•  

    Başlıkla ilgili yargıda bulunmadan önce yazının okunmasını dilerim.

    Cumhuriyet 10 yaşında olduğuna göre 1933 yılında yaşanmıştır bu olay. Emperyalist densizlik ve sınır tanımazlık olanca gücüyle direnmektedir.

    Fransız Vagon Li şirketi Osmanlı’dan bu yana demiryollarındaki yataklı vagonların işletmecisidir.

    22 Şubat 1933 günü telefonda Türkçe konuşan şirket çalışanı Naci Bey Belçikalı müdür Jannone tarafından esaslı bir şekilde paylanır. Bununla da kalmaz Belçikalı! Naci Bey’e 25 kuruş para cezası ve 15 gün uzaklaştırma verir.

    Ne olursa ondan sonra olur!

    Kısa sürede duyulan olay İstanbulluların tepkisiyle karşılaşır.

    Aralarında Peyami Safa ve Cahit Arf’ın bulunduğu Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği mensupları Vagon Li bürosuna giderler ve cam, çerçeve ne varsa yere indirilir. Bürodaki Atatürk fotoğrafını alan göstericiler fotoğrafı Halkevleri’ne teslim ederek eylemlerine son verirler.

    Belçikalı müdürün bu pervasızlığı bir uyanışı tetikler. Şirketteki Türk çalışan sayısı artırılımak zorunda kalınır. Ayrıca, özellikle Pera’daki işyeri adlarının Türkçeleşmesi süreci başlar.

    wagon-03

    Yazıya başlık olan “VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ!” sloganı işte bu olaya verilen haklı tepkinin ürünüdür. Türkçe konuşmanın yaptırıma uğratıldığı Türkiye’de bu slogan aracılığıyla tepki koyulmuş olur. Anımsayanlar çıkacaktır. Geçtiğimiz yıllarda bu sloganı şovenizmle özdeşleştiren bir kısım tarihten habersiz solcumuz ve libaralimiz Cumhuriyet’i bir de bu gerekçeyle boy hedefi yapmaya kalkışmıştı. Çok söze gerek yok! Başta batı ülkeleri olmak üzere dünyanın sömürgeliği kendisine yakıştırmayan her hangi bir ülkesinde benzer bir densizlik sergilemeniz durumunda başınıza gelecekleri düşlemeniz bile söz konusu olamaz.

    Vagon Li şirketine ne mi oldu?

    Elbette, zamanı geldiğinde devletleştirildi!

    Bu olaya tepki eylemlerinde ön sırada yer alan Cahit Arf dünyaca ünlü matematikçimiz olarak ünlenecektir ilerleyen yıllarda. Matematik bilimine sunmuş olduğu ve bugün de geçerliliğini koruyan buluşlarıyla anıtlaşmış bir Cumhuriyet bilimcisidir. Bu olaydaki eşsiz duyarlılığıyla bilim insanı olmanın laboratuvarlara, akademik ortamlara sıkışıp kalmayı gerektirmediğini tüm açıklığıyla ortaya koymuş ve bilim insanının bir parçası olduğu topluma ve ülkeye borcunu bu şekilde de ödeyebileceğini göstermiştir.

    Hemen şimdi cüzdanızı yoklayın!

    Dolaşımdaki 10 TL’lik banknotu özenle incelediğinizde Cahit Arf’ın buluşuyla birlikte her gün kullandığımız paramızı onurlandırdığını görün!

    Gülümseyen yüzüne bakarak saygı ve sevginizi sunacağanızdan kuşkum yok…

    cahit-arf-10-lira

  •  

    Emperyalizmin azgın ve haydut gücü ABD’nin son Kudüs kararı bir kez daha kan, gözyaşı ve dehşet getirdi. Bu sınır tanımaz yaklaşıma verilen karşılıklar yeterli mi? Tarihte kısa bir yolculukla anlatmaya çalışalım!

    Hasta adam Osmanlı’nın yıkımına karar verildiği günlerde paylaşılmıştır yaklaşık 400 yıllık Osmanlı yurdu Orta Doğu. Batılıların Büyük Savaş olarak adlandırdığı I. Dünya Savaşı’nın bitmesi bile beklenmemiştir bu paylaşım için.

    1912 yılında İngiliz Kraliyet Donanması gemilerinin kömür yerine petrolle çalıştırılma kararının dünyanın ve elbette petrol yataklarıyla ünlü Orta Doğu’nun yazgısını çizmiş olduğu kesindir.

    0001749554001-1

    İngiliz diplomat Sör Mark Sykes ve Fransız eşdeğeri Fransuva Georges-Picot takvimler 1916’yı gösterirken önlerine açtıkları Orta Doğu haritası üzerinde tamamlamışlardır bu paylaşımı. Paylaşımın yapıldığı gün gizli olan bu antlaşma savaşın bitiminde görüşe sunulur ve gereği hızla yerine getirilir.

    SYCES-PICOT

    Haritalar dilleri olmasa da anlamak isteyenlere çok şey anlatır. Orta Doğu haritası bu bakımdan pek çok eşdeğerine göre olağanüstü yeteneklidir. Cetvelle masa üstünde çizilmiş doğallıkla uzaktan yakından ilintisiz ülke sınırları bu harita masa başında çizilmiştir diye haykırmaktadır anlayana.

    319_sinirlari-cetvelle-cizilmis-kitada-donusum-super-guc-yan-super-guc-mucadelesi

    1917 yılına gelindiğinde ise bu haritayı tamamlayacak bir başka adım atılır. Zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’un adını taşıyan deklerasyonla cetvelle çizilmiş sınırların arasına bir Yahudi devletinin kondurulacağı duyurulmuştur. Kimselere düşüncesi sorulmamış durum dünya kamuoyunun bilgisine sunulmuştur. O güne değin otuz yıldır dünya gündemine giren Yahudi Göçü, Siyonizm, Vaad Edilmiş Topraklar gibi kavramlar böylelikle ete, kemiğe daha doğrusu toprağa ve sınıra kavuşturulmuştur.

    balfour

    Bunca başarılı manevranın ardından iş 1948’de İsrail’in kurulması ve BM üyesi olmasına kalmıştır. İçinde bulunduğumuz yıl 70. Yaşını kutlayacak olan İsrail o gün bugündür bölgenin sorun kaynağıdır. Emperyalizmin ileri karakolu ve jandarması rolünü hakkını vererek oynamaktadır. Gözünü kırpmadan silaha sarılmakta, savunmasız insanlara ateş yağdırmakta ve kan dökebilmektedir bu yapay ülke.

    Geçmişi 150 yıla varlığı ise 70 yıla dayanan İsrail karşısında bölgede yer alan irili ufaklı Arap ve İslâm ülkeleri deyim yerindeyse seyirci olmaktan öte bir varlık gösterememektedir.

    Elçilik kapatmak, diplomatik ilişki kesmek, sefir kovmak ve bayrak yakmanın ötesinde atılabilen en küçük adım yok!

    Bölge ve ülkeleri bundan 100 yıl önce sınırlarını cetvelle çizdirmiş olmanın bedelini ödüyorlar da denebilir bugünkü manzaraya bakarak. Bölge paylaşılırken özenle parçalara ayrılmış, olabilecek her türlü ayrıştırıcı unsur haritaya aktarılırken petrol zengini ama eylem yoksulu bölge o günden bu yana emperyalizme tutsaktır.

    Bugün Filistin’de sergilenen vahşete bakarak bu durumun kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir olgu olduğu sanılabilir. Bu kesinlikle bir yanılsamadır. Orta Doğu haritası değiştirilemese de cetvelle çizilmiş haritaların içini dolduranların tutum değiştirmesi ve 100 yıl önceki oyunu bozması hiç de olanaksız değildir.

    Biraz daha yakın tarihe göz atarsak bu umudumuzu besleyecek olaylarla karşılaşabiliriz.

    İsrail kurulur kurulmaz bölgeyi baskı altına alan ve dahası tehdit eden bir düzenek olduğunu gösterir. 1967 Arap-İsrail Savaşı ilk adımdır. Tüm hava gücünü tek uçak uçuramadan yitiren Mısır Arap dünyasının ağabeyi olarak unutulmaz bir yenilgi yaşar. Mısır Sina Yarımadası’nı, Suriye Golan Tepeleri’ni ve Ürdün de Batı Şeria’yı yitirerek öder bu gafletin bedelini.

    Pertrol+Ambargosu+Süreci+ve+Nedenleri

    Altı yıl sonraki Arap-İsrail Savaşı ise Yom Kippur Savaşı olarak anılacaktır. Araplar kara yazgılarını yenmek üzereyken İsrail’in sırtını dayadığı emperyalizm savaşı durdurarak yenilgiyi önleme ve ileri karakolunu koruma başarısı gösterir.

    Arapların bu gelişmelerden aldığı az ve öz ders İsrail’i silahla ve savaşla yenemeyecekleridir. Tam da o anda üzerinde oturdukları zenginliği hatırlayıp, petrol vanalarını kapattıkları anda emperyalizmin yumuşak karnını keşfetmiş olurlar. Petrol fiyatlarının tavan yapması gelişmekte olan ülkeleri vursa da emperyalizme diz çöktürme noktasına getirmesi bakımından önemli dersler içermektedir.

    Vietnam’la sersemleyen ABD’nin sıkıntısı petrol kriziyle iyice katlanmıştır. Cetvelle çizilmiş haritanın içeriğine müdahale etme zamanı çoktan gelmiştir. Arap dünyasına ilk kama Mısır-İsrail Antlaşması ile sokulmuş, ardından Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri üzerinden yürütülen manevralarla petrol krizinin yinelenmemesi güvence altına alınırken; ucuz petrol çağı açılmıştır.

    Enerji alanındaki sayısız güncel seçeneğe karşın petrol Batı emperyalizminin yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir. Yeryüzündeki hemen tüm hesaplar petrol yataklarının güvenliğinin sağlanması üzerinedir. 2003’te Bağdat’a giren ABD askerlerinin akla gelebilecek hemen her şeyin yağmalanması karşısındaki duyarsızlığının tek ayrıcalığını Petrol Bakanlığı verilerinin korunması olduğu unutulmasın!

    Bölgesel olarak Arap ve İslâm dünyası ama toplamda insanlık daha fazla trajedi yaşamayı gerçekten istemiyorsa 45 yıl önceyi anımsayarak petrol karasını insanlığın yüz karası olmaktan çıkartma göreviyle karşı karşıya olduğunu fark etmelidir.

    Petrol 45 yıl önce olduğu gibi bugün de emperyalizme diz çöktürecek bir önemli silahtır. Emperyalizmi petrolsüz bırakmak onu soluksuz bırakmaya eşdeğer bir değerli eylem olarak başvurulmayı bekliyor. Petrol vanası kapatıldığında ne top, ne tüfek ne de akıllı füzelerin hükmü olmadığı anlaşılacaktır.

    Bölgenin tutsaklığına petrol vanası son verebilir!…

  •  

     

    Bir kaç hafta önce kendisi arayarak davet edince bir kenara not edip, mutlaka katılınacak demiştim kendi kendime!

    Dr Alper KAYA, Göz Hastalıkları Uzmanı, 27 yıllık ALS hastası. Bir kaç yıl sonra hastalıkla geçen yılları sağlıklı yıllarının sayısını yakalayacak!

    Bir süre önce “İşaret Parmağım” adlı kitabını paylaşmıştı okurlarıyla. O yıllarda işaret parmağı işlev görüyordu.

    Şimdilerde o da işlevsiz!

    Fiziksel eksikliğinin tersine bilişsel yetenekleri bir o kadar gelişmiş ve verimli!

    Bugün değil yürümek, oturmakta zorlanıyor. Yardımcı aygıt olmasa solunum yapamayacak denli engelli! Bunca iç karartıcı betimlemeye karşın Dr Alper KAYA’yı kestirmeden “ENGELLİ ENGELSİZ” olarak tanımlamak olası.

    Çok sıradışı ve yeryüzünde ilk anlamına gelen bir programın izleyicisi olduğumuzu açılışta öğrendik. Geceye katılan ve “EYE HARP PROJECT”in tasarımcısı Zacharias Vamvakousis eşliğinde parmağını kımıldatamayan bir engelli ilk kez bu yazılım aracılığıyla müzik yaptı. Yeryüzünün İzmir’e denk düşen noktası bu ayrıcalığa ev sahipliği yaparken bizler de bu anlamlı ilki izleyici olma onurunu yaşamış olduk. “Engelli Engelsiz” Dr Alper Kaya gecenin sanat yönetmeni Elena Nikitina ve genç piyano virtüözü Cengiz İnal eşliğinde önce panflüt sonra da klarnet çalarak gerçekleştirdi bu ilki.

    Dr Alper Kaya aygıtsız solunum yapamayacak denli engelliyken, bilişsel yetenekleriyle engelsiz! Başka şekilde tanımlamak gerekirse Dr Alper Kaya direncin ve umudun ete, kemiğe bürünmüş hali olarak her geçen gün devleşiyor.

    ALS MNH Derneği İzmir Şubesi Başkanı Dr Hasan DİNÇER’in değerli katkıları ve öncülüğüyle amacı “FARKINDALIK SAĞLAMAK” olarak açıklanan bu etkinliğin çok daha büyük bir hedefe yol aldığını gözlerimizle gördük!

    ALS Hastalığı’na dikkat çekmeyi fazlasıyla başaran bu girişim “ENGELLİ BİR ENGELSİZİN, ENGELSİZ ENGELLİLERE” verdiği bir ders olarak tarihteki yerini aldı bile!

    İyi ki oradaydık dedirtmiş olmalıdır tüm izleyenlere!

    İyi ki Alper Kaya’yı tanımışız, iyi ki dostumuz, arkadaşımız olmuş!

    İyi ki onunla eşzamanlı yaşamışız, aynı havayı solumuş, aynı sudan içmişiz, aynı ekmeği paylaşmışız!

    Söylemlerine ve eylemlerine saygıyla…

  • GÖZLERHekim haklarına ve hekimliğe odaklı İzmir Tabip Odası çizgisinin korunması ve geliştirilmesi için yönetime bir kez daha adayız!

    Meslek örgütlerinin yetkin olmadığı siyaset alanında zaman ve enerji yitirmemesi gerektiği düşüncesindeyiz.

    Vatanımızın varlığı, ülkemizin dirliği ve ulusumuzun birliği ve elbette tüm bu değerlerin varlık nedeni Mustafa Kemal Atatürk’ün yolundan sapmayacağamızı bir kez daha duyuruyoruz.

    Bu olmazsa olmaz değerlere bağlılığı siyaset saymıyoruz! 

  • IMG-5026
    Yazının başlığı olan soru Karşıyaka’da uzunca süredir sorulmaktaydı. Geçen yıldan bu yana hizmete giren Karşıyaka tramvayı pek çok kişinin kaygı ve kuşkusunu hizmeti aracılığıyla gidermiş olmalıdır.

    Bizim yakada da deneme seferleri başladı. Son eksikliklerin giderilmesiyle tramvaylı yaşama adım atmayı dört gözle bekliyoruz. Öfkeli insanlar eksik değil elbette!

    Öfkelilerin öfkesini yatıştırmaya yeter mi bilemiyorum! Ancak, raylı taşımacılık sistemlerinin çağdaş ve olması gerekenler olduğunu gözümüz kapalı söyleyebiliriz.

    Bu noktada sorgulamamız gereken kent yönetiminin bu çağdaş taşıma aracını kullandırma konusunda kararlı olup olmayacağıdır.

    İlk bakışta yolun yarısını işgal eden bir görünüm vermektedir tramvay! Oysa, yarısını işgal ettiği yolda eksilecek otobüsler ve elbette ona eklenmesi gereken diğer kişi taşıma araçları göz önüne alınırsa bu işgalin doğru ve yerinde olduğu anlaşılacaktır.

    Kent yönetimi kötü alışkanlıkların ve saplantıların sonlandırılması doğrultusundaki adımları atmakla görevlidir. İşe kent merkezindeki otopark ücretlerine zam yapmakla başlanabilir. Diğer yandan, otopark dışı araç park alışkanlıkları da yasaklar ve sıkı izlem aracılığıyla bitirilmelidir.

    Başka deyişle, tramvayla birlikte mevcut trafik yoğunluğunun sürmesine izin verilmemelidir.

    Karşıyaka’da göreceli olarak yalıtılmış bir ortamda yürüyen tramvay Konak’ta diğer taşıtlarla daha ortaklaşa bir ortamda yol alacaktır. Dolayısı ile Konak’taki zayıf halkalar ve kırılganlıklar daha fazla olacak gibi görünmektedir. Tramvay dışındaki taşıtların tramvay yolunu ortak kullandığı bölgelerin yanı sıra yine diğer taşıtların tramvay yolunu çok sayıda noktada çaprazlamakta oluşu bizim gibi kuralsızlığı rehber edinmiş karayolu ortamlarında riski artıran unsurlar olarak boy göstermektedir.

    Başlıktaki soruya yanıt vermek gerekirse!

    Tramvay çok işe yarayacak!

    Yeter ki, kötü alışkanlıklarımızdan ve kuraltanımazlıklarımızdan sıyrılalım!

    Unutulmasın ki; mutlu ve çağdaş bir kent yaşamı kimi zorluklar içerir. Özellikle, motorlu taşıtlarla ilgili kimi zorluklar ve sınırlamalar kolaya alışmışların keyfini kaçırsa da toplamda kent yaşamına rahatlık olarak yansıyacaktır!

    Yerel yönetim kararlı, akılcı ve cesur olmalı!

  • “Tarih yazmak yapmak kadar önemlidir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır!”
    Mustafa Kemal ATATÜRK,1931

    Bağlantıdaki yazıya konu ettiğim durum tam da Atatürk’ün yukarıda paylaştığım sözüne denk düşen bir örnek.

    Bilim insanlarının tümüne olduğu gibi tarihçiye de düşen olanı, gerçeği aramak, bulmak ve yansıtmak. Olayları, kişileri aklına estiğince eğip bükmek, kendince aşağılamak ya da canı istediğinde güzelleyip göklere çıkartmak kabul edilebilir bir tutum olamaz!

    http://www.dagarcikturkiye.com/esed-yd-2324.html

    MODERN ORTADOĞU TARİHİ

  • Kış Olimpiyatları Güney Kore’nin Pyeongchang kentinde iki hafta süren heyecanlı yarışmalarla dolu dolu yaşandı. Geçen hafta sona erdi. Sporcular 4 yıl sonra buluşmak üzere vedalaştılar. Dört mevsim ülkesi olarak burada yer aldık ama varlık gösteremedik.

    Kış ülkesi Norveç’in rekor olarak da kayıtlara geçen başarısı pek çok kişiyi şaşırtmadı. Ona eklenen Almanya, Fransa, İtalya, Kanada, ABD, Avusturya, İsveç ve diğer kış ülkelerinin başarıları da beklenmeyenler arasında değildi.

    Rusya’nın yokluğu daha doğrusu Rus sporcuların Rusya bayrağı altında değil de “Olimpik Rus Sporcular” gibi akla zarar bir kimlik altındaki varlığı düzeysiz futboldan başka ilgi alanı bulunmayan cahil ve de necip basınımızın ilgisini çekemedi. Her zaman olduğu gibi spor spordan çok fazlasıydı. Meğer Rusya devlet destekli doping yapmış da ondan yasaklanmış olimpiyatlardan. Birleşmiş Milletler’deki güç dağılımı buna benzer davranış sergilenmesine izin vermeyince Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nde gücü eline geçiren “devler” fırsat bu fırsat deyip Rusya’yı dışarıda bırakıverdiler. Sporcularının varlığı olimpiyatların eksikliğini gideremedi demek gerekir. Rus sporcular ülkelerinin bayrağı altında farklı başarım sergileyebilirlerdi.

    oar

    Pyeongchang’da Rusya’ya ABD haydutluğu aracılığıyla gösterilen kabalık pek çok kişinin görmediği ya da görüp de dillendirmediği bir karşılık aldı.

    Pyeongchang’da iki yakası bir araya geldi. İki Kore bir araya geldi demek de olası. Dünyada biri birine bu kadara yakın olup da uzak düşebilen iki ülke var mıdır acaba? Açılışta Kuzey ve Güney el ele, kol kola yürüdü. Yetmedi. Kadınlar Buz Hokeyi’nde Kuzey-Güney Kore karması olarak çıkıldı maçlara. Sportif başarı sağlayamasa da bu birliktelik eşsiz bir siyasi başarı anlamına gelmiş oldu bu birliktelik.

    Dünyanın ekseninin değiştiğine ilişkin anlatıların akla gelebilecek her şekilde yansıtıldığı ama kalın kafalara çarpıp geri döndüğü günümüzde beyaz olimpiyatlara damga vuran bu birleşme 70 yıllık düşmanlık tohumlarını ortadan kaldırma iradesinin hiç de zor ve uzakta olmadığının haykırılması da demekti.

    Yeni bir dünyanın şekillenmekte olduğu İKİ KORE tarafından dünyaya duyurulmuştur.

    Sportif yanı uzmanlarca enine boyuna değerlendirilmiştir. Değerlendirilecektir.

    Ama, adına spor dediğimiz olgunun çok daha fazlası demek olduğu bir kez daha ortaya konulmuştur Pyeongchang’ta!

    Teşekkürler İKİ KORE’ye…

  •  

    seker_logo_dikdortgen

     

    Şeker fabrikalarının elden çıkartılması üzerine pek çok açıdan durum değerlendirmesi yapan yazılar ve görüşler paylaşılıyor hemen her ortamda. Bir hekim olarak işin sağlık yanını da önemsiyorum. Nişasta Bazlı Şeker’e karşılık pancar şekerinin daha sağlıklı oluşu hiç kuşkusuz son derece önemli. Bu önemle örtüşen sayısız paylaşım yapılarak iyi de ediliyor.

    Konuya bir başka açıdan yaklaşmayı gerekli görmenin ötesinde görev olarak da algılıyorum. Şeker pancarı tarımından yaşamını kazanan yüzbinler olduğu biliniyor. Bu da işin ekonomi yanını öne çıkartıyor. Üreten değil de tüketen milyonların peşinde olanların şeker pancarı ekonomisini birilerine kurban etmesine de şaşırmaz olduk artık!

    Şeker fabrikalarına 40 yıl hizmet vermiş bir babanın evladı olarak şeker kültürünün canlı tanığı oldum. Dünyaya gözlerimi şeker kültüründe açtım. Çocukluğum ve gençlik yıllarım bu ortamda geçti.

    Pancar tohumunun toprağa düştüğü an başlayan ve toz şekerin çuvala girdiği an sonlanan şeker pancarının öyküsü bir okulun, bir kültürün ve elbette bir vatanseverliğin öyküsü olarak da görülmeli ve algılanmalıdır.

    Patates, soğan ve başka tarım ürünlerinde görülen yokluk ve çokluk yılları şeker pancarı için söz konusu olmazdı. Çünkü planlama vardı bu kök bitkinin Türkiye’deki serüveninde. Gereksinim bellidir! Dolayısı ile yetiştirilecek şeker pancarı niceliği de! Ekimle birlikte başlayan düzenli ve planlı çalışma sulama, çapalama, gübreleme, gereğinde yabancı otla mücadele süreçlerinde titizlikle sürdürülür. Hasat, ürünün teslimi, oradan fabrikaya ulaştırılması da makine düzenindedir.

    Şeker fabrikalarının taşra uzantılarında başlayan yaşam serüvenim fabrika yakınında sürdü. Kampanya döneminde yanı başımızdaki fabrikanın uğultusuna alışırdı kulaklarımız. Ona eşlik eden küspe kokusu olmazsa olmazdı. Her pancar ekicisi ürettiği pancarın şekeriyle de buluşturulurdu mutlaka. Küspesi ve melası da düşünüldüğünde pancar üreticisinin aynı zamanda besici olması hiç de zor değildi.

    Şeker fabrikası aynı zamanda alkol üreticisiydi. Şeker fabrikası şekerleme ürünleriyle de taçlandırmıştı kültürünü.

    Şeker fabrikaları bir fabrikayı yapabilecek bilgi ve teknoloji birikimine de sahip olmuştu zaman içinde. Hatta, Türki cumhuriyetlerde şeker fabrikası yapıldığını da anımsıyoruz.

    Bunlar kadar önemlisi şeker fabrikası bulunduğu kente sağladığı kültürel katma değerle de üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmiştir.

    Her şeker fabrikasında eksik olmayan tenis kortu başta olmak üzere, yüzme havuzu ve futbol sahasının yanı sıra eksik olmayan sinemasıyla da toplumsal yaşamı kentte bile olmayabilen olanaklarla buluştururdu.

    Böylesine eşsiz bir yapıyı ortadan kaldırmayı düşünebilenlere uygun düşecek sıfatı okurun yaratıcılığına bırakmak en iyisi.

    Şeker fabrikaları ve onun çevresinde oluşan tarımsal, endüstriyel ve kültürel etkinlikler tam da Cumhuriyet’in başarmak istedikleridir.

    Şeker fabrikalarını ne olduğu belirsiz odaklara devretmek Cumhuriyet’in tabutuna çakılan son çivi olmaktan öte anlam taşımıyacak yazık ki!

    Ülkemizde yaşayan pek çok insan için önemli olan şeker fabrikalarının benim açımdan taşıdığı önemi anlatabilmiş olmayı diliyorum.

    Yaklaşık 40 yılını şeker fabrikalarına ve dolayısı ile ülkeye hizmetle geçiren rahmetli babamın anısına da saygısızlık yapılmıştır bu hoyrat ve düşüncesiz kararla.

    Öfkem ve üzüntüm sözcüklerle tanımlanacak gibi değil!

    Bundan 9 yıl önceki şeker katliamı dalgasında yazmış olduğum bir yazı geçti elime. Onu da okumakta yarar var diye düşündüm!

  •  

    cumhurbaskani_erdogandan_talimat_ttb_ve_tbbden_turk_kelimesi_cikariliyor_h109668_e3a64

     

    Cumhurbaşkanı’nın adlarındaki “Türk” ve “Türkiye” nitelemeleri çıkartılacak diyerek deyim yerindeyse kendince ferman yayınlamasından bu yana gündeme yerleşen iki meslek kuruluşu oldu TTB (Türk Tabipleri Birliği) ve TBB (Türkiye Barolar Birliği).

    TTB’nin Afrin Harekâtı’na karşı duran bildirisiyle kendisini gösteren süreçte görüşlerin dile getirilmesinin önüne geçilerek işin bir ceza davası aracılığıyla Adliye’ye düşürülmesi genel olarak kabul görmeyen bir gelişme oldu.

    Hem baroların hem de hekim örgütü olarak tabip odalarının varlığı farklı adlar altında olsa da Cumhuriyet öncesine dayanır.

    Her ikisi de Cumhuriyet’in kuruluşuna ortam hazırlayan Osmanlı modernleşmesi döneminin ürünleridir. Her ikisi de Türk ve Türkiye nitelemelerini sonuna dek hak eden kurumlardır. Tarihçeye girmek bu yazının konusu ve amacı dışındadır.

    Her ne kadar her ikisinin tarihçesi hiç bir ikileme gerek bırakmayacak denli Türk ve Türkiye olsa da söylemlere yansıyan ve toplumun belleğinde imge yaratan durum her iki kurumun güncel davranışlarıyla yakından ilintilidir.

    Türkiye Barolar Birliği 24 Şubat’ta Ankara’da görkemli bir buluşmayla adının önündeki Türkiye nitelemesinin silinmesi karşısında güçlü bir duruş sergiledi.

    Buna karşılık Türk Tabipleri Birliği Türk sözcüğünün silinmesi doğrultusundaki Cumhurbaşkanı sözlerinin hemen ardından adet yerini bulsun dtüründen bir açıklamayla yetindi. Ne tarihe göndermede bulundu ne de bu işlemin gerçekleştirilmesine izin verilmeyeceğinden. Bu utangaç ve ikircikli tutumun ardındaki neden TTB’nin son çeyrek yüzyılda sergilediği ayrılıkçı ve bölücü tutumdur. Her ne kadar bu tutum insan hakları ve demokrasi soslarına bulansa da hekim meslek örgütünün etnikçi siyasetin arka bahçesine dönüştürülmüş olması Türk adının silinmesi karşısındaki duyarsızlığın ve edilgenliğin gerçek nedeniydi. Bu tutum ve siyaset belirginleştikçe hekim örgütü TTB, kitlesinden ve dolayısı ile bir parçası olduğu toplumdan kopuşa denk düşen bir savruluş içinde oldu. Bu durum, TTB’ye egemen olan anlayışın iktidarını sağlamlaştırsa da, işlevinden uzaklaşması ve buna bağlı olarak da etkisizleşmesi anlamına geldi. Başta üyeleri olmak üzere kimselerin ciddiye almadığı, varlığıyla yokluğu arasında fark kalmayan TTB her geçen yıl bir tabela örgütüne dönüştü. Hekimlerin özlük haklarına ve halkın sağlık sorunlarına çözüm üretmekten çok arka bahçe olmanın diyetini ödeyen TTB yanında duracak örgüt bulmakta zorlanırken geniş toplum kesimlerinin desteğini yitirmesinin üzerinden de epeyce zaman geçti.

    Ankara’daki Barolar buluşmasında ise yığınsal avukat katılımına eklenen pek çok kesimden toplumsal katılım baroların adlarının önündeki TÜRKİYE’den kopartılamayacaklarının güvencesi olarak kendisini göstermiş oldu.

    TTB ve TBB’nin ortaya koydukları görünüm eşzamanlı iki ayrı uçtan örnekler olarak DOĞRU ile YANLIŞ’ı, İYİ ile KÖTÜ’yü göstermeleri bakımından da son derece değerlidir.

    Toplumunun dışında kalan, bir parçası olduğu milletin değerlerinden koparak fırtınalı sulara sürüklenen TTB’ye karşı içinden çıktığı toplumla sıkı bağlarını koruyan; gerçekten de milli olan TBB’nin sergiledikleri manzara ülkemiz insanlarına verdiği değerli dersle de ayrıcalıklı bir durum olarak belleklerdeki yerini almış olmaktadır.

    Meslek örgütlerinin bulundukları ülkenin varlık nedenleriyle bağdaşmayan bir siyas duruş göstermesi ve bununla da yetinmeyerek iddialı politik çıkışlar sergileme alışkanlığına tutulması kendi varlık nedenlerinin sorgulanmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

    Tam da burada projektörleri zalim iktidara çevirmek haksız olmasa da kolaycı bir yaklaşımdır.

    Bu noktada görev bu savrukluktan olumsuz etkilenen hekimlere düşmektedir. Anayasaya dayanan, özel yasayla kurulmuş ve alternatifi olmayan meslek örgütüne sahip çıkmakla başlanmalıdır işe. Türkiye’deki hekimlerin olsa olsa % 20’sinin tercihiyle görevde olanların görevden uzaklaştırılmasını adliyeye bırakmak yerine demokrasiyle sağlamak hem daha sağlıklı hem de Tıbbiyeli tarihine yaraşan bir davranış olacaktır.

  • Dün İzmir’de hava bahara taş çıkartacak kadar güzeldi. Akşam saatlerinde güzel havanın tadını çıkartanları seyre dalmışken bir gürültü, bir coşku ve bütün bu güzelliklere eklenen saygısızlıkla irkildim.

    Sivaslı oldukları anlaşılan kardeşlerimizin TIR, kamyon, kamyonet ve onlara eşlik eden otomobil ve motosikletlere tüneyerek önce Kızılema’ya sonra da Afrin’e gitmeye heves ettiklerini neyse ki anlayabildim.

    Sivaslı kardeşlere öykünen bir başka grup sahne aldı yalnızca bir kaç saat sonra. Trafik güvenliğine en çok özen göstermesi beklenen oto kurtarmacılar bu grubun oluşmasında ön almıştı konvıyda yer alan taşıtlardan anlaşıldığınca.

    Türk Ordusu’nun Afrin Harekâtı’na toplumsal desteğin % 85’in üzerinde olduğunu kamuoyu araştırmalarından öğreniyoruz. Kuşkusuz toplumun bu ezici desteği sevndiricidir. Türk Milleti’nin bir ulusal dava paydasında buluşmuş olması iç ferahlatıcıdır.

    Dün tanıklık ettiğim bu iki geçit resminde dikkatimi çekenler hoyratlık ve ölçüsüzlüktü.

    Türk Ordusu’na destek olma niyetinin ötesine geçen davranışların şifreleri çözüldüğünde karşıma çıkanın “SAYGISIZLIK” olduğunu üzülerek gördüm.

    Ülkemiz her türden mesleğin, uzmanlığın ve birikimin saygısızca örselendiği bir ortama dönüştü, dönüştürüldü son yıllarda.

    Hekimler, hâkimler, mühendisler, öğretmenler ve aklınıza gelebilecek hemen her gruptan meslek sahipleri bulunabilen her fırsatta aşağılanırken onlara askerlerimiz de eklenmiş oldu.

    Bir kaç saat arayla gözlerimin önünde resmi geçit yapan bilinçsiz ve cahil kalabalıkların olası bir savaştaki ömürleri bir piyade tüfeği kurşunuyla sonlandırılacak kadar kısa olacaktır. Oralara gönderilmeyeceklerinden emin olarak sergilemektedirler bu hoyratlığı biraz da.

    Toplumun Türkiye’nin haklı mücadelesine desteğini sağlamak elbette olumludur. Ama, aynı kalabalıkların siyasi ranta alet edilebilir olan bu milli davayı farkında olmayarak aşağılama noktasına gelmesine ve getirilmesine dikkat etmek gerekir.

    Türk Ordusu El Bab’da olduğu gibi Afrin’de de son derece zor bir mücadelenin içindedir. Başemperyalistçe ağır ve modern silahlarla donatılmış ve eğitimli sayıca az ama nitelikçe çok bir güce karşı mücadele verilmektedir. Kamyon kasalarına tünemiş bilinçsiz ucuz kahramanlık heveslilerinin orduyu ve mücadelesini değersizleştirmesi can sıkıcıdır!

    Herkes en iyi bildiği işi yapmalı!

    Oto kurtarmacılar oto kurtarmalı!

    Sivaslı ve ülkemizin her köşesinden sayısız hemşehrimiz de öyle yapmalı! Maça gidip takımlarını desteklerlerse hem hoşça zaman geçirmiş olurlar hem de saygısızlıktan uzak durmuş…