• 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimleri hiç bu yanıyla ele alınmadı. Seçim AKP’nin bir şekilde zayıflatılması ve elbette özellikle RTE’nin seçilmemesi üzerine kurgulanmıştı. Bu “kutsal” ve “dokunulmaz” hedefin tartışılması söz konusu olamadı. Tartışanlara da AKP’li damgası vurularak safdışı bırakılmaları sağlandı.

    Gelinen bu noktada bu gibi durumları tartışmakta sakınca olmadığı gibi sınırsız yarar olduğu kesindir.

    Temel amaç RTE’nin alaşağı edilmesi olarak belirlenince; geriye kalan her başlık önemsiz bir ayrıntı gibi algılatıldı topluma.

    Bu yolla bir tür öğretilmiş çaresizlik geniş kitlelere dayatıldı!

    RTE’nin alaşağı edilmesi önde gelen amaç ve hedef olunca Kemalizm’in ipini çekmek de kolaylaşmış oldu.

    Sonuç ortada!

    Ana amaç ve hedefe varma projesi başarısız olmuştur.

    Miting alanlarında ve başka ortamlarda oluşan olumlu hava sandığa ve dolayısı ile oy tablosuna yansımamıştır.

    Bunlar kadar önemlisi KEMALİZM şaşmaz sahiplenicisi olması gereken parti aracılığıyla siyaset ortamından uzaklaştırılmıştır. Sözünün edilmemesi ayrıca olumsuzluktur. Ama, Kemalist olması gereken parti, seçmenlerinin oylarını Kemalizm’in Türkiye’deki baş düşmanlarından, Misakı Milli’yle ve ülke bütünlüğüyle sorunlu terör örgütü uzantısı bir siyasi yapılanmaya yönlendirmekte sakınca görmemiştir.

    Seçim günü oy kullandığım sandıklarda gözlemcilik yaptım. Orada tanık olduğum bir diyalogdur. CHP’li olduğunu bildiğim kişiler sandıklardan çıkan HDP oylarının çokluğu karşısında şaşırtılarını gizleyemediler :

    “HDP’ye oy verin dedik ama bu kadar da demedik!”

    Kemalizm’in siyasi ortamdan uzaklaştırılmasıyla ilgili olarak bir önerim var! Bir test de sayabilirsiniz bunu!

    Parlamentoya girmiş milletvekillerinin listesini gözden geçirin! Kemalist olmayı bir yana bırakıyorum. Atatürkçü sayabileceğimiz vekillerin sayısı iki elin parmaklarını aşar mı?

    Bu test aynı zamanda bu yazıda dile getirilmiş olanların nesnel olarak sınanmasına da yarayacaktır.

    Son günlerde alevlenen kurultay ve genel başkanlık tartışmalarıyla ilgili birkaç sözle sonlandıralım. Tipik bir sen-ben kavgası var ortada. Sen beceremezsin ben başarırım sözlerinin havalarda uçuştuğu ortamda düşünsel ve eylemsel konularla ilgili tek söz ve görüşün yer almaması sizce de normal mi?

    Anlaşılan “Kemalizm yedek lastik olsun, gölgesi ve gücü bizi var etsin ama biz başka yollara düşelim” düşüncesi tüm tarafların hoşuna gitmiştir.

  • Kod adı gibi oldu! Hafta sonundaki and içme töreninden sonra yürürlüğe girecek olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yasal dayanağı 477 numaralı KHK ile kâğıda dökülmüş oldu.

    Ant içme sonrası zaman yitirmeksizin uygulama başlayacaktır.

    Dili biraz ağdalı ve sıkıcı da olsa 477 numaralı KHK’yi bağlantıdan okumanızı tavsiye ediyorum. On beş- 20 dakikanızı alacaktır.

    https://odatv.com/yeni-sistem-khklari-cikti-04071838.html

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında İCRA VEKİLLERİ HEYETİ olan ilerleyen yıllarda BAKANLAR KURULU adını alan kurumsallığa ilişkin tüm kayıtlar CUMHURBAŞKANI olarak değiştirilmiş KHK’de. Bu çarpıcı durum bir yanıltmanın da açığa çıkması anlamına geliyor. Bu yeni uygulamayla TBMM’nin yanı sıra; Başbakanlık makamı kaldırılsa da Bakanlar Kurulu’nun varlığını ve etkisini koruyacağı savı KHK’ye yansıyan değişikliklerle çürütülmüş oluyor. İcra Vekilleri Heyeti/Bakanlar Kurulu’nun yerini Cumhurbaşkanı almış KHK’de. İyi, kötü bir kurul ve insan topluluğu demek olan Bakanlar Kurulu’nun yerini alan Cumhurbaşkanı beklenmekte olan TEKLEŞME olgusunun KHK’ye yansımış halidir. Daha açık söylemek gerekirse Cumhurbaşkanı başkanlığındaki Bakanlar Kurulu sembolik bir yapıdır. Adı var kendisi yoktur. Hiç olmazsa yetki bağlamında böyledir Bakanlar Kurulu’nun durumu.

    Bir de Bakanlar Kurulu ürünü olan TÜZÜK kavramı yerini tek kişinin ürünü YÖNETMELİK sözcüğüne bırakmış KHK’de.

    Aklınıza gelebilecek her alanı ilgilendiren bu değişikliklerle kararın tek kişinin iki dudağı arasından çıkacak sözlerle şekilleneceği kuşkusuzdur.

    Denetim düzeneğinin neredeyse olmadığı bu yeni yönetim sistemindeki yetkilerin Türkiye Cumhuriyeti’ne ayağını basan hemen herkesi bir şekilde ilgilendirecek sonuçlara yol açma potansiyeline sahip olduğunun altı çizilmeli.

    Toplumsal ve bireysel sonuçları trajediye varabilecek olan bu değişikliğin tehlikenin farkında olanları da olmayanları da etkilerken ayrım yapmayacağını söylemekte sakınca olmasa gerek…

  • Güney Amerika’nın kuzeyinde konuşlu Kolombiya 46 milyon nüfusu ve 1 milyon 144 bin km2 yüzölçümüyle yalnızca bölgenin değil dünyanın da hatırı sayılır ülkelerinden. Bir başka özelliği Güney Amerika’da her iki okyanusa kıyısı olan tek ülke olması.
    Adını daha çok uyuşturucu baronlarının etkinlikleri ve geçtiğimiz aylarda barış yapılan FARC örgütünün eylemleriyle duyduğumuz bu Güney Amerika ülkesi adını kıtanın kâşifi Kolomb’dan alıyor. Kolombiya XIX. yy başında Bolivar’la birlikte mücadele vermiş Miranda tarafından kurulmuş.

    Francisco_de_Miranda_by_Tovar_y_Tovar

    Kolombiya’nın kurucusu Fransisko de Miranda (1750-1816)

    b2ap3_large_Colombia-Map

    Diğer Latin ülkeleri gibi Kolombiya’da da futbolun yeri başka. Kolombiyalılar bu büyülü spora aşkla ve tutkuyla bağlılar. Milli takımlarının başarısı her şampiyonada ama özellikle de Dünya Kupası’nda son derece önemseniyor.
    Bu uğurda cinayet işlenmişliğinden bile söz etmek gerekir.

    Cinayet de bir şey mi deyip Honduras-El Salvador Savaşı’nı anımsatacaklar da çıkabilir.

    Biz yine de yirmi beş yıl önceye uzanalım!

    Yer ABD! Yıl 1994! Dünya Kupası oynanıyor. Kolombiya-ABD maçı 2-1 ABD’nin üstünlüğüyle sonuçlanıyor. ABD’nin gollerinden birisini Kolombiyalı Anders Escobar kendi kalesine atıyor. Sanılıyor ki; bizdeki at-avrat-silah tutkunu bıçkınlar gibi bir Kolombiyalı da kendisine görev çıkartıyor bu “onur kırıcı!” durumdan!

    Kolombiya takımı ABD’den döndükten sonra Escobar silahlı saldırı sonucun yaşamını yitiriyor. İşin aslı sonradan anlaşılıyor. Bir yer altı örgütünün ABD-Kolombiya maçı üzerine yüklü bir bahis oynadığı, Escobar’ın kendi kalesine attığı gol nedeniyle önemli nicelikte para yitirdiği ve Escobar’ın bu nedenle öldürüldüğü söyleniyor.

    escobar

    Kumarbazların öfkesinin kurbanı futbol emekçisi Anders Escobar’ın (1967-1994) Anısına Saygıyla…

    Neden ne olursa olsun trajik ve unutulmaz bir olay!
    Bu akşam Kolombiya-İngiltere ile oynayacak. Elbette, yaşamsal bir maç olabilir. Ama, hiçbir şekilde birilerinin yaşamına son verecek denli olamaz bu yaşamsallık.
    Sporda ve özellikle futbolda dönen para arttıkça bu türlü risklerin de arttığı söylenebilir.
    Spor-ticaret ve elbette bahis dengesinin iyi kurulması şart. İşe, spor alanlarındaki bahis reklamlarının yasaklanmasıyla başlanabilir.

  •  

    Sıcak temmuzla birlikte ateş, kan, barut ve yanık kokusu hiç sektirmeden kendini gösterir. Üzerinden 25 yıl geçse de acılar küllenmemiştir. Dün olmuş gibi sıcaktır yaşananlar.

    İnsan yakmak ortaçağda kaldı sanılır. Naziler bile hiç olmazsa önce öldürüp sonra yakmışlardır. Çeyrek yüzyıl önce diri diri insan yakmak eylemi Sivas Madımak’ta yaşama geçirilmiştir. Bilgeliğin, insanseverliğin beşiği olan Anadolu’nun orta yerinde.

    510

    Madımak aradan yıllar geçse de unutulmadı. Madımak’ın kahramanlarından birisi şu günlerde BİLGE DEDE konumuna yükseltilse ve önemli bir ayrıntı unutulsa da vahşetin unutulması olanaksız.

    Vahşetin yaşandığı gün bu dehşetin yaşanmasının önüne geçmekle görevli siyasilerin ve devlet ileri gelenlerinin demeçleri arşivlerden bulunup okunsa olayın ağırlığıyla orantısız hafiflik gözler önüne bir kez daha serilmiş olur.

    tansu

    temel

    mesut

    erdal

    Ölümcül Temmuz 2 Temmuz’da Sivas’ta yaşananlardan ibaret değildir oysa.

    Bu olaydan 3 gün sonra Erzincan’ın kuş uçmaz, kervan geçmez köyü Başbağlar’da yaşananlar da Madımak’la boy ölçüşecek türdendir. Yediden yetmişe 33 vatandaşımızın delik deşik edilen bedenlerine ilişkin görsellere aradan geçen bunca yıldan sonra bile bakabilmek, bakılabilse de etkilenmemek olanaksız.

    Tam da burada, bir haksızlıktan söz etmek gerekiyor. İleri gelenlerinden birisi BİLGE DEDE yapılsa da unutulmayan Madımak’a karşı unutulan, yok sayılan Başbağlar utanç kaynağımızdır.

    Türkiye’ye uzun yıllardan bu yana egemen olan sen-ben, biz-siz kavgasının izleri sürülebilir Başbağlar unutkanlığında. Gözden ırak olan gönülden de ırak mı tutulur oldu? Madımak’ta yitirilen cansa Başbağlar’da yitirilen ne?

    Hiroşima’yı anıp, Nagazaki’yi unutmak, hatta böyle bir şey olmadı edsıyla davranmak kabul edilebilir mi?

    Üç gün arayla yaşanan, Türk halkını derinden yaralayan ardışık iki vahşete ilişkin duyarsızlık neden?

    Eski sağ-sol hastalığımızın depreşmesi mi söz konusu?

    Basın tarandığında kimi kendini bilmez sefil yaratıkların Madımak’ın intikamı Başbağlar’da alındı yollu nitelemelerine rastlayabilirsiniz.

    Başbağlar’ın iyiden iyiye unutulması, şimdilerde ise hiç olmamış muamelesi görmesinin güncel PKK seviciliğiyle bağlantısı var mıdır?

    Madımak’ı unutmamakta kararlı olan ama buna karşılık Başbağlar söz konusu olduğunda belleğini yitirmiş görünen Türk entelijensiyası, üzerine yapışan bu utanç etiketinden kurtulmalıdır.

    Madımak’ta da, Başbağlar’da da yitirilen bizim canlarımızdır. Birinin diğerinden farkı daha az tanınmış olmak ya da hiç tanınmamış olmak mıdır?

    Çoğunluğu hızlı solculardan oluşan unutkanlar yaptıklarını gururlarına yedirebiliyorlar mı?

    Büyük ölçüde bilinçli olduğunu düşündüğüm bu unutkanlığın yaratıcılarını ve sürdürücülerini kınarken hem Madımak hem de Başbağlar kurbanlarını saygıyla anıyorum.
    Ruhları şad olsun!

    Artlarından sergilenen ikiyüzlülük ve vicdansızlık hepimize ders olsun!

    Kaygılarımla…

     

    2 Temmuz 2018

  • İki haftadır Dünya Kupası’yla yatıp kalkıyoruz. Seçim kaynaklı kısa bir yoğunlaşma kaybından sonra önümüzdeki ayın ortasına dek 4 yılda bir yapılan bu spor düzenlemesi gündemimizin ilk sıralarında olmayı sürdürecek.

    Başta hanımefendiler olmak üzere pek çok kişi yakınsa da bu durumdan güncel deyişle yapacak bir şey yok. Günlerin hızlıca akmasını dilemekten başka!

    Dünya Kupası’yla tanışmam 1970’te henüz 9 yaşındayken oldu. Meksika’da yapılan o düzenlemedeki maçları radyodan bile dinlediğimi anımsamıyorum saat farkı nedeniyle.

    mexico 70

    Ancak, yine radyoda bu önemli spor olayıyla ilgili izlenceler yapıldığını anımsıyorum. Ve elbette bir de gazetelerden izlenmekteydi o yıllarda bu gibi düzenlemeler.
    1974’te Almanya’daki kupa TV ile tanışmamızın da başlangıcıdır. Yayımlanan tüm maçları izlediğimi anımsıyorum. Evimize ilk giren TV’nin markası ITT Schaub Lorenz’di. Alman üreticinin Şili’de Allende’yi deviren darbede önemli pay sahibi olduğunu öğrenmem için yılların geçmesi gerekecekti. Bir de futbol balesi iz bırakmış belleğimde. Bir önceki kupanın şampiyonu Brezilya bu kupada başarılı olamayınca (oysa 4. olmuştu) teknik direktör Zagalo öfkeli taraftarların tepkisinden korkmuş ve saklanmayı yeğlemişti gazetelerin yazdığınca.

    images

     

    dogan-1

    1974 Dünya Kupası’nda milli takımımız olmasa da efsane hakemlerimizden Doğan Babacan ülkemizi başarıyla temsil etti. Batı Almanya-Şili maçında Şilili Caszely’e gösterdiği kırımızı kartı yansıtan görsel kültler arasındaki yerini almıştır.

     

    Spor ve onların içinde futbol öteden beri siyasetin koçbaşı olmuştur. Buna en belirgin örnek Arjantin’de düzenlenen 1978 kupasıdır. O yıllarda olanca zorbalığıyla kendisini gösteren cunta işkenceleriyle, ortadan kaybettiği kimselerle anılırken 1978 Dünya Kupası cuntanın imaj yenileme aracına dönüşmüştür. Bunun için vazgeçilmez gereklilik olan şampiyonluk uğruna şike bile yapılmış ve komşu Peru’nun Arjantin’den 6 gol yemesi sağlanmıştır. Böylelikle ilerleyen yıllarda sonlanacak olsa da faşizm zaman kazanabilmiştir. Arjantin bu hayırsız işlevinin yanı sıra tüm dünyada birahane kültürünü ateşlemesiyle de bir başka açıdan itici güç oldu. Hatta, dev bir bardaklarının adı o gün bugündür Arjantin adını taşır oldu.

    Bizim için Dünya Kupası’na katılım fırsatı doğsa da parasal olanaksızlık buna engel olmuş ve kupada boy göstermek için 1954’ü beklememiz gerekmiştir.

    maglia_turchia
turkey_shirt
maillot_turquie
camiseta_turquia
turkei_trikot
    Dünya Kupası rekabeti başından bu yana Avrupa-Latin Amerika arasında gerçekleşmiştir. Güney Amerika’nın butik ülkesi Uruguay ilk şampiyonadan bu yana kupanın önde gelenlerinden olmuştur. Hatta, Brezilya’daki 1950 finalinde tüm zamanların en büyük stadyumu Maracana’da Brezilya’yı dize getiren Uruguay 200 bin Brezilyalıyı susturmasıyla da haklı bir ün kazanmıştır.

    1280px-Flag_of_Brazil.svg

    Brezilya bayrağında yer alan “DÜZEN VE İLERLEME” sözlerinin Brezilya için futbolda fazlasıyla karşılık bulduğundan kuşku duyulamaz!

    Kupaya en çok uzanan Brezilya ilginç bir biçimde kendi evindeki düzenlemelerde (1950 ve 2014) kupayı alma başarısı gösterememiştir. 1950’de Uruguay’ın yarattığı düş kırıklığı bir önceki kupada farklı Almanya yenilgisiyle bir kez daha karabasan yaşatmıştır sambacılara.

    brasil

     


    Kupaya ikinci en çok sahip olan ülke Almanya 4 kez yaşamıştır bu sevinci. Bir önceki kupanın sahibi şu günlerdeki kupanın dışında kalarak sürprizin belki de en büyüğünü yaşatmıştır futbolseverlere. Şampiyonluk sayısını dörtleyen bir başka ülke de İtalya’dır. İlginç şekilde bu kupada elenmek bir yana başından bu yana yoktur.
    PTT geleneğini sürdürerek her Dünya Kupası’nda anma pulları bastırıp meraklıların ilgisine sunuyor. Kupayı yerinde izleyemeyenler için geçtiğimiz yıllarda Paşabahçe’nin de cam anı eşyası ürettiğini anımsıyorum. Şimdilerde bu gelenek sürüyor mu bilemesem de!

    Ortalama seyirci rekorunun ayaktopunun hiç de başat spor olmadığı ABD’deki kupada kırılmış olması bir başka ilginç not olsa gerektir. (Maç başına 68 bin)
    Futbol son çeyrek yüzyılda artan hızla yalnız spor olmaktan çıktı. Doksanlı yıllarda futbol çevresinde dönen paranın 225 milyar dolar olduğu düşünülürse günümüzde bu paranın trilyon dolarları çoktan geçtiğini öngörebiliriz. Buna koşut olarak futbol giderek kirlenen, saflığı ve temizliği sorgulanan bir alana dönüştü.

    Şu anda yapılmakta olan Rusya Dünya Kupası’nı TV aracılığıyla izleyenlerin sayısı 4 milyar eşiğini zorlamaya başladı. İzleyen çokluğu endüstriyi alana daha çok çekerken günümüzde dünya futbolunun tepe yöneticilerinin adlarının anıldığı sayısız skandal ve yolsuzluk haberi her geçen gün kanıksanır olmaktadır.

    5a1fb591d3806c094c673779
    Bu alandaki iştahın daha fazla kabartılması da söz konusudur. Örneğin, 2026’dan başlayarak kupanın 48 takımın katılımıyla düzenlenmesi söz konusudur. Bu sayısal değerin anlamı kabaca her 4 ülkeden birisinin kupada boy gösterecek olmasıyla açıklanabilir.
    Dünya Kupası v-bugüne dek yalnızca bir kez Asya ve bir kez de Afrika’ya konuk olurken deyim yerindeyse Avrupa-Amerika arasında mekik dokumuş. Rusya’nın evsahipliğinde düzenlenen son kupanın günümüzün yükselen değeri olan bir Avrasya işi olduğunu söylemekte hiç sakınca yok.

    2002.jpg

    Fotoğraftakilerden birisi kaçak birisi de çiçeği burnunda meilletvekilidir. Epeyce politize bir kadro olduğu söylenebilir.

    2002 Dünya Kupası’ndaki üçüncülüğümüzün yanı sıra ele geçirdiğimiz bir diğer unvan Dünya Kupaları tarihinin en hızlı golüdür.

    FASTEST GOAL İN WORLD CUP

    Rusya’daki maçlara yansıyan bir başka önemli ayrıntı futbolun her geçen gün daha fazla fiziksel güçle oynanır olması, takım oyunun daha çok öne çıkması ve ülkeler arası farkların (en azından turnuva maçlarında) giderek silinmesi olarak özetlenebilir. Bu durumun kişiselliği öne çıkartan, göze daha seslenen estetik zenginliğiyle kendini gösteren Latin Amerika futbolunun kan kaybı anlamına geldiği de özellikle sonuçlara yansımalardan daha iyi fark edilmektedir.

    Nostaljiyle başlayan günümüzdeki olumsuzluklarla sonlanan yazıya karşın futbola ilgimin azalmadığını söyleyebiliyorum. Bireyleri olumsuzluklar aracılığıyla futboldan uzaklaştırabilecek öğe çokluğuna karşın ilginin artması da ilginç bir başka nottur. Takım sayısını artırmanın ilgiyi diri tutmada önemli bir etken olduğuna da kuşku yok.

    Antiemperyalist tutumuyla tanınan Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun “Gölgede ve Güneşte Futbol”u tam da bugünlerde okunmak için yazılmış gibi…

    galeano1

    Son sözler bu yazıda Pele, Maradona, Messi,  Ronaldo yoktu diyenleredir! Onları da bu işi bilenler yazsın diyerek sıyrılmak en iyisidir benim için!

    messi-pele-ronaldo-maradona-greatest-ever_3279018

     Geçmişe özlemle başladım futbol politikle bitirdim…

     

     

  • Bir seçim daha geride kaldı. Hemen her seçimde oy kullandığım sandığın bulunduğu okulda gözlemcilik yapma geleneğim bu kez de değişmedi.

    Oy sayımı ve dökümü sonrası eve varınca gözlemcisi olduğum sandıklardaki sonuçlarla taban tabana zıt tabloya alıştığım için her seferinde daha da duyarsızlaştığımı ve seçim sonuçlarını çok daha sakin karşılar olduğumu söylemeliyim. Bunda, akılcı ve neden-sonuç ilişkisine dayalı irdeleme alışkanlığının da payı olduğunu eklemeliyim. Herkese tavsiye derim bu yaklaşımı!

    Bu seçimde de durum değişmedi. Sonuçları akılcı irdeleme yerine gizemli ve sonucu gölgede bırakıma amaçlı yorum ve asılsız haberler sosyal ortamları etkisi altına aldı. “Yüksek Seçim Kurulu’nun yarısı istifa etti” haberlerinden tutun da “seçimi yitiren muhalif adayların kayıp oldukları, tehdit aldıkları”na varan pek çok asparagas sayısız insanı etkisi altına aldı.

    Aklı başında olduğu varsayılan insanlar arasında gerçekçilik yerini romantizme bırakınca seçim sonuçlarına kılıf bulma arayışları ve bu arayışlara sayısız alıcı çıkmasına şaşırılmamalı.

    Muharrem İnce seçimin ertesi günü öğle saatlerinde kameraların karşısına geçip de durumu açıklıkla ortaya koyunca “biz ne yaptık?” özeleştirisine gerek görmeyen bizim mahallenin klavşörleri son 16 yılda hiç elden bırakmadıkları tanıdık bir başka silahla yaylım ateşe başladılar. Başta bir milletvekilinin salvoları olmak üzere bir hekimin kaleminden çıktığı öne sürülen satırlarla “kendimiz için bir şey istiyorsak namerdiz” tadında zavallı halkımıza arka çıkar görünümde; ama satır aralarında AKP’ye oy veren yığınların zekâsını sorgulayan yazılar sosyal ortamlara egemen oldu. Gözyaşlarıyla okunan bu türden yazılar sorunu çözmese de seçim sonuçlarına kılıf hazırlaması bakımından epeyce işlevli olmuştur denebilir.

    Hoşumuza gitmeyen siyasi eğilimlere oy veren yığınları aptallıkla ve salaklıkla suçlayanların aynaya bakmalarında yarar var. Ortalama yurttaşın onları geri zekâlılıkla suçlayanlar kadar akıl ve izan sahibi olduğundan kuşku duyulmamalıdır.

    İzmir’de ya da benzeri bir ortamda yaşayıp, hemen hiç bir şekilde bu ortamların dışında yaşam sürmemiş kimselerin ülke gerçeklerinden kopuk düşünce dünyasından sıyrılmalarında sayısız yarar var.

    Şeker fabrikalarının kapatıldığı illerden gelen AKP oylarından patates, soğan fiyatlarının tavan yapmasına karşın düşmeyen iktidar oyları üzerine kalem oynatmadan önce kimi sayıları bilmekte yarar var. Türkiye’nin köylerinde insan kalmadı. Ülkenin kırsal nüfusu % 15’lerin altına indi. Hızla dibe doğru ilerlemeyi sürdürüyor. Dolayısı ile ülkenin kırsalında yaşayanların tarımsal ve hayvansal üretim gibi bir beklenti ve hedeflerinin olmadığı gerçeği akıldan çıkartılmamalıdır. Tarımsal ve hayvansal üretim yetersiz olmanın yanı sıra endüstriyel ortamlarda yürütülmektedir. Köylerde yaşayan kalmadığı gibi yaşamayı sürdüren az sayıdaki insanımız tarımsal ve hayvansal üretim yapmak yerine bu gibi gereksinimlerini biz kentlerde yaşayanlar gibi çarşıdan, pazardan edinmektedir.

    İnsan toplulukları az sayıdaki bölümü bir yana bırakılırsa kısa erimli beklenti ve çıkarları üzerine kurmaktadır siyasi tercihini. Bu yalnız Türkiye’de değil dünyada da böyledir. Bu yazıyı okuyanların derdi olan sosyo-kültürel ortam değişiklikleri, yaşam biçimine müdahale ve kamusal ortamlardaki dinselleşme gerçekte geniş halk yığınlarının en azından öncelikli kaygıları arasında yer almamaktadır.

    Muharren İnce’nin estirdiği hava, oluşturduğu coşkulu ortam yukarıda özetlenen gerçekler ışığında değerlendirilirse seçim sonuçlarıyla ilgili daha sağlıklı irdeleme yapılabileceği öngörülebilir.

    Seçim çalışmalarını iktidara karşı duyarlılıklar çerçevesine sıkıştırmak bir çıkmaz sokağa girmek anlamına gelmiştir.

    Ülkenin ayrılıkçı terör sorununa ilgisiz ve duyarsız yaklaşıma eklenen FETÖ’ye yönelik belirsiz tutum muhalefetin bir kez daha başarılı olamama tablosunu açıklayabilecek denli önemlidir.

    Bu seçimlerin benim açımdan dikkat çekici bir başka yönü ayrılıkçı HDP’nin oy hayırseverliği yoluyla paraltılması ve dolayısı ile Misakı Milli karşısındaki tutumu artık kesinleşmiş siyasi yapıya bir kez daha güç kazandırılmasıdır.

    Bu seçimlere damga vuran bir başka önemli gelişme de başta partisi olmak üzere Kemalizm’in rafa kaldırılmış olmasıdır. Oysa, günümüz Türkiye’sinin sorunlarının çözümünde Kemalizm hiç olmadığı kadar gerekli ve seçeneksizdir.

    Kemalizm’i sırtında yük, başarıya giden yolda balondan atılan ağırlığa eşdeğer ayrıntı olarak görenlerin başarısızlığı bu bakımdan da şaşırtıcı değildir.

    Ceyhun BALCI
    26.06.2018

  • “Geldikleri gibi giderler!”
    Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918, İstanbul

     

    imece

    İmeceye katılacaklar için gerekli bilgiler

     

    Tarihe geçmiş bu sözleri duymayanımız yoktur. Mustafa Kemal bu sözleri Adana’dan İstanbul’a henüz dönmüşken söylemiştir. Rasim Ferit (Talay) tanıktır.

    Mondros’un hemen ertesidir. Emperyalist devletler silah zoruyla geçemedikleri Çanakkale’yi ellerini, kollarını sallayarak geçmişler İstanbul Boğazı’na demirlemişlerdir. İstanbul sokaklarına düşman çizmesi değmemiş olsa da payitaht fiilen işgal altındadır.

    Mustafa Kemal Haydarpaşa Garı’ndan karşıya geçerken bindiği Kartal 2 İstimbotu’nda söylemiştir bu tarihsel sözleri.

    Tarih bilincinin yokluğu, tarihe saygı eksikliği ve değerbilmezlik bir araya gelince; bu tarihsel sözlerin söylendiği Kartal 2’nin varlığının sonlanması da şaşırtıcı değildir. Neyse ki, vicdanlı, vatansever ve değerbilir insanların soyu tükenmemiştir Türkiye’de. Jilet olmak için gün sayan Kartal 2 yok olmaktan kurtarılmıştır.
    Bu son derece saygıdeğer girişim için ön alanların varlığı önemli güvence olsa da; imece geleneğimizin de devreye sokulmasında yarar vardır.

    İmeceye katılanların her 100 TL’li katkısı bir kişinin adının Kartal 2 onarıldıktan sonra ölümsüzleşmesi demek olduğunu biliniz!
    Bu saygın projeye katkınız son derece değerli ve anlamlı olacaktır.

    gemi

    İmeceye katılanlara gönderilen Onur Belgesi

  •  

    diyap ağa

    Seçime gün sayıyoruz! Sizce ülkenin sorunları sıralansa aklınıza gelenler neler olurdu? Ortalama yurttaş güvenlikten, terörle mücadeleden ve elbette hayat pahalılığı ve bıçak sırtındaki ekonomiden söz ederdi.

    Halkın oyunu isteyen siyasetçilerimizin gündeminde DERSİM’le ifade edilen başı, sonu belirsiz; belirsiz olduğu kadar tehlikeli ve yapay bir gündem var.

    Şu anda hapiste olan temiz yüzlü, saz çalan ve elbette iyi yürekli olduğundan kuşku duyulmayan ama epeyce ayrılıkçı partinin Cb adayı Şeyh Sait ve Seyit Rıza aşkını bir kez daha ilân ediyor. Sorsanız mangalda kül bırakmayacak düzeyde solculuk taslar. Ama, iş ayrılıkçılığa ve ortaçağ özlemciliğine, feodal ve dinci beylere övgü dizmeye gelince herkesi sollar!

    Seyit Rıza aşkı konusunda yalnız değil bu mahpus adayımız!

    Cumhuriyet’i kuran partinin de Dersim üzerinden Seyit Rıza aşığı olduğu anlaşılıyor seçim sonrası Dersim Araştırma Komisyonu kurulması sözü verişinden.

    Denebilir ki; seçim eğik düzlemindeyiz. Önce gönülleri sonra da oyları kazanmaktır amaç. Seçim sürecinde olur böyle şeyler! Pragmatizmin siyasetteki yeri hiç kuşkusuz sanılandan fazladır. Ama, bir ülkenin varlık nedenini kumar öğesi gibi ortaya sürmek ne ilkelilikle ne de pragmatizmle açıklanamaz. Aradan geçen 80 yıldan sonra Dersim’i kaşımak Cumhuriyet yıkıcılarına yarar.

    Dersim’de bundan 80 yıl önce neler olmuştur? Kuşkusuz bilinmelidir! Ama, o olayların ortaya çıkma nedenleri ve baş oyuncuları da tanınmalıdır. Yalnızca Milli Mücadele döneminde Anadolu’da çıkan ayaklanma sayısı 21 (yirmi bir)’dir. Cumhuriyet’in kurulması sonrasında da bu ayaklanmalar sürmüştür. En bilinenleri Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanlarıdır.

    Hepsinin ortak noktası ortaçağın hortlatılmasıdır. Hemen tümünde dış destek ve hiç olmazsa özendirme söz konusudur.

    Dersim’de henüz 15 yaşındaki Cumhuriyet’e ayaklanma karşısında gereken yapılmıştır. Yapılanların eksiği varsa bile fazlası yoktur.

    Bugün Dersim üzerinden oy devşirmeyi tasarlayanlara sormak gerekir!
    Seyit Rıza adlı bir ortaçağ artığının öncülüğündeki başkaldırı karşısında alttan alınıp ödün verilerek tarihin çarkının geri dönmesine izin mi verilmeliydi? Bu her şeyden önce insanlığa, temelinde kan ve can olan Milli Mücadele’ye ihanet olmaz mıydı?

    Aradan geçen 80 yıldan sonra yaşananları hem de Dersim adıyla anmak, Cumhuriyet’in kendisini savunma hakkını görmezden gelmek ve bu yolla tarihi yargılamak kabul edilebilir bir şey olamaz.

    Devlete vergiyi sorgulayan, devletin otoritesini sarsmak isteyen ve kendi küçük dünyasında Cumhuriyet’i yok sayıp zorbalığını sürdürme özlemiyle yanıp tutuşan Seyit Rıza ve benzerlerinin birkaç gün sonraki seçimlere oy devşirme malzemesi olabilmesi acı ve bir o kadar düşündürücüdür.
    Kitleleri halkla ilişkiler yöntemleriyle güdüleyebilen ve Cumhuriyetçi, Atatürkçü kesimleri bile ayrılıkçılık ve bölücülük yedeği yapabilenlerin kulakları çınlasın!

    Seksen yıl sonra Dersim söylemleriyle ortaya çıkanlar bu gibi defolu ürünlere alıcı çıktığı sürece satıcı olmayı sürdürecekler yazık ki!
    Sorun olumsuz konumdakilerin yanına giderek, onlarla birlikte saf tutarak değil, olumsuz konumdakileri kendi yanına çekerek çözülür. Oysa oy, gönülse gönül kazanılır!

    Tarihten örnek vermek gerekirse; Mustafa Kemal, Dersimli Diyap Ağa’yla Milli Mücadele ortak paydasında buluşmuştur. Buna karşılık, Cumhuriyet’e başkaldırma densizliği gösteren Seyit Rıza’ya ise demir yumruğunu indirmekte ikileme düşmemiştir.

    Cumhuriyet sırtından hançerlenerek korunmaz! Tersine, Cumhuriyet’i her fırsatta hançerleme peşinde olanların karşısına kararlılıkla dikilerek korunur.

  • SAMOS’TA İLK GÜN

    samos 1. gün

    Samos’taki ilk günkü rotamız

    Seferihisar’da başlayan keyifli yolculuğumuz 2 saat sonra Karlovasi’de sonlanıyor.

    Yaklaşırken Karlovassi

    Gümrük işlemlerinin hemen ardından “vakit nakittir” diyerek hemen yola koyuluyoruz. Başka türlü gezi tasarımlarının da olabileceğini düşünsek de ilk gün güneye doğru ilerleyip Pisagor’a varmayı tercih ediyoruz. İlk durağımız aldığımız tavsiyeye de uyarak Platanos köyü. Dolambaçlı yollardan biraz zahmetli bir sürüşle varıyoruz bu şirin köye. Asırlık çınarın altı aynı zamanda köyün meydanı işlevi görüyor. Alışık olmadığımız dinginlik buraya gelme zahmetine değdi dedirtiyor. Çınaraltındaki kahve keyfini uzatmadan güneye doğru yol almayı sürdürüyoruz.

    platanos

    Platanos’ta çınaraltı

    Dolambaçlı ve patikadan hallice yollardan geçerek Marathokampos’a varıyoruz. Adanın en yüksek doruğu da olan Kerkis Dağı’nın güney eteklerine kurulmuş olan Marathokampos zeytin ve sabun üretimiyle ünlenmiş. Marathopkampos köyünde soluklanıp adanın güney kıyılarıyla köyün limanı sayılan Ormos manzarasını izlemenin keyfini sürüyoruz. Marathokampos ada tarihinde önemli yeri olan Osmanlı’ya karşı ayaklanmanın öncülerinden Yüzbaşı Stamatis’in de doğduğu köy. Köyün içinde Stamatis anıtına rastlayınca fotoğraflamayı ihmal etmiyoruz.

     

     

    Marathocambos’ta Stamatis heykeli ve Marathocambos’tan görünümler

    Marathocambos’tan Ormos 

    Kerkis dağı eteklerini geride bırakıp doğuya doğru sürüyoruz aracımızı bu kez. Bir süre sonra adanın ikinci yüksek doruğuna sahip olan Ampelos dağının güneyinde yer alan Pirgos’a varıyoruz. Pirgos, adanın insansızlaştırıldığı Ceneviz dönemini izleyerek Osmanlıların adaya egemen olmasıyla yerleşimin özendirildiği süreçte Peleponnes’ten gelenlerce kurulmuş.


    Biraz daha doğuya ilerlediğimizde Myli’ye varıyoruz. Myli, geçmişte adanın Osmanlı egemenliğine girmesinde önemli rolü olmuş ünlü Türk denizcisi Kılıç (Uluç) Ali Paşa’nın adıyla kurulmuş.


    Myli’yi geride bıraktıktan sonra güneye ilerlediğimizde deniz kıyısındaki Heraion antik kentine varıyoruz. Samos geleneklerine göre Hera’nın İmbrasos çayının kıyısında dünyaya geldiğine inanılıyor. Hera’nın Zeus’la burada evlendiğine ilişkin inanış da oldukça yaygın. Hera Tapınağı’nı ünlü tarihçi Heredot “gördüklerimin en büyüğü” sözleriyle tanımlamış.

    HERAİON antik kenti

    Heraion’un geçmişi MÖ VII. yüzyıla uzanıyor. Hera Tapınağı’nın Pers Kralı Kiros tarafından tahrip edildiği biliniyor.
    İlk yazıdaki sitemimizi yineleyelim. Saat 15 sularında ören yerinde olmamıza karşın görevlilerin yerinde yeller esmekteydi. Bu durumda Heraion’u demir parmaklıkların ardından görüntülemekten öteye geçemedik.

    İçimizdeki buruklukla Pisagor’a yönelmekten başka çaremiz kalmamıştı. Kısa bir yolculuktan sonra kendimizi Pisagor’da bulduk. Kente girmeden önce Likurgos Logotetis Evi ile kalesini ve yanındaki kiliseyi görüntüleme fırsatı buluyoruz. Logotetis Yunanların Osmanlı’ya karşı ayaklanması sonrasında adaya atanan ilk vali olarak tanınıyor. Evin yanı başındaki kale Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında Türklere saldırının sıçrama tahtası olarak kullanılmış. Yerleşkedeki Transfigürasyon Kilisesi 1824’te Logotetis tarafından yaptırılmış.

    Pisagor girişinde Logotetis Kalesive Transfigürasyon Kilisesi

    Pisagor adanın diğer kentleri gibi derli, toplu ve kısa sürede keşfedilecek türden. Liman bölgesi Pisagor’un kalbi gibi. Şirin limandaki küçük kafe ve lokantalardan birisinde kısa süreli de olsa zaman geçirmelisiniz. Limanın ötesinde Pisagor plajı uzanıyor.

    Pisagor’dan görünümler…

    Limanı çevreleyen dalgakıranlardan birinin üzerinde okullu olmuş hemen herkesin tanışık olduğu Pisagor Teoremi’nin mucidi Pisagor anıtı yer alıyor. Dik üçgenle Pisagor’u bütünleştiren bronz anıt mutlaka görülmeli. Bunun yanında yer alan bir başka anıt da görmezden gelinmeyecek denli kendisini gösteren türden. Olasılıkla II. Dünya Savaşı kurbanları anısına dikilmiş buraya.

    Pisagor limanında deniz yıldızı görünce denizin temizliğine yorduk bu durumu!

    DENİZ YILDIZI

    Yunanların siesta tutkusu Pisagor’daki programımızı da etkiledi. Polikratos Kalesi ve yine Polikratos tarafından yaptırılmış olan kente su taşıma amaçlı Eupalinos Tünelleri ziyaretimizi de bir sonraki sefere bırakmak durumunda kaldık. Kale ada savunmasında zamanın önemli direnç noktası olmuş
    Mimar Eupalinos’un yaptığı tünel ise kente su sağlayan su yoluymuş. İki uçtan başlayan yapımı tam isabetle birleşmiş. Bugünün teknolojisiyle bile şaşmayla sonuçlanabilecek bu saygın inşaat adadaki matematik ve geometri birikiminin eseri olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan.

    PANORAMİK PİSAGOR

    Pisagor Limanı

    Geceleyeceğimiz Karlovasi’ye dönüş yolundayız.

    Vati’ye taşınmadan önce adanın başkenti olan Chora’dan geçiyoruz önce. Bu alçakgönüllü yerleşimin tarihi, adaya yeniden yerleşimin başladığı döneme dek uzatılabiliyor. Chora’dan yönümüzü kuzeye çevirip Mitilini köyüne varıyoruz. Önceden de söz ettiğimiz ve adından da anlaşılacağı gibi Mitilini, yeniden yerleşim döneminde Middilli’den göçenlerce kurulmuş. İki bin beş yüz kişinin yaşadığı Mitilini adanın tütün ve şarap üretim merkezi olarak öne çıkmış.
    Mitilini adanın Paleontoloji Müzesi’nin bulunduğu belde aynı zamanda. Akşam saatleri olduğu için görüntülemekle yetiniyoruz.

    mitilini

    PALEONTOLOJİ MÜZESİ

    Karlovasi’ye dönüş yolundaki bir sonraki kuzeye sapak Mavratzei’ye götürüyor bizi. Mavratzei adanın ikinci yüksek doruğuna sahip Ampelos Dağı’nın güneydoğu yamaçlarında konuşlu. Öteden beri çömlekçilikle tanınmış bir belde. Mavratzei’ye girişte önemli kutsal mekân Timios Stavrou Manastırı selâmlıyor bizleri. Manastır papaz Nilus tarafından 1592’de kurulmuş. Bu bakımdan da adanın en eskilerinden birisi.

    Timios Stavriu Manastırı

    Mavratzei’nin çömlekçilikteki ününü özgün tasarımlı bardakları taçlandırıyor. “Maskara bardak”tan su ya da başka sıvı içebilmek için bardak üzerindeki kimi deliklerin parmaklarla ustalıklı biçimde kapatılması gerekiyor. Mavratzei’ye özgü bir diğer bardak olan “Dikia kupa” adaletli kupa anlamına geliyor. Tasarımında başka bir yazıya konu olabilecek incelik var. Maskara bardak değil ama Dikia kupa bulabiliyoruz ve anı olarak saklamak üzere ediniyoruz.


    Günbatımında Karlovassi’de olabilmek için yola koyuluyoruz bir kez daha. Artırdığımız zamanda Karlovassi’yi tanıyalım istiyoruz. Bir söylentiye göre Karlovassi adı Karlıova’dan gelmektedir. Otelimizin yakınındaki Aya Nikola Kilisesi’nden başlıyoruz görüntülemeye. Kilise Bakire Meryem’in yeryüzündeki bedensel varlığının sonlanmasına gönderme yaparak Uyku (Ölüm) Kilisesi olarak da anılıyor.
    Bir kaç yüz metre ötedeki Dericilik Müzesi de ilgi çekici bir başka mekân. Uzak geçmişten bu yana dericilik Samos’un gelişmiş işkollarından birisi. Balkanlar ölçeğinde tanınmışlığı söz konusu.

    Aya Nikola Manastırı

    Kente egemen tepede Aya Triada Kilisesi yer alıyor. Yeni, Eski, Orta Karlovassi ile Körfez ve Liman bölgelerine egemen bir tepede yer alan kilise Karlovassi’nin ilk bakışta fark edilen yapılarından birisi.

    AYA TRİADA

    IMG_8971

    IMG_9056

    Aya Triada gece ve gündüz

    Potami yönüne ilerlendiğinde bir başka kutsal mekân olan Aya Nikolaos Kilisesi çıkıyor karşımıza. Şapel demek daha doğru olur büyüklüğüne bakılarak. Modern biçemli bu kiliseye vardığınızda yüzünüzü batıya dönerseniz Samos’un en güzel plajlarından Potami göz alabildiğine uzanır. Doğu yönünde ise Karlovasi limanı ve körfezi görüş alanınızdadır.

    Aya Nikola Şapeli

    Potami Plajı

    Hızlı Karlovassi turu sonrası yorgunluğumuzu liman bölgesinde güneşi batırarak çıkartıyoruz.

    SAMOS’TA İKİNCİ GÜN

    samos 2. gün

    Samos’taki 2. gün rotamız

    Samos’taki ikinci günümüze de gecelediğimiz Karlovassi’den başlıyoruz. Bu kez yönümüz kuzey sahili boyunca doğuya olacak. Düz bir çizgi üzerinde ilerlemek yerine yeri geldikçe güney yönündeki yollara sapıp dönüp uzaktan fark edilmesi olanaksız güzellikleri keşfetme çabası içinde olmayı planlıyoruz.
    İlk sapağımızın tabelasında Ydroussa yazılı. İkileme düşmeksizin izliyoruz patikadan hallice yolu. Ampelos’un kuzeybatı eteklerindeki şirin köyü selâmlayıp yeniden ana yola dönüyoruz. Anayol sapaklardan sonra oldukça geniş görünüyor gözümüze.


    Aya Konstantinos’a geldiğimizde bir kez daha güneye dönüp görülmesi olmazsa olmaz Manolates köyüne ulaşıyoruz. Aracımızı girişteki otoparka bıraktıktan sonra kısa bir yürüyüşle köy merkezine varıyoruz. Köyün dar sokaklarında hangi yöne gideceğimizi şaşırıyoruz. Hemen tüm sokaklar ilgimizi fazlasıyla çekiyor. Köydeki tarihsel yapıları korumacı anlayış hayranlık uyandırıcı. Değerbilirliğe tanık olmanın keyfini kahve sefasıyla tamamlıyoruz Manolates’ten ayrılmadan önce.

    Manolates sokakları

     

    Manolates kedileri

    Manolates’ten anayola dönüşte gözümüze ilişen Vourliates bir sonraki durağımız olsa da patika yola güvenip kestirmeden gitmeyi göze alamıyoruz.


    Şirin Vourliotes köyü adanın Osmanlı egemenliğiyle birlikte yeniden yerleşime açılması sonrasında Urla’dan göçen hemşehrilerimizce kurulmuş. Uzaktaki Anadolulular kadar köyün bir önceki durağımız Manolates gibi korunmuş olması ilgimizi çekiyor. Kısa bir köy turu sonrası Vati’ye yönelmek üzere bir kez daha yola koyulmak zorunda olduğumuzu anımsıyoruz.

     

    Adanın önemli ve güzel plajlarından bir başksı olan Kokkari’yi dönüşe bırakarak zaman yitirmeksizin Vati’ye ulaşmak istiyoruz. Vati ya da diğer adıyla Samos aynı zamanda adanın yönetsel merkezi. Adanın kuzeydoğusundaki korunaklı bir körfezin içinde yer alan Vati 5000’i aşkın nüfusuyla adanın kalabalık yerleşimlerinden birisi. Beş kilometreyi bulan bir sahil bandına sahip.


    Kordonboyu’nu oluşturan cadde Temistokles Sofuli adını taşıyor. Sofuli Yunanistan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanma mücadelesinde Samos’ta önemli başarılar kazanmış bir kişilik. Adını taşıyan caddenin üzerindeki bir meydanda yer alan heykeli de önemsenen kişilik olduğunun bir başka göstergesi. Heykelin önü, arkası adadaki Afrika kökenli az sayıdaki siyahın barınma ve buluşma merkezi olarak da işlev görüyor.

    IMG_9122

    Temistokles Sofuli heykeli

     

    Katolik Katedrali

     

    Kordonboyunca ilerlerken adadaki Katolik topluluğunun kutsal merkezi sayılan Katolik katedrali çekiyor dikkatimizi. Katedralin sırasında Almanya, Fransa ve İngiltere’nin adadaki konsoloslukları yer alıyor. Biraz ötede Yunan Ulusal Bankası’nın sütunlu yapısı çarpıyor göze.

    IMG_9125

    Yunan Ulusal Bankası

    Zaman hızla akıyor. Arka sokaklardaki güzellikleri ve keşfedilmeyi bekleyen önemli mekânları bir başka ziyarete bırakmak zorunda kalmanın hüznünü yaşıyoruz. Pek çok gezide yaşanan sevimsiz durumu çaresiz kabulleniyoruz.
    Vati çıkışında adadaki polis varlığını fark ediyoruz. Son derece hızlı evrak denetimi 1 dakika bile sürmüyor.
    Başlangıç noktamız Karlovassi’ye dönüş yolunda ne yapıp edip Kokkari’ye zaman ayırmalı diyoruz. Pişman olmuyoruz. Plajdaki kafede soluklanmak çok iyi geliyor. Özellikle Avrupalı turistlerin burayı tercih ettiğini anlıyoruz çokluklarından. Bizdeki her şey dahil çılgınlığından eser olmadığını görerek turizmden kazanmanın ille de bu yola sapmayı gerektirmediğini düşünüyoruz.

    Kokkari Plajı

  • η κούπα της δικαιοσύνης

    i koúpa tis dikaiosýnis

     

    Varlığından Samos’ta haberdar olduğumuz bir nesne hakkında ayrıca yazmaya değer diye düşündüm. İlk bakışta bardağa benzeyen bu nesnenin çok daha fazlası olduğunu yazıyı okuduğunuzda sizler de fark edeceksiniz.

    adalet kupası
    Bu nesne Pisagor ve Tantalos adları ile de anılmakta. Ancak, en yakışanı adalet kupası gibi geldi bana!

    pisagor kupası

    Geçmişi 2500 yıl öncesine dayanıyor bu incelikli tasarımın.
    İncelemeksizin bakıldığında kupanın içinde bir tümsek ve tabanla birleşiminde delik, sıvı düzeyi için çizgi ve tabanda bir delik görüyorsunuz. Ayrıntılı incelemeyle ve olanaklıysa boyuna kesitin değerlendirilmesiyle düzeneği algılayabiliyorsunuz.

    Pythagoras_cup

    Kupanın içinde neredeyse kupa boyundaki tümseğin içinde bir sifon düzeneği gizlenmiş.
    Bardağı içindeki çizgiye dek doldurursanız sorun yok. Çizgiyi aştığınız anda, başka deyişle daha fazlaya tamah ettiğinizde tümseğin içine gizlenmiş sifon düzeneği harekete geçiyor. Kupaya fazladan doldurduğunuz sıvıyla birlikte sifon etkisiyle kupanın içinde geri kalan sıvıyı tabandaki delikten boşaltıyor.

    SİFON

    Adalet kupası içindeki sifon düzeneği

    Adaletten ayrılan, daha fazlasına tamah edene ceza vermiş oluyor bu akıl ürünü tasarım!
    Böyle bir tasarımla amaçlanan ne olabilir?
    Şaka yapmak ya da ders vermek!

    IMG_9044

    MAVROZTEİ

    Adalet Kupası’nın yoğun şekilde yapıldığı MAVRATZEİ köyü. Samos’un ortasında Ampelos dağının güneydoğu eteklerinde yer alıyor.