• SİYASET-TİCARET-DİYANET üçlemesine ne kadar benziyor değil mi? Dünyanın hemen her yerinde her hangi bir amaca varmada din ve ticaret geçerli araçlar olabiliyor.
    Bizim gibi ülkelerde dinselliğin gündelik yaşamdaki payı her geçen gün artarken özellikle Batı ülkelerinde dinselliğin olması gereken yere çekildiği ve geçtiğimiz yıllarda da modern yaşamla uyumlu bir konuma geldiği görülüyor.
    Dünya Kupası tarihini incelerken rastladığım bir bilgi ilgi çekiciydi. Arjantin 1978 Dünya Kupası’na evsahipliği yapmıştı. Öncekilerde de faşist yönetimler karşısında iyi sınav veremediği bilinden FİFA işkencenin başını alıp gittiği, kayıpların sayılamaz olduğu zamanın Arjantin’ine bu düzenlemeyi vererek fazlasıyla günah işleyerek zalimin kendisini parlatması fırsatı sunmuştu.

    boykot

    the+World+Cup+logo+as+prison+fences+in+a+French+poster

     

    torture

    Dünyanın gözündeki izlenimi iki paralık olan Arjantin’in o dönemde imajını düzeltmesinde diyanetin kullanılmış olması bir hayli ilginç bir not olsa gerektir.
    Arşivler karıştırıldığında Arjantin Katolik Kilisesi’nin Arjantin’deki askeri darbeyi İSA’NIN DİRİLİŞİYLE eş tuttuğu bilgisine rastlanır.

    cunta cup

    Yazının başında değindiğim gibi bugünlerde böylesi davranışa yeltenecek kilise kalmamış gibidir.
    Günümüzde diyanetin yerini ticaretin aldığını söylemek olasıdır.
    Son Dünya Kupası şampiyonu Fransa’nın önceki şampiyonluğunu kazandığı 1998’e uzanalım.
    Brezilya finalde evsahibi Fransa’nın karşısına çıkacaktır. Takımın yıldızı Ronaldo maçtan önceki gece ciddi bir rahatsızlık geçirmiştir. Öyle ki, Ronaldo takım arkadaşı Cesar Sampaio’nun zamanında müdahalesiyle dilinin solunum yolunu tıkaması önlenerek bağlanmıştır yaşama.


    Böylesi ciddi bir sağlık sorunu geçirmiş oyuncu, adı Ronaldo olsa da ertesi günkü maça çıkabilir mi? Doğal olanı maça çıkmaması ve belki de gözetim altında tutulmasıdır.
    Ama, Ronaldo sahada gezinse de ertesi günkü maça çıkmıştır. Çıkartılmıştır demek daha doğru olur.
    Bu akıldışı ve acımasız davranışın gerekçesi ise bir spor gereçleri üreticisinin Brezilya Milli Takımı ile yaptığı antlaşmanın maddelerinde gizlidir. Buna göre, firma Brezilya’nın senede en az 5 özel maç oynamasını, maç yapılacak takımları ve aday kadroya çağırılacak oyuncuları seçme hakkına sahiptir.


    Dolayısı ile, sahada gezinse de, futbol adına ortaya bir şey koyacak durumu olmasa da Ronaldo’nun aslı değil ama hiç olmazsa sureti gereklidir pazarlamacılara.
    Gelelim bugüne! Futbol sahalarında tanıtımlarına rastlanan bahis şirketleri güncel ticaret odakları olarak boy göstermektedir. Başka deyişle ortamdaki paranın ütülmesi işlevinde sıra kumarbazlara gelmiştir.
    İnsanların dostluğunu ve kardeşliğini sağlamada önemli etken olduğu savlanan sporun ve özellikle de futbolun kendisinin özellikle temizlenmesi gereği gün gibi ortada değil midir?

    çizgilerle dünya kupası

  • Bir Dünya Kupası daha sona erdi. Bir aylık maraton futbolseverler için göz açıp kapayana dek geçmiş olsa da bir aylık futbol şoku bu spordan zerrece zevk almayanlar için uzun sürmüş olmalıdır.
    Dünya Kupası ilk kez bir Avrasya ülkesinde yapıldı. Kusursuza yakın bir düzenleme yapıldığını saptayıp Rusya’ya teşekkürü unutmamakta yarar var. Dünyanın en geniş zaman aralığı ülkesinde yapılmış olmakla birlikte takımlara daha uzun mesafeler kat ettirmemek ve daha da önemlisi maçların yayınından kaynaklı ticari kayıplara uğranmaması için en doğudaki maç kentinin Ural dağları izdüşümünden daha Doğu’ya belirlenmemesine özen gösterildi. Buna karşın Rusya’nın düzenlemesi ilginç ve renkli görüntülere sahne oldu.
    Önceki şampiyon Almanya’nın grup maçları sonunda evine dönmesi kupanın en şaşırtıcı sonucu oldu.
    Diğer yandan, her Dünya Kupası’nın tartışmasız en renkli ve göze hoş görünen futbolunu sergileyen Latin Amerika ülkelerinin ciddi bir bunalım ve açmaz içinde olduğu bir kez daha gözler önüne serildi. Avrupa futboluyla uçurumun genişlememesi için Latinlerin harekete geçmesi zamanı geldi, geçiyor.
    Yarı finale ulaşan takımlar arasında bir tek Hırvatistan’ın adı tahminler arasında geçmemiş olabilir. Bu küçük Balkan ülkesinin finale kalarak beklentilerin çok ötesinde bir iş başardığının altını çizmek gerek. Futbol disiplini ve temel bilgisiyle başardıklarını belirtmekte yarar var.
    Belçika ve İngiltere de beklentilerin çok üzerinde başarım sergilediler.
    Fransa için ayrı bir parantez açmakta yarar var. Gönlüm Hırvatlarla olsa da Fransızların sahaya yansıttıkları güç ve futbol anlayışına şapka çıkartmak gerekir. Hak ettikleri bir başarıya uzandılar. Yirmi yıl önceki Fransa şampiyonluğu sırasında dünyada bile olmayanların başarısı saygıyı hak etti.
    Bu kupanın öncekilerden en önemli farkı ilk kez uygulanan VAR (Video Assİstant Referre)’dı. Başlangıçtaki kaygı ve kuşkuları ortadan kaldıran uygulama futboldaki hakem hatası payını en aza indirmede önemli işlev göreceğini daha ilk adımda ortaya koymuş oldu. Verilen penaltılar, iptal edilen goller, değiştirilen kart kararları uygulamanın önde gelen katkıları olarak kendisini gösterdi.

    HAKEM HATALARI

     

     

    180616124128-var-france-australia-super-tease

    indir (1)

     

    Söz hakemlikten açılmışken Türkiye olarak oyuncularımızla değilse de seçkin hakemlerimiz Cüneyt ÇAKIR, yardımcıları Bahattin DURAN ve Tarık ONGUN’la gururlandık.

    cuneyt-cakir-yurda-dondu-iste-ilk-aciklamalar-11055541_o

    Cüneyt Çakır ve yardımcıları

    Bir de final maçını televizyonda anlatanlara sözümüz olsun. Maç anlatmak önemli bir iş Dünya Kupası maçı anlatmak bir o kadar daha önemli. Derinlikli ve tarihsel bilgiyle donanmış olmak olmazsa olmaz gereklilik. Fransa’nın genç yıldızı Mbappe’yle ilgili olarak Dünya Kupası finalinde oynamış ve gol atmış en genç oyuncu (19 yaş) bilgilendirmesi düzeltilmeye muhtaç. Bundan tam 60 yıl önce İsveç’te yapılmış olan Dünya Kupası finalinde İsveç’e gol atan efsane Brezilyalı Pele o tarihte 18 yaşındaydı.

    pele-mbappe

    Edson Arantes de Naskimento (PELE) ve Kylian Mbappe

    Geçmişte faşizme selâm çakmakta sakınca görmeyen FİFA’nın günümüzde bu huyunu 40 yıl önce Arjantin’de bıraktığını varsaysak bile; paraya ve dolayısı ile yolsuzluğa selâm çakma geleneğinin yerleştiğini üzülerek görüyoruz. Katar gibi dünya kupası düzenlemesi için pek çok açıdan uygun olmayan bir ülkeye Dünya Kupası organizasyonunun verilmiş olması ibretlik bir durumdur. FİFA’nın bu olumsuzluktan sıyrılıp, derlenip toplanması, kendini temizlemesi dileğiyle…
    Bilindiği gibi balık baştan kokar! FİFA bu durumdayken ülke federasyonlarının temiz olmasını beklemek fazlaca iyimserlik olur.

  •  

     

    Hırvatistan tarih yazarak Dünya Kupası finaline yükselince HIRVATİSTAN ilgimiz tetiklendi. İkinci Dünya Savaşı sonrasından başlayarak 1991’e dek Yugoslavya Federasyonu’nun bir üyesi olan Hırvatistan tek kutuplu dünya düzeni gereğince Yugoslavya’dan kopartılak bağımsızlaştırıldı.

    Nüfusunun çoğunluğu Katolik olunca başta Avusturya olmak üzere Katoliklerin çoğunluk olduğu ülkelerin destek ve gözeticiliği öne çıktı.

    Dört milyonu biraz aşkın % 90’ı Hırvatlardan oluşan nüfus 56 bin km2 ‘yi biraz geçen genişlikteki topraklarda yaşar. Nüfusuyla ve yüzölçümüyle Avrupa’nın küçük ülkelerinden birisidir.

    Hırvat adının Fransızca cravate (boyunbağı) sözcüğüne esin kaynağı olduğu yaygın kabul gören savdır. Bununla birlikte, Hırvat sözcüğünün Aryan kökeninin güneşli anlamına geldiğini öne süren dilbilimciler vardır. Tatar-Başkurt kökenine göre Hırvat özgür savaşçı demektir.

    crotie

    Yine Aryan tezlerine dayanarak Oleg Trubachyov Hırvat’ın kadından zengin, kadınlarca yönetilen anlamına geldiğini öne sürmüştür. Ülkenin bugünkü Cumhurbaşkanı kadındır. En azından bugünkü durum bu sava destek vermektedir.

    kalinda grabar

    Hırvatistan Cumhurbaşkanı Kalinda Grabar Kitaroviç

    Hırvatistan nüfusunun ve yüzölçümünün azlığıyla ters orantılı şekilde sporun hemen her alanında var olan ve yetinmeyip adını duyuran konumdadır. Eski Yugoslavya ekolünün etkilerinin güncelliğini koruduğunu söylemek yanlış olmaz. Başta basketbol olmak üzere futbol, voleybol ve atletizm Hırvatların önde gelen ve başarılı oldukları sporlardandır.

    Özgün sahil coğrafyasıyla öne çıkan Dalmaçya kıyılarının toplam uzunluğu 5600 km’yi aşmaktadır. Komşu Bosna-Hersek’in 23 km’lik toplam deniz kıyısı göz önüne alındığında 2000 kattan fazla fark olduğu görülür. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin 7200 km kıyı şeridi olduğunu da not edelim.

    dalmacya

    Hırvatistan bağımsızlığını izleyerek katıldığı ilk Dünya Kupası olan Fransa 98’i 3. bitirdi. O kupada finale çıkmasına ev sahibi Fransa engel olmuştu. Pazar günkü finalin 20 yıl öncenin bir rövanşı olacağı da kuşkusuzdur.

    Hırvatistan bayrağının üst bölümündeki 5’li figürlerden sol baştaki ay-yıldız Türk bayrağıyla benzeşmesi bakımından dikkat çeker. Diğer yandan keçili ve parslı figürlerle birlikte bu beşlinin askersel anlam taşıdığı söylenebilir. Alttaki kırmızı-beyaz damalı bölüm ülkedeki 25 yönetsel bölgeyi simgeler.

    hr

    Bayraktaki enine kırmızı-beyaz-mavi şeritler ise PANSLAV renkleridir.

    Bilindiği gibi Hırvatistan bağımsızlığını elde etmeden önce kanlı iç savaşın yaşandığı ülkelerden birisi oldu. Dünya Kupası finalinde Fransa ile oynayacak Hırvat futbolcular o acılı dönemin çocuklarıdır.

    632x314-hirvatistanin-aday-kadrosu-aciklandi-1502734610939

     

     

    2012 yılındaki Balkanlar gezisinde görme olanağı bulduğumuz Dubrovnik’ten kareler için bağlantıya tıklayınız :

    https://get.google.com/albumarchive/113712996036446725753/album/AF1QipO4AwJB7H_rHwRVCVtJat7LluX-QtmN7g6UY7v_

    Hırvatistan’ın efsane basketbolcusu Drazan Petroviç’i de anmamak olmaz. Onunla ilgili olarak 2011 yılının son gününde kaleme alınmış bira yazı :

    DİVAC-PETROVİÇ

    YUGOSLAVYALAŞTIRMANIN TANIKLARI

    Yılın sondan bir önceki gününde spor gündeminin de neredeyse boşluğundan kaynaklanmış olsa gerek ki; televizyonda kendisine yer bulan bir belgesel ilişti gözüme!

    Drazan Petroviç ve Vlade Divac’ı anlatan bir belgesel.

    Sporla ilgililer anımsayacaktır! Drazan Petroviç Hırvat kökenli bir Yugoslav’dı. Vlade Divac ise Sırp kökenli bir başka Yugoslav! Yugoslavya formasıyla başlayan spor kariyerleri Yugoslavyalaştırma süreci gereğince ayrılmıştı!

    Özellikle Petroviç olağanüstü yeteneği ile spor tarihine geçmiş bir kişiliktir. Almanya’da Münih yakınlarında bir otoyolda sonlanmamış olsaydı yaşamı çok daha büyük başarılara tanıklık edecekti. Öldüğünde 29 yaşındaydı!

    Aynı forma altında, aynı ülke için ter döken Petroviç ve Divac iç savaş sonrasındaki bölünmeyi izleyerek karşıtlaşmışlardı.

    Bir trajediye tanıklık eden bu yeteneklerin süreci geriye döndürme gibi bir durumları olmadığı gibi yıllarca bir arada olan sporcuların da arasının bozulması süreci yaşanmaya başlayacaktır!

    Petroviç-Divac belgeseli bölünen Yugoslavya’nın öyküsünü de anımsatır gibiydi.

    Alman faşizmine karşı dik duruşun ve belki de Partizan savaşının ürünü olan Yugoslavya’nın Tito’nun yokluğunda başına gelenler unutulacak gibi değildir!

    Bölünme düğmesine basan Vahşi Batılı’nın tuzağına düşen Yugoslav halkı tanımlanması güç bir yanlışlığın altına imza atmakla kalmadılar!

    On binlerce can da bu yolda yitirilmiş oldu!

    Avrupalı askerlerin gözetiminde gerçekleştirilen toplu kıyımlar o günlerde değilse de bugünlerde biraz geç olsa da akılları başlara getirmiştir!

    Petroviç-Divaç belgeselinin sonunda yaşananlar yukarıdaki yargıyı doğrular niteliktedir!

    Yıllar sonra da olsa Petroviç’in annesini ve kardeşini elinde bir demet çiçekle ziyaret eden Divac’ın Petroviçler’le verdiği görüntü pişmanlığın belgesidir!

    “Koskoca Yugoslavya bu sıradan sömürgeci projesine kurban edilmemeliydi!” dedirten sahnelerdir belgeselin sonunda görüntüye gelenler…

    Ceyhun BALCI, 31.12.2011

    drazen

  • Bir sava göre yeryüzündeki çalışanların yarıdan bir fazlası bilişimle ilgili iş yaptığında gerçek anlamda BİLİŞİM ÇAĞI’na girmiş olacağız. Bunun hesabını tutmak ne denli mümkün olur? Bunu bilmek zor ama, bilişim çağına girilmiş olduğuna ilişkin güçlü belirtiler de yok denemez!
    Bilişim otomasyon demek büyük ölçüde. Bu da pek çok işin bilişim aracılığıyla yürütülmesi anlamına geliyor.
    Gündelik yaşamda evlerimizde, işyerlerimizde ya da kamusal alanlarda işimizi kolaylaştıran, zahmetimizi azaltan pek çok uygulamayı bir çırpıda aklımıza getirip sayabiliriz.
    Otomasyon aracılığıyla pek çok ortamın insansızlaştırılması doğrultusunda epeyce yol alınmış durumda. Artık, yavaş yavaş gündeme giren tartışma yapay zekâyla donatılmış robotlar üzerinedir.
    Robot sözcüğü ilk kez Çek yazar Karel Capek tarafından kullanılmış. İşçi anlamına gelen bu sözcük Capek’in “Rossum’un Evrensel Robotları” adlı oyununa konu olmuş. Oyunun yazıldığı 1920 yılında robotlardan söz etmek bugün Samanyolu’na yolculuk kadar düş ürünü ve gerçeklikten uzaktır. Buna karşılık 100 yıl sonra robotların yaşamın içinde yer alma noktasına evrildiğini söylemek mümkündür.
    Bilimsel ilerleme aracılığıyla eriştiği teknolojik olanaklar insanoğlunun keyfine keyif katsa da atanı vuran silah gibi de işlev görür olmuştur. Bilişimin yaşam alanlarımızda kapladığı yer genişledikçe insanın kendi yaratısı ürünlerce dışlanması tehlikesinden söz edilir olmuştur. Bu da insanın kendi eliyle ortamdan yalıtılması ve pratik olarak İŞSİZLİK anlamına gelmektedir.

    Luddite

    Ludizm akımının öncüsü NED LUDD

    Bugün yeniden kendisini gösteren bu durum aynı filmin bir kez daha gösterime girmesine de benzetilebilir. Bundan yaklaşık 200 yıl önce Sanayi Devrimi’nin güç kazandığı zaman aralığında makineleşme sonucu insan emeğinin üretim ortamındaki yerini öncekine göre yitirmesi olgusu yaşanmıştı. İşlerini yitiren çok sayıda emekçi bu durumdan sorumlu tuttukları makineleri kırarak, tarihin çarkını geriye doğru çevirmeye kalkışmıştı. 1811’de Sanayi Devrimi’nin beşiği İngiltere’de kendisini gösteren bu ilginç akım bu eylemi ilk olarak yaşama geçiren çırağın adından esinle LUDİZM olarak nitelenmişti.

    LUDDISM
    Bilişim, günümüzde güç kazanırken bir başka durum daha söz konusu olmaktadır. Yaygınlaşan otomasyona ek olarak “YAPAZ ZEK” da gündemdeki yerini her geçen gün artırmakta ve sağlamlaştırmaktadır. Bugüne dek insanın programladığı ve dolayısı ile yönettiği makinelerin bundan böyle evrilerek öğrenen/öğretilen ve tıpkı insan gibi davranabilen varlıklar konuma gelmeleri beklenmektedir.
    Bugün için çok yakın görünmese de çok da uzak olmayan gelecekte yapay zekâlı makinelerin bir şekilde onları yaratan insanlarla rekabete girmesi ve belki de bir ölçüde onları egemenlik altına alması en azından bir olasılıktır.
    Bugüne dek robotları konu alan ütopyalar çokça söz konusu olmuşken yapay zekâ ve olası etkileri sonrasında bir de distopyalarla ilgili beklentileri içeren öngörülerden de söz edilmektedir.

    Geleceğe yönelik projeksiyonlara bakılırsa bilişimin ve elbette yapay zekâlı robotların günümüzde insanoğlunun yaptığı hemen her mesleği yapmada yetenekli olacağı yaygın kanıdır. Örneğin, günümüzde deneme seferlerine başlanan sürücüsüz taşıt uygulamalarının sürücülük mesleğini tarihsel bir olguya dönüştüreceğine kesin gözüyle bakılmaktadır. Senaryoya göre evlatlarımız değil ama torunlarımız taşıt sürücülüğü gibi bir işi öğrenme gereksinimi duymayacaklardır.
    Bilişim ve yapay zekâ kaynaklı işsizlik 200 yıl öncekinden farklı olarak günümüzde mavi yakalılara ek olarak beyaz yakalıları da etkileyebilecektir.
    Hekimlik gibi insani ilişkinin ön planda olduğu, bir şekilde her koşulda ayakta kalması beklenen bir meslek de bu gelişme ve dönüşümden etkilenecek gibi görünmektedir. Yapay zekâyla donatılmış robotların hekimliğin radyoloji dalındaki becerilerini ve tanı yerindeliklerini istatistiksel verilerle süsleyen kimileri “radyoloji uzmanı yetiştirilmesi durdurulmalı” sözlerini yüksek sesle dillendirir olmuştur.
    Cerrah robotlar her ne kadar insan yönetimi ve güdümü altında kullanılsalar da şimdiden her geçen gün güç ve konum kazanmaktadırlar.
    İnsan yaratısı robotların insana karşın insana egemen olması olasılığı bugünlerde konuşulur olan bir konudur. Robotların insanların işini elinden alması bir yana insan egemenliğine son vermesi olasılığı ortamında 200 yıl sonra LUDİZM bir kez daha gündemde kendisine yer bulmuştur. Bundan 200 yıl önce dokuma tezgâhları ludistlerin baş hedefi olurken günümüzde bilgisayarlar ve elbette yapay zekâlı robotlar çağcıl ludizmin önde gelen hedefleri olmaktadır. Bir farkla ki; günümüz ludistleri araç, gereç olarak kazma, kürek ve kaba güç değil mücadele ettikleri aygıtlara karşı yazılım silahını kullanmaktadırlar.

    NEOLUDİZM

    İki yüz yıl önce baş gösteren ludist ayaklanma 1811-1816 yılları arasındaki 5 yıl boyunca sürmüş ve sonrasında güç ve etki yitirerek tarihteki yerini almıştır. Yeni duruma uyum sağlayan insanlık bir şekilde farklı iş alanları yaratarak İŞSİZLİK olgusunun uzun sürmesinin önüne geçmiştir. Günümüzde yaşanmakta olan bilişim devrimi sürecinde baş gösteren ludist hareketler de benzer şekilde dizginlenecek ve sönümlenecektir. Tıpkı, 200 yıl önce olduğu gibi günümüzdeki keskin geçiş olası ayaklanma ve hoşnutsuzluk nedeni olabilecekse de sürekliliği söz konusu olamayabilecektir.
    Yanıtı ilgiyle beklenen soru!

    Bilişim çağında öteden beri bilimkurguya konu olan, bir şekilde insanların hayal gücünü zorlamasına fırsat veren bir ütopyayla mı yoksa insanı bunaltan, sarsan, bunaltan bir distopyayla mı karşılaşacağız?

    (*) NEOLUDİZM : Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarında İngiltere’de baş gösteren makine kırıcılıktan esinle günümüzde bilişime yönelik tepkisellik.

    Not : Bu yazı Dağarcık Türkiye’nin Temmuz 2018 sayısında yayımlanmıştır
    http://www.dagarcikturkiye.com/neoldizm-kapimizda-mi-yd-2436.html

  • Nicholas Maduro eleştiri oklarının hedefindeki kişi. Suçu büyük! Tayyip Erdoğan’ı sevmesi!

    Oysa, Maduro Venezuela’da Hugo Chavez’in yerini fazlasıyla dolduran bir ulusalcı sosyalist önder değil mi?

    Durum böyleyse Maduro-Erdoğan uyuşması nasıl yorumlanmalı? Yoksa, İdris Küçükömer’in Türkiye için yaptığı sağ sol sol da sağ oldu yorumu gerçek mi oldu? Elbette şaka yapıyorum!

    YbXy1ALDz0uSNVPyWdKpfg

    Maduro Tayyip Erdoğan’a yaklaşıyorsa, ona yakınlık duyuyorsa ilk akla gelen şey ona kızmak olabilir. Bunu yapmak işin kolayı.
    Zor olana yönelip biraz çözümleme yapalım!
    Olağan koşullar altında Maduro başta olmak üzere Latin Amerika’nın ulusalcı-solcu önderlerine yakınlık duyması gereken Türk partileri/siyasetçileri kimler olmalıydı?
    Maduro’yla, Cahvez’le, Correa’yla, Morales’le ilişki kurması ve onlara el uzatması gerekenler emperyalizmin konu mankeni olmayı tercih ettiler. Sosyalist Enternasyonel masallarının peşine düştüler. Oradaki bir başkan yardımcılığı koltuğu ayartılmalarına yetip de arttı. Sosyalist Enternasyonal üyesi CHP’nin ayılması için bu sözde sosyalist oluşumun PKK/PYD aşkını ilân etmesi gerekti.
    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/chpli-umut-oran-sosyalist-enternasyonal-baskan-yardimciligindan-istifa-etti-40723219
    Durum böyle olunca emperyalizmle dansı tercih eden solumuz doğal olarak Maduro’ya ve eşdeğerlerine sırt çevirmiş oldu. Her ne kadar geçtiğimiz yıllarda Uruguaylı Mujika’ya ilgi göstermiş olsalar da bu ilgileri diri, sürekli ve ilkeli olmadı.
    Yaşamda her türlü boşluğun bir şekilde doldurulması ilkesine uygun şekilde bu boşluk da şaşırtıcı ve kimilerimizi kızdıracak şekilde dolduruldu.
    Maduro’nun Tayyip Erdoğan’a ilgisi ve sevgisi de bu açıdan okunmalı, değerlendirilmeli.
    Maduro’ya kızılmamalı!
    İlle de birilerine kızılacaksa adres belli…
    Ama, ona kızınca da üzerinize yapıştırılacak yafta belli…
    Türkiye’de siyaset zemini her geçen gün kayganlaşıyor.
    Benden değilsen ondansın!
    Düşmanımla dostsan bana düşmansın!
    Akıldan ve bilimden yoksun siyaset anlayışı işimizi her geçen gün zorlaştırıyor…

  • Bu Dünya Kupası’nda ilk kez yüzüm güldü, keyfim yerine geldi desem yeridir. Emperyal ülkelere karşı komşuları, mazlûmları tutmak vazgeçemediğim tercihim. Dün akşam da taraflardan biri İngiltere olunca hiç düşünmeden Hırvat yandaşı oluverdim. İlk yarı hiç de iyi geçmemişti oysa. Kibirli ve kendini beğenmiş İngilizler neredeyse işi Hırvatlarla alay etmeye götüreceklerdi de devre arası imdada yetişti.

    İkinci yarıda bambaşka bir Hırvatistan izledik. Deyim yerindeyse İngilizleri sahadan sildiler. İşin uzatmaya kalması bile şanssızlıktı Hırvatlar için. Uzatmada da olsa Hırvatların işi bitirmesi iyi oldu. Onların sevincini, Cüneyt Çakır gururuyla birlikte izlemek keyif verdi. Hırvatların sevinç çığlıkları geceye damga vurdu. Bir de minik Hırvatların sevimli görüntüleri…

    2018-07-11t205516z_1216047864_rc1a66f5d5a0_rtrmadp_3_soccer-worldcup-cro-eng-1

    2018-07-11t210507z_1580793120_rc13889de5e0_rtrmadp_3_soccer-worldcup-cro-eng

    Dün akşamki maçın tarihi ilginç bir rastlantıyla bundan 23 yıl önce yaşanmış bir katliamınkine denk düştü. O geceye ölüm çığlıkları vurmuştu damgasını!

     

    srebrenista-nedir-katliam_16_9_1531283618

    belgrad-srebrenitsa-12-07-18

    Serebrenitsa’da görüntüde Sırp katillerce ama gerçekte emperyalizmin özendirme ve gözetimi emperyal amaçlarla katledilen 8000 Boşnak’ın gecenin karanlığına karışan çığlıklarını düşünmek bile fazlasıyla ürpertici oldu. Hırvatlar dün gece sevinç çığlıkları atarken benim kulaklarımda Serebrenitsa çığlıkları yankılandı.

    hollanda-asker_8836
    Birkaç gün sonraki Dünya Kupası finalindeki diğer takım Fransa olduğuna göre gönlüm yine Hırvatlarla olacak.

    Şimdi, 23 yıl önceye dönelim. Serebrenitsa’da Boşnakların silahlarını toplayan, buna karşılık Sırpları BM ve başka emperyal silahlarla donatan gücün asıl amacı yutulamayacak kadar büyük lokma olan Yugoslavya’nın bir daha derlenip, toparlanamayacak denli parçalanmasıydı. İşin ilginç yanı Yugoslavya’yı parçalama amaçlı bu emperyal projenin yine Yugoslavlarca gerçekleştirilmesiydi. Benzetmede hata olmazsa “çayın kuşu, çayın taşıyla vurulmuştu!” Bir tarafın silahlanmasına göz yumulurken, diğer tarafın silahsızlandırılması; üstüne üstlük orada bulunması gerekip de ortadan kaybolan Hollanda askerleri çığlıklı gecenin önde gelen ama görünmez oyuncuları olmuşlardı.

    Bu olayın emperyalist planlı ve güdümlü bir tertip olduğu şimdilerde ortaya konan belgeler aracılığıyla iyiden iyiye anlaşılmıştır. Bir başka ilginç not da, o kanlı gecenin BM ve emperyalizm gözetimindeki eylemcilerinin aradan geçen zamanda birer birer ortadan kaldırılmış olmalarıdır. Çok iyi bilindiği gibi emperyalizm planlar, kurgular ve uygulatır. Uygulamayı yapan maşalarını da hiç şaşmaz bir şekilde ortadan kaldırarak ilerleyen zamanda kendi sorumluluğunun ortaya çıkmasını önleme refleksi gösterir. Kişiler ortadan kalksa da belgeler varlığını sürdürdüğü için günümüzde Serebrenitsa Katliamı’nın bir emperyal proje olduğu konusunda en küçük kuşku yoktur.
    Serebrenitsa’da Yugoslavya’nın tabutuna çakılan son çivi olma rolüyle katledilen 8000 suçsuz insanın anısı önünde saygıyla eğilirken; insanlık tarihinin bu son derece karanlık sayfasının hiç ama hiç unutulmamasını diliyorum.

    11 Temmuz gecesi 1995’de ölüm çığlıklarına, 2018’de sevinç çığlıklarına sahne oldu.
    Eski Yugoslavya cumhuriyetlerini Yugoslavya’nın anısını canlı tutma çabası içinde olan birisi olarak Yugoslavya olarak algılamayı tercih ediyorum.
    Gönlüm Yugoslavya’yla; o yoksa ondan geriye kalanlarla…

    market-socialism

  • Neredeyse 10 yıl olmuş!

    Adana Demirspor İtalyan kulübü Livorno’yla omuz omuza verip iyiden, doğrudan, emekten ve elbette spordan yana ses vereli.

    O zamanki heyecan ve coşkum bugün gibi aklımda!

    Dayanamayıp katılmışım o coşkuya!

    Bir yansı sunumu hazırlamışım Ankaragücü’nü de işin içine katarak…

    Ankaragücü o tarihteki işgal girişimine varlık nedenine yaraşır bir dirençle karşı koymuş, saldırganları savuşturmuştu.

    Parasal açmazın da kolaylaştırmasıyla Adana Demirspor da teslim alındı diye okuyoruz gazetelerden. Cüzdanı şişkin birileri çöreklenmiş kulübün başına.

    Paranın sözünün en çok geçtiği alanlardan biri olan futbolda hiç kuşkusuz ses getirecektir sıcak paranın soğuk yüzü!

    Ya geçmiş, ya ruh, ya değerbilirlik?

    Ne siz sorun ne ben söyleyeyim!

    Güle güle Adana Demirspor!

    Teşekkürler yaşattığın güzellikler için!

    Yeni Adana Demirspor’a hoşgeldin demek gelmiyor içimden…

    İçimden gelen, Adana Demirspor’un da Ankaragücü’nün izinden giderek işgalcileri başından savmasını dilemektir.

    news-photo

     

    Yansı sunumu için :

    https://get.google.com/albumarchive/113712996036446725753/album/AF1QipOistseCP7Lt857RkD4JZ2VklBMAYtyEGDPnGSF

  • Çok değil birkaç gün önce İzmir’deki tramvay-otomobil çekişmesini yazı konusu etmiştim.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/07/07/otomobil-tramvaya-karsi/

    Birkaç gün önce Çorlu’daki tren kazası (cinayeti demek daha doğru olur) ile irkildik.
    Öteden beri demiryolu savunucusuyum. Bu konuda her kim geliştirici ve ilerletici olursa hiç düşünmeden yanında yer alır, destek veririm.

    Demiryolu bir kültür ve disiplinin de adıdır gerçekte. Bu kültür ve disiplinin izini bile göremezsiniz karayollarında. Ne sürücüsü ne de yardımcısı demiryolundaki kuralcılığın yanından geçemez. İnsan aynı insan, coğrafya aynı coğrafyadır oysa. Yapıverelim, ediverelim, idare et abicim bişi olmaz anlayışı son derece yaygındır karayollarında.

    Tren istasyon dışı bir yerde durup indirme-bindirme yapamaz. Karayolu taşıtı yasak olsa da bunu yapmaktan alamaz kendini. Yaya geçidinde durup yolcu bindirip, indiren dolmuşlar hemen her gün gördüğümüz yakınımızdaki kötü örneklerdir. Yolcu uğruna aralarında silahlı kavga yaşanır kimi karayolu taşımacılarının. Kötünün iyiyi kovması kuralına uyarak günün birkaç saatinde özel amaçlarla araç kullananlar da bu yozlaşmaya kaptırırlar kendilerini. Günümüzde karayollarında kurallara uyarak taşıt kullananlar ağır tehdit ve zorlama altındadır. Bu nedenle tacize uğrayan ve hatta şiddet görenler vardır.

    1436977440957

    Demiryolunda kurallar öylesine yerleşik ve dokunulmazdır ki; kimse aklına bile getiremez o kuralları çiğnemeyi.

    Emirin demiri kesmesi gibi son 15 yılda bu kuralların da hiçe sayıldığına tanıklık eder olduk. Altyapıyı önemsiz sayan ve emir verdim hızlı gideceksiniz diyen anlayış önce Bilecik’te 40’ı aşkın insanı yaşamdan ayırdı.

    Çorlu’da yaşanan kaza görünümlü cinayetin de benzer anlayışın ürünü olduğu anlaşılıyor. Karayolu yapar gibi döşenen raylar bu önemli hatayı hoşgörmüyor. Devrilen tren 20’yi aşkın vatandaşa mezar oldu.

    Bu kazada yönetsel hatanın önemli olduğunu düşündüren gelişme nedir diye düşündüm. Makinistler ifadeye çağırıldığına göre demiryolunu yapanların, yapanları denetlemesi gerekenlerin ve elbette rayların altı boşalana dek bunu görmezden gelenlerin korumaya alındığını söylemek mümkündür.

    Demiryolu aklın yoludur. Bu yaşananda hiçbir sorumluluğu yoktur. Aklın yolunun akılsızların elinde nasıl bir cinayet aracına dönüştüğünü görmüş olduk 24 vatandaşımızı yitirerek. Bir kez daha öngörerek değil yaşayarak öğrenmiş olduk. Elbette, büyük bedeller karşılığında.

    Demiryoluna ve çilekeş demiryolculara haksızlık etmekten kaçınarak aklın yolunun başına çöreklenen akılsızlığa son verilmesi dileğiyle…

     

  •  

    Tramvaylı yaşam Konak’ta da başlayalı birkaç ay oldu. Tramvayın yavaşlığından tutun da akla, hayale gelmedik sözüm ona olumsuzlukları üzerinden acımasız eleştiriler üretenlerin sesi yavaş yavaş kesilmeye başladı. Tramvayın yavaş gittiği doğru. Ama, her nasılsa hedefine herkesten önce ulaştığı da bir gerçek. Boş yolda kuralları hiçe sayıp aslan kesilen otomobiller tıkanık trafikte tramvaya yeniliveriyorlar.

    Tramvayın yaşamımıza girmesi demiryolu ve otomobil kültürleri arasındaki derin uçurumu yakından görmemiz fırsatı yarattı. Otomobillerin (buna kamyonları, otobüsleri, motosikletleri, ticari araçları ve akla gelebilecek diğer lastik tekerlekli taşıtları da ekleyiniz) kuralları hiçe sayıp, kendileri dışındaki sürücülere ve yayalara saygısızlığı adet haline getirdiği sınır ve kural tanımaz lümpen kültürüne bir bakın!

    Bir de tramvay sürücülerinin demiryolunda insan görmek bir yana sokak hayvanı gördüklerindeki incelik ve duyarlılıklarına bakın!

    Her iki sürücü de ülkemiz insanı! Her ikisi de bizlerle aynı dili konuşuyor ve belki de benzer dünya görüşüne sahip! Otomobil sürücülerinin pervasızlığı sınır tanımıyor. Aracının bir yerine Atatürk fotosu ya da çıkartması iliştirmiş olan da kural tanımazlıkta diğerleriyle aynı çizgiye düşebiliyor.

    Tramvayda demiryolunun asaleti, kuralcılığı öne çıkarak çağdaş değerlerle bütünleşirken; karayolunda fırsatçılık, akıldışılık ve elbette başkasına saygısızlık ilkelliğin simgeleri olarak yaşamımızdaki yerini neredeyse hiç terk etmeyecek bir kararlılıkla koruyor.

    Bu iki çelişki elinizi uzattığınızda dokunabileceğiniz uzaklıkta; başka deyişle aynı mekânda yaşanıyor.

    Uygarlık mı kazanacak ilkellik mi?

    Tramvayın ve dolayısı ile çağdaşlığın kazanması için kentlilerin ve kenti yönetenlerin katkı ve yardımı şart…

  • Yanlış anlaşılmasın! Gözyaşları Rusya’daki Dünya Kupası’yla ilgili. Bunun dışında Latin Amerika tarihinin en muzaffer dönemini yaşıyor. Siyasette kazanırken futbolda yitiriyor. Buna karşın üzülüyoruz. Derilerinin ve formalarının çok renkliliğiyle izleyenleri büyüleyen Latin Amerika’nın futboldaki gerilemesi geçtiğimiz kupada göstermişti kendisini. Brezilya’nın kendi evinde Almanya karşısındaki hezimete eşdeğer 7-1’lik yenilgisi gerilemenin gözlerimizin içine sokuluşuydu gerçekte.

    brezilya-almana
    Latin Amerika’nın gerileyişi Rusya’da da sürdü. Düne kadar ayakta kalan Uruguay ve Brezilya kupaya veda etti. Hiç kuşkusuz sporda var olmak kadar olmamak da var. Ancak, hem Uruguay hem Brezilya dünkü çeyrek final maçlarında gösterdikleri başarımla “buraya kadar” diyen bir tutum ve oyun sergilediler. Daha ötesi için ne güçleri ne de beklentileri vardı!

    Bir önceki turda İngiltere’ye birazcık kafa tutan Kolombiya bir yana bırakılırsa geçmişte hiç olmazsa direngen ve göze hoş gözüken futbollarıyla belleklerde yer eden Latin Amerika temsilcilerinin 2018’deki yokluğa eşdeğer görünümleri Latin futbolunun gerilemesine ilişkin bir başka önemli kanıt olarak boy gösterdi.

    Takım oyunu ve fiziksel güç ikilisiyle açıklanabilecek Avrupa futbol sıçraması 2018’de geçmişin yenilmez armadalarını yeşil sahalara gömmüş durumda.

    Düzenbazlığı kanıtlarla ortaya konulduktan sonra FİFA’nın başından uzaklaştırılabilen İsviçreli Sepp Blatter sonrasında FİFA’nın durumuna bakınca savrukluğun ve özensizliğin sürmekte olduğu görülüyor.

    İngiltere-Kolombiya maçına ABD’li orta hakem ve Yeni Zelandalı 4. hakem verilmiş olması; Uruguay-Fransa maçına da Arjantinli hakem atanması akılcı gerekçelerle açıklanabilecek gibi değildir.

    İlk olarak bu turnuvada kullanıma sokulan VAR (Video Yardımlı Hakemlik) beklentilerin tersine olumlu sonuçlarıyla öne çıktı denebilir. Vazgeçilen penaltı ve kart kararlarıyla, değişen başkaca kararlar VAR uygulamasının haksızlıkların ve yanlışlıkların önlenmesi doğrultusunda önemli yararlar sağladığını göstermiş oldu.

    Rusya’daki stadyumların biri birlerinden uzaklığına vurgu yapan eleştiriler gülümsetti beni. Kutu gibi ülkelerde yapılan şampiyonlar göz önüne alındığında akla gelebilecek bu eleştiriyi dile getirenlere Rusya’nın dünyanın en büyük ülkesi olduğu anımsatılmalı. Kaldı ki, maç oynanan en doğudaki kentin Ural Dağları izdüşümündeki Ekaterinburg olduğu bildirilmeli. Ne Vladivostok ne de Sibirya’daki Omsk’ta maç oynanmadığına göre eleştiriler yersiz ve gereksizdir. Dünya Kupası bu şampiyonada Avrasya’yla tanışmıştır. Az şey değildir.

    moskova,-rusya-harita
    Bu satırların yazıldığı sırada Fransa, Belçika ve İngiltere’nin yarı finalist olduğu kesinleşmişti. Rusya-Hırvatistan maçının sonucu Avrasya seçeneğinin diri kalması bakımından önem taşısa da Latin Amerika’nın gözyaşları içinde olduğu gerçeği değişmeyecek.

    latin

    Latin Amerika’ya ilgi ve sevgi duyan birisi olarak kuşkusuz üzüntülüyüm. Ama, yeşil sahalara yansıyan gerçeğin de farkındayım. Latinler bu acı gerçeğin farkına vardıysa kolları sıvamış olmalılar. 2022’de değil ama 2026’da bu farkındalığın meyvelerini toplayabilirler.
    Rusya’nın hem devlet hem de toplum olarak evsahipliği ve düzenleme başarısı gözardı edilmemeli. Bravo komşuya…

    images