• Parlamentonun zayıflatılıp Cb’nin güçlendirildiği yeni sistemin ilk seçimine giderken buyurgan dil, tek adamcı yaklaşım adayların söylemlerine de yansımış durumda.
    Bir yandan ayrılıkçı terörle mücadele edilirken diğer yandan da bu söylemler aracılığıyla güç ve kuvvet verilmiş oluyor bölücülüğe. Tahmin edilebileceği gibi Kürt oylarının kazanılması amaçlanıyor. Bunda hiçbir sakınca yok elbette! Ancak, HDP’nin o oyların kayıtsız, koşulsuz sahibiymiş gibi görülmesinin yanı sıra Başkan Yardımcılığı için de mutlaka bir Kürt’ün atanacağı sözünün verilmesi dağda kaybedenlerin ovada güç kazanmakta olduğunu gösteriyor.
    Seçim atmosferinde kazanma güdüsüyle bu gibi söylemleri sıradanlaştıranların fark etmesi gereken bir şeyler olduğu kesindir.
    Kürt nitelemesiyle insanlarımızın bir bölümüne olumlu gibi görünen ayrımcılık yapılması Türkiye’nin varlık nedeniyle de, ulus devlet ilkesiyle de bağdaşmaz.
    Bir etnisitenin adını andığınızda Çerkez, Pomak, Gürcü, Boşnak, Laz ya da bir başka etnisitenin isteğine nasıl karşılık vereceğinizi de hesap etmelisiniz.
    Bu gibi söylemleri seçim sürecinin yarattığı ortamda çok da düşünmeden dile getirenlere Atatürk’ün şu özlü sözü bıkıp, usanmaksızın anımsatılmalıdır!

    aleviler-10-638

  • Amasyalı Strabon’a göre Samos Fenikece yüksek demek olan Sama’dan türetilmedir. Bunda haklılık payı yok değildir. Batıdaki Kerkis dağı 1450 metre, orta bölgedeki Ampelos dağı 1150 metrelik yüksekliğiyle hatırı sayılır yükseltilerdir.
    Samos 477 km2 ‘lik yüzölçümüyle Sakız’ın yarısı büyüklüğünde bir Doğu Ege adasıdır. Nüfusu 40 bini aşkındır.

    Samos adasının toplam kıyı uzunluğu 159 kilometre.

    SAMOS HARİTA SON

    Samos parçası olduğu Yunanistan’ın başkenti Atina’dan 260 kilometre uzaklıktayken Anadolu kıyılarından yalnızca 1300 metre yakınlıktadır. Dile Yarımadası ile Samos’un en doğu ucundaki su yolunun adı Mikale Boğazı’dır.Anadolu kıyılarının en yakın noktasından suya giren iyi bir yüzücü için bu uzaklık sorun olmasa da tekneyle yolculuk bizim tercihimiz olan Seferihisar’dan Karlovasi’ye 2 saat sürdü. Bu seferler TURSEM firmasınca henüz 1 yaşını doldurmuş bir tekneyle gerçekleştirilmekte. Ayrıca, teknenin kaptanından çalışanına herkesin son derece güleryüzlü ve ilgili olduğunu eklemek gerek.

    Karlovasi’ye yaklaşırken…

    Fenikeli yerleşimiyle başlayan Samos’un insanlı döneminde Karyalılar’la Leleglere rastlanıyor.
    MÖ 1360’lara tarihlenen Samos buluntularında “kurucu” olarak nitelendiğine göre Kral Angeus’un ada tarihinde önemli bir kişilik olduğu anlaşılıyor. Angaeus’un Hera idolünü adaya getiren olduğu da pek çoklarınca ileri sürülüyor. Önemli Yunan tanrıçası Hera’nın adını taşıyan antik kent HERAİON adanın güneyinde, havaalanının komşuluğunda ilgi duyanlara kapılarını açıyor. Elbette, bizim gibi saat 15’ten sonraya kalmazsanız.

    HERAİON’u uzaktan görüntülemekle yetinmek zorundaydık…

    Turizmden dünyaları kazanan Yunanlar birincil ekmek kapıları olan turizmin önemli parçası olan müzelerini açık tutma konusunda hiç de çaba göstermiyorlar anladığımızca.
    Samos, MÖ 700-500 yılları arasında İyonya egemenliğine denk düşen dönemde ilk altın çağını yaşamış. Anadolu’yla olan coğrafik yakınlık Samos’ta tarımın, hayvancılığın, şarapçılığın ve madenciliğin gelişmesine olumlu etkide bulunmuş. Tekne yapımının gelişmesi ticareti ve döneme ilişkin endüstriyi de olumlu yönde etkilemiş. Adaya özgü SAMAİNA teknelerinin ünü tüm Akdeniz’e yayılmış.

    Eski Yunan Uygarlığı dönemi adanın bir başka altın çağı sayılıyor. Gerçekten de adada o dönemde yetişen astronom, filozof, matematikçi ve edebiyatçıların arkalarında bugün de ilgiyle karşılanan, ölümsüz yapıtlar bıraktıkları kuşkuya yer bırakmayacak kadar ortadadır.

    Örneğin, adı adanın havaalanında yaşatılan Aristarkos’un dünyanın kendi ekseni ve güneşin çevresinde döndüğüne ilişkin savı ilk dile getiren kişi olduğu söylenir.

    Aristarkos Havalimanı

    aristarkos

    Aristarkos (MÖ 320-230)

    Bir diğer adalı Kalistratos 24 harfli Yunan alfabesinin mucididir.

    Filozof Epikurus (EPİKÜR) da bir başka ünlü adalıdır.

    epikurus

    Epikür (MÖ 341-270)

    Pisagor’un adını taşıyan teoremi bilmeyenimiz olmasa gerektir. Pisagor adanın yanı başındaki Anadolu yarımadasındaki Miletli Tales ve Anaksimander’le de tanışıktır.

    Adını verdiği kentte Pisagor Anıtı

    Pisagor ilerleyen yıllarda Mısır’a gitmiş ve çalışmalarını orada sürdürmüştür. Mısır’ın Perslerce ele geçirilmesi sonucu tutsak düşen Pisagor Samos’a geri dönse de bu kez adadaki otokrat Polikratos’la yıldızı barışmadığı için yeniden adasından ayrı düşmüştür.
    Pers Kralı Darius’un buyruğuyla Çanakkale Boğazı’na köprü yapan mimar Mandrokles, müzisyen Batillus, mimar ve heykeltıraşlar Rhoikos ve Teodoros ünlü adalılardan bir kaçı olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

    Hepsinin içinden Pisagor’a ayrıca değinmekte yarar var. MÖ 580-500 yıllarında yaşayan Pisagor’un ünü daha önce de değinildiği gibi ada sınırlarını aşmış. Samos dışına çıktığında genç yaştaymış. Midilli’de Ferekides’le ve Milet’te Tales ve Anaksimander’le çalıştıktan sonra yolu uzaklara, Mısır’a düşmüş. Mısır’ın Perslerce ele geçirilmesi ve firavun döneminin sonlanması sonrasında Babil’deki tutsaklık günleri başlamış. Pers kralının özel doktoru Yunan Demosedes’in yardımıyla 56 yaşındayken tutsaklığı sonlanmış. Adaya dönmüş. Bu dönemde Samos tiran Polikratos önderliğinde Pers egemenliğine girmeme mücadelesinin verildiği çağı yaşamıştır. Eupalinos Tüneli, Pisagor limanı ve Polikratos Kalesi bu dönemin eserleridir.

    pisagor

    Pisagor (MÖ 580-500)

    Pisagor’un adı bugün adanın güneydoğu kıyısında yer alan bir zamanlar Tigani olarak da adlandırılmış sahil kentinde yaşatılmaktadır.
    Polikratos’tan sonra Pers egemenliği kaçınılmaz olmuş. Atina-Sparta birleşik güçleri Pers egemenliğine son verse de; Samos’un zenginlikleri bu kez Atinalıların dikkatini çekince Persler yerini Atina egemenliğine bırakmış.
    Büyük İskender’in yükseliş yıllarında Samos bu kez onun egemenliğiyle tanışmak zorunda kalmış. Üstelik, Büyük İskender adayı Perslere karşı savaşın sıçrama tahtasına dönüştürmüş.
    Büyük İskender’den sonra da rahat yüzü görmemiş Samos. Bu kez onun mirasını paylaşma savaşına sahne olmuş.
    Kısa süren Bergama Krallığı dönemini Roma izlemiş. Roma dönemi adada yaşamın belirsizliği ve inişli-çıkışlılığıyla iz bırakmış.
    Antonius ve Kleopatra’nın aşkına da tanıklık eden Samos’ta bir başka Roma imparatoru Oktavius MÖ 29’da bir kış geçirmiş.
    Samos MS 58’de Apostol Paul’un adayı ziyaretiyle Hıristıyanlıkla tanışmış.
    Sonrasındaki uzun Bizans egemenliği 1204’te İstanbul’un Haçlılarca ele geçirilmesiyle kesintiye uğramış ve Yunan etkisi bir kez daha ortaya çıkma fırsatı yakalamış.
    1476’daki deprem yıkımından etkilenen Samos’ta kendisini gösteren Cenova yönetimi ada halkını Sakız’a göçmeye zorlayınca adada insansız yıllar başlamış.
    1499’da Venedikliler adayı Türklere karşı üs yapsalar da bu dönem uzun sürmemiş. Yapılan antlaşma gereğince 2 yıl sonra ada Osmanlı’lara geri verilmiş.
    1562’de fırtınadan korunmak için ada açıklarına demirleyen gelen Kılıç Ali Paşa Samos’tan etkilenince Kılıç Ali Paşa Sarakinis’i ada yöneticiliğine atamış. Bu dönemde yeniden yerleşime açılan adaya Türklerin kalıcı yerleşimi yasaklanmış.
    Yeni yerleşim rejimi uyarınca uzaklardan yerleşime de izin verilmiş. Urla’dan gelenlerin kurduğu Vurliotes, Middilli’den gelenlerin yerleştiği Mytiline bu yeni dönemde kurulmuşlardır. Bu dönemde, Arnavutlar bile adaya getirilip yerleştirilmiştir. Böylelikle adada yaşam normale dönmeye başlamıştır. Kılıç Ali Paşa’nın adını taşıyan köy bile kurulmuştur. Bugün Myli adıyla varlığını sürdürmektedir.

    IMG_9010

    Samos’ta göçmen yerleşimleri

    VOURLİOTES —————- URLALILAR
    MYTİLİNİ ——————— MİDİLLİLİLER
    PAGONDAS —————– EĞRİBOZLULAR
    PİRGOS ———————- PELEPONNESLİLER
    ARVANİTES (PANDROSO) – ARNAVUTLAR
    KILIÇ KÖYÜ ——————– MYLİ

     

    mitilini

    Samos’un bunca egemenle tanışması yetmemiş gibi, 1770’teki Rus-Türk Deniz Savaşı sonrası bu kez de Rus işgali görmüş. 1774’e dek süren bu dönemde adaya ayak basan Ruslar’ın ada halkına Osmanlı’dan kurtulma sözü verdikleri bilinir.
    İzleyen yıllardaki Osmanlı egemenliği hem adalılar hem de Osmanlılar için sancılı geçecektir. Fransız Devrimi’nin yakıcı etkisi Yunanistan’ın yanı sıra adaları ve elbette Samos’u da etkisi altına alacaktır.

    18 Nisan 1821’de Konstantis Lachanas önderliğinde başlayan ayaklanma 8 Mayıs’ta zaferle sonuçlanır. Likurgos Logotethis ilk vali olarak Samos’a gönderilir.

     

    LOGOTETİS KALESİ

    Logotetis Kalesi ve Şapeli

    Bu haber üzerine adaya taş atımı uzaklığındaki Anadolu kıyılarında konuşlanan Türk filosu Pisagor yakınlarına çıkartma yapar. Yüzbaşı Stamatis komutasındaki Samoslular çıkarma yapan Türkleri ağır bir yenilgiye uğratırlar. Samos Yunan Parlamentosu’na temsilci göndermeye başlasa da Fransa, İngiltere ve Rusya emperyal üçlüsünün aldığı kararla ada yeniden Osmanlı yönetimine bırakılır. Bu dönemde kendi bayrağı, polis gücü, gümrük yapılanması ve adalet düzeneği olan Samos’un yöneticisi Osmanlı tarafından atanmakla birlikte her zaman bir adalı olmuş.

    stamatis.jpg

    Maratokampos’ta Stamatis Anıtı

    Başkent Chora’dan Vathy’ye taşındı.

    Bununla birlikte Samoslularda Yunanistan’la birleşme arzusu hiç tükenmedi.
    1908’de Temistokles Sofulis önderliğinde güçler Türk kuvvetlerine saldırılar düzenlemeye başladılar. Ek kuvvetler gönderen Osmanlı Sofulis’i sürgüne zorladı.
    1912’de adaya dönen Sofulis’in çevresinde toplanan Samoslular aynı yıl adayı Osmanlı’dan geri dönmemecesine ayırmış oldular. 1913’te Samos Yunanistan’la resmen birleşti.

    IMG_9122

    Vati’de Temistokles Sofulis Anıtı

    İkinci Dünya Savaşı yılları Samos’ta yabancı egemenliğine bir kez daha neden olsa da 1944’te özgürlük bir kez daha kazanıldı.
    Sürgünler geri döndü, ada bir kez daha özgürlüğüne kavuştu.
    Ada ekonomisinde turizmin yeri hiç kuşkusuz son derece geniştir. Özellikle, kıyılardaki geçim önemli ölçüde turizme dayalıdır. Ancak, iç kesimlerdeki dağlık ve ovalık alanlarda tarım ve hayvancılık etkinliklerinin hatırı sayılır düzeyde olduğunu basit gözlemle bile fark etmek mümkündür.
    Karlovasi’deki Dericilik Müzesi adada hayvancılığın öteden beri gelişmiş olduğunun kanıtıdır. Arıcılıktan, bağcılık ve şarapçılığa meyve yetiştiriciliğinden akla gelebilecek diğer tarımsal faaliyetlere varan pek çok alanda adanın hiç olmazsa kendine yeten bir düzey tutturduğu söylenebilir.
    Samos’u da Ege’nin diğer yerleri gibi Heredot’un sözleriyle “Dağlarından yağ, ovalarından bal akan” yer olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
    Adada bir gece geçirdik. Gittiğimiz gün Karlovasi’den güneye yönelerek Marathokambos yoluyla Pisagor’a ulaştık. Farklı bir yoldan geceleyeceğimiz Karlovasi’ye geri döndük. Ayrılacağımız gün ise Karlovasi’den doğuya sahil boyunca ilerleyerek Vati’ye ulaştık. Yol boyunca güney yönündeki sapaklara da ilgi göstermeyi göz ardı etmedik.

    Ada gezisinde araç kiralamayı tercih ettik.Adanın yolları geniş sayılmaz. Özellikle, dağlık bölgelerde araç kullanırken karşınızdan araç gelmesin diye duacı olmanıza gerek yok. Araç sayısı son derece az olduğu için bu bakımdan sorun yaşamanız olağanüstü şansızlık anlamına gelir. Ayrıca, adanın dağında ve ovasında araç kullanan hemen herkes bizlerin alışık olmadığınca trafik kurallarına saygılı. Bu nedenle adada araç kullanmak son derece rahat ve gerilimden yoksun.


    Bir gece iki günlük Samos gezisinin adayı tam anlamıyla tanımaya ve güzelliklerini doya doya yaşamaya yetmediğini fark ettik. Bir kez daha gelmeye değer düşüncesiyle ayrıldık adadan!

    PANORAMİK PİSAGOR

  • İlk kez geçen sefer Cumhurbaşkanı’nı seçmiştik. Bu kez de bir ilk olarak yetkileri ve konumu farklı bir Cumhurbaşkanı seçmek için sandığa gidiyoruz. CB adaylarından birince ilk turda geçerli oylarda % 50 oranı aşılamazsa 8 Temmuz’da bir kez daha sandık başında olacağız. Milletvekili seçimleri ise 24 Haziran’da bitmiş olacak.
    Başkanlık sistemine geçişin oya sunulduğu 2016 referandumunda mühürsüz oy pusulalarının da geçerli sayılması gibi maç sırasındaki kural değişikliğine eşdeğer bir durum yaşanmıştı. Özellikle, siyasi partilerin duyarsızlığı ve aymazlığı nedeniyle bu skandal geçiştirilmiş ve referandum RTE’nin arzuladığı şekilde sonuçlanmıştı. Bu durumun bir kez daha tartışmaya yol açmaması amacıyla yasa değişikliğine gidilmiş ve mühürsüz oyların da geçerli sayılabilmesinin önü açılmıştır. Bu seçimlerdeki bir başka ilke örnektir.

    seçim

    MÜHÜRSÜZ OY PUSULALARI

    Seçimlere ilişkin kuralların yer aldığı kitapçıkta yer alan “Hangi oy pusulaları geçersiz sayılmaz!” başlıklı bölümdeki şu tümce çok ilginç.

    “Yetkili seçim kurulları tarafından gönderilen ve Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu filigranı bulunan oy pusulalarının arkasının sandık kurullarının ihmaliyle mühürlenmemiş olması”

    Gülünç ve bir o kadar trajik bir ifade.

    Oy pusulalarını ve oyların içine konulacağı zarfları mühürlemek sandık kurulunun ilk yaptığı işlerden birisidir. Bu işlemin ihmalle açıklanacak denli ayrıntı sayılması söz konusu olamaz. Seçim günü oy verme işlemi saat 8’de başlarken sandık kurulları saat 6.30’da toplanır ve seçime ilişkin son hazırlıkları tamamlar. Oy pusulaları, zarflar ve seçmen listesinin yer aldığı çuval uygun koşullarda ve şahitlikte açıldıktan sonra yapılan ilk iştir bu gereçleri saymak ve tutanak altına almak. Bunun hemen sonrasında mühürleme işlemi tamamlanarak oy verme işleminin başlanması beklenir.
    Özetle, bu yasal düzenleme “minareyi çalmaya kararlı olanların kılıf hazırlığı” anlamına gelmektedir. Bu nedenle, öncekilerde olduğu gibi bu seçimlerde de oylarımıza, sandıklarımıza ve her türlü yazılı, basılı gerece sahip çıkmak olmazsa olmaz önceliğimiz olmayı sürdürmelidir.

    SEYYAR SANDIKLAR

    Bu seçimdeki bir başka ilk hasta, engelli ve yaşlı seçmenlerin oy vermesini kolaylaştırmayı amaçlayan “SEYYAR SANDIK” uygulamasıdır. Her ne kadar sayıları fazla olmasa da bu sandıklara da göz, kulak olmak ve özellikle bu sandıklardaki müşahit görevini göz ardı etmemek gerekir. İzleyici olduğum eğitim toplantısında edindiğim bilgiye göre İzmir’in Konak ilçesinde bu türden toplam 5 sandık kurulmuştur. Her bir sandıkta ise en fazla 21 seçmen bulunmaktadır. Sabit sandıklarda olduğu gibi bu sandıklarda da Sandık Kurulu oluşturulacaktır. Sandıklar sandık kurulları ve müşahitlerin gözetiminde ilgili adreslere götürülerek sandığa kayıtlı seçmenlere oy kullandıracaktır. Ayrıca, bu sandıkların her birisi sabit sandıklardan birisiyle ilişkilendirilecek ve oy verme işleminin bitişi, sandıkların açılışı ve oy sayımı ilişkilendirilmiş sandık üzerinden gerçekleştirilecektir. Sandık ve seçmen sayısı az olsa da kötüye kullanıma açık bu sandıkların da yakından izlenmesi görevi duyarlı yurttaşları beklemektedir.

    İTTİFAK(LAR)

    Bu seçimlerde tanışacağımız bir başka ilk seçim ittifaklarının yasal çerçevede yaşama geçirilecek olmasıdır. Bilindiği gibi CUMHUR ve MİLLET İTTİFAKI adı altında iki yapılanma oy pusulalarında karşımıza çıkacaktır.

    Evet/Tercih mührü partiye ait alana basıldığında eskiden olduğu gibi verilen oy sayılırken ilgili partiye yazılacaktır. Ancak, ittifak çatısı altındaki birden fazla partiye ya da partiler dışında İTTİFAK alanına basılan oylar ittifakın sayılacaktır. İttifak oyları ittifak partilerine o sandıkta aldıkları oy oranında dağıtılacaktır. Parti/İttifak tercihleri konusunda yanlışa düşülmemesi bakımından önemli ayrıntı olduğu kesindir. Özellikle, seçmenlerin bu konuda bilgilendirilmelerinde ve eğitilmelerinde yarar olduğu kesindir.

  • Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Başkanı Kim Jong Un ve ABD Başkanı Donald Trump’ın 12 Haziran’da Singapur’da gerçekleştirdikleri görüşme sonrasında açıklanan sözleşme tarihsel önemdedir. Pek çok ülke ve kişi tarafından önemsenmeyen Kuzey Kore bu sözleşmeyle emperyalist saldırganlığa karşı önemli bir başarı elde etmiştir.
    Kore Yarımadası ve Dünya Barışı için önemli bir girişim olan bu görüşmenin sonunda varılan antlaşma da son derece anlamlıdır.

    1. ABD ve KDHC, HER İKİ ÜLKE HALKLARININ DA ARZUSU OLAN DÜNYA BARIŞININ VE GÖNENCİNİN SAĞLANMASI DOĞRULTUSUNDA ADIMLAR ATMA KONUSUNDA SÖZLEŞMİŞLERDİR

    2. ABD VE KDHC, KORE YARIMADASI’NDA DENGELİ VE UZUN SÜRELİ BARIŞ ORTAMININ OLUŞTURULMASI İÇİN ÇABALARINI BİRLEŞTİRME KARARLILIĞINDA OLACAKLARDIR

    3. KDHC, 27 NİSAN TARİHLİ PANMUNJOM DEKLERASYONU’YLA UYUMLU ŞEKİLDE KORE YARIMADASI’NIN NÜKLEERDEN ARINDIRILMASI ÇABALARINI SÜRDÜRECEĞİ GÜVENCESİ VERMEKTEDİR.

    4. ABD VE KDHC SAVAŞ TUTSAKLARI VE KAYIPLARI SORUNUN ÇÖZÜMÜ, BELİRLENENLERİN ÜLKELERİNE GERİ VERİLMESİ DOĞRULTUSUNDA ÇABA GÖSTERMEK İÇİN SÖZLEŞMİŞLERDİR.

     

    maxresdefault

    Tarihte bir ilk olan iki ülke arasındaki bu sözleşmenin KDHC açısından önemli bir başarı olduğunun altı çizilmelidir. Her fırsatta yüksek perdeden saldırganlık gösterisi sergilemesine alışılan ABD’nin masaya oturtulmuş olması önemli bir dönüm noktasıdır.
    Bu başarıda KDHC’nin kararlı tutumunun yanı sıra bölge ülkelerinin kararlı ve ödünsüz duruşunun önemli etkisi olduğu kuşkusuzdur.
    Tüm dünya için ve özellikle ülkemizin bulunduğu bölge için dersler de içeren bu sözleşme iyi okunmalıdır.
    Dünyaya ve dünyadaki çeşitli bölgelere uzaklardan yapılan emperyalist etki ve müdahaleleri önlemenin biricik yolu bölge ülkelerinin ve toplamda dünyanın emperyalizmden çeken ülkelerinin birlikte ve kararlı duruşundan, dayanışmasından geçtiği aklıdan çıkartılmamalıdır.

    YAŞASIN DÜNYA HALKLARININ ANTİEMPERYALİST DAYANIŞMASI VE KARARLILIĞI!

  • Depreşen HDP aşkı bir seçim klasiğine dönüştü. Yine, yeniden HDP aşkıyla sarmalandık. Kimisi utangaç ve üstü kapalı yolları seçerken kimileri de aritmetiğin dayanılmaz hafifliğinden aldıkları güçle iki kere iki dört eder diyerek HDP’ye oy vermenin kaçınılmazlığına vurgu yapıyor.
    Kökü çok daha eskilere dayansa da kamuoyunun bölücü terör derdiyle tanışması 1984’tekü Eruh Baskını’yla olmuştur. İzleyen yıllarda inişli çıkışlı grafik sergilese de bölücü hareket varlığını sürdürme konusunda başarılı olmuştur. Bu başarıda Türkiye’yi yönetenlerin korkaklıkları ve hatalarının payını da göz ardı etmemek gerekir.
    AKP iktidarının başlangıcında değil ama ortalarından sonra ve günümüzde AKP’den ve RTE’den (ne pahasına olursa olsun) kurtulma gerekliliği algısı farklı bir siyaset ortamının oluşumuna yol açtı.
    Bu ortamda elinden kâğıdı kalemi düşürmeyen kimi çokbilmişler toplama-çıkarma işlemlerine dayanarak boy gösterir oldular. Ülkenin özellikle doğu ve güneydoğusunda yaşayan vatandaşlar koyun, HDP de çoban yerine kondu. Milyonlarca oyun çobanı varsayılan HDP’nin toplumun kimi kesimlerinin gözündeki değeri ve saygınlığı gün geçtikçe artırıldı. Kaba deyişle HDP parlatıldı.
    Eruh’ta başlayan PKK terör dalgasının önemli köşe taşlarından Bingöl’de 30’u aşkın sivil ve silahsız askerin kurşuna dizilmesi; keza Erzincan Başbağlar’da bebeden dedeye 30’dan fazla yurttaşımızın öldürülmesi ve hatta yakın yıllarda Ankara’nın göbeğinde patlatılan bombalarla canlarımızın alınışı birkaç çarpıcı örnek olarak zerrece etki bırakmamış görünüyor günümüzde.

    HDP akıyla yanıp, tutuşanlar bu haberleri unutmasın!!

     

    Özellikle, halkı balık hafızalılıkla ve kıt akıllılıkla suçlamayı adet edinmiş çokbilmişlerimizin bugün varsa yoksa tek işi HDP’yi parlatmak ve geleneksel oy dağarcığı olmayan kesimlerden de oy almasına yardımcılık oldu.
    İbretle izliyoruz! HDP aşkına düşenler arasında Cumhuriyetçi ve Kemalist olanlar da var. Bir Cumhuriyetçi ve Kemalist için her şeyin önünde gelmesi gereken vatanın bölünmez bütünlüğü değil midir? Misakı Milli olarak belleklerimize kazınmış olan bu kavram Milli Mücadele’nin de mayası ve biricik dayanağı olmamış mıdır? Cumhuriyet var oldu olalı biri diğerine benzemez eğilimleri bir araya getirmemiş midir varlık nedenimize eşdeğer bu ayrıcalıklı kavram?
    HDP barajı aşarsa alacağı 70-80 sandalye AKP’ye gitmeyecekmiş. Bu kutsal gerekçeyle de HDP korunup, kollanmalı ve hatta yetinilmeyip oy verilmeliymiş!
    Allah akıl, fikir versin! Aralarında hızlı solcular, liberaller, Cumhuriyetçi Kemalistler var bu görüşte olanların. Seçimler yaklaştıkça HDP’ye kilit rolü yükleyen, HDP’ye oy vermenin erdemleri üzerine döktüren bu zevatın her nedense TBMM’ye terör örgütü uzantısı bir yapının taşınacağından ve böylelikle terörün TBMM’de bir kez daha güçlü bir şekilde temsil edileceğinden kapak kaldırdığı yok.
    Okumuş, yazmış ve hatta aydın görünümlü çokbilmişler bir kez daha sahne aldılar. Gerekçeleri de pek kutsal. Ölümü gösterip hastalığa razı edenlere öykünmüşler. Küçük bir hesap hataları var! Hastalığı gösterip ölüme razı etmek gibi bir tuhaf davranış içindeler.
    Yazıklar olsun diyorum sorunun parçasını çözüm zannedenlere…
    Yazıklar olsun diyorum terörü yüceltenlere…

  • İçinde bulunduğumuz günlerin gündeminde önemli yer tuttu bir komutan. Keşke tutmasaydı. Bu kirli gündemin oyuncusu olmasaydı, olmaktan kaçınsaydı.
    Oysa, yakın geçmişe biraz ilgi göstermiş olsa, o yakın geçmişin gereğini yerine getirse tartışılan değil sayılan olmayı sürdürürdü İsmail Metin Temel komutan.

    Cumhuriyet henüz kurulmuşken, askerlerin saygınlıkları tavandayken; Mustafa Kemal ya siyaset ya üniforma diyebilmeyi göze almıştı omuz omuza savaştığı silah arkadaşlarına.

    Belinde kılıç, elinde silah olanların muzaffer komutanlar olsalar da siyaset sahnesinde asimetrik bir görüntüye neden olacaklarını öngörmüş olmalıydı. Siyasetin yol açabileceği değer aşınmalarını öngörmüş müydü bilmek zor. Ama, yaklaşık yüz yıl sonra iftar sofrasında yer alan bir komutanın kendisini siyasetçiye alkış tutmaktan alamayarak bu sakıncaya da yol açtığını hüzünle izlemiş olduk.

    Siyaseti, üniformadan ve izleyen yıllarda diyanetten ayırma inceliği ve öngörüsü sergileyen Mustafa Kemal’in ülkesinde diyanetin yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra geri dönüşüne tanıklık edildi. Aralarında Halide Edip’in de bulunduğu kimilerince “Demokrasi Bayramı” ve hatta “Devrim” olarak nitelenen 14 Mayıs 1950 seçimleri iktidar değişiminin yanı sıra bu tarihten yalnızca 32 gün sonra gelen Arapça Ezan’a dönüş kararıyla çok daha esaslı bir karşı devrim rotasına girmiş olduğumuzun miladı olarak tarihe geçmiştir.
    İzleyen yıllarda “siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” sayıklamalarına bir ad bulunmuş olduğunu anımsamıyoruz. Ancak, bildiğimiz bir şey varsa siyasetin diyanetin koyu gölgesine tutsak düştüğüdür.

    Geçtiğimiz günlerde bir iftar sofrasına yansıdığı gibi diyanet siyasetin merkezindedir günümüz Türkiye’sinde. Üstelik bu yeni dönemde üniformanın da diyanetle birlikte siyasete payanda oluşuna üzülerek tanıklık ediyoruz.

    Birkaç çift söz de CB adayı Muharrem İnce’nin “apoletlerini sökerim” çıkışına söylenmeli. Apolet sökmek kuşkusuz ağır bir niteleme olabilir. Ama, üniforma ve diyanet destekli siyaset tablosuna sessiz kalmaktan daha yerinde ve gerekli bir çıkış olduğunun altı çizilmelidir.

  • 4953
    Yazının başlığı pek çok kişiyi şaşırtabilir. Seçime gidiyoruz elbette. Üstelik katılanları da tarihleri de belli diyecekler de hiç olmazsa biçimsel olarak haksız sayılmazlar.
    Soruyu sorma nedenim seçime gün sayan bir ülkede olması gereken havanın yokluğu! Arada sırada geçen çığırtkan taşıtları da olmasa bin tanık gerekecek seçime gittiğimizi anlamamız için!
    Türkiye’yi pençesine alan ve 15 yılı aşkın süredir bunaltan iktidarın payı hiç kuşkusuz yadsınamaz bu tablonun oluşumunda.
    Belleğimin elverdiğince 12 Eylül ertesi seçimlerinden örnek verebiliyorum. Zamanın cuntası kendince çizdiği çerçeveye uyan 3 partiye seçime katılma izini vermişti. 12 Eylül darbesi Cumhuriyet tarihinin hiç kuşkusuz en zalim ve yerle bir edici olanıydı. Bir evladımızın yaşı büyütülerek darağacına gönderilmiş olması döneme ilişkin değerlendirme için yeter de artar sanırım.
    Bu denli zalim ve vicdansız bir dönemde bile ülkedeki tek televizyon kanalının 3 parti liderini bir araya getirip, milyonlara izlettiğini anımsayınca bugünkü düzeysizliğin ve eksikliğin farkına daha iyi varabiliyorum. Kamu mallarının satılması düşüncesiyle ilk olarak o açık oturumda tanışmıştık. Satarım da sattırmam da türünden lâf yarışının bile ne denli değerli olduğu bugünün koşullarında daha iyi anlaşılmış oldu.
    Ülkemize egemen olan baskıcı ortam adaylardan birine her türlü kapıyı sonuna dek açarken geri kalan bir kaçına da görüntüyü kurtarma adına kimi kapıları açık tutarken adı bile anılmayan adayların varlığı sözüm ona iletişim çağında olmamızla bağdaşmayan bir görüntü yaratıyor.
    Baskıcı ve dayatmacı ortam bu utanç verici tablonun hiç kuşkusuz önde gelen sorumlusu.
    Bu koşullarda bile iğneyi kendimize batırma gereğini göz ardı etmemeli!
    Büyüğüyle, küçüğüyle partiler; favorisi ve iddiasızı ile Cumhurbaşkanı adayları olanaklar elverdiğince boy gösterme çabası içindeler. Her türlü olumsuzluğa karşılık partilerin seçim bildirgelerine erişmek olanaksız değil!
    Uzatmayalım…
    Okuması, yazması olan; bir şekilde ülkeye ve dünyaya bilinçle baktığından kuşku duyulmayan yurttaşların kaç tanesi partilerin seçim bildirgelerini okudu diye sormayacağım. Böyle bir şeyin farkındalar mı acaba?
    Türkiye’ye egemen olan siyasi anlayışın 15 yıldır yarattığı yozlaşma ve aşınma siyasi iktidarla uzaktan yakından ilintisi olmayan görüştekileri de önüne katıp bir yerlere sürüklemiş olmalı diye düşünmeden edemiyor insan!
    Bileşik kaplar kuramı yalnız fizikte değil sosyal bilimlerde de işliyor anlaşıldığı kadarı ile…
    Türkiye’de iktidarı değiştirmeye odaklananların iktidarıyla, muhalefetiyle uysallaştırılmış, uyumlulaştırılmış ortamın farkına varması gerekiyor.

  • Türkiye, insanın hemen her gün “bir yaşıma daha girdim” dediği ülkeye dönüştü. Bu çokça yapılınca yaşlanmak da kaçınılmaz oluyor haliyle.

    Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) bu seferki boy hedefi.

    27 Mayıs nedeniyle yayımlanan bildiri “darbeci” olarak yaftalanmalarına ve peşlerine düşülmesine yetti. Sıradaki uygulama sabaha karşı gözaltısı olursa şaşırılmaz!

    Geçmişte olanlar bütünlük içinde irdelendiğinde çeşitli yargılara erişmek olası. Olayları kimin yaptığına göre değerlendirmek başka, sonuçlarına göre değerlendirmek başka adlandırmalara yol açabilir.

    Bu tehlikeli sınıflandırmayla dört dörtlük bir devrimi de darbe olarak nitelemeniz işten bile değildir.

    Mustafa Kemal’in Milli Mücadele sonrası saltanatı ve hilafeti kaldırması, Cumhuriyet kurması ve devrimlerle bir coğrafyanın yazgısını değiştirmesi de bir bakış açısıyla “darbe” olarak görülebilir. Her ne kadar padişahı kaçmış olsa da 600 yıllık “görkemli” bir imparatorluk tarihe gömülmüştür ne de olsa!

    27 Mayıs 1960’ta yaşananı doğurduğu sonuçlar bakımından irdelemek nesnel ve akılcı olanıdır.

    Kısa ve özce tanımlamak gerekirse 27 Mayıs’ın ürünü 1961 Anayasası temel hak ve özgürlükleri genişleten, demokratik sosyal hukuk devletini yaşama geçirme ortamı sunan yapısıyla Türkiye’de Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri’ni tamamlayan halka olarak nitelenir. Uzun bir aradan sonra Toprak Reformu’nu gündeme getirmesi, grevli, toplu sözleşmeli çalışma yaşamı olanağı vermesi bile fazlasıyla analatacaktır ne demek istediğimizi.

    Yassıada yargılamaları, idamlar ve başkaca yanlışlıklar üzerinden değerlendirildiğinde ise 27 Mayıs’ı bir vahşet anıtı olarak da görebilirsiniz.

    Yine de toplumsal olaylar yarattığı toplumsal sonuçlarla irdelenmelidir diyerek asıl konuya odaklanmak ve SONUÇ olgusunun önemine yoğunlaşmak doğru tutum olacaktır.

    Önceki yazılarımdan birisinde örneğiyle değinmiştim. Tarih kitabı yazma bahanesiyle kalem oynatan akademisyen etiketlilerin gündelik siyaseti hem de siyasetçinin ağzından ders kitabına taşıma pervasızlığını konu etmiştim söz konusu yazıya.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/03/11/esed/

    Tarihçi kisvesiyle siyasetin daniskası yapılacak ve kaba siyaset ders kitaplarına işlenecek!

    Erken seçim üstadı suçun ve suçlunun ağababasıyla hapishanede buluşup, kamuoyunun karşısına çıkacak ve kimse oralı olmayacak!

    Buna karşılık Atatürkçü Düşünce Derneği yarım yüzyıl öncede kalmış bir olayı anma ve o olaya ilişkin nitelemede bulunma hakkından yoksun kalacak öyle mi?

    Yeni Türkiye’den bir görünüm daha demeyelim de ne yapalım?

    Tarihin bir an önce adliyeden kurtulması dileğiyle…

  • MİSAKI MİLLİ son Osmanlı Meclisi’nin 28 Ocak 1920’de aldığı tarihsel önemdeki kararın adıdır. Bu karar İngilizleri öfkelendirmiş ve İstanbul’un fiilen işgali kararı alınmıştır. Emperyalist paylaşımcıların kurgusunda böyle bir gelişme yoktur. İşgalle birlikte Meclisi Mebusan da kapatılmıştır. Bu karar her ne kadar İstanbul’da alınmış olsa da; perde gerisinde Ankara ve Mustafa Kemal vardır. Ankara’yla iletişim ve eşgüdüm halindeki mebuslar bu tarihsel kararı alarak Türk Milleti’nin pes etmeye niyetli olmadığını ortaya koymuşlardır.
    İstanbul’daki meclis tarihe karıştıktan haftalar sonra Mustafa Kemal Paşa Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni açarak, Milli Mücadele’yi bu meclisten aldığı güçle zafere eriştirmiştir.
    İstanbul’da kapatılan meclisin pek çok üyesi Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’ne katılır. İslâmcısından, Türkçüsüne, Osmanlıcısından liberaline, feodaline ve hatta sosyalist eğilimlisine kadar hemen her türden vekil vardır Ankara’daki mecliste. Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlığı’nı ve yetkilerini kıyasıya tartışan bu meclis bir şeyi tartışma konusu bile etmemiştir : MİSAKI MİLLİ! Türk Milleti’ni ortak paydada birleştiren MİSAKI MİLLİ bu yönüyle de son derece değerlidir. Denilebilir ki; Milli Mücadele bu belgeye dayanılarak örgütlenmiştir. Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması sonrasında rehberliğini sürdürmüştür MİSAKI MİLLİ.

    -cin-ile-abd-savasinin-galibi-turkiye-olabilir--1523875164
    Örneğin, Misakı Milli sınırları içinde yer alan Hatay 1939’da Cumhuriyet’in 16. Yılında sınırlarımız içine katılırken; yine Misakı Milli sınırları içinde yer alan Musul ve çevresi tüm çabalara karşın ülkemiz topraklarına katılamamıştır.
    Artısıyla, eksisiyle Misakı Milli varlığını sürdürmektedir. Misakı Milli varoluşundan bu yana Türkiye’yi yönetenlerin göz ardı edemeyeceği bir önemli belge olagelmiştir. Misakı Milli bu özelliği gereğince bugün de anlam ve önemini korumaktadır.
    Bugünkü sınırlarımızın değişmezliği hiçbir tartışma ve gelişmeye konu edilemez.
    Bunu konu eden hiçbir görüş ve siyaset kabul edilemez.
    Misakı Milli günümüz Türkiye koşullarında da göz önünden bir an ayrılmaması gereken bir belge olmayı sürdürmektedir.
    Misakı Milli’yi tartışmaya açmak isteyen, bu haritayı değiştirmeyi bir şekilde amaçlayan siyasi oluşumlar Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana var olmakla birlikte 30 yılı aşkın zamandır silahla bu amaca erişmeye odaklanmışlardır.
    Emperyalizmin maşası olduğu kuşku götürmez bir gerçek olan PKK terör örgütü dağda silahla, ovada siyasetçi kisveli düzenbazlıkla faaliyetlerini iniş ve çıkışlarına karşılık sürdürmektedir.
    Türkiye’nin son 15 yılına damga vuran politik ortam özellikle son birkaç yıldır ayrılıkçı siyaset anlayışına aradığı fırsatı bir kez daha sunmuştur. İç siyaset kaygıları Cumhuriyet’le sorunu olmayan ve hatta Cumhuriyetçi kimi kesimleri ayrılıkçılığın yedeğine alması sonucuna yol açabilmiştir.
    Türkiye’nin içinde bulunduğu zor durumdan çıkması için silahlı terör örgütünün siyasi uzantısıyla yan yana gelme seçeneğine sıcak bakanlara MİSAKI MİLLİ diyorum. Misakı Milli’yle sorunu olan bir siyaset anlayışıyla bir araya gelmek amaç ve hedef her ne olursa olsun ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.
    Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır.
    MİSAKI MİLLİ aradan geçen bir asıra yakın zamandan sonra Türkiye’yi bir arada tutan, Türk toplumunu ortak paydada buluşturan önemli belge olmayı sürdürmektedir.
    Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğu için MİSAKI MİLLİ’nin önemli bir ortak payda olduğu unutulmamalıdır.

  • XIX. yüzyıl sonunda yazılan senaryonun sahnelenmesi için Birinci Dünya (Paylaşım) Savaşı son derece elverişli bir fırsat sundu.

    Sykes-Picot (GİZLİ) Antlaşması’nı tamamlayan Balfour Deklerasyonu’ndan 30 yıl sonra dünya İsrail devletiyle tanıştı.

    Daha var olmadan önce bir proje olan İsrail varlığı süresince o projenin gerektirdiğince tutum aldı.

    1967 Arap-İsrail savaşı sonrasında Mısır’ın Sina Yarımadası’nı, Suriye’nin Golan Tepeleri’ni ve Ürdün’ün Batı Şeria’sını işgal etti.

    Yetmiş yıl boyunca yenilgiyle tanışmasına 1973’teki Yom Kippur Savaşı’nda ramak kaldı. Onda da yenilmek üzereyken varlığını borçlu olduğu emperyalizm İsrail’i Arapların elinden aldı.

    Hemen her zaman saldırgan ve zalim oldu İsrail! İsrail halkı bir yana ama İsrail’i yönetenler hiç değişmez şekilde ileri karakol rolünün gereğini yerine getirmekte ikileme düşmediler.

    İsrail’i savaşla yenemeyeceğini anlayan Araplar 1974’te petrol vanasını kapatarak dize getirdiyse de emperyalizmi bu etkili hamleyi sürdürmede başarılı olamayınca İsrail bölgenin ağası olmayı sürdürdü.

    Bugün gelinen noktada zalim dünyanın İsrail’in 70. yaşını kutlamakta olduğunu söyleyebiliriz.

    Planlama ve kurgu emperyalizmin başarısının ardındaki biricik etken olmayı sürdürüyor.

    Emperyalizm İsrail’in 70. yaşını biri silahlı diğerleri silahsız olmak üzere 3 etkinlikle kutladı.

    Elçiliğini Kudüs’e taşıyan Trump önderliğindeki ABD’nin kötü polisi oymnadığını geçtiğimiz haftalarda dehşet içinde izledik. Sopalı kutlama yakıştırması yanlış olmayacaktır!

    embassy

    Emperyalizmin Avrupa kanadı ise Eski Yunan’a öykünme alışkanlığını anımsadı İsrail’i kutlarken. Müzik ve Jimnastik (spor) Eski Yunan kültürünün önde gelen iki öğesidir.

    Özenli izleyiciler farkındadır.

    Duymayan ya da bilmeyenler için yineleyelim.

    Dünyanın Fransa ve İspanya ile birlikte en önemli 3 bisiklet etkinliğinden birisi olan İtalya Bisiklet Turu bu yıl İsrail’den başladı. Mayıs başında 3 gün boyunca İsrail’de boy gösteren dünyanın seçkin bisikletçileri bu kutlamanın vitrin yüzleri oldular. Büyük turların, yapıldığı ülke dışından başlaması alışılmamış bir durum değil elbette. Ancak, bu gibi uygulamalar komşu ülkelerle sınırlanmışken tur başlangıcı için binlerce kilometre öteye gidilmesi eşi benzeri görülmüş bir tercih değil. Türkiye’de mantar tabancası patlasa kongre iptal ettiren batılının İsrail gibi şiddetin gündelik yaşamın olağan parçası olduğu bir ülkede seçkin sporcuları yarıştırmayı göze alması size de manidar gelmedi mi?

    Giro-dItalia

    Yönetenlerimizin terbiyemizi bozma potansiyeli gördüğü için katılmak bir yana izlememizin bile yasaklandığı Örovizyon Şarkı Yarışması’nda bu yılın birincisi İsrail oldu. Yarışma lobicileri İsrail’i unutmadı diyelim. İlginç bir not. Örovizyon İsrail’i 30. Kuruluş yıldönümünde de unutmamıştı.

    Bu örnekler emperyalizmin iki yüzünü ortaya koyması bakımından anlamlı ve önemlidir!

    Gereğinde ikilemsiz silaha davranabilen haydutluk bir yanda! Sporcu ve sanatsever yüz diğer yanda!

    Seç, beğen, al türünden bir metaforu akla getirmemize yol açıyor…