• 1869 Berlin Tegel doğumlu Humboldt soyadının önündeki “von” ekinden de anlaşılacağı gibi aristokrat ve varlıklı bir ailenin oğludur. Kardeşi Wilhelm bugün “Hariciyeci” olarak tanımlanabilecek bir kamu görevlisi olarak Prusya’ya hizmet vermiştir. Ancak, Humboldt adının küresel üne kavuşmasında Aleksander’ın birkaç adım önde olduğunu eklemeliyiz.

    alexander-von-humboldt-1

    Aleksander von Humboldt (1769-1859)

    Aleksander von Humboldt için birçok tanımlama yapılabilir. Gezgin, bilimci, yazar ya da çevreci nitelemelerinin tümü yakışır ona. Ancak, “BİLİMSEL GEZGİN” onu tanımlamada en uygun ve ayırt edici olanıdır. Yaşamı gezmek ve bu gezilerde edindiği bilgi, deneyim ve örnekleri bilimsel ortama katkıda bulunacak şekilde derlemekle geçtiği için “gezgin” nitelemesi mutlaka bulunmalıdır adının önünde.
    Darwin’le eşzamanlı yaşamış olsa da ömrü Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı başyapıtını okumaya yetmemiştir. Buna karşılık ortaya koyduğu pek çok ilke ve saptamayla Darwin’den önceki Darwinci olarak anılmayı hak etmiştir.
    Bilindiği gibi bilimsel devrimler zincirinin son ve çok önemli halkasının sahibi olan Charles Darwin tüm canlıların ortak atadan türediğini Evrim Kuramı’yla ortaya koyarak insanı tahtından etmiştir.
    Humboldt, Darwin’in başyapıtı ortaya konmazdan çok önce doğayı oluşturan tüm unsurların biri biriyle etkileşim içinde olduğunu öne süren saptamasını yapmıştır. Ona göre doğada biri diğerinden ayrıcalıklı bir unsur yoktur. İnsanın kendisine ayrıcalıklı bir rol yüklemesi doğanın zararına bir durumdur. İnsanın salt kendi türü yararına atacağı her adımın doğayı geri dönüşü güç ya da olanaksız zararlara uğrattığı görüşündedir. Ona göre yeri geldiğinde tek hücreli bir canlı bile doğaya önemli katkıda bulunabilmektedir.
    Aleksander von Humboldt gezginliğini bu eyleminden elde ettiği verileri olağanüstü biçimde analiz etmesi ve hemen hiçbir gezginin yapmadığı ölçüde bilimsel sonuçlara eriştirmesiyle süslemiştir. Hatta, Darwin’in onun izinden giderek Beagle gemisiyle dünya turu yapma düşüncesine esin kaynağı olduğu bile söylenir.
    Darwin’in “Evrim Kuramı”nı dünyaya duyurduğu Türlerin Kökeni yapıtını okumamış olsa da Humboldt Darwin’le tanışmıştır. Darwin bu tanışmanın kendisini onurlandırdığını söylemekten alamamıştır kendisini.
    Humboldt’un başka pek çok ünlü kişilikle tanışıklığı bulunmakla birlikte ABD’nin kurucu başkanlarından Thomas Jefferson ve Latin Amerika’nın Libertador’u Simon Bolivar’la olan tanışıklığı anılmaya değerdir.
    Thomas Jefferson’a saygısı ve sevgisi sınırsız olmakla birlikte ABD’de köleliği sonlandırmadaki başarısızlığını görmezden gelmemiştir.
    Simon Bolivar konusunda da yanıldığını saklamayacaktır Humboldt! Bolivar’ın kendisini de şaşırtan bir başarı elde ettiğine tanık olduğunu ifade edecektir ilerleyen yıllarda.
    Humboldt’un bence çok önemli ve göz ardı edilmemesi gereken bir başka özelliği diğer emperyal aydınlarından farklı tutum almış olmasıdır.
    Bilim, sanat ve edebiyat alanındaki eşsiz özellikleriyle adları akla gelebilecek sayısız Batılı aydın karşısında ona ayrıcalıklı konum sağlayan yaklaşım ve duruşunu yaşamı boyunca bozmamıştır Humboldt.

    Berlin Humboldt Üniversitesi

    Köleliğe karşı dik ve kararlı duruşunun yanı sıra emperyal ülkelerin kendi gönençleri için attıkları adımların çevre felaketine yol açmakta olduğunu yüksek sesle dile getirmekten geri durmamıştır.
    Kendi ülkelerinin gelişmişliğine dayanarak kendileri dışındaki toplumları az gelişmişlik ve aşağı olmakla yaftalamaktan geri durmayan sayısız emperyal aydını ile karşılaştırıldığında Humboldt’un farkı çok daha iyi anlaşılmaktadır.
    Bu yazıya konu olan saptamalara esin kaynağı olan okuma önerisiyle sonlandıralım sözlerimizi.
    Humboldt kendisi için kolay olan yolu seçmeyerek emperyal aydın rolünü üstlenmekten kaçınmıştır. İyi bir bilim insanı olmasının yanında bu özelliğiyle de yüceltilmeye hakkı vardır.

    0001708813001-1

    Doğanın Keşfi, Aleksander von Humboldt’un Yeni Dünyası, Andrea Wulf, Ayrıntı Yayınları, 2017

  • 0000000639140-1

     

    Gelenekler, görenekler ve benzeri toplumsal alışkanlıklar kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Gelenekleri ve görenekleri toptancı bir yaklaşımla olumlamak ve ne pahasına olursa olsun yaşatmaya çalışmak biz insanların sıkça düştüğü hatalardan birisi olabiliyor.
    Kurban Bayramı!
    Hayvan dostlarımızın kara günü desek de olur…
    Pek çok hayvan kibir ve üstünlük duygusunu aşamamış insanların gazabına uğrayacak.
    Hayvanlara eziyetin, işkencenin ve her türden kötü davranışın bini bir para olacak önümüzdeki birkaç gün boyunca!
    Gölleri, ırmakları ve hatta denizleri kana boyamalar bugünlerin değişmez haber değeri taşıyan gelişmeleri olacak. Bu utanç kareleri gökdelenler arasında dana kovalayan insan müsveddelerince tamamlanacak.
    Kurban kesmenin dinsel bir gereklilik olmadığını aydın ilahiyatçılarımız sayesinde öğrendiğimize göre gelenek ve görenekten öteye geçmeyecek bu eylemleri eleştirmekten ve değişmesi ya da en azından olumlu niteliğe kavuşturulması doğrultusunda çaba göstermekten kaçınılmamalı.
    Çok açık ve yalındır!
    Bir gelenek ve görenek insanlık tarihinin derinliklerinden bugüne varlığını koruyabilir. Bu sağkalımın olumluluk doğurmak gibi bir güvence sağlaması ne yazık ki söz konusu değildir.
    Örneğin, uygulama kurban kesmek gibi bu çağda mutlaka düzenlenmesi ve günün koşullarına uyarlanması gereken türdense bu gelenek ve göreneğin olumsuzluğa eşdeğer bir durumu simgelediği rahatlıkla söylenebilir. Kurban kesme ritüelinin sanallaştırılmasında yarar olduğu kesindir. Kurban kanı akıtmak yerine kurbanlığa eşdeğer bir parasal niceliğin vakıf, dernek ya da hayır kurumu aracılığıyla çok daha verimli değerlendirilmesi olasıdır.
    Özetlemek gerekirse olumsuz ve çağa uymayan unsurlar içeren gelenek ve görenekler bir insan topluluğunca kendince haklı gerekçelerle de olsa yaşatılıyorsa eğer onu yaşatan topluma “HASTA TOPLUM” unvanı kazandırması kaçınılmazdır.
    Acı gerçek budur…
    Doğayla çelişen bir geleneğin gözden geçirilmesi ve çağdaş niteliklere kavuşturulması geleneğin aşınması değil tersine değer kazanması sonucunu doğuracaktır.
    Bu yapıldığında kazanılacak unvan “SAĞLIKLI TOPLUM” olacaktır.
    Seçim bizim elimizdedir.
    Gündelik yaşamın din eliyle yönlendirilmesi ve şekillendirilmesinin önündeki engel demek olan koruyamadığımız LAİKLİK’in önemi bu örnekle bir kez daha ortaya çıkmış olmaktadır…

    Ceyhun BALCI, 31.08.2017

  • Çeşme’ye yolu düşenler bilir! Çeşme Kalesi’nin hemen önünde boy gösteren heykelle Cezayirli Gazi Hasan Paşa ve Afrika’dan küçükken getirip büyüttüğü aslanı betimlenir. Aslanla insanı yan yana getiren heykel ilgi odağıdır. Önünden geçip de bakmayan, bakıp da birkaç kare fotoğraflamayan yok gibidir.

    2016101412165419_bd52bcc0881aa0823b013094659a6ec2
    Cezayirli Gazi Hasan Paşa Osmanlı döneminin donanma komutanlarından. 1770’deki Osmanlı-Rus Çeşme Deniz Savaşı sırasında Osmanlı donanmasına komuta eden kişi. Kuşkusuz kendisi ve leventleri kahramanca çarpıştıktan sonra yenik düşmüşlerdir. Yenilgi onların beceriksizliğinden çok Osmanlı’nın çağın gerisinde kalmasından kaynaklanmıştır.
    Bu yenilgiye karşın başarılı bulunan Cezayirli Gazi Hasan Paşa İstanbul’a çağırılmış ve vezirliğe atandığı bildirilmiştir. Çeşme’den İstanbul’a giderken mola verdiği Ayvalık’ta şanına yakışır şekilde ağırlanınca cömertliği tutmuş ve “dile benden ne dilersen!” sözleri dökülüvermiştir ağzından. Fırsatı kaçırmayan Ayvalık Metropoliti, Paşa’dan vereceği buyrukla bundan böyle Rumlar dışında kalan Osmanlıların Ayvalık’a girişinin izine bağlamasını ister. Paşa isteği yerine getirir.
    Bugün 30 Ağustos!
    Yeryüzündeki ilk Bağımsızlık Savaşı’nın utkuya ulaştığı ve Cumhuriyet’e giden yolda ilk sağlam adımın atıldığı gün! Osmanlı uyruğu olarak yaşayanların din, dil, etnisite ve başka ayrımlardan kurtulduğu gün olarak da görülebilir 30 Ağustos. 30 Ağustos’tan sonra ülkede yaşayanlar bağımsız, başı dik, alınları ak ve yüzleri pak yurttaşlara evrilme şansı yakalarken; yurtlarının istedikleri yerine kimseden izin almadan gidebilme özgürlüğüne kavuştular.
    Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının her fırsatta yüceltmeye ve şişirmeye çalıştıkları Muhteşem Osmanlı’nın sayısız olumsuzluğundan birisini özetleyen bu küçük ve önemsiz görünen olay bile 30 Ağustoslara, Cumhuriyet’e, Devrimlere, çağdaş yaşama sahip çıkmamız için çok sağlam bir gerekçe sunmuş olmuyor mu bizlere?
    Türk unsurunun Osmanlı’da “Etrakı biidrak” (anlayışsız Türkler) olarak nitelendiği bilinir. Bir başka görüşe göre de Türklerin Osmanlı’dan bağımsızlığını kazana son millet olduğu söylenir.
    Örnek bu nitelemeleri doğrulamıyor mu?
    30 Ağustos Kutlu Olsun!

    130443

    Ceyhun Balcı, 30 Ağustos 2017

  • taipeiMilli Takım Teknik Direktörlüğü’ne getirilen Lucescu’nun çığlığı : “Milli Takım’a oyuncu seçmek için maçlara gidiyorum. Türk futbolcuyu ara ki bulasın!”
    Geçenlerde bir gazeteye haber olmuştu. Maça 9 yabancı, 2 yerli futbolcuyla çıkan takımlarımız var. Takımların bütçesi sıkıştıkça Türk futbolcu sayısı artıyor. Neredeyse ekonomik darlığa düşmelerini dilemek geliyor insanın içinden. Yerli takım söz konusu olunca Altınordu’yu anmadan geçmek haksızlık olur. Yüzde yüz yerli takım kurmanın olası olduğunu gösterdikleri için teşekkür etmeliyiz onlara. “İYİ VATANDAŞ, İYİ BİREY, İYİ FUTBOLCU!” şiarı son derece önemli.
    Sporumuzun hallerinden elbette yönetenler sorumlu. Onları da önce utanmaya sonra bu durumu düzeltmeye çağırmak gerekiyor.
    Medyanın sorumluluğu da az değil elbette.
    Gece, gündüz futbol geyiğiyle zaman öldüren zaten kavga dövüşle bezeli gündelik yaşamımıza akıldışı yandaşlık dayatmasıyla yeni gerilimler taşımaktan başka işe yaramayan bu programların sporumuza beş paralık katkısı yok ne yazık ki!
    Türkiye’de Türk futbolcu sıkıntısı yaşanırken Almanya’nın Türk futbolcu yetiştiren bir tarla işlevi görmesi de bir başka ilginç nottur.
    Futbol dışı sporlara medya ilgisizliği de hıyanete varan boyuttadır.
    Şu günlerde Tayvan’da UNIVERSİADE (Dünya Üniversiteler Olimpiyatları) yapılıyor. Bundan 12 yıl önce bu düzenlemeye İzmir’in ev sahipliği yaptığını hatırlayalım. Türk sporcular bu oyunlarda ülkemizi temsil ediyorlar.
    Bırakalım televizyonlarımızın bu önemli spor olayından canlı yayın yapmasını. Söz edildiğini, sporcularımızın başarılarının haber edildiğini duyan var mı?
    Üşenmedim!
    UNIVERSIADE internet sitesine girdim.

    Eskrimde Enver Yıldırım’ın kazandırdığı 2.lik son derece değerli

    Üniversiteli gençlerimizin 3000 metre engelli kadınlar koşusunda altın ve bronzla çifte madalya aldığını, bir eskrimcimizin final oynayarak gümüş madalya kazanarak kürsünün ikinci basamağına çıktığını, okçularımızın ciddi başarılar elde ettiklerini gördüm. Tekvandocu gençlerimizin her renkten madalyalı ciddi başarıları var. Bir yüzücü kızımızın bronz madalya elde etmiş olduğunu sevinerek fark ettim. Özellikle, yüzme gibi öteden beri başarıya hasret kaldığımız daldaki bu madalyanın çok değerli olduğunu düşündüm.
     Saçma sapan, akıldan ve gerçeklikten yoksun futbol geyiklerine tomarla para yatıran medyamızın olimpiyata eşdeğer bu spor olayını görmezden gelmesi medyaya zaten azalmış olan saygımın daha da aşınması sonucunu doğurdu.
     Yazıktır, ayıptır, günahtır…
  • MUZafferizgü

    Edebiyatımız, çocuklarımız, gençlerimiz, bizler ve elbette ülkemiz bir ulu çınarını yitirdi.
    Birkaç hafta önce rahatsızlığı nedeniyle hastanedeydi. Hemen her alandaki direngen kişiliğiyle tanınan Muzaffer İZGÜ hastalığından esirgedi direncini. Belki de iyi yaptı! Ağrısız, acısız, zahmetsiz göçtü bu dünyadan!

    Muzaffer İZGÜ’yle ilk karşılaşmam 60’ların sonlarında oldu. Henüz okur-yazar bile değilken rahmetli babamın Akbaba dergisinde yayımlanan öykülerini yüksek sesle okumasıyla başladı tanışıklığımız. Bir sayfaya sığdırdığı öykülerinde Türkçe’yi olağanüstü ustalıkla kullandığını şimdilerde daha iyi fark edebiliyorum. İşittiğim ya da gördüğüm pek az şey beni bu denli güldürebilmiştir. Çocukluk yıllarının gülmeceyi öne aldığını göz önüne aldığımızda düşündürücü yanlarını elbette anımsamıyorum o güzel öykülerin.

    Hiç durmadan üreten ama bir o kadar da alçakgönüllü, kibirden yoksun tutumuyla edebiyatımızın verimli toprağı olmayı sürdürdü yaşamı boyunca Muzaffer İZGÜ!
    İkinci tanışmamız ilkinden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonraya denk düşer. Asistanlık yıllarımdı. Seksenlerin sonlarında bir gün Muzaffer İZGÜ’yle yüz yüze, tokalaşarak tanıştık. Elinde emekli karnesiyle polikliniğe adım attığında toparlanıp da ilgi göstermem bile mahcup etmişti onu fark edebildiğim kadarı ile. O yıllardaki aklımla şaşırmıştım. Onun gibi ünlü ve tanınmış bir yazar nasıl olur da sıradan insanlar gibi doktora giderdi!

    Sıradan insanlar gibi yaşadığını ve hatta o sıradan insanların yaşadığı semtte oturduğunu çok sonraları öğrenecektim.

    Muzaffer İZGÜ çok iyi bir yazar ve usta bir edebiyatçı olduğu kadar aydın tanımına gerçekten uyan bir kişilikti. Aydın olmanın gereksiz konuşmaları, çıkışları hiç gerektirmediğini sakin, sessiz ve alçakgönüllü davranarak da aydın tanımına uygun olunabileceğini yaşamı boyunca sergileyerek herkese örnek oldu!
    Sessiz ama dik duruşlu bir Cumhuriyetçi ve Atatürkçü olarak yaşadı bu dünyada!

    Vedası da yaşamı boyunca sergilediği tutuma uygun oldu!

    Güle güle büyük usta!
    Başımız sağ olsun! En çok da çocukların başı sağ olsun!
    Bu dünyada bıraktığın iz silinmeyecek!
    Güldürürken düşündüren güçlü kaleminle ve elbette Cumhuriyet’e, Atatürk’e ve aydınlanmaya kol, kanat gerişinle anımsanacaksın…

    Ceyhun BALCI, 27.08.2017

  • CHP önderi Kemal Kılıçdaroğlu’nun basına yansıyan atletli fotoğrafı gündem sıkıntısı çekmeyen ülkemizde yepyeni bir tartışmaya yol açtı! CB RTE KK’yi eleştirmek uğruna “Atatürk böyle fotoğraf vermezdi!” demekten alamadı kendisini. Hemen belirtmekte ve altını çizmekte yarar var! RTE Türkiye’de her hangi bir kişiye Atatürk üzerinden eleştiri getirecek son kişilerden birisidir.
    Doğrusunu isterseniz ben olsam KK gibi atletli bir fotoğraf vermezdim basına ve dolayısı ile de kamuoyuna!
    Böylesi bir hataya düşmede halkla iç içe olma yanılsamasının önemli etkisi olsa gerektir. Yalnızca KK değil pek çok siyasi kişilik Türkiye’de halkla iç içe olmayı popülizmle ve halkın düzeyine inmekle eşdeğer tutmuştur. Oysa, halkla iç içe olmak, ona şirin gözükmek onun seviyesine inmekten çok onu kendi düzeyine çıkartmayı da gerektirir. Örneğin, Atatürk halkla doğrudan söyleşebilmiş, kendisini o halktan koruma gereği duymayarak halkın içinde yer alabilmiştir. Bugünün siyasi kişiliklerine baktığımızda sokağa çıkmaları birkaç bin kişilik etten duvar gerektirmekte, yollar taşıt trafiğine kapatılmakta, yerde, gökte ve yerine göre denizde kuş uçurtulmamaktadır.
    Yaşamına 4000 bine yakın kitabı okumayı sığdıran Atatürk’ü halkla söyleşirken görebilirdiniz ama halkla iç içe olmak uğruna avamlaştığına tanık olan çıkmamıştır.
    Mayolu fotoğrafı belleklerde en çok yer edenlerdendir. Köylülerle söyleşisi de unutulmazlar arasındadır.

    Atatürk’ü KK’yi eleştirmek için diline dolayanlara ne söyleseniz az gelebilir. Ama, arşive girip kolayca erişeceğiniz bir fotoğraf çok şey anlatmaya yetip de artacaktır.
    Yaşamı boyunca hiç kimsenin dizinin dibine oturup, biat fotoğrafı vermemiş olan Atatürk,
    “Nush ile uslanmayanın hakkı tekdir,
    Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!”

    sözünü rehber edinebildiği için yurdunu alçak düşmandan temizleyebilmiş, ülkesinin dağındaki çobanının da kentindeki insanının da gönlünde taht kurabilmiştir.
    Atatürk’ün adını ağzına alacakların olağanüstü özenli olmasında sayısız yarar var!

    atam-sb7

    Böyle fotoğraf verebilenlerin başkalarının fotoğrafını eleştirme hakkı olabilir!

  • evrim-teorisi-hakkinda-ulkeler-ne-dusunuyor_780x566-1

    Bir kez daha yinelemekte sakınca yok! İçinde bulunduğumuz çağda evrim kuramını tartışılır bir olguymuş gibi yansıtmak ya da daha kötüsü yok saymak, öğrenilmesini engellemek ortaçağ kafasıyla açıklanabilir. Bu kafaya sahip birileriyle her hangi bir ortak paydada buluşma olasılığı yok gibidir.
    Bilimsel devrimi oluşturan çağ değiştirici yenilikler içinde Evrim Kuramı insan türünün ayrıcalıklı konumuna son vermiştir. Doğal olarak, bu durum dinci çevrelerin doğrudan tepkisini çekmiştir.
    Evrim dediğimiz olgu olanca hızıyla sürmektedir. Mikroorganizmaları kapsayan evrim sürecine insan yaşamı gibi kısa zaman aralığında tanıklık edilebilmektedir. Bakterilerin antibiyotiklere karşı geliştirdiği direnç evrimsel bir davranıştan başka bir şey değildir. Mikroorganizmalar dışında kalan göreceli olarak gelişmiş canlılardaki evrimi gözlemlemek için insan ömrü yeterli bir zaman aralığı değildir. Bu noktada buluntular yetişmektedir yardımımıza. Birkaç bin yıl sonra türümüzün şimdiki egemenlik düzeyini sürdüreceğinin hiç bir güvencesi yoktur. İnsanı tüm canlıların üzerinde bir yerlere koyarak ona ayrıcalık tanıyan bağnazlığın bu gerçeği kabullenmesi ya da bilimsel düzeyde bunu tartışması elbette söz konusu olamaz.
    Dinci gericiliğin elindeki biricik aygıt tıpkı ortaçağda olduğu gibi kaba güçtür.
    Okullarımızda Evrim Kuramı’nı yasaklama dürtüsünün ardında kaba gücü aramak gerekir. Bugünlerde oy çokluğu bu kaba gücün ardındaki kutsal ve tartışılmaz kuvvet olarak boy göstermektedir. Hiç kuşku duyulmasın ki; gerekirse başka kaba güç yöntemleri de devreye sokulacaktır. Çünkü, içinde bulunduğumuz çağda yüzyıllarca geriye gitmek zor kullanmayı gerektirir.
    Kendi deneyimimi aktarmam gerekirse Evrim Kuramı’yla tıp fakültesinden sonraki yıllarda adam akıllı tanıştım diyebilirim. Kuşkusuz duymuşluğum vardı evrimi. Ama, kavramam için yılların geçmesi gerekti.
    Okumalarım kavramamı, kavramam da bilincimi ilerletti!

    Kapak
    Tüm canlıların ortak atadan türemiş olması Evrim Kuramı’nın özeti olarak algılanabilir!
    Özellikle maymunla olan yakın akrabalığımız bağnaz sayılmayabilecek pek çok kişiyi bile rahatsız edebilmektedir. Arada kalmış pek çok kişinin de etkilenmesi için evrimden yana tutum alanların “maymundan türedik” anlamına gelecek şeyler söylediği öne sürülerek insanların evrim kuramından soğutulması güncel yöntemlerden birisi olarak sıkça karşımıza çıkmaktadır. Buna karşılık insanlara daha sevimli gelebilecek uzak akrabalarımızın adı anılabilir. Maymunun tek özelliği en yakın akrabamız olması ve en yakın atalarımızın ortak olmasıdır.
    Balıkla da, kediyle de ve hatta kakalakla da ortak ataya sahibiz desek yanlış olmaz.
    Sokaktaki kedi, köpek ya da ağıldaki inek, koyun ya da keçiyi sevmeyenimiz yok gibidir.

    Tüm canlıların ortak atadan türemiş olduğunu düşününce kakalak ya da çiyana ya da bir başka sevimsiz sayılan uzak akrabamıza haksızlık etmemeliyiz.


    Yine kişisel görüşüm ve tutumumdur!
    Evrim konusunda derinleştikçe ve bilinçlendikçe kentlerimizde eksik olmayan kakalakı sevmeye başlamasam da yaşamına saygı duyar oldum. Ne de olsa milyonlarca yıl önceye dayanan bir akrabalığımız var bu küçük ve sevimli sayılmayacak canlıyla.
    Yaşama ve her türlü canlılığa sevginin ve en azından asgari saygının da besleyicisidir Evrim Kuramı!
    Bağnazlık yaşamın geçmişini birkaç bin yıllık zaman aralığına hapsederken; Evrim Kuramı milyar yıl geçmişe uzanan yolculuklara çıkmamıza olanak verir. Bu yolculukta rastladığınız canlılara asgari saygı isteseniz de istemeseniz de gündelik yaşamınızın sıradanlaşan davranışına dönüşür. Görünüşte insana benzemeyen, insandan oldukça farklı olan pek çok canlının hiç umulmadık bir andaki bir değişiklik sonrası sağ kalabileceğini, bugün insanlığıyla kibirlenip, böbürlenmenin sınırlarını zorlamakta sakınca görmeyen her hangi birimizin bir daha var olmamacasına sonsuzluğa göçebileceğini hiç ama hiç akıldan çıkartmamakta yarar var!

  • Venezuela_bayrak_haritaVenezuela yaklaşık 20 yıldır hizadan çıkmış bir Latin Amerika ülkesi. Görmezden gelinmemesi gereken Venezuela’nın bu hizadan çıkışta tekil örnek olmaması. Benzetmekte hata olmazsa, Venezuela bir domino etkisiyle Latin Amerika’da toplu bir hizadan çıkışa öncülük etti. Petrol ve dolayısı ile enerji zengini Venezuela’nın bu beklenmedik çıkışı Batı emperyalizmini ve özellikle de ABD’yi kaygılandırmakta gecikmedi. Venezuela’nın karizmatik önderi Hugo Chavez sayısız saldırı ve darbe girişimiyle karşılaştı. Hemen bütün saldırılar halkın da destek verdiği Chavez’in utkusuyla sonuçlandı.
    Chavez’in sağlığında umutlarını tüketen emperyalizm Chavez’in beklenmedik ölümüyle bir kez daha umutlandı. Bu satırların yazarı olarak ben de Chavez sonrasından kaygılananlar topluluğuna katılmıştım.
    Emperyalizm Chavez’in ardılı Nicholas Madoru’yla mücadeleye utanç verici söylemler kullanmaktan çekinmeksizin başladı. Nasıl olur da bir otobüs sürücüsü devlet başkanı olabilirdi? Bu rezil propagandayı yapanların aklına geçmişte Latin Amerika coğrafyasında devlet başkanı olmuş hırsız, uğursuz, karanlık tipleri sorgulamak elbette gelmiyordu. Ne de olsa bu tipler batı emperyalizminin kayıtsız, koşulsuz destekleyicileriydi. Onları sorgulamak şöyle dursun pohpohlamaktan geri durmamışlardı zamanında.
    Bu koşullar altında Venezuela’ya abanan batı emperyalizmi son yıllarda işi sokağa dökerek silahlı kalkışmaya vardırmakta sakınca görmedi. Ucuz enerji tutkusu arka bahçenin diriltilmesini kaçınılmaz kılmaktaydı.
    Emperyalist saldırganlık ve gözü karalık karşısında dik duruşunu sürdüren Venezuela Devlet Başkanı Nicholas Maduro öncülü Chavez’in canı pahasına edindirdiği kazanımları korumaya ve Latin Amerika’nın bir daha arka bahçeye dönüştürülmesine engel olmakta kararlıydı.
    Geçtiğimiz haftalarda devrimi korumaya ant içmiş Maduro Kurucu Meclis hamlesiyle oyunu bozdu.
    Şiddet ve terörle beslenen tüm karşı çıkışlara karşın Maduro Kurucu Meclis seçimlerini yaşama geçirerek Latin Amerika’yı yeniden arka bahçeye dönüştürme girişimlerinin önünü almış oldu!
    Bu süreci basın nasıl gördü?
    Batıcı bakış açısıyla doğrucu bakış açısının farkını okuyacaksınız iki bağlantıda!
    Yorumu sizlere bırakarak…
    http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/799968/Venezuella__bir_ulkenin_cokusu.html
    https://www.aydinlik.com.tr/devrim-seytana-pabucunu-ters-giydirdi-dunya-agustos-2017

  • evrim-kongresi-bir-muslumanin-dogrunun-pesinde-olmasi-lazim-e1494665735125

    Geçtiğimiz yüzyılın başında uygarlığa giden yola 300 yıl gecikmeyle giren Türkiye’nin evrim öğretimi üzerinden yaşadığı tartışmalar şanssızlıktan öte akılsızlık ürünüdür.
    Evrim öğretiminin yapılmadığı yerde ilerleme, gelişme ve kendine yetmenin söz konusu bile olamayacağının altını çizmekte yarar var. Bugünün dünyasında ülkeler topluluğunun görünümüne bakıldığında bu kolayca anlaşılır. Evrim öğretmeyenlerin çok parası olanları da vardır. Örneğin, Suudi Arabistan denen petrol zengini ama akıl yoksulu ülkenin sergilediği görünüm ne demek istediğimizi iyi anlatır. Dünyaya katkısı emperyale petrol pompalamaktan, onların bir dediğini iki etmemekten öteye geçmeyen bu karanlık ülkenin yeryüzünde çok iyi olduğu tek dal varsa o da müşteriliktir. Çok yakında petrol denen kara sıvının hükmü sonlandığında Suudi Arabistan başta olmak üzere akıl yoksunları tarihin yazmadığı bir sefaletle başbaşa kalacaktır. Biz değilse çocuklarımız bu insanlık trajedisine tanık olacaktır.
    Bilmiyorum anlatabilir miyim? Ama, denemeye değer olduğunu düşünüyorum.
    Bugün yeryüzünde en çok bilim üretilen ülke kuşkusuz ABD’dir. Her ne kadar üretilen bilim kimi zaman insanlık yararına kullanılmıyor olsa da durum budur.
    Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğine dönelim! Bugünün bilim devi ABD’de Evrim Kuramı ve onun öğretilme(me)si kamuoyunu meşgul eden konulardan birisi olmuştur. Uzun süren tartışmalardan sonra bağnazlar amaçlarına ulaşmış ve Evrim Öğretimi suç olarak tanımlanmıştır. Dünya ölçeğinde beyinleri bir araya getirmiş olan ABD bir bakıma ortaçağa dönüş yapmıştır. (Butler Yasası olarak da bilinir)
    Çeyrek yüzyıl bu şekilde gidildikten sonra Sovyetler Birliği’nin Sputnik’i uzaya göndermesiyle birlikte ABD derin uykudan uyanmıştır. Geri kalmışlığı ivedilikle sorgulayan ABD 1930’lardaki hatasından geri dönme kararı almıştır. Bu geri dönüşten sonraki yarım yüzyılda ABD’nin bilimdeki başarısı evrim öğretiminin başarısı olarak da görülmelidir.
    Adıyla, sanıyla din devleti olan komşumuz İran’ın okullarda ciddi bir evrim öğretimi yaptığını kaç kişi bilmektedir? İran evrimi öğretmeden nükleer güç olabilir miydi?
    Ülkemizi yönetenlerin hemen her gün dinselleşme yolunda yeni bir adım atmaları benlik doyurma ya da yönetsel gücü pekiştirme amaçlı olabilir. Oysa, birilerinin yönetenlerimize ilerlemenin ve dolayısı ile yönetsel gücü sağlamlaştırmanın yolunun akıldan ve bilimden geçtiğini anlatması ve kavratması pek de iyi olurdu!
    Bilimsel devrimlerin pek çok halkasından yalnızca evrimin dincilerin tepkisini çekmesi bağnaz dinciliğin koşullanmalarını yerle bir etmiş olmasındandır. Buna karşılık bilimin diğer dalları gibi biyoloji de hiçbir zaman dinle tartışmaya girmemiştir. Onun girmediği tartışmayı dinci çevrelerin başlatması ve her fırsatta tazelemesi bir başka ilginç nottur. İnsana en fazla 5-6 bin yıllık geçmiş yakıştıran bağnaz anlayışın bilimle tartışmaya girmesi olanaksız olduğuna göre elindeki tek silah yasaklama ve korkutmadır!
    Bugün için insan yığınları evrim öğretiminin yasaklanmasına bir anlam veremeyebilir ve buna bağlı olarak da tepkisiz kalabilir Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Afganistan gibi iki cehalet odağıyla aynı lige düşmesine. Ancak, karanlığa rıza gösterme anlamına gelen bu onayın eninde sonunda bir felakete yol açacağı kuşkusuzdur. Çocuklarımız ve onların çocuklarının bu koyu karanlığı olanca şiddetiyle yaşamasını istemiyorsak karanlığı hemen şimdi yırtma görevi karşımızda tüm yakıcılığıyla durmaktadır.
    “UYGARLIK ÖYLE BİR ATEŞTİR Kİ, KAYITSIZ KALANI YAKAR, MAHVEDER!”

  • Yazın bu sıcak gününde İzmir’de bir araya gelen yüzlerce kişi kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçladılar. İzmir’in en köklü eğitim kurumlarından 129 yaşındaki İzmir Atatürk Lisesi’nin mezunlar derneğinin yaptığı çağrıya uyan çok sayıda ve hemen her kesimden insan bu anlamlı eyleme destek verdi.

    İzmir Atatürk Lisesi mezunu değildim ama oradaydım!

    Rahmetli babam ve uzun ömürlü olsun dayım bu lisenin mezunlarıydı. Buranın mezunu olmasam da onlar aracılığıyla çokça öykü dinlemişliğim vardı burayla ilgili!

    Özellikle babamın Atatürk Lisesi yıllarının II. Dünya Savaşı’na denk düştüğünü eski nüfus cüzdanına basılan “EKMEK KARNESİ VERİLMİŞTİR” damgalarından biliyorum. Belki zorlu ama bir o kadar da başların dik, alınların ak yüzlerin de pak olduğu yıllar olduğuna kuşku yok o dönemin.

    Hemen her yere musallat olan dincilik İzmir Atatürk Lisesi’ne ayrıcalık yapacak değildi! Bu yaz okul yönetimiyle dinciliği iş edinmiş kimi vakıflar arasında bir işbirliği protokolü yapılmış. Eğitim kisvesi altında çağdaş değerlere sırt çeviren, kadın-erkek ayrımını öğrencilik yıllarından başlayarak yerleştirmeyi amaçlayan ve bunlar kadar önemlisi tabana selam çakan bu uygulama adını taşıdığı büyük insana gönülden bağlı Atatürk Liseliler’e durumdan görev çıkarttırmış.

    Her ne kadar okulun öğrencilerini kapsamasa da, okulun eğitim programıyla ilintisi olmasa da bu durum seslerin yükseltilmesi gereğini doğurmuş!

    Ağırlıklı olarak mezunlardan oluşan ama onlara eklenen duyarlılardan ve meslek odaları, sendikalar ve demokratik kitle örgütlerinden destek alan topluluk huzurunda yapılan basın açıklaması ortalama yurttaşın da bu gibi önemli durumlarda görev başı yapması gereğine güzel bir örnek oldu.

    Her ne kadar yakınlarım aracılığıyla Atatürk Lisesi’ne yakınlığım olduysa da; sayamayacağım kadar çok dost ve arkadaşımın bu seçkin okulun mezunu olduğunu da eklemem gerek sözlerime!

    Atatürk Liselilere Atatürk’e ve Cumhuriyet değerlerine sahip çıktıkları için sonsuz teşekkürler, şükranlar…

    Bizlere böylesi anlamlı bir girişime destek olma fırsatı yarattıkları için de teşekkür borçluyuz değerli dostlarımıza…

    Cumhuriyet’in tapusu olan Lozan’ın adını taşıyan meydanda okullarına ve dolayısı ile Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sahip çıkan Atatürk Liseliler öncülüğünde İzmir yine yaptı yapacağını…

    Ceyhun Balcı, 9 Ağustos 2017