• İran diyecek olsam bu yazıyı okuyanların ezici çoğunluğunun zihninde mollalar, bağnazlık ve dinsel baskı canlanır. Bir ölçüde doğrudur. Ancak, “pek çok şey göründüğü gibi değildir” sözü de akıldan çıkartılmamalı derim. İran, göründüğü gibi olmayanlara iyi bir örnek olabilir.
    İran, doğu komşumuz aynı zamanda. Aynı bölgeyi ve yazgıyı paylaşıyoruz. Aynı zamanda ülkemizin en eski sınır komşusudur. 1638’deki Kasrı Şirin Antlaşması’yla belirlenmiş olan İran sınırımız 400 yıldır değişmemiştir.

    türkiye-iran
    İran’ın adındaki din cumhuriyeti nitelemesi haklı olarak bizim ülkemizde pek çok kişide Türkiye’deki gerici ve dinci etkinliklerin bu ülkeden yönlendirildiği izlenimini besledi.
    Ali Demirsoy’un yeni çıkan “Evrim” kitabında rastlamıştım. İran’da okullarda evrime ayrılan derslerin Türkiye’dekinden fazla olduğu bilgisine. İlk anda şaşırmış olsam da İran’ın özellikle nükleer güç olma yolunda attığı adımlar bu bilgiye şaşırmamamızı gerektirir.

     

    Canınızı sıkmak pahasına bir bilgi daha paylaşmakta yarar var. Türkiye son düzenlemeyle evrimi öğretmekten vazgeçerek Suudi Arabistan ve Afganistan’la aynı çizgiye düştü. Bu çağda evrim öğretiminden vazgeçen, uzak duran bir dördüncü ülke yok ne yazık ki!

    C_2r2q-XkAAlMNr
    Haftalık Herkese Bilim Teknoloji dergisi de bu konuya değinmiş son sayısında. Biliyorsunuz ülkemizde evrime ayrılan süre zaten yetersizdi. Son düzenlemelerle önceki durum da mumla aranır hale geldi.

    Dini kullanarak ve iklimi dinselleştirerek yönetsel gücünüzü katlayabilirsiniz. Uyumlu, uysal boyun eğen bir toplumsal yapı oluşturabilirsiniz. Ancak, bu yolla yapamayacağınız bir şey vardır. Çağdaş uygarlığı yakalamak! Kendi kendine yeten, başkasına el avuç açmayan bir gönenç ülkesi yaratmak!

     

    Bir ironiyle karşı karşıyayız!
    Adında İslâm Cumhuriyeti yazan İran, bilim alanında Anayasası’nda “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” yazan Türkiye’yle kıyasıya bir yarış içindedir. Türkiye, tıp alanındaki yayınlar bakımından öndedir! Ancak, fen bilimlerinin pek çok alanında İran yayın sayısı bakımından Türkiye’yi geride bırakmıştır.

    Anımsanacağı gibi İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmaları sonrasında bir nükleer güç olarak dünya sahnesine çıkması “ambargo” gibi bir olumsuzlukla tanışması sonucunu doğurdu. Bu olumsuzluk İran’a özellikle temel bilimler alanında sıçrama yapması zorunluluğunu dayattı. Deyim yerindeyse şerden hayır çıktı! Ambargoya karşın ayakta kalınacaksa rehber akıl ve bilim olacaktı! Din değil!

    Yoksulluk ve yoksunluk gibi olumsuzlukların olumluluğa fırsat vermesi örneğine bizler Kurtuluş Savaşı’nı izleyen erken Cumhuriyet yıllarından aşinayız!

    Buna karşılık olarak Türkiye nükleer alanında çalışma yapmak yerine nükleer enerji santrali kurma kararı alırken doğal olarak kendisinde bulunmayan teknolojiyi parası karşılığı edinme yoluna gitti.
    Yayın sayılarına yansıyan bu gelişmeler İran’ı bölgesel önder olma yoluna sokmuş oldu!
    İran bu yola girerken neler yaptı?
    • Devletin AR-GE’ye katkısı artırıldı
    • İran’da yeni kurulan teknoloji şirketleri dünyanın ilgi odağına dönüştürüldü
    • Beyin göçünün önüne geçildi (Türkiye’de ise özellikle ülkedeki gelişmelerden hoşnut olmayan beyaz yakalı kesimin ülke dışına yerleşme, göçme eğilimine girdiğini anımsamakta yarar var)
    • Girişimcilik toplumda yaygınlaştırıldı
    • İnternet erişimi ve iletişim araçlarının kullanımında patlama yaşandı
    • Teknolojik gelişme için rejime uygun bir anlatım yaratmanın önemi fark edildi
    Türkiye laiktir laik kalacak demeyi sürdürebiliriz belki! Ama, “Türkiye İran olmayacak!” demeden önce düşünmekte yarar olduğu kesindir!

    akıl

    Bu sözlerin sahibinin kurduğu ülkede bu yazıyı yazmış olmak tarifsiz bir acıdır…

  • Nereyi gezersek gezelim!
    Müzeleri ilgi alanımızda tutmaya çalışıyoruz. İçine girmek için zaman yoksa önünden geçmeye, bulunduğu yerde soluk alıp vermeye çalışıyoruz!
    Bergen’de mesleğimizden de kaynaklanan dürtüyle Lepra Müzesi’ni mutlaka görmek istedik. Sabahın erken saatleri olduğu ve hemen sonrasında kentten ayrılacağımız için fotoğraflamakla yetindik bizce ilginç bu müzeyi.
    Lepra Müzesi Bergen’in merkezine uzak olmayan ama çok da görünür yerinde değildi.
    Kral Oscar Caddesi’ndeki Dom Kilisesi’ni geride bırakıp ilerlediğimizde kendimizi Lepra Müzesi’nin önünde bulduk. Ancak bilenin ve arayanın bulacağı gösterişsiz yapılardan oluşan bir yerleşkenin avlusuna girip birkaç kare fotoğraf almakla yetinmek zorundaydık!


    Lepra Müzesi’nin Bergen’de olmasının bir nedeni vardı elbette!
    St George adıyla kurulmuş olan bu hastane XV. yüzyıldan başlayarak XX. Yüzyılın ortalarına dek Bergen’de Lepra hastalarına hizmet veren bir sağlık kuruluşuymuş. Şimdi müze olan geçmişin hastanesi sayısız trajediye ev sahipliği yapmasının yanı sıra Norveç’teki lepra araştırmalarının merkezi olma özelliği de taşımış. Hastane 1400’lerde kurulmuş olan Nonneseter Manastırı’nın desteği ve gözetimiyle var olmuş. Yerleşkedeki bitki bahçesinde yetiştirilen ürünler besin ve tıbbi tedavi amacıyla lepra hastalarına dağıtılmış bir dönem.


    Lepra ya da bilinen adıyla Cüzzam hastalığını değil ama etkenini keşfeden Gerhard Armauer Hansen (1841-1912) Bergenli bir hekim. Buluşunun Bergen’de iz bırakmasından doğal bir durum olamazdı.

    Gerhard Armeur Hansen :

    Bergen Üniversitesi yerleşkesindeki büstü ve anısına çıkartılmış posta pulu

    Hansen cüzzamın mikrobik etkene bağlı olduğunu bulup insanlıkla paylaşana dek bu hastalığın kalıtsal olduğuna inanılmış. Hansen’in görmeye ömrü yetmese de etkenini belirlediği hastalığın ilerleyen yıllarda tedavisinin bulunmasına giden yolda ilk adımı attığı söylenebilir.
    Oslo ve Lofoten günlerinden sonra Bergen’e dönen Hansen Lepra üzerine çalışmalarını sürdürmüş. Çalışmaları sonucunda lepranın özel bir nedeni olduğu hipotezini ortaya atan Hansen hipotezini kanıtlamak için gereken bilgi birikimini sağlamak amacıyla Bonn ve Viyana’ya gitmiş.
    1873’te bakteriyi belirleyemese de etkenin hastaların dokularında bulunan bir mikrop olduğu düşüncesini ortaya atmış. Bu düşüncesini kanıtlayan buluş için yeni ve daha iyi bir mikroskop gerekmiş.
    1879’da doku örneklerini paylaştığı Albert Neisser etkeni başarıyla boyamış ve etkenin bir mikroorganizma olduğunun kanıtlanmasında önemli katkıda bulunmuş. Bu gelişme Neisser ve Hansen arasında bir çekişmeye yol açmış. Bu dönemde Neisser’in Hansen’in katkılarını küçümsediği ve değersizleştirmeye çalıştığı gözlemlenmiş.
    İlerleyen yıllarda Hansen onamını almadığı bir kadın hastaya cüzzamı bulaştırmaya çalıştığı gerekçesiyle işinden olmuş.
    Bu gelişmeye karşın Hansen Norveç’te Lepra’nın önde gelen yetkilisi olarak kalmayı sürdürmüş. Onun kararlı duruşuyla 1877 ve 1885 yasaları yapılmış. Hansen’in çabaları Norveç’te hastalığın önemli ölçüde azalması sonucunu doğurmuş. Bu sıradışı çabaları 1909’da Bergen’de yapılan Lepra Kongresi’nde tıp dünyasıyla buluşmuş.
    Sifiliz (Frengi) hastası olan Hansen 1860’da kalp hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmiş.
    Cüzzamın tedavisi için etkili ilaçların bulunması ve uygulanması için XX. yüzyılın ortalarının beklenmesi gerekmiştir.
    Bugün ilaçla tedavisi olası olan cüzzam geçtiğimiz yüzyıllar boyunca yüklendiği kimlikten kurtulmuştur.
    Cüzzam denilince Türkan Saylan’ı anmadan, onun eşsiz çabalarına değinmeden edemeyiz. Türkiye’de cüzzamdan söz edildiğinde akla gelen ilk kişidir. Cüzzamla Savaş Derneği kurucusudur. İstanbul Lepra Hastanesi’nin kurucu başhekimidir. Bu görevi aralıksız olarak 20 yıla yakın sürdürmüştür.


    Lepra alanındaki çalışmalarıyla oluşturduğu bilimsel birikim kendi uzmanlık alanı olan dermatolojiyi aşarak başka tıp dallarında da önemli gelişmelere yol açmıştır. Türkan Saylan’ın lepra konusundaki çalışmaları özellikle göz hastalıkları ve el cerrahisi alanlarında ülkemiz kaynaklı özgün çalışma ve uygulamaların itici gücü olmuştur.
    Hekimlik alanına sığdırdığı bu değerli çalışmalara toplumsal sorumluluk projelerini de eklemiş ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurmuştur. Bugün de dimdik ayakta olan bu dernek kızlarımızı ortaçağ karanlığından kurtarmada ve toplumsal bir varlığa dönüştürmede önemli katkılarda bulunmayı sürdürmektedir.
    Hansen ve Saylan’ın yüce anılarına saygıyla…

  • 8404066
    Türk futbol geçmişi açısından tarihe geçen bir gece yaşadık! Belçika’nın Club Brugge takımı bugüne dek Türk takımları karşısında yenilmeme unvanını İstanbul’da Fatih Terim Stadı’nda bıraktı!

    Doğrusunu isterseniz Başakşehir hem geçen hafta hem de bu gece iyi futboluyla teşekkürü de kutlamayı da hak etti. Uzunca zamandır bir Türk takımının yabancılarla maçında hop oturup hop kalkmadık. Hele bu gece deyim yerindeyse maçı göbeğimizi kaşıyarak izledik.

    Maça ilişkin söyleşiler televizyonlarda izlenecek, ağdalı yazılar ise gazetelerde okunacaktır. Bu nedenle maça ilişkin sözlerimizi burada bitirelim.

    Yazının başında adını andığımız Fatih Terim pek çoğunuzun içini cız ettirmiş olmalı. Kebapçı Fatih’inin elbette milli takımın başından uzaklaşması gerekliydi. Ancak, bu uzaklaş(tır)ma cüzdanını şişirmeye devam etmemeliydi. Kamu vicdanı bir kez daha derinden yaralandı bu gelişmeyle.

    fatih-terim-issizlik-maasi-tazminat

    Milli takım ününe ün katmışların parasına para kattığı yer olmaktan çıkartılmalı. Hem de ivedilikle! Bunun yerine milli takım geleceği olanların boy göstereceği yer olabilir. Parasal kazancın bu düzeylere erişmesi milli görevle de bağdaşmaz!

    Bir söz de bir yerlere ad vermeye ilişkin edelim!

    Dirilerin adlarının bir yerlerde yaşatılmaya başlanması doğal olarak yüksek riskli bir davranış. Fatih Terim’in adını Başakşehir’deki stada verirken günün birinde kebapçı Fatih’i olarak ünleneceğini öngöremeyebilirsiniz. Aslında, bu tür davranışların yaygınlaşarak aramızda dolaşanların adlarının ölümsüzleştirilmesi pek çok saatli bombanın bir yerlere yerleştirilmesi olarak da düşünülmelidir. Neredyse adı bir yerlere verilen dirilerle ilgili bir çam devirmese de başımıza dert açmasa yakarışı yapasımız gelecek!

    Fatih Terim kadar Türkiye Futbol Federasyonu da sorumludur ortaya çıkan tablodan! Fatih Terim bulunmadık Bursa kumaşı mıdır ki işine son verildiğinde cebini dolurmayı sürdürsün! Parası bol sorumluluk duygusu ve vicdanı kıt bir kurumun yarattığı saadet zincirine örnektir.

    Adı bugüne dek her fırsatta imdat diyen büyük takımlarımızla anılan Lucescu milli takımın başına geçirilmiş. Doğru ve yararlı olması beklenebilecek bir seçim! TFF günah mı çıkartıyor ne!

    5181010jpg78CGKfKt

    Günün modası oldu! Görevden ayrılan helallik isteyip başlıyor yeni yaşamına! Fatih Terim helallik istese sonuç ne olurdu dersiniz?

    Başakşehir’e kutlama, Fatih Terim’e kınama yakışır…

    Çalışkan bir futbol emekçisi tablosu çizen Lucescu’yla umutlanmak dileğiyle…

  • Gertrude Durusoy 10 dolayında dili okuyup yazabilen, çok uluslu kökenine karşılık yaşamını Türkiye’de sürdürmüş ve dolayısı ile de Türkleşmiş bir değerdi.

    Ege Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde uzun yıllar öğretim üyesi olarak hizmet verdi Türkiye ve dünyaya!

    Ölümü üzüntü vericidir! Yalnız Türkiye değil dünya önemli bir insanını yitirmiştir.

    Toprağı bol olsun!

    Belgeliği karıştırırken aşağıdaki gazete kesiği üzerine düşüncelerini okuyunca bir şeyler yazma gereği duymuşum.

    Anısına önünde saygıyla eğilirken bu yazıyı paylaşma gereği duydum!

    DURUSOY

    Alakarga 1424. sayıda alıntıdır

     

    Bugünkü Cumhuriyet’te (03.04.2011, ne yazık ki yalnızca Ege baskısında) yer alan bir yazı çok ama çok ilgi çekici geldi bana! Yazının başında yer alan kimi bilgiler başımı döndürdü. Bir yandan Çek, diğer yandan Avusturya ve Belçika bağlantılı çok uluslu bir Türk’ün görüşleriydi habere konu olan!

    DURUSOY (1)

    10 dünya dilini konuşabilen içimizden biri görüşlerini paylaşıyor.
    Hepimizce bilindiği gibi; anadilde sağlık ya da anadilde eğitim gibi içeriği kuşkulu ve başarılabilirliği olanaksız öneriler uçuşmaktadır havada! Deyim yerindeyse kantarın topuzu kaçmıştır.

    Bu konuda atış serbesttir! Nasıl başarılabileceği düşünülmeksizin anadilde eğitimden, hekimlerin hastalarla onların anadili aracılığı ile iletişim kurmasından söz edilebilmektedir 2011 Türkiye’sinde! Hem de ciddi görünümlü, aklı başında insanlarca!

    İşte, bu çok uluslu Türk Gertrude Durusoy sınır tanımaz çılgınlığa dur diyecek bir görüş bildirmiş.

    Türkiye için örnek olabilecek ve sonu belirsiz tartışmalara son verebilecek saptamalara göre Fransa ya da İspanya gibi AB üyesi ülkelerde bile yerel ya da etnik diller kamu hizmeti ortamında kullanılma lüksüne sahip değildir.

    Ülkelerin olağan öğeleri olan etnik gruplar ve onların diller yoluyla gelişmesi söz konusu olamayacağına göre; akılcı olan ülkede yaşayan tüm yurttaşlara resmi dilin öğretilmesidir.

    Resmi dil dışındaki dillerin de yaşatılması ve varlığını sürdürme koşullarının yaratılması önemsenebilir!

    Ancak, bu önemli ayrıntının ulus devletin varlığını sorgulayıcı bir konuma getirilmesi aklın gereği değildir.

    Bu noktada, çok uluslu ve çok dilli Gertrude Durusoy diyor ki; “Resmi dil dışında kalan etnik ya da yerel diller okullarda seçmeli ders olarak öğretilebilir ve böylelikle de varlıklarını sürdürmeleri sağlanmış olur!”
    Kulak vermeye değecek bir görüştür!

    Ceyhun BALCI, 03.04.2011

  • Yurt içinde ya da dışında olsun! Gezerken mesleğimizden kaynaklanan dürtülerle tıp tarihiyle ilintili ipuçlarını da yakalama çabası içinde oluyoruz. Bu yaklaşımın bilgilenmeye katkısının yanı sıra var olan bilginin pekişmesi ve varsa yanlışların düzeltilmesi bakımından da yararlı bir eğilim olduğunu söylemeliyiz.
    Norveç gezimiz sırasında yakaladığımız bir ipucu bilgilerimizi gözden geçirme gereğini kaçınılmaz kıldı.
    Norveç’in batı kıyısındaki Bergen kentinde dolaşırken bir alışveriş merkezinin tepesine konulmuş bir heykel çekti dikkatimizi. Yakınlaştırılmış fotoğraf çekimlerinde heykelden çok heykelin sağ elindeki nesne çok daha dikkat çekiciydi.
    Heykelin sağ elindeki bir asaya sarmalanmış kanatlı çifte yılanlı nesne bizim tıp sembolümüzdü. Daha doğrusu öyle sanıyorduk!

    Bergen’de Merkür heykeli

    (Dr Sarkis KILIÇASLAN’ın izniyle)

    Şaşırdık ve anlam veremedik bu duruma. Araştırdığımızda söz konusu yapının tepesindeki heykelin ticaret tanrısı Merkür’ü betimlediğini öğrendik. Bir alışveriş merkezinin tepesinde yer alması şaşırtıcı değildi elbette ticaret tanrısının. Elindeki tıp sembolü de neyin nesiydi?
    Ayrıntılı bilgi için Bergen Turizm Danışma’ya yazdık. Birkaç gün sonra gelen yanıt bizleri şaşırttığı kadar bilgisizliğimizi açığa çıkartması bakımından da ibretlikti.
    Bergen Turizm Danışma bizi yanıtlarken başvurabileceğimiz ve daha fazla bilgilenebileceğimiz bir kaynağı da bilgimize sunma inceliği göstermişti. Ülkemizin başını öne eğen Wikipedia yasağı nedeniyle anında değilse de bir süre sonra bağlantıya erişebildik. Orada okuduğumuza göre bizim tıp sembolü saydığımız ve dolayısı ile sandığımız nesne ticaret tanrısı Merkür’ün “Caduceus” denen asasıymış. Merkür’ün Caduceus’u Türkiye’de tıp sembolü sanılmakta ve kullanılmaktadır. Bu yanılsamada Türkiye yalnız değildir edindiğimiz bilgiye göre. Kuzey Amerika’da da böylesi bir yanılsama söz konusudur. Türkiye’nin yanılgısı da olasılıkla Kuzey Amerika kaynaklıdır.
    Böylesi yanılsamalar insanlık için ne ilktir ne de korkarız son olacaktır.
    Belleğim beni yanıltmıyorsa bu yılın ilk yazısında benzer bir duruma değinmiştim. http://www.dagarcikturkiye.com/bir-maskenin-oykusu-yd-1913.html Çağının gericisi bir kişiliğin XXI. yüzyılda olumlu bir unsurmuş gibi kullanılması ve idolleştirilmesi karşısındaki şaşkınlığımı yansıtmıştım o yazıda. Benzer duruma kendi meslek alanımda tanıklık etmiş oldum böylelikle.
    Tarihte yolculuğa çıkıldığında ülkemizin yer aldığı coğrafyanın başka pek çok konuda olduğu gibi tıp sanatının doğuşuna da beşiklik ettiği kolaylıkla söylenebilir. Durum böyleyken ülkemiz hekimlerinin meslek örgütünün tıp sembolü olarak Merkür’ün asasını benimsemiş olması acıklı güldürüye denk düşen bir durumdur.
    Hiç kuşku yok ki, insanlığın küresel düzeyde etkileşim içinde olması kaçınılmazdır. Ancak, bilinçten yoksun bir etkileşimin yaratabileceği durumlardan birisidir bu yazıya konu ettiğimiz örnek. Tıp sanatının doğduğu yerdeki bir ülkenin kendisinde bulunan sembollere ilgisiz kalıp okyanusun öte tarafından etkilenmesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir olmasa gerektir.

    TIP SEMBOLÜ VE CAUDECUS

    Solda tıp sembolü, sağda tıp sembolü sanılan Merkür’ün asası Caduceus

    Tıpkı yaşadığı dönemin zalimi ve gericisi Guy Fawkes’ın günümüzde maskesi aracılığıyla kutsanması gibi ticaret tanrısı Merkür’ün asasının günümüzde aralarında ülkemizin de bulunduğu pek çok ülkede tıp sembolü olarak kabul edilmiş olması toplumların yanıltılabilirliğini ortaya koyması bakımından önemlidir.
    Doğrusu varken yanlışta üstelenmemeli!
    Wikipedia’daki “Caduceus” maddesi :

    https://en.wikipedia.org/wiki/Caduceus
    Caduceus

    This article is about the Greek symbol. For the usage as a medical symbol, see Caduceus as a symbol of medicine. For the medical symbol with one snake, often mistakenly referred to as a caduceus, see Rod of Asclepius.
    For other uses, see Caduceus (disambiguation).
    Modern depiction of the caduceus as the symbol of commerce
    Hermes ingenui[1] carrying a winged kerykeion upright in his left hand, Roman copy after a Greek original of the 5th century BCE (Museo Pio-Clementino, Rome).
    The caduceus (☤; /kəˈduːsiːəs/ or /kəˈdjuːʃəs/; from Greek κηρύκειονkērúkeion “herald’s wand, or staff”)[2] is the staff carried by Hermes in Greek mythology and consequently by Hermes Trismegistus in Greco-Egyptian mythology. The same staff was also borne by heralds in general, for example by Iris, the messenger of Hera. It is a short staff entwined by two serpents, sometimes surmounted by wings. In Roman iconography, it was often depicted being carried in the left hand of Mercury, the messenger of the gods, guide of the dead and protector of merchants, shepherds, gamblers, liars, and thieves.[3]
    Some accounts suggest that the oldest known imagery of the caduceus have their roots in a Mesopotamian origin with the Sumerian god Ningishzida whose symbol, a staff with two snakes intertwined around it, dates back to 4000 B.C. to 3000 B.C.[4]
    As a symbolic object, it represents Hermes (or the Roman Mercury), and by extension trades, occupations, or undertakings associated with the god. In later Antiquity, the caduceus provided the basis for the astrological symbol representing the planet Mercury. Thus, through its use in astrologyand alchemy, it has come to denote the elemental metal of the same name. It is said the wand would wake the sleeping and send the awake to sleep. If applied to the dying, their death was gentle; if applied to the dead, they returned to life.[5]
    By extension of its association with Mercury and Hermes, the caduceus is also a recognized symbol of commerce and negotiation, two realms in which balanced exchange and reciprocity are recognized as ideals.[6][7]This association is ancient, and consistent from the Classical period to modern times.[8] The caduceus is also used as a symbol representing printing, again by extension of the attributes of Mercury (in this case associated with writing and eloquence).
    The caduceus is often incorrectly used, particularly in North America, as a symbol of healthcare organizations and medical practice, due to confusion with the traditional medical symbol, the rod of Asclepius, which has only one snake and is never depicted with wings.

    Not : Bu yazı http://www.dagarcikturkiye.com’un ağustos 2017 sayısında yayımlanmıştır.

  • Bir dostunuzla, sevdiğinizle her hangi bir görüşmeniz son görüşme olabilir. Hoşunuza gitmese de adına yaşam dediğimiz kimi zaman çok tatlı ve kimi zaman da acımasız olan çarkın gerçeği bu!
    Sonunu yaşadığımız haftanın ilk günündeki görüşmemizin Mert’le son söyleşi, son görüşme olacağını aklımın ucundan geçirmemiştim.
    Mert ÖZBAKKALOĞLU göreceli olarak geç tanıdığım, geç dost olduğum meslektaşımdı. Neden daha önce değil de bu kadar geç dedirtecek türden bir dostluk ve sıcaklık oluşmuştu aramızda!
    Herkese, her yere her koşulda koşan, yardımını esirgemeyen bir kişilikti.
    Generalin çok olduğu yerde nefer; generale gerek olan yerde çok istekli ve gönüllü olmasa da general olmaktan kaçınmadı! İmeceye katılmak, birlikte olmak onun anahtar sözcüğüydü!
    Gel denmese de durumdan vazife çıkartıp göreve koşandı!
    İzmir Tabip Odası’nda bizlerin seçilmiş olduğu son yönetim döneminde oluşan görüntüye bakıp göreve koşması doğası gereğiydi.
    İzmir Tabip Odası’nın son döneminin geçtiğimiz yılına katkıları özellikle paha biçilmezdir. Gönüllülüğünü yönetim kararıyla pekiştirdikten sonra ortaya koyduğu katkıya şapka çıkartmak yeterli olmaz! Her gün odaya uğrayışı, uğramakla yetinmeyip en önemsiz görünen ayrıntıyla ilgilenişi odanın işleyişine ilişkin gündelik gereklilikleri bizlerin onayına hazır duruma getirişi, 8. yönetim kurulu üyesi gibi çalışması nasıl tanımlanabilir bilemiyorum!
    Ülkemizde alışık olmadığımız bir işbirliği ve dayanışma anlayışına sahipti adı gibi Mert arkadaşımız!
    24 Temmuz Pazartesi günkü son görüşmemiz hal, hatır sormanın ötesine geçti!
    Norveç gezimizde rastladığımız bir heykelin elindeki tıp sembolünden başlayan söyleşi Merkür’e, Hermes’e uzandı.

    “Tıp sembolünü yanlış biliyormuşuz, bizim tıp sembolü bildiğimiz Merkür’ün asasıymış!”

    “Merkür de ticaret tanrısı olduğuna göre tıp yurdu Anadolu’da tıp sembolü diye ticaret sembolünü kullanıyormuşuz yollu sözlerime her zamanki gülümsemesiyle karşılık verdi!”

    Gözlerimin önünden gitmeyen sahnedir…

    Kaynak paylaşımım sonrası savımı onaylayan sözleriyle sonlandı son görüşmemiz…
    İyi dileklerle ayrıldık…
    Son görüşmemiz olduğunu nereden bilebilirdim ki?
    Çok ama çok üzgünüm…

    Acımız büyük…

    Dr Mert ÖZBAKKALOĞLU çok iyi bir eş, kuşkusuz mükemmel bir baba, kendisinden esirgediği ilgiyi hastalarına alabildiğine gösteren çok iyi bir hekimdi!

    İzmir Tabip Odası ve çok önemsediği İç Hastalıkları Derneği’nin kolu kanadı, her şeyiydi!
    Tüm bunların ötesinde üzerinde yaşadığı ve sevdasını her fırsatta dışavurmaktan kaçınmadığı Türkiye’nin çok değerli evladıydı!

    Mert’in yokluğu Türkiye’nin kaybıdır!

    Bu satırlar ülkemizde insan niteliğinin yerlerde süründüğü bu dönemde pek az kişi için yazılabilir.

    Yokluğu ne denli şanssızlıksa bu satırları yazma fırsatı bizlerin şansı olmuştur…

    Yaşamı boyunca yüksekte tuttuğu bayrağı ona yaraşır şekilde taşımak olmazsa olmazımız olacaktır…

    Anısına saygıyla…

    Unutmayacağız…

    Slayt2Ceyhun BALCI, 29 Temmuz 2017

  • Norveç serüvenimizin başlangıç noktası olan Oslo’ya geri dönüyoruz. Oslo, gezimizin başladığı yerdi! Sonlandığı yer de olacak.
    Bergen’deki otelimizden çıkarak 20 dakikalık bir yürüyüş sonrası Bergen Garı’na geliyoruz. Böylelikle Bergen’i son bir kez görüp veda etmiş oluyoruz bu güzel kente. Norveç gezimiz boyunca ara veren yağmur ”Bergen’de yağmur yağar!” deyişini doğrularcasına yağıyor. Bergen Garı derli, toplu ve bir o kadar da alçakgönüllü. Garın dış görünümü ve iç yapısı Basmane Garı’nı andırıyor.

    Bergen Garı

    Bizi Bergen’den Oslo’ya götürecek tren tam zamanında, 11.59’da hareket ediyor.
    Kabaca batı-doğu eksenli bir yolculuk yapacağız Norveç’te. Böylelikle Norveç topraklarında tüm ulaşım yollarını kullanmış olacağız.

    YOLA ÇIKIŞ
    Yirmi dolayında istasyonda duracak trenimiz. Yaklaşık 500 kilometrelik yolculuk yaklaşık 7 saat sürecek. Yolculuğun ortalarında 1220 metreyi aşan yükseltileri aşacağız.
    Trenimiz son derece rahat. Gündüz yolculuğu olacağı için gözümüz çevrede, elimiz deklanşörde. Hızlı hareket eden bir taşıtın içinden fotoğraf çekmek çok da kolay olmuyor. İstenen kareyi yakalamanız biraz da şansınıza kalıyor. Fotoğraf makinemizde biriken çok sayıda siyah ve bulanık kare bu yolculuğun anısı oluyor.

    Bergen-Oslo demiryolunda durakladığımız istasyonlar

    Yol boyunca ağaçların ve bitkilerin yeşiliyle suyun mavisi eşlik ediyor bizlere. Doruklarda ise karın beyazıyla sisin pusu ekleniyor maviyle yeşile.
    İstasyonlardaki bekleme süremiz 5 dakikayı geçmiyor. Yalnız, kimi bölgelerde tren yolunun tek hat olması nedeniyle karşıdan gelen treni beklememiz söz konusu olabiliyor. Ancak, bu duraklamalar da 5 dakikayı aşmıyor.


    Özellikle, doruklardaki istasyonlarda inen, binen yolcular çoğunlukla tatilci. Flam tarafına gidenler ya da sisli, puslu tepelerde serüven arayanların telaşını izliyoruz bu istasyonlarda.

    TATİLCİLER

    Tatilciler

    Yüksekteki istasyonlardan birisinde hava sıcaklığının 6 dereceye dek düştüğünü gözlemliyoruz şaşırarak. Dorukları aşıp da yeniden düzlüklere inildiğinde 28 dereceye varan sıcaklığı birkaç saat arayla yaşamak şaşırtıcı oluyor.

    Finse’de yaz ortasında kış

     

    Bergen’deki insan kalabalığı yerini yeniden Norveç klasiği olan ıssızlığa bırakıyor. Göz alabildiğine uzanan yeşillikler, karlı, puslu tepeler ve onlara eşlik eden ırmaklar ve gölcükler hızla akıp gidiyor. Yaşamımızın en zevkli tren yolculuklarından biri olduğuna kuşku yok.

    Dağlarda, ovalarda…

     

    Gezinin sonuna doğru iyice kaynaşmış gruba mükemmel evsahipliği yapan Norveçli dostlarla gezmeye doyamıyoruz.
    Bu sıra dışı tren yolculuğu Oslo Garı’nda sonlanıyor.
    Sırada gezinin en zor anları var!
    Ayrılık!
    Vedalaşma anı sesleri titreten, kelimeleri boğazımızda düğümleyen bir duygu fırtınasına yol açıyor. Keşke bitmeseydi demek geçiyor içimizden!

    veda özçekim

    Ayrılık özçekimi…

    Yeniden görüşme dilekleriyle ayrılıyoruz Londalen ailesinden. Bir kez daha kucak dolusu teşekkürlerimizi sunarak!

    LONDALENLER

    Daniel, Viki, Ayça ve Björn’e şükranlarımızı, sevgilerimizi sunarak…

    Sayelerinde sıra dışı bir Norveç gezisi yaptık!
    Türkiye grubu olarak bir akşam daha birlikteyiz. Son dakika işleri ve olmazsa olmazları tamamlama telaşıyla dağılıyoruz. Ertesi günü havaalanına gitmek üzere buluşana dek.

  • bergen

     

    Pruvadan Bergen

    Geçtiğimiz dört gün boyunca zaman zaman karaya ayak basmış olsak da sucul bir yaşam sürdük. Midnatsol barınağımız, yaşam alanımız ve sosyal ortamımız oldu. Bergen’e ayak basınca alışık olduğumuz yaşam biçimine geri dönmüş olacağız.

    Hurtigruten Terminali
    Bergen’de bir gece kalacağız. Ancak, toplamda geçireceğimiz süre 24 saatten az olacağı için zamanı olabildiğince iyi kullanıp bu güzel kenti alabildiğine gezip, görme planları yapıyoruz.
    Bergen’in dar sokaklarından geçerek otelimize varıyoruz. Otelde çok zaman yitirmeksizin gezgin rolümüze geri dönüyoruz.

    Bergen’in dar sokakları

    Bergen 250 bini aşkın nüfusuyla Hordeland eyaletinin başkenti olmasının yanı sıra Norveç’in ikinci büyük kentidir. Ülkenin önceki başkentidir. Edward Grieg’in evi olduğu için ülkenin müzik başkenti olarak da görülür. Ülkenin en manzaralı kentidir. Hiç durmadan yağmur yağar ve ülkenin en lezzetli salmonu burada yakalanır.

    Map of Bergen_3.jpg

    Bergen 7 tepeyle çevrelenmiş bir kenttir. Fiyort Norveç’inin başkenti olarak niteleyenler de vardır Bergen’i. 2000 yılının Avrupa Kültür başkentidir.
    Bergen 1070’te Kral Olav Kyrre tarafından kurulmuş ve 200 yılı aşkın süre Norveç’e başkentlik yapmıştır.
    Bergen 1300’lerden başlayarak Hansa kenti olmuştur. Lübeckli Alman tüccarlar Bergen’i Hansa Birliği’ne katarak Kuzey Denizi’nin en önemli kentine dönüştürmüşlerdir. Bu süreçte Bergen’in önde gelen dışsatım ürünü balık olmuştur.

    hanza-map

    HANSA

    Hansa kimliği bugün de plakalarda ve takım adlarında yaşamaktadır

    Modern Bergen ise XX. yüzyıl başlarında gelişmeye başlamıştır. 1916’daki büyük yangında yok olan kent yeniden yapılmıştır. II. Dünya Savaşı’nda Alman işgali görmüştür.
    Norveç’teki tüm kentler gibi Bergen de derli, topludur. Bir gezginin İlgisini çekebilecek yerlerin önemli çoğunluğu yürüme uzaklığındadır.
    Otelden çıkarak birkaç yüz metrelik yürüyüşle kendimizi Bergen merkezindeki ana caddede buluyoruz. Daha çok alışverişin kalbi gibi görünen cadde son derece hareketli. Hatta, Norveç’e geldiğimizden bu yana ilk kez kalabalıkla karşılaştık diyebiliriz. Bergen son derece turistik bir kent. Turların başlangıç/bitiş noktası durumunda. Kulağımıza Türkçe konuşmalar da çalınıyor.
    Bergen’in alışveriş merkezi de sayabileceğimiz ana caddenin başında Torgal Menningen Meydanı’nı (Herkesin Meydanı) süsleyen anıtın küp biçiminde olmasından yola çıkılarak “Bir Küp Keçi Peyniri” nitelemesi de yapılmış. Norveç tarihini özetleyen bir anıt yer alıyor burada. Dört yüzüne çeşitli kabartılar ve heykeller yerleştirilmiş. Her bir yüzde bir yüzyıl betimlenmiş. Vikinglerin Kolomb öncesi Amerika yolculuğuna özellikle vurgu yapılmış. Diğer yüzlerde Norveçlilerin denizcilik alanındaki başarılarına ilişkin tasvirler yer alıyor.

    Torgal Menningen Meydanı’nda anıt

    Cadde boyunca güneye yürüdüğümüzde merdivenlerle çıkılan hafif bir yükseltide boy gösteren Aziz Johann Kilisesi’ni görüyoruz. 1894’te yapılan kilise Bergen en önemli Neo Gotik yapılarından birisi. Sıkça org konserleri verilen bir kiliseymiş.


    Ole Bull Meydanı’ndan batıya döndüğümüzde Ulusal Tiyatro çıkıyor karşımıza. Önünde Henrik İbsen heykeli var.

    henrik ıbsen

    Ole Bull Plass Meydanı’ndaki iki kafe Dickens ve Opera dikkatimizi çekiyor. Özellikle Kafe Opera tarihsel bir yapı görünümünde.

    Dickens ve Opera Kafeler

    Ole Bull Plass Meydanı’na adını veren besteci ve kemancı Edward Grieg’de gelecek görüp onu eğitmesiyle de tanınıyor.

    Ole Bull Anıtı

    ole bull

    Doğuya döndüğümüzde ise fıskiyeli büyük bir göletin bulunduğu parkın ve çevresindeki yeşilliğin gözlerimizin önüne serdiği manzaranın etkisiyle parka doğru ilerlemekten alamıyoruz kendimizi. Park ve göletin çevresi heykeller ve yürüyüş yollarıyla bezenmiş.
    Park girişinde kubbeli bir kameriye yer alıyor. Gezginler burada fotoğraf çektirebilmek için kuyruk oluşturmuşlar. Diğer yanda ise Edward Grieg ve Christian Michelsen heykelleri görülebilir.

    EDWARD GRİEG

    Christian Michelsen 1905’te İsveç Birliği’nin sona ermesinden sonra Norveç’in ilk Başbakan olmuş. İsveç’le olan sorunlarda kararsız tutum takınan diğer politikacıların tersine birliği sonlandırma doğrultusunda adımlar atmış. Bu tutumu halkın da desteğini alınca uzunca süre Norveç’in saygı gören önderi olmuş.

    RATHAUS

    Rathaus (Hükümet Konağı) da parkın komşuluğunda yer alıyor.

    Ana cadde boyunca geriye yürüyüp Balıkpazarı’nın da yer aldığı Brygge’ye geliyoruz. Bergen’in liman ve marina bölgesi de olan Balıkpazarı olağanüstü canlı ve kalabalık. Aklınıza gelebilecek her tür deniz ürününü burada bulabiliyorsunuz. Seçtiğiniz ürünleri pişirip servis de ediyorlar. Ancak, fiyatlara dikkat! Şan ve şöhreti artan pek çok şey ve yer gibi Balıkpazarı fiyatları da son derece yüksek. Yakındaki lokantalarda benzer yemekleri çok daha hesaplı yiyebilirsiniz.

    DENİZ ÜRÜNLERİ

    Bergen : Su ürünleri cenneti

    Biraz daha yürüdüğümüzde Bergen’in Hansa Bölgesi’ne gelmiş oluyoruz. Bergen bir Norveç kenti olduğu kadar Hansa Birliği kenti olarak da ünlenmiş. Kuzey ülkelerinin kuzey kentlerinin ticari birliği olarak tanımlanabilecek Hansa Birliği zamanında Bergen’den başlayan Rusya’da Novgorod’da sonlanan bir kuşakta izleri bugüne yansıyan önemli etkiler yaratmış.

    UNESKO YAZIT
    Bergen’in Hansa Bölgesi’ni kapsayan Bryggen UNESCO tarafından koruma altına alınacak yerler listesine eklenmiş. Az katlı, ahşap ve rengârenk yapılar seyredilesi ve fotoğraflanası görüntüler sunuyor. Burada yer alan çok sayıdaki kafeden birinde soluklanmanız önerilir. Bir şey daha gözden kaçırılmamalı. Bu yapıların aralarından geçilerek arka sokaklara mutlaka girilmeli. Hansa sokakları da bir o kadar etkileyici görüntüler veriyor. Buralar el sanatları ve plastik sanatlar alanında ürün veren atölyeler olarak değerlendirilirken işyeri olarak kullanılanlara da rastlanıyor.

    Hansa bölgesi boyunca batıya doğru yürüdüğümüzde solumuzdaki bir rıhtımda eski tipte bir yelkenli gemi ilişiyor gözümüze. Norveç deniz kuvvetlerinde üst rütbelere yükselecek subayların eğitiminde kullanıldığını öğreniyoruz bu estetik teknenin.

    BERGEN ESKİ GEMİ

    Bergen’de eski ve yeni

    Yine bu rıhtımda bağlı sıra dışı bir başka geminin Norveç’in Kuzey Denizi’ndeki petrol platformlarına hizmet vermesi amacıyla özel tasarım olduğu bilgisini ediniyoruz.

    PLATFORM GEMİSİ
    Yürüyerek buruna vardığımızda Bergen Kalesi’ne gelmiş oluyoruz. Rozenkrantz Kulesi ve Hakon Yapısı da kale yerleşkesi içinde yer alan diğer yapılar. Rozenkrantz Kulesi XIII. yüzyılda kalenin bir parçası olarak yapılmış. Alman ticari bölgesine vergilerini zamanında yatırmalarını anımsatmak amacıyla bir dönem kuleye top yerleştirildiği de olmuş. Çoğu zaman savunma amaçlı olarak kullanılmış.
    XIII. yüzyıl yapısı Hakon Salonu tören amaçlı olarak yapılmış.

    HAAKON HALL

    Hakon Binası

    Hansa bölgesine gelmişken Bergen’i 320 metre yükseklikten panoramik olarak görme olanağı veren Floibanen Funiküleri ile tepeye tırmanıyoruz. Manzara tek sözcükle tanımlamak gerekirse enfes! Gözlerimizin önüne serilen Bergen manzarası iyi ki buraya çıkmışız dedirtiyor.

     

    Aşağıda gezdiğimiz yerleri haritadaki gibi kuşbakışı görmek bir başka güzel. Tepeden içlere doğru yürüdüğümüzde bir keçi ağılına rastlıyoruz. Keçilerin yanı sıra Norveç’te önemsenen Troll tasvirleriyle karşılaşıyoruz.

    trol

    AĞIL

    Flojen’in keçileri

    Yine funikülerle aşağıya indikten sonra Kral Oscar Caddesi boyunca doğuya yürüyoruz. Norveç’in önde gelen azizi St Olav’a adanmış olan Dom Kilisesi çıkıyor karşımıza. Bakım ve onarımda olduğundan bütünüyle görüntüleyemiyoruz bu XIV yüzyıl yapısını. Dom Kilisesi XII. Yüzyıl dolaylarında yapılmış. Reformasyon sonrasında 1537’de Norveç’in ilk Luteryan Kilisesi’ne dönüştürülmüş.

    Dom Kilisesi

    Hansa Müzesi yakınında Bryggen’e daha yakın noktada Haç Kilisesi (Korskirken) yer alıyor. Bin yüz yılında yapılan 3 koridorlu Romanesk kilise özgün haç planına uygun şekilde inşa edilmiş.

    Haç Kilisesi

    Cadde boyunca Bergen Garı’na yürüdüğümüzde tıp tarihi açısından önem taşıyan bir müze görüyoruz. Lepra Müzesi! Bu yerleşkeyi ayrı bir yazıya konu etmek üzere yürümeyi sürdürüyoruz.

    Lepra Müzesi

    Bergen Garı’na ulaşıyoruz. Ertesi günü buradan bineceğimiz tren bizi Oslo’ya geri götürecek.

    BERGEN GAR

    Bergen Garı

    Zaman akşamın ilerleyen saatlerini gösterse de güneşin batmak gibi bir niyeti ve acelesi yok. Bu durum sürekli burada yaşayanlar üzerinde nasıl bir etki gösteriyor bilemiyoruz. Ama, zaman darlığı içinde olan bizlerin işine geliyor güneşin batmayı ağırdan alması.

  • DE_twrPWsAQWgnx-e1500359543150.jpg

    İstanbul’a ve orada yaşayan dostlarımzıa geçmiş olsun! Çok değil 10 gün önce de benzer dilekte bulunmuştuk. Bu dileklerimizin sonu gelecek gibi değil. Bugün İstanbul için dile gelen dileklerimizin yarın Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Adana ya da bir başka kentimiz için söz konusu olabileceğinden kaygılıyız.

    Bir ya da iki yılda bir yurtdışına çıktığımızda gittiğimiz ülkeyi gezip, görmenin ve kültürünü tanımanın yanı sıra kentlerini ve gündelik yaşamını da izlemeye çalışıyoruz.

    Bu gözlemlerimiz sonucunda şu saptamayı acı da olsa yapmaktan geri duramıyoruz!

    Türkiye gezip, gördüğümüz ülkelerle karşılaştırıldığında son derece pis olmasının yanı sıra kural ve yasaların tanınmadığı bir ülkedir. Dahası, Türkiye’nin doğal, kültürel ve tarihsel varlıkları her geçen gün hızla yıkıma uğratılmakta ve övünç kaynağımız eşsiz zenginliklerimiz geri dönüşü olmaksızın yok edilmektedir.

    İstanbul’a kısa sürede düşen 40-50 kilogramlık yağışın kenti göle çevirmesi, insanların boğulmaktan kurtulması, toplu ulaşımın felç olması, kent yaşamının durması boşuna değildir. Etkili ve yetkililer başlarını öne eğecek yerde pişkin bir biçimde doğayı suçlamayı seçmektedir. İnsan uygarlığı çok gelişmek ve ilerlemekle birlikte yağmur, kar, fırtına, sel ve deprem gibi felaketlerin önüne geçme olanağı henüz yaratılabilmiş değildir. Ancak, yine de insan aklına güvenilmelidir. Kentleşmeyi doğaya ve insana saygı çerçevesinde yapan ülkelerin bu bağlamdaki deneyimleri yol göstericidir.

    Yağmursa yağmur, karsa kar! Bu gibi doğa olaylarını yalnızca Türkiye yaşamıyor. Avrupa ve Asya ülkelerinin de bu konuda ülkemizden geri kalmadıkları çok iyi bilinir.

    Bu konuyla ilgili bir anı paylaşmalıyım!

    2008 yılındaki Hong Kong ziyaertimiz sırasında şehir turu yaptıran rehberimiz anlatmıştı. 2008 yılının haziran ayında Hong Kong’a bir günde 500 (beş yüz) kilogram yağış düşmüş. Bu boyutta yağışın yarattığı olumsuz etkiler trafik sıkışıklığından öteye geçmemiş. Böylesi nicelikte bir yağışın ülkemizin her hangi bir yerine düşmesi durumunda olabilecekleri aklımıza getirsek bile dile getirmek istemeyiz.

    main_14169448143_69683fbaee_z

    Hong Kong’da yağmur….

    Bir hafta on gün önce ve bugün İstanbul’da yaşananlar uygarlığa sığacak gibi değildir.

    Suçluluk duygusu taşımayan pişkin yönetenlerimizin tersine bu akıl almaz durumun sorumlusunun hepimiz olduğunu bir kenara not edelim.

    Bu kabul yönetenlerimizi temize çıkartmayı amaçlamıyor elbette!

    Ülkemizin başına son 60 yılda geçen yerel ve genel yöneticilere bir selam gönderelim!

    Onların içinden de son çeyrek yüzyılda görev yapmışlara ayrı bir parantez açalım!

    Can kaybı yaşanmaması şanstır belki! Ama, bu olumlu durumun kocaman olumsuzluğu gölgelememesi gerektiği de kesindir.

    Mantar gibi biten rezidanslar, AVM’ler; kentin akciğerlerine hançer gibi sokulan köprüler ve otoyollar; doğal afet toplanma alanlarına göz diken paragöz inşaatçılık anlayışını sanık sandalyesine oturtmak gerekiyor.

    Bu yapılmadığı sürece kendi kendimize geçmiş olsun demeyi gelenekleştirir; uygar dünyayla aramızın açılmasını ağzımız bir karış açık izlemeyi sürdürürüz.

    Bilinmelidir ki; kentler uygarlığın aynasıdır! En küçük sağanakta boğulmaktan zor kurtulan insanlar kentte yaşasalar da kentli olamazlar. Onları bu hallere koyanlar da uygar bir ülkede yaşasalar insan içine çıkamazlar.

    800-duck-boat-splashdown-20x11

    Boston’da turistik amaçla kullanılan karada ve suda gidebilen motorlu taşıt

  • Trondheim, Norveç’in ikinci en eski ve 177 binlik nüfusuyla üçüncü en kalabalık kentidir. Trondelag yönetsel biriminin merkezidir. Eğitim ve endüstri Trondheim’i öne çıkartan iki önemli alandır. Norveç’in tarihsel başkenti olarak da kabul edilir.

    trondheim

    Sabahın erken saatinde ayak basıyoruz Trondheim’a. Norveç ortalıkta fazla insanın görünmediği bir ülke. Hele bu saatte hiç kimseleri görmüyoruz sokaklarda. Trondheim bizim! Üç saatte Trondheimlı olamasak da fikir sahibi olabileceğimizi umuyoruz!

     

    Viking dönemi krallarından Olaf Tryggvason tarafından 997’de kurulmuştur. Tryggvason Norveç’i Hıristiyanlaştırmaya başladıysa da; 1000 yılında Svolder savaşında öldürülmesiyle bu süreç yarım kalmış oldu. Hıristiyanlaştırmayı onun bıraktığı yerden Norveç’te Hıristyanlığın kabulünde önemli katkısı olan Olav Haraldsson tamamladı. Olav Haraldsson 1030’daki bir savaşta yaşamını yitirdikten sonra bugünkü Nidaros katedralinin bulunduğu yere gömülmüştür.

    Olafsrima_18

    Norveç’i Hıristiyanlaştıran kral Olav Haraldsson

    Trondheim bundan böyle hac kenti ve piskoposluk oldu. Geçmişteki adı Nidaros olan Trondheim’da ilk olarak taştan Piskoposluk Sarayı yapıldı. Ardışık yangınlarla hasara uğrayan katedral Reformasyon (1537) sonrasında altın günlerini yaşamaya başladı.

    Nidaros Katedrali

    1681 yangını sonrası Lüksemburglu mimar Cicignon (1625-1696) kentin yeniden kurulması planlarını yaptı.

    Sonraki yıllarda biri diğerini izleyen yangınlardan sonra ahşap ısrarından vazgeçilerek yapıların tuğladan yapılması yasası çıkartıldı.

    Trondheim’da taş yapılar

    Orman ürünleri, balıkçılık ve madencilik Trondheim kentinin önde gelen geçim kaynakları olarak öne çıkmaya başladı.

    Biraz ilerlediğimizde Norveç’in Etkileşimli RocknRoll Merkezi/Müzesi Rockheim’ı görüyoruz.

    ROCKHEİM

    Daha sonra kısa bir yürüyüşle Trondheim Garı’na varıyoruz. Yürüdüğümüz yolun zeminine “yürüdüğünüz için teşekkür ederiz” yazmışlar. İnsanın sağlığı için yaptığı eyleme teşekkür etmek nezaketin vardığı boyutu göstermesi bakımından ilginç bir örnek.

    Trondheim Garı

    Garı geride bırakarak Sondre Gate caddesi yoluyla güneye yöneliyoruz. Yol boyu şık ve tarihsel yapılar görüyor ve fotoğraflıyoruz. Öncelikli hedefimiz hiç kuşkusuz kentin birincil yapısı Nidaros Katedrali.

    Nidaros’a yaklaşmışken Nidelva ırmağının iki yakasını birleştiren Eski Köprü’ye göz atıyoruz. Özgün ve estetik bir köprü olduğuna kuşku yok. Köprüden ırmağın iki yanına sıralanmış eski depoları ve balıkçı barınaklarını görüyoruz. Köprü mimar Cicignon’un 1681’de yaptığı kent planı gereğince 1861’de mimar Carl Adolph Dahl tarafından yapılmış. Seksen iki metrelik köprüye “Mutluluk Kapısı” da denmekte olduğunu öğreniyoruz.

    Kİ KÖPRÜ TRONDHEİM

    Trondheim’da Eski Köprü

    Sonunda hedefe varıyoruz.

    Yapımına 1070’te başlandığı kestirilen Nidaros Katedrali tüm görkemiyle karşılıyor bizleri.

    Nidaros Katedrali İskandinavya’nın en büyük ikinci ve kuzeydeki en eski ortaçağ katedrali olarak ün yapmış. Norveç’teki en önemli Gotik yapıdır.

    Nidaros’da mezarlık

    Pek çok Norveç kralı burada taç giymiş ve yine pek çoğu buraya gömülmüş. Norveç’in Hıristiyanlaştırılmasını tamamlayan kral olarak bilinen Olav Haraldsson buraya gömülen önemli kişiliklerden birisi.

    Nefesine güvenen Nidaros’un 97 metrelik kulesine 172 basamağı tırmanarak Trondheim’ı yüksekten izleme zevkini tatmakta özgürdür.

    Katedral çevresindeki müzeleri ve ilginç sanatsal yapıları görüntüledikten sonra Munke Gata yoluyla geriye dönüyoruz. Kongens Caddesi’yle kesişme noktasındaki kent meydanında 14.5 metre yükseklikli kaide üzerinde yükselen 3.5 metrelik Olav Tryggvason heykelini yer alıyor. Kaidedeki yazıtı okuyunca şaşırıyoruz. 2006’ya dek burada Norveç’in 2. Dünya Savaşı sırasındaki Nazi işbirlikçisi Başbakanı Kiesling’in heykeli yer almaktaymış. Kaldırmak için 60 yıl beklenmiş olması ilginç geldi bizlere.

    Olav Tryggvason Anıtı

    Meydan yakınındaki önemli ortaçağ kilisesi “Hanımefendi Mary”yi görüntülüyoruz.

    Nidaros çevresi müzeler ve anıtlar

    Garı geride bırakıp rıhtıma ilerlerken açıktaki bir adacık çekiyor dikkatimizi. Munkholmen ya da Nidarholmen olarak da bilinen adacık hem tarihte hem de mitolojide önemli bir mekân olarak anılıyor. Manastır yapılmadan önce adacık infaz yeri olarak kullanılmış. Manastırın 1000-1100 yıllarında yapıldığı sanılıyor. Manastırın yapılmasıyla birlikte adacık keşişlerin yurduna dönüşmüş.

    TRONDHEİM ADACIK

    Munkholmen Adacığı

    Reform sonrasında ada önceki işlevini yitirmiş. İzleyen yıllarda hapishaneye dönüştürülmüş.

    Adacık daha sonra İsveç Kralı XII. Şarl (Demirbaş Şarl)’ın Norveç seferi sırasında askersel önem kazanmış. Sonraki yıllarda kaleye dönüştürülen ada bu amaçla kullanılır olmuş.

    Son olarak 2. Dünya Savaşı sırasında Alman garnizonunun yerleşimine dönüştürülmüş.

    Trondheim ziyaretinin sonunda Midnatsol’le güneye yolculuğumuz sürüyor.

    Kristinasund’a geliyoruz ilk olarak. Kristiansund 1742’de ilçe olmuş ve ticaret yapma hakkını kazanmış. Eski adı Fosna olan bölge Norveç’in tarihi 10 bin yıl önceye giden en eski yerleşimlerinden birisi olarak biliniyor.

    Kristiansund.12

    Başka pek çok yerde rastladığımız gibi burada da bir balıkçı eşi heykeli var.

    BALIKÇI EŞİ

     

    Kristiansund kurutulmuş balık merkezi olarak da nam salmış. Kristiansund ve çevresi toprak yoksulu olduğu için buradan İspanya’ya kurutulmuş balık götüren gemiler dönüşte toprak taşımışlar kente. Tarımı küçümseyip ondan vazgeçenlere duyurulur.

    Kristinasund savaşların yıkımını yaşama şanssızlığına uğramış. Birinci Dünya Savaşı’nın ekonomik yıkımını atlatamadan İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi bombardımanıyla karşılaşmış.

    Kristinasund’un bir başka önemli özelliği Norveç Ulusal Operası kurulmadan 32 yıl önce 1928’de operaya sahip olmasıymış.

     

    Molde’ye yanaşıyoruz.

    molde-map

    Molde’de de futbol anılarımız canlanıyor. Geçen yıl Fenerbahçe ile oynadığını bir yenip bir de yenildiğini anımsıyoruz.

    Molde butik kent görünümünde. Yelkenli görünümlü, ayna camlı otel ve Aker Stadı yan yana karşılıyor Molde’ye denizden gelenleri.

    Aker Stadı ve Yelkenli görünümlü aynacamdan otel

    Kuzey Güzeli adıyla da anılan Molde Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ilgisiyle de karşılaşmış. İmparator bu güzel kente sıkça gelip gitmiş.

    1916 yangını sonrası kent bu kez tuğladan yapılarla donatılmış. Molde İkinci Dünya Savaşı’nda da hasar görmüş. Norveç Kralı VII. Hakon, Prens Olav ve hükümetin yanı sıra Norveç’in altın birikimi Molde’ye taşınmış. Kentin Nazilerce bombalanması sonucu kral ve beraberindekiler Glaskow’a geçmiş.

    Kentin dikkat çeken bir diğer yapısı Molde Katedrali.

    Molde Katedrali

    Molde gül kenti olarak da anılmaktaymış. Sarmaşıklı belediye yapısı da son derece hoş bir görüntü sunuyor fotoğraflamak için.

    SARMAŞIKLI YAPI MOLDE

    Alesund’a gece yarısı yanaşıyoruz. Mutlaka görülmeli tavsiyesi aldığımız için saate bakmaksızın kendimizi Alesund’a atıyoruz. Caddeler bomboş. Kent terk edilmiş gibi. Gece yarısı olmasına karşın hava kararmış değil. Durum böyle olunca fotoğraf için de elverişli koşullar oluşmuş oluyor.

    Alesund.12

    Kent ortaçağdan bu yana ticari öneme sahip. Hansa Birliği döneminde toplama ve dağıtma merkezi olarak işlev görmüş.

    Mükemmel limanı Alesund’un bugünkü yerleşimini de belirlemiş.

    Jugend (Yeni) biçemli mimarisi Jugend Kenti olarak da anılmasına neden olmuş.

    1904’te çıkan büyük yangın çoğu ahşap olan yapıların yok olmasına neden olmuş. On bin dolayında insan evsiz kalmış. Evsiz Alesund’a yardım eli Kayzer II. Wilhelm tarafından uzatılmış. Bu iyilik karşılığında Alesund’un ana caddesine Kayzer’in adı verilmiş. Bu yangın sonrası Jugend (Yeni Stil) Mimarisi kente egemen olmuş.

    Alesund’un “Bacalao de Noruega” adıyla üretilen kurutulmuş balıkları kürsel ölçekte tanınmışlığa ulaşmış.

    Kentin sırtını dayadığı Aksla tepesi Alesund’la bütünleşen önemli coğrafik yapı olarak boy gösteriyor.

    ALESUND TEPE

    Geceyarısı Alesund’da karaya ayak bastığımız için pişman değiliz gördüklerimizden sonra.

    alesund-anit-2.jpg

    Norveç’in batı kıyısındaki pek çok kent gibi Alesund da Nazi işgali döneminde kaçış noktası olmuş. İngiltere’ye kaçarken yaşamlarını yitirenlerin anısına dikilmiş bu anıt.

    Rıhtım yakınında Nazi döneminw ilişkin bir başka anıt boy gösteriyor

    Alesund’dan sonra yanaşılacak iki limanda karaya çıkmaya niyetli değiliz. Bir sonraki gün öğleden sonra varacağımız Bergen’e kadar Midnatsol’ün tadını çıkaracağız.

    Pruvadan Bergen görünmeye başladı. Midnatsol’e veda zamanı hızla yaklaşıyor.