• adalet

    Hava, su ve gıdadan sonra en temel insan gereksinimi! Onun yokluğu yaşamımızı sona erdirmese bile toplumsal düzeni ve toplumun ülkeye güvenini derinden sarsabiliyor.
    Her fırsatta dile getirdikleri için biliyoruz! Son derece OSMANLICI bir yöneten topluluğumuz var! Osmanlıcılıklarının öykünme ve çağdaş yaşam karşısına Osmanlı’yı koyma heveslerinden kaynaklandığını söylemek daha doğru olur!
    İçi boş, dayanaksız bir Osmanlıcılıktır sergiledikleri.
    Böyle olmasa, Osmanlı’nın 600 yıl boyunca ADALET kavramını önemsediğini bilirlerdi, bilmekle kalmaz iyi kötü uygulama çabası içinde olurlardı.
    Osmanlı, çıkışlarında da, inişlerinde de önemsemiştir ADALET kavramını. DAİREİ ADLİYYE olarak tanımladığı devletin olmazsa olmaz ödevlerinin sıralandığı silsilede ADALET yokluğunun yaratacağı felaketlere her fırsatta değinilmiştir. Her ne kadar yıkılmaktan kurtulamasa da Osmanlı bu duyarlılığı sayesinde 600 yıl tarih sahnesinde kalabilmiştir.

    0000000727421-1

    Bugün de varlığını sürdüren YARGITAY, DANIŞTAY, SAYIŞTAY gibi yargı kurumlarının köklerinin Osmanlı’da olmasına şaşırmamak gerekir. Cumhuriyet’le Osmanlı’yı ayıran önde gelen fark kurumların varlığından çok o kurumların ortaçağ karanlığına tutsaklığına son verilmesi olmuştur.
    İnsan aklına özgürlük veren Cumhuriyet’le birlikte başka pek çok alanda olduğu gibi ADALET konusunda da köklü ve devrimci değişiklikler geçirilmiştir yaşama.
    Yine Osmanlı’ya dönersek, ADALET öylesine önemsenmiştir ki; yokluğu korkunun başlıca kaynağı olmuştur özellikle yönetenler ve de saltanat sahibince. Osmanlı, pek çok konudaki aymazlığına, duyarsızlığına karşın ADALET konusunda özenli olma çabası içinde olmuş; hiç olmazsa temel ilkeleri ortaya koymaya çalışmıştır.
    Bugünün Türkiyesi’nde ADALET’i iki dudak arasından çıkacak sözlere uyarlayanlar hiç olmazsa şimdilik rahat ve kaygısız olabilirler.
    İnsanlık tarihinin değişmez tunç yasasıdır!
    ADALET’in kendisinin değil duygusunun bile yitirilmesi hiç kimselerin, hiçbir kudretin önüne geçemeyeceği sonuçlara yol açmıştır.
    Bugünün kudretlileri ADALET dağıtmak yerine onu bir yerlerde biriktirerek bir süre daha önüne set çekebilirler.
    Ancak, o set önünde sonunda yıkılır ve dağıtılmayan adaletin azgın suları karşısına çıkanı önüne katarak sürükler.
    Bugün, bu adaletsizliği yaratanların gücü ve kuvveti kendilerini bile azgın sele kapılmaktan koruyamaz!

    Mahmut_Esat_Bozkurt_banner

    Adaletin mumla arandığı bugünlerde saygıyla anılmalı…

    Bu korkunç tabloda olan ülkenin dirliğine, düzenine, birliğine olacaktır. Adaletin olmadığı her geçen gün ileride yaşanacak tufanda ortaya çıkacak hasarın büyümesinden öte bir sonuca yol açmayacaktır.
    Bu nedenle, Türkiye’de nicelikçe olmasa bile nitelikçe bu duruma son verme gücüne sahiplerin bir an önce harekete geçip gereğini yerine getirmesi gerekmektedir.

     

  • rıdvan hoca

    Onursal Başkanı olduğu Türkiye Ortopedi ve Travmatoloji Birliği Derneği (TOTBİD)’in başsağlığı iletisi

    Türkiye’de yaşayan gazete okuyup, televizyon izleyen hemen herkes Rıdvan Ege adıyla tanışıktır. Ortopedi uzmanı kimliğinin yanı sıra trafik kazalarının önlenmesi doğrultusundaki vakıf çalışmaları toplumsal tanınırlığını öne çıkartan yanı olmuştur.
    Bir hekim olarak benim tanışıklığım ortopedi alanı üzerinden oldu. Ortopedi topluluğuna adım attığım 1987’den itibaren bilimsel toplantılar ortamında sıkça izlemiş ve tanımış oldum hocamızı.
    Renkli ve canayakın kişilik olmasının yanı sıra pek çok akademik ortamın ortak başağrısı olan ayrılıklar, çekişmeler vb durumların önde gelen ilacıydı. Belki de bu sayede ortopedi topluluğunda hiçbir dönemde bir dağınıklık söz konusu olmadı.
    O yıllarda bilimsel kongreler şimdiki gibi profesyonelce ve şirketler aracılığıyla gerçekleştirilmiyordu. Hatta, başlangıçta kongrelere kamu kurumlarının dinlenme ortamlarının evsahipliği yaptığını bile anımsıyorum. O yıllarda evsahibi kurumun hocasından, asistanına; teknisyeninden hizmetlisine varıncaya kadar sayısız emekçinin katılımıyla oluşturulan imece söz konusuydu kongre düzenlemesinde. Çokça aksaklıklı ve bir o kadar da içtenlikli yıllardı.
    İşte o yıllarda hemen her ortopedi kongresinin değişmez emekçisiydi Rıdvan hoca. Öncü ve herkesin saygı duyduğu başrol oyuncusu olarak kongrelerdeki oturum aralarının onun el çırpmasıyla sonlandığı anlaşılır ve koyu sohbetler sonlandırılarak toplantı salonunun yolu tutulurdu.
    İkili söyleşilerde ağzından düşürmediği “şekerim” kulaklarımızdan silinecek gibi değildir.
    Siyasete hevesli değildi Rıdvan hoca. Buna karşılık siyasilerle ilişkisi bir bilimsel kongre açılışına zamanın Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i getirecek denli güçlü ve etkiliydi.
    Son büyük eseri kurmakla kalmayıp, geliştirdiği ve olumlu bir yer edindirdiği Ufuk Üniversitesi oldu.
    Sayıları 100’leri aşan kitapları, çok daha fazla sayıda bilimsel makaleleri ve akla gelebilecek pek çok akademik etkinliğiyle bu dünyada çok hoş ve yararlı bir iz bırakan Rıdvan Ege hocamızı sonsuzluğa uğurlamanın burukluğu içindeyiz.
    Yaşamı boyunca başardıkları, kurduğu olumlu ilişkiler gözünün arkada kalmadığı izlenimi edinmemiz için fazlasıyla yeterlidir.
    Bir canlı tarih anıtı dünyamızdan ayrıldı. Geride bıraktıklarıyla yaşayacağı muhakkak!

    593910b161361f15942d9318

    r2022

  • arda_turan_ridvan_7743

    Türkiye, gündem değişikliğinin an meselesi olduğu ülke olma konumunu bir kez daha sağlamlaştırdı. Arda TURAN’ın milli takım uçağındaki gazetecinin boğazına sarılması son birkaç günün başat gündem maddesi oldu.
    Arda TURAN, pırıltılı yaşam özlemiyle yanıp, tutuşan yüz binlerce gençten birisiydi. Bu seçkin konuma erişebilen şanslı gençlerden pek azından birisi olarak dorukta bulunmanın tadını çıkarttı, çıkartıyor(du) son yıllarda. Hakkını vermek gerekirse Avrupa’da tutunmasını da bildi. Atletico Madrid ya da Barcelona gibi bir kulüpte değil futbol oynamak, antrenmana çıkmak bile iyi, kötü yetenek gerektirir.
    Avrupa’da tutunarak lümpen kültür tutsaklığından kaynaklanan eksilerini unutturduğu bile söylenebilir.
    Önemsiz olduğu kadar berbat bir maçın ardından sergilediği saldırganlık TBMM kürsüsüne varıncaya dek pek çok ortamda konuşulmaya değer bulundu.
    Öyle ki, Rıdvan Dilmen işin içine doğrudan siyaset karıştırmaya vardırdı işi.
    Fiziksel şiddet sergileyen Arda TURAN’ın bu kabul edilemez davranışını görmezden gelerek EVETÇİ olmasının bedelini ödediğini bile söyleyebildi.
    Bütün bunların HAYIRCI olduğu için başına geldiğini söylese akla yatkın bulunabilirdi. Üzerinden çok geçmedi referandumun. Türkiye’de HAYIRCI olmak mı yoksa EVETÇİ olmak mı daha riskliydi? Bu sorunun yanıtı Rıdvan DİLMEN’in başını önüne eğmesine yeter de artar bile.
    Diğer yandan, Rıdvan DİLMEN’in toplumdaki ayrılığı derinleştirici söylemlerde bulunduğunu söylemek de pekâlâ olasıdır.
    Hatta, Türkiye’de bölücülüğün dağda silahla düz ovada ise elde kalem ya da dilde sözle yapıldığı bu örnek aracılığıyla ortaya çıkmıştır. Oysa, her şeye karşın Türkiye’de insanlar EVETÇİ’siyle, HAYIRCI’sıyla birlikte yaşamayı sürdürmektedir. Günde birkaç kez yolculuk yaptığımız kentiçi kitle taşıma araçlarında yanımda oturan ya da ayakta duran bir başkasının EVETÇİ mi yoksa HAYIRCı mı olduğunu sorgulamak pek çoğumuzun aklından bile geçmezken; Rıdvan DİLMEN adlı futbolculuğu alabildiğine başarılı ama teknik adamlığı ve spor yorumculuğu ters orantılı berbat birinin ipe, sapa gelmez sözleriyle uğraşmak da bir o kadar acı vericidir.
    Lümpen kültürün tutsağı Arda TURAN’ın yaptığının bedeli hiç kuşkusuz milli formayı daha fazla kirletmesinin önüne geçmek için bulunduğu konumdan uzaklaştırılmasını gerektirir. Rıdvan DİLMEN gibilerine ise böylesi bir yaptırım söz konusu olmaktan uzaktır.
    Haydi Rıdvan DİLMEN’e işverenler!
    Utandırın bizi…

  • 056d1f803c8ee14de4a393f9bc86f57c

    Engel tanıma sistemi yokluğuna aşırı derecede odaklanarak yüce anıları incitmemek gerek

    Helikopter kazası sonucu yitirdiğimiz değerli askerlerimiz epeyce canımızı yaktı. İzleyen günlerde yapılan yorumlar helikopterlerimizde “engel tanıma sistemi” yokluğuna odaklandı. Haksız da sayılmazdı bu yorumlar. Ülkeyi gökdelenler, köprüler ve başka pek çok göz alıcı yapıtlarla donatmaya muktedir gücün bu önemli ayrıntıyı göz ardı etmesi, satın alımını yapmaması kuşkusuz eleştiriye hedef olmaya değerdir. Bu önemli ve yaşamsal eksikliğin bugüne dek giderilmemiş olması sonuna dek sorgulanmalıdır.
    Bu yapılırken öncelikli nokta gözden kaçırılmamalıdır. Hatta, “engel tanıma sistemi” yokluğuna yönelik aşırı yoğunlaşmayla bölgedeki koşullar karartılarak asıl düşmanın ve savaş verdiğimiz gücün gözden kaybolmasına yol açılmamalıdır.
    PKK ve YPG’yi silahlandıran ülkenin ABD olduğu kendilerince açıklanmış durumdadır. Bir dönem olduğu gibi gizleme, saklama söz konusu değildir. Dolayısı ile can düşmanımız bölücü örgüt ağır silahlara sahiptir. Buna bağlı olarak da hava araçlarımızın güvenli uçuşu engellenmektedir. Yine bu nedenle helikopter gibi alçaktan uçarak hedef olmaya aday hava araçlarımız manevra yapmak zorunda kalmakta, alçaktan uçuşa zorlanmaktadır. Böylelikle de engellere takılma riski artmaktadır.
    Yukarıda özetlemeye çalıştığımız ve ülkemizin iç/dış güvenliğini tehlikeye düşüren neden müttefikimiz görünümlü ABD’dir. Kendi ağzıyla da doğruladığı için yazmakta sakınca yok. Düşmanınızı silahla donatan, onu adeta size saldırmaya özendiren ülkeye sıfat aranacak olursa eğer düşmandan daha uygunu bulunamaz kanısındayım.
    Hemen her ortamda helikopter kazasını tartışanların, tartışma adı altında farkında olarak ya da olmayarak terör örgütünü sevindirenlerin ABD’nin bu konuda oynadığı rolü görmezden gelmelerini anlamakta zorlanıyorum.
    Bu önemli konuda hem sokaktaki vatandaşımızın hem de siyasetçilerimizin bilinçlenme gereksinimi içinde olduğu düşüncesindeyim.
    Nasıl ki helikopterlerimizin “engel tanıma sistemi”ne gereksinimi varsa özellikle de kamuoyunu yönlendirme etkisine sahip ileri gelenlerimiz başta olmak üzere insanımızın “düşman tanıma sistemi”ne gereksinim duyduğu yazılanlara ve konuşulanlara bakılırsa apaçık ortadadır.
    Ceyhun Balcı, 6 Haziran 2017

  • IMG_4308

    Bu yazıya da esin kaynağı olan kitapta çok daha fazlasını okuyacak ve yazar İlknur Güntürkün Kalıpçı’nın deyişiyle “SEN BİZİ SAKIN AFFETME ATAM!” demek geçse de içinizden siz siz olun çok çalışıp, ona yaraşır olmaya bakın derim sizler. 

    Bu Dünya Çevre Günü’nde “Atatürk ve Çevre” diyelim. Pek çok alanda 100 yıl önceki söylem ve eylemleri ve elbette öngörüleriyle bizleri şaşırtmayı sürdüren Atatürk’ü rehber ediniriz.

    Çevre duyarlılığı Atatürk’ün her nedense çok da öne çıkartılmayan yönlerinden birisidir.

    Hem çevre günü olması hem de zeytin gibi bir sıradışı varlığı gözden çıkartılmasının denendiği bugünlerde Atatürk ve Çevre’ye değinmek güncel gereklilik.

    Yaşamı savaş alanlarında acılarla, sıkıntılarla geçen Atatürk’ün ağladığı anlar yazılara konu edilecek denli az.

    Gözyaşı döktüğü az sayıdaki olgudan birisi Çanakkale’dedir. Bir diğeri ise doğayla ilgilidir.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara başkentliğe hazırlanırken Çankaya yolundaki bir iğde ağacının kesilmiş olmasına ağlamış Atatürk. Yol yapımına engel görülen bölgenin tek ağacının yaşamına son verilmesi Atatürk gibi anıt adamı ağlatmış. İğde demişken iğde cenneti olabilecek Türkiye’nin iğde dışalımı yapmakta oluşunu içimiz sızlayarak anımsatalım.

    Çevre konusunda da duyarlı ve rehber olası bir önderimiz olduğu için gurur duyalım!

    Özellikle çevre duyarlılığı Türkiye’nin kökü dışarıda etkinlik alanlarından birisidir. Kökü burada olmayan, ayağı bu topraklara basmayan hiç bir hareketin, etkinliğin başarı şansı bulunmadığını unutmamak gerekir. Bu gerekçeyle çevrecilik diyenlerin bu yalın gerçeği göz önünde tutmaları dileğiyle.

    Ceyhun Balcı, 04 Haziran 2017

  • imagesGeçtiğimiz yıllarda daha fazla tartışılan 27 Mayıs’a ilişkin yorumlar giderek azalsa da bütünüyle unutulmadığı kesindir.

    Kalıplaşmış yargılara göre 27 Mayıs bir darbedir. Askersel güçle yapıldığına göre yanlış da sayılmaz bu biçimsel yargı. Bu yaklaşımla değerlendirilecek olursa Portekiz ordusunun Salazar yönetimine son verdiği 1974 eylemine de Karanfil Devrimi yerine darbe demek gerekmez mi?

    Nedensellik ilişkisi gereğince değerlendirilecek olursa 27 Mayıs başat ürünü 1961 Anayasası uyarınca devrim değilse nedir?

    Bu ve benzeri eylemlerin kolaylıkla düştüğü hatadan 27 Mayıs da kendisini kurtaramamıştır. Üç idam 27 Mayıs’ı ürünüyle değil de idamıyla tartışılır kılmıştır. Bu durumuyla 27 Mayıs’ın kendi ayağına kurşun sıktığı da söylenebilir kolaylıkla.

    1961 Anayasası ortaya koyduğu toplumcu ve özgürlükçü ilkelerle aradan geçen yarım yüzyılı aşkın süreden sonra bugün de özlendiğine göre 27 Mayıs irdelemesi doğru eksende yapılmalıdır.

    Darağacında sonlanan 3 yaşam kimilerini duygusallığa kimilerini de bilinçli biçimde 27 Mayıs’ı bağlamından kopartmaya yöneltebilmektedir.

    Bu durum 27 Mayıs’ı izleyen yıllarda kendisini gösteren öc almacı geleneği beslemesi bakımından da iz bırakmıştır.

    Farklı görüşlere saygı duyarak ama sağlam temellere dayandırarak 27 Mayıs’ın bir devrim olduğunu bir kez daha dile getiriyorum.

    Sağlıklı değerlendirme için 27 Mayıs’a giden süreci ve 27 Mayıs’ın sonuçlarını akılcı ve bilimsel biçimde irdelemek gereğine vurgu yapıyorum.

  • 01mediha“Görme, Duyma, Bilme” Türkiyesi’ne kocaman bir adım daha atıldı. Sözcü gazetesinin internet sitesi yönetmeni Mediha Olgun ve İzmir temsilcisi Gökmen Ulu’nun bir haber nedeniyle tutuklanmaları başka nasıl açıklanabilir?

    Cumhurbaşkanı’nın tatili bal gibi haber değeri taşır. Kuşkusuz eleştiriye de açıktır bu ve benzeri haberler. Ancak, yapılması tutuklanmayı hiç ama hiç gerektirmez. Darbecilere bilgi verme gerekçesi dayanaksız ve bir o kadar da gülünçtür. Yargının kayıtlarına göre de doğrulanmıştır! Cumhurbaşkanı’nın darbe sırasında bulunduğu yer yaverince iletilmiştir ilgilisine. Sözcü gazetesinin bu konuda bir şey yapmasına hiç gerek yoktur. Cumhurbaşkanı’nın yanı başındaki güruh bu konuda öylesine ilgili ve bilgilidir ki; Cumhurbaşkanı çareyi yaverlik kurumunu ortadan kaldırmakta bulmuştur.

    Mediha Olgun adını ilk kez işittim. Tanınırlığını bu olaya borçlu olması büyük şanssızlıktır.

    Sözcü’nün İzmir temsilcisi Gökmen Ulu’yu ise bir kaç yıldır tanıyorum. Bir kaç sözükle tanımlamak gerekirse Gökmen Ulu Atatürk ve çağdaş Türkiye tutkunu; yaptığı işi namus sayan bir gazeteci ve onun da ötesinde dostluğuyla övünç duyulacak bir kişiliktir.

    Belleğimi yoklama gereği duydum. Gökmen Ulu’nun başkaca kusuru ya da suçu olabilir mi muktedirin gözünde diye. Gazeteciliğine belgeselciği ekleyen Gökmen Ulu Gezi Hareketi’ni “Yüzyılın Toplumsal Muhalefeti : Direniş” adıyla ölümsüzleştirmişti. Aradan geçen yıllara karşılık Gezi Direnişi’ne öfkenin sonlanmamış olması olasıdır. Bu özelliği de Gökmen Ulu’yu hedefe dönüştürmüş olabilir mi?

    Terör estirmek, baskı kurmak ve yıldırmak bir kez amaca dönüştüğünde gerekçe üretmek de kolaylaşıyor.

    Yürütmenin şubesine dönüştürülen yargı eliyle Mediha Olgun ve Gökmen Ulu’ya eziyet ettiklerini sananlar bu iki gazetecinin boynuna kendi elleriyle birer şeref madalyası astıklarının farkındalar mıdır acaba?

    Yazının başlığı iç karartıcı olabilir!

    Hiç kuşku duyulmasın ki; koyulaşan karanlık sökecek şafağın habercisidir. Ense karartmaya, iç sıkıntısı yaratmaya gerek yoktur.

    Muktedir(ler) çareyi gazeteciliği bu denli hedefe koymakta buldularsa vay hallerine!

    Bizler değil onlar korkmalı!

    Aydınlığa uyanan Türkiye’yi yazmamız yakındır.

    Pürüzsüz duvar çamur tutmaz…

  • imagesDörtlü finalde bu yıl Fenerbahçe’yi üst üste 3. kez izliyoruz. Yarınki finalde kupaya uzanması içimizden gelen dilek. Zeliko Obradoviç Avrupa’nın özgeçmişi en kalabalık ve elbette kariyerli koçu. Kupaya uzanmak onun açısından sıradan bir durum.

    Obradoviç’in bir başka özelliği de gençlere önem vermesi. Bununla yetinmeyip gençleri özendirip, takıma yerleştirmesi. Fenerbahçe’deki ilk yıllarında bu özelliğini de öne çıkartmıştı.

    Bu yılki dörtlü finalde ülkesiyle bağları en gevşek olan takımın da Fenerbahçe olduğunu saptamak durumundayız. Koçu bir Sırp. Oyuncuları Çek, Amerikalı, Sırp, Makedon, Yunan, İtalyan. Onlara eklenen iki Türk. İşin ilginci kadrodaki 2 Türk dün akşamki maçta değil dakika, saniye süre almadılar. Hem ilginç hem de düşündürücü bir durum.

    Kuşkusuz yine sevineceğiz ve belki gururlanacağız. Ama, düşünmekten de alamayacağız kendimizi.

    Günümüz dünyasında başka alanlarda olduğu gibi sporda da çokulusluluk kaçınılmaz bir durum gibi görünebilir. Ama, oluşturulan yıldızlar karmasına bir tek Türk oyuncu eklenememiş olması üzerinde düşünülmeye değer bir durum olsa gerek.

    Örneğin, dörtlü finalin diğer takımlarından CSKA’da Ruslar var, süre de alıyorlar. Real Madrid keza öyle. Koçu da İspanyol.

    Fenerbahçe’nin finaldeki karşıtı Olimpiyakos dörtlünün içinde kendi ülkesiyle en özdeş takım. Koçu Yunan olduğu gibi takımın önderi ve takıma önemli katkılar koyan oyuncular arasında Yunan olanlar birden fazla sayıda.

    Bu açıdan bakıldığında dörtlü finalin en başarılı takımı yarın akşam belli olacak belki. Ama, en başarılı ülkenin Yunanistan olduğunu şimdiden söylemek olasıdır.

    Obradoviç’in doğasıyla ve geleneğiyle ilişkisi olmayan bu durumun bir nedeni Fenerbahçe yönetiminin mutlaka kupa alınmalı isteği olabilir. Fenerbahçe’deki ilk yılında gençlere açıklığıyla bilinen Obradoviç’in bugünkü durumu başka türlü açıklanamaz.

    Obradoviç gibi bir koç Türkiye’de yıllarını geçirirken hem Fenerbahçe’nin hem de Türk basketbolunun ondan olabildiğince yararlanması gerekir(di).

    Pırıltılı başarı öncelenince ortaya çıkan manzara bu şekilde oluyor. Ülkeye ve ülke insanına odaklı tutum paha biçilmez kazanç sağlasa da izleyiciyi doyurmaktan uzak kalabiliyor.

    Bu saptamanın doğruluğu tartışılabilir. Ama, en azından benim izlenimim budur. Önemli bir spor adamının Türkiye’ye ve Türk sporcusuna da katkısı olması gerekir.

  • Tıbbiyeli tarihi son zamanlarda olabildiğince araştırılır ve yayımlanır oldu. Bir bakıma uzun yıllara yayılan edilgenliğin günahı çıkartılıyor da denilebilir. Bu bağlamdaki dağarcık her geçen gün zenginleş(tiril)iyor.

    Bu dönemde eksik bırakılan bir şeyler var gibi geliyor bana. Tamamlamakta yarar var. Neyse ki, bu doğrultuda girişimler de yok değil.

    Cumhuriyet sanıldığı gibi yalnızca Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulmadı. Öncesindeki Birinci Dünya Savaşı, onun da öncesindeki Balkan ve Kuzey Afrika’daki Osmanlı-İtalyan savaşlarını göz ardı etmemek gerek. Cumhuriyet’ten önce toplamda 11 yıllık bir kesintisiz savaş süreci söz konusudur.

    Genç Cumhuriyet ayakta durma çabası içindeyken Avrupa’da kol gezen faşizm aynı zamanda Cumhuriyet’e cansuyu olmuştur. Almanya’da Nazilerin kamu görevinden el çektirdiği Yahudi kökenli Almanlar bir yurt arayışına giriştiklerinde; yoksul ve yoksun ama başı alabildiğine dik bir Türkiye’nin onlar için seçeneğe dönüşmesi yabana atılmamalıdır.

    O dönemde Türkiye’yi vatan belleyen Alman hekimlerini de Tıbbiyeli tarihimizin bir yerlerine yerleştirmekte sakınca yoktur. Kuşkusuz yabancıdırlar, doğum yerleri, dilleri, dinleri, gelenek ve görenekleri bizlerinkinden oldukça farklıdır. Ama, öyleleri çıkmıştır ki aralarından; içimizden biri olup çıkmışlardır aramızda oldukları süre boyunca.

    Dr Albert Eckstein içimizden birisi sayabileceklerimizdendir.

    Adolf Hitler imzalı kısa bir yazıyla işine son verilen Eckstein İngiltere ve ABD seçenekleri de karşısına çıkmış olmakla birlikte Türkiye’yi seçmiştir. Cumhuriyet 10. yaşını doldurmuş olsa da sağlık hizmeti ve hekim eksiği olanca varlığıyla duyumsatmaktadır kendisini.

    Cumhuriyet’e giden yolda 11 yılını savaşlarla ve ona bağlı olarak acılarla sarmalanarak geçiren Türkler ve özellikle de o trajediden en çok etkilenen Türk çocukları hak etmektedir hekimi ve sağlık hizmetini. Dr Albert Eckstein bozkır çocuklarının umudu olmuştur o yıllarda. Akademik unvanına ve üstlendiği göreve bakmaksızın ülkemizle ve insanımızla tüm içtenliğiyle bütünleşmiştir.

    Anadolu’nun kalbi Ankara’daki çalışmalarından fırsat buldukça Anadolu yollarına düşmüştür. Anadolu’da en çok analara ve çocuklara odaklanmıştır. Uzmanlığı gereğince çocukları ve onların beslenmesini gözlemlerken Anadolu’nun pek çok köşesinde karşısına çıkan insan manzaralarını fotoğraflamayı da unutmamıştır. Hatta onun çektiği fotoğraflardan birisi Türkiye Cumhuriyeti’nin 1942’da dolaşıma sunulan 10 TL’lik banknotlarından birisinde ölümsüzleşmiştir.

    IMG_4279

    Dr Albert Eckstein’ın dokunaklı ve etkileyici öyküsünü günyüzüne çıkartan da yine kendisi gibi bir çocuk doktoru : Prof Dr Nejat Akar olmuştur. Demirtaş Ceyhun’un “Ah Şu Biz Karabıyıklı Türkler” kitabında rastladığı Eckstein adını deyim yerindeyse iz sürerek bilinir kılmak için çıktığı yolculuk hem kendisi hem de bizler için mutlu sonlanmıştır. “Bozkır Çocuklarına Bir Umut” (Prof Dr Nejat AKAR, Gürer Yayınları, 2008) adlı kitabında derlediği öykü Tıbbiyeli tarihimizde yer almayı fazlasıyla hak ediyor bence. O kitap okurla buluşalı 10 yıla yakın zaman geçmiş. Kitap, adı değişerek ve görünümü ve baskısı geliştirilerek, İngilizcesi eklenerek bu kez “Anadolu’da Bir hekim : Albert Eckstein” (Ankara Üniversitesi Yayınları, 2017) adıyla okura bir kez daha ulaştırılmış. Akıcı dili, etkileyici öyküsüyle bir solukta okunabilen kitap günümüzde yabancılaşma yarışına giren biz Türklere bundan 80 yıl önce Türkleşen bir Alman’ın serüvenini anlatması bakımından da çok değerli bir ders içermektedir. Avrupa’nın darmadağın olduğu, yangın yerine döndüğü yıllarda hiç batmayan bir güneş gibi parlayan genç Türkiye Cumhuriyeti’ni anlatarak etkileyici ve öğretici bir görev yerine getirilmiş olmaktadır.

    Bu kitaba konu olan göz alıcı ve etkileyici serüven hiç kuşku yok ki; bugünlerde ardışık saldırıya uğrayan Atatürk’ün başarısı sayılmalıdır.

    albert.jpg

  • 2017051305233119_lks9e0vmrfrthdqto5rm62p8b31Yaşam öyle bereketli bir tarla ki hiç ummadığınız anda hem de karamsarlık bulutları başınıza çökmüşken umut çiçekleri açtırıveriyor.

    Albay Orkun Özeller Türk ordusunun pek çok subayından birisi. Düne dek adını duyan var mıydı?

    Emperyalizmin bölgemizdeki kalbi İncirlik’te altına imza attığı basit eylemle kendisine gönül tahtımızda ayrıcalıklı bir yer edindi.

    Çıtayı öyle bir yere yükseltti ki yakın geçmişin gözden geçirilmesi gereği kapımıza geldi dayandı.

    Sekiz, 10 yıl önceye gidelim! Ergenekon’la başlayan Balyoz’la süren ve ardında başkaca adlarla anılan pek çok davayı barındıran günlerde dik durma sınavı veren pek çok kişi ve kurum görmüştük. O günlerde bulunduğu görevi bırakma (emekli olma) önemli bir dik duruş biçimine dönüşmüştü. Neredeyse hiç bir şeyin yapılamadığı o karanlık ve edilgen günlerde adına “istifa” denen davranış neredeyse anıtlaşmış bir karşı çıkış aracına dönüşmüştü. Orkun Özeller albayımızın İncirlik’te sergilediği dik duruş edilgenliğin ucuz kahramanlığa dönüştüğü dönemi kapatması bakımından da önemlidir.

    Sözde müttefikimizin sınırımızın yanı başında sergilediği katil seviciliğine karşı ne yapacağını bilemeyen efe yöneticilerimize de ders niteliğindedir Orkun albayımızın onurlu ve dik duruşu.

    Orkun Özeller albay bu basit ama etkili davranışıyla tarihimizin ucuz kahramanlık sayfalarına son vermekle çok yararlı bir iş yaptı. Bundan böyle, ses yükseltilecek, karşı durulacak yerde meydanı boşaltmanın kahramanlıkla eşdeğer tutulması söz konusu olmayacaktır.

    Albay Orkun Özeller’e teşekkür borçluyuz. Şükranlarımızı sunuyoruz. Kendisi adına çok değerli bir tutum sergilemiştir kuşkusuz! Yanı sıra, ülke adına da önemli bir adım atmıştır. Her ne kadar elimizde pek çok kağıttan kaplan kalmışsa da açtığı yeni dik ve onurlu duruş sayfası paha biçilmez değerdedir. Bundan sonraki günlerin yol göstericisi olacaktır.