerçekte böyle sözü yoktur Atatürk’ün! En azından doğrudan böyle söylememiştir. Bu anlama gelen davranışı olduğu kesindir.
    Atatürk, kendisini bizlerin arasından alacak hastalığın pençesindedir. Yıl 1938 başlarıdır!
    Atatürk’ün bedeni bir ölüm kalım savaşı vermektedir. Zihni ise bir başka ölüm kalım savaşıyla meşguldür!

    HATAY!

    hatayinanavatanakatilmasi-afqmn3papng-728x728

    Lozan’da karara bağlanamayan, Türkiye’nin istediği biçimde sonuçlandırılamayan bir konudur. Birkaç yıl önce Türkiye’nin bağımsızlığıyla uyumlu şekilde sonuçlandırılan Boğazlar konusundan sonra çözüm bekleyen sıradaki sorundur!
    Biraz daha geriye gitmek gerekir!
    6 Kasım 1918! Mondros’u izleyen günlerde Atatürk İskenderun’da görevlidir. Kenti işgal etme girişimindeki İngilizlere karşılığı kısa ve özdür! “Karaya çıkanı vururum!” Bu kararlılığını İstanbul’a çektiği telgrafla yetkililere bildirir. İskenderun’u teslim edecek birisini kendi yerine atamalarını salık verir.
    Böylesi kararlılık sergilemiş Mustafa Kemal’in Hatay duyarlılığına şaşırmamak gerekir. Bedeni yaşam savaşı verirken Hatay’a odaklanması bundandır.
    Rahatsızlığı için yurtdışından doktor çağırılması önerileri bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Kesin bir dille karşı çıkar! Hastalığının yabancılarca öğrenilmesi Hatay’ın vatan toprağı yapılması önündeki önemli engeldir ona göre! Bu nedenle yabancı hekim şöyle dursun! İnsan içine çıkmaktan kaçınır. 1938 yazının kavurucu sıcaklarını Savarona’da geçirmesi deniz keyfinden değil hastalığının öğrenilmesi korkusu ve Hatay’ın Türk toprağı olması çalışmalarına zarar vermemesi içindir.
    Atatürk çok iyi bilir ki;

    “YAŞANACAK VATAN YOKSA GERİYE KALAN HİÇ BİR ŞEYİN ÖNEMİ YOKTUR!”

    İşte o koşullar altında Atatürk Türk hekimlerinin muayenesine ve tedavisine razı olur.
    Dolaylı yoldan kendisini Türk hekimlerine emanet etmiş olur.
    Bu kararıyla her zamanki gözü pek, kararlı ve ilkeli Atatürk vardır karşımızda! Vatanseverliği sağlığını tehlikeye atmasını gerektirmiştir. Bu yaşamsal kararı alırken gözünü kırpmamıştır!
    Sayısız örnekten birisidir!

    Bu nedenle

    ATATÜRK YENİLMEZDİR, ATATÜRK’ÜN ESERLERİ YIKILMAZDIR!
    ATATÜRK YERYÜZÜNÜN GÖRDÜĞÜ EN BÜYÜK DEHALARDAN BİRİSİDİR!
    IŞIKLARDA UYUMAKTADIR!
    Utanmaz, sıkılmaz güruhunun saldırılarına karşın dimdik ayaktadır!

  • Atatürk, yokluğunun ardından geçen yıllar biriktikçe büyümeyi sürdürüyor! Kemalizm’le davalı, Atatürk’ü hedef alan iktidar partisinin 10 Kasım’da Atatürk’ü anma hevesi O’nun büyüklüğünün ve büyümeyi sürdürdüğünün güncel kanıtı sayılmalıdır.
    Yazının başlığı pek çok kişinin aklından geçen bir durumu yansıtır. Bu 10 Kasım’da duygularımızın değil de bir araştırmanın, dolayısı ile de bilimin sesine kulak verelim.
    Araştırmayı yapan Arnold Ludwig aynı zamanda psikiyatrist! İnsanlık tarihine şu ya da bu şekilde damga vurmuş, etki etmiş devlet adamlarını konu etmiş çalışmasına!
    Aşağıdaki 11 ölçüt üzerinden değerlendirme yapmış!

    • SIFIRDAN ÜLKE YARATMA

    • TOPRAKLARI GENİŞLETME

    • İKTİDARDA KALINAN SÜRE

    • ASKERİ BAŞARI

    • SOSYAL TASARIM GÜCÜ

    • EKONOMİK BAŞARI

    • DEVLET ADAMLIĞI

    • İDEOLOJİ ORTAYA KOYMA

    • AHLAKEN ÖRNEK OLMA

    • SİYASİ MİRAS

    • ÜLKENİN NÜFUSU

    Ölçütler 0-3 ya da 0-5 arasında puanlarla karşılıklandırılmış. Sonuçta Atatürk, Mao ve Franklin Delano Roosvelt’in önünde 31 puanla en BÜYÜK LİDER olarak göğüslemiş ipi.
    Bu nesnel ve bilimsel çalışmaya eklenecek bir başka nokta olduğunu da unutmamak gerekiyor.
    Artık ezberlenmiş olsa da Atatürk’ün göreceli olarak kısa yaşamına 3997 kitabı sığdırmış olduğu gerçeği her fırsatta anımsanmalıdır. Bir de o yaşamın savaş alanlarında, sıcak çatışmalar içinde geçtiği düşünülürse Atatürk’ün kitaplarla ilgili başarısı daha da belirginleşmiş olur.

    “Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir!”

     

    diyen Atatürk bu sözlerini eylemleriyle de taçlandırarak Arnold Ludwig’in çalışmasında yer almayan bir başka önemli ölçüt olan “akılcı ve bilimsel” olmayı da fazlasıyla başarmıştır.
    Dün bizlerin, bugün çocuklarımızın okullarda öğrendiği geometri terimlerinin Türkçe karşılıkları Atatürk tarafından kazandırılmıştır dağarcığımıza. Bu eylemi matematik bilimine değerli bir katkı olarak algılanabilir.

    geometriii

    Afet İnan’la birlikte yazdığı “Medeni Bilgiler” kitabı da sosyal bilimler alanına katkısı olarak görülebilir.

    medeni-bilgiler
    10 Kasım’ı ağlama, sızlama günü değil de O’nu anlama ve dolayısı ile umutlanma günü olarak değerlendirmek gerekir.
    Karşıtlarının bile (görünürde olsa da, içtenlikli olmasa da) Atatürk’e sarıldığı, O’nun büyüklüğünü kabullendiği göz önüne alınırsa umutları yeşertme, umutsuzluk döngülerini sonlandırma zamanıdır diyebiliriz.
    Yalnız biz Türklerin değil, bölgemizin ve elbette dünyamızın önde gelen değeridir Atatürk. UNESCO’nun O’nun değerini teslim eden saptamaları herkesçe bilinmeli ve paylaşılmalıdır.

    son yıl

    BÜYÜK ATATÜRK’ün ANISINA SAYGIYLA!