cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • OTOMOBİL SEVDASI

    devrimslide2

    Birkaç yıl önce baş gösteren otomobil sevdası depreşti. Unutmadan eklemeli ki; birkaç yıl önceki sevda gereği SAAB firmasına aktarılan 40 milyon dolarlık yatırım çöpe gitmiştir.

    http://www.hurriyet.com.tr/40-milyon-euro-resmen-cop-oldu-yerli-otomobil-gitti-turkiyenin-otomobili-geldi-40632238

    Yaratılan izlenimin tersine Türk otomobili bundan 50 yıl önce üretildi. Devrim marka otomobil belki ihmal belki de tasarlı bir davranışla yolda bırakılarak yeni doğmuşken öldürülmüş oldu. Özetle, Yerli Otomobil pazarlaması koca bir yalandır. Kamuoyunun gururunu okşamayı amaçlayan ve bundan başka amacı da olmayan bir söylemdir. Olağan koşullar altında anlı şanlı 5 holdingin böylesi anlamdan ve gerekten yoksun biri işe soyunması düşünülemezdi. Ülkenin özel koşulları iş dünyasında da emir-komutayı dayattığı için bir araya gelen patronların kameralara gülümsemekten başka çareleri yoktu elbette.
    Otomobil artık geçtiğimiz çağda kalmış bir aygıttır. Kuşkusuz kullanılacaktır, alınıp satılacaktır. Ancak, sil baştan geliştirilmek ve yeni bir marka yaratmak için uygun bir seçenek değildir. Dünyada son yıllarda yeni kurulmuş otomotiv firması yok gibidir. Var olan hareketlilik öncekiler kaynaklıdır. Hatta, yeni gibi görünen markalar da öncekilerin birikiminin ad ve kılık değiştirmesiyle ortaya çıkmıştır.

    Slayt1

    Cumhurbaşkanı 2002’de ülkemizde yılda 100 binden daha az sayıda motorlu taşıt satıldığını günümüzde bu sayının 700 binlere tırmandığını ifade ederek övünç payı çıkartmış bu gelişmeden. Bizler daha fazla motorlu taşıt edinerek ilerlediğimizi sanmayı sürdürelim! Çağa uymuş dünyada bu bağlamda küçülmenin hesapları yapılır olmuştur. Daha fazla otomobil, daha fazla yol, daha fazla park alanı, daha fazla hava kirliliği ve daha fazla harcama demek. Nasıl ki kedi kuyruğunu kovalayarak yakalayamazsa, daha fazla taşıt aracının gerektirdiklerini sağlamak da bir o kadar olanaksızdır.

    Ne mutlu bize ki; “yerli” metaforu ortamdaki bunca yozlaşmaya ve yanıltıcı duruma karşın insanımızdan karşılık bulabiliyor. Bu sevinilesi durumun yanlış amaçla kullanılmakta oluşu üzülünecek bir durumdur.
    Otomobilde “yerli” sevdasına kapılanların başka alanlardaki “yabancı” eğilimini mercek altına alırsak “yerli otomobil” hevesinin foyasını meydana çıkartmış oluruz.

    Yer : Zonguldak!
    Kurum : Kredi ve Yurtlar Kurumu. Isınma amaçlı kömür alımı ihalesine çıkılıyor. İster inanın ister inanmayın! Taşkömürü diyarı Zonguldak’taki bu kurumumuz şartnameye “ithal kömür” koşulunu koymaktan utanmıyor.

    Yer : yine Zonguldak!
    Kurum : Çatalağzı Termik Santrali. Taşkömürü zenginliğinin üzerindeki bu enerji üreticisi de yeni bölümlerinde ithal taşkömürü kullanmayı tasarlıyor.
    Akıllara durgunluk veren gelişmeler değil mi?
    Zonguldak’ta elinizi uzatabileceğiniz uzaklıktaki taşkömürü dururken uzaklardan taşkömürü almayı düşünebilmek ve bunu kâğıda döküp ihale şartnamesine işleyebilmek!

    Son bir olgu!

    Türkiye son yıllarda demir-çelik işletmelerinin çoğalmasına tanıklık ediyor. İlk bakışta ne iyi bir gelişme denebilir. Ama, bu işletmelerin hemen tümünün hurda demir işlediği düşünüldüğünde Türkiye’nin hurdacılığa gerilediği gerçeğiyle yüzleşilmiş olur. Hurdacıların enerji olarak kömür değil elektrik kullandığı, elektriğin üretildiği kaynaklar göz önüne alınınca dışa bağımlılığın söz konusu olduğu da üzülerek fark edilir.
    Yazının ikinci bölümüne konu olan örneklerle ilgili akılcı açıklamalar yapılırsa ve ikna olursam “yerli otomobil sevdası”nı bütün içtenliğimle destekleyeceğime söz veririm.

  • CUMHURİYET

    cumhuriyet-oynanmis

    Cumhuriyet eşsiz önderin peşine düşen halkın eseridir.

    Cumhuriyet’in 23 Nisan 1920’de kurulduğunu 29 Ekim’de ilan edildiğini öne sürenler vardır. Atatürk gibi akla ve bilime dayanan, öngörülü, tasarlı bir önderin Cumhuriyet’i daha Milli Mücadele’ye girişirken yaşama geçirmeyi kafaya koymuş olması şaşırtıcı değildir.

    Tarih öğretimimizdeki yanlışların yanı sıra önemli noktaların göz ardı edilmesi sayısız yanılsamaya kaynaklık ediyor.

    Bunlardan birisi Cumhuriyet’in dertsiz, tasasız ve hatta zahmetsiz kurulduğu izlenimidir.

    Kalıplaşmış tarih bilgilerimize bakılırsa bir milleti tarihin kör kuyusuna düşmekten kurtaran Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i ilan edişi rahat bir güne uyandığında bugün ne yapmalı sorusuna verilmiş bir yanıt gibidir.

    Oysa, Cumhuriyet’in kuruluşu da Kurtuluş kadar zorlu ve zahmetli olmuştur.

    DSC06121

    Cumhuriyet’in akla ve bilgiye dayanan kurucu önderi

    (Heykel Bergama Kozak Yaylası’nda ve Bergama Dr Faruk İlker Dvlet Hastanesi’nin girişinde yer almaktadır. Atatürk’ü bu denli yalın ve abartısız anlatan pek az heykel vardır)

     

    Kurtuluş sürecinde yanı başında olan Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir ve Refet Bele Cumhuriyet’in ilan edileceğini anladıkları andan başlayarak Mustafa Kemal’e akla gelebilecek hemen her yol ve yöntemi kullanarak karşı çıkmışlardır. Bu dörtlünün Milli Mücadele’deki rollerine ve saygınlıklarına gölge düşürmeksizin Cumhuriyet’in ilanı sürecindeki tutumları irdelenmelidir.

    Akla, bilgiye, tarihe ve uygarlığa dayanan Mustafa Kemal devleştikçe; bu dörtlü cüceleşmiştir.

    Özellikle Devrimler için yapılan “emek harcanmadan, halkın isteği olmadan yaşama geçirildi” nitelemesinden yola çıkılarak Cumhuriyet’in de benzer bir edilgenlikle kurulduğu yanılsaması söz konusudur.

    Kıvrak zekasını, pragmatizmle birleştiren; fırsat kollayarak deyim yerindeyse en uygun zamanı kollayan Mustafa Kemal Milli Mücadele gibi zorlu ve yorucu bir süreçten sonra neredeyse nefes almaksızın Cumhuriyet’i kotarma çabasına yoğunlaşmıştır.

    Tarih bilinmediğinde ya da bilinmesi gereken ayrıntıları göz ardı edildiğinde başa gelecekler yaşanıyor günümüzde.

    Cumhuriyet’in, Milli Mücadele’nin kazanılmasında eşsiz hizmetler veren saltanat ve hilafet heveslilerine karşın kurulduğunu, ilan edildiğini bilmek onun değerinini anlamamızı kolaylaştıracaktır.

    Bu denli güç ve emek harcanarak kurulduğu için Cumhuriyet dört koldan saldırılara karşın ayakta kalabilmektedir.

    Belki de bu nedenle, mayasının sağlamlığı sayesinde “Dokuz Canlıdır” Cumhuriyet…

    En büyük bayram kutlu olsun…

  • ECEVİT VE BAYKAL

    2-1974-bulentecevit
    Türk siyasetinin önde gelen bu iki kişiliği başlangıçta yan yanayken, ilerleyen yıllarda karşı karşıya geldiler. CHP kökeni sonraki yıllardaki ayrı düşüşün önüne geçemedi.
    Ecevit aramızdan ayrılalı 10 yılı aşmış olsa da geride bıraktığı derin iz silinecek gibi değildir. Kıbrıs ve haşhaş onu belleklerimize kazıyan iki sözcüktür. Siyasette nezaketin söz konusu olmadığı günümüzde ölüye saygının da yerini olur olmaz saldırganlıklara bıraktığı bir dönem yaşıyoruz. Salt siyasete özgü bir durum da değildir yaşananlar. Özenle gözlendiğinde yaşamın her alanına yansıyan bir hoyratlık söz konusudur.
    Ecevit’le Clinton’u bir araya getiren geçmişteki bir fotoğraf karesinden yola çıkılarak aşağılanmaya ve saygınlığı aşındırılmaya çalışılmıştır Ecevit’in. Yapılan yakıştırmaya yanıt verecek durumda olmasa da Ecevit, tarih bu hoyratlık karşısında sessiz kalmayacaktır.
    Ecevit’in Kıbrıs ve haşhaş ekim yasağı konusunda sergilediği antiemperyalist tutum ortadayken bir fotoğraftan yola çıkarak aşağılanması ve saygınlığının tartışma konusu yapılması kabul edilebilir gibi değildir. Mutlak iktidar gücüyle hemen her şeyi söylemekte, hemen herkesi suçlamakta sınır tanımayanların bugünün özel koşulları gereği yeterince tepki görmemiş olması yanılsamaya yol açmasın! Tarih yapılırken fark edilemeyenler yazılırken mutlaka fark edilecek ve akla kara o zaman ortaya çıkacaktır.
    Deniz Baykal ise bugünlerde ölüm, kalım savaşı veriyor. Dileğimiz bu savaşı bir an önce kazanması ve yaşamını sürdürmesidir.
    Kuşkusuz herhangi birimiz gibi hataları ve başarıları olan bir kişiliktir.
    Bugünlerde Baykal’a yapılan tedaviler üzerinden hekimlere yönelen suçlamaların bir tür şiddete dönüştüğünü üzülerek izliyoruz. Gazete köşeleri ve televizyon stüdyoları bu sınır tanımazlığın sergilendiği güncel mekânlar olarak çarpıyor gözümüze. Tıp da hiç kuşkusuz bir bilim dalıdır. Ama, diğer doğa bilimlerindeki gibi kesinlikler içermeyen, kişiye, zamana, zemine göre değişkenlikleri olan bir alandır. Bütün bu değişkenleri göz ardı eden, olayı bir algoritmaya indirgeyen ve buradan yola çıkarak yapılanlarda hata arayan bu hoyratlığı da kınamak gerekir.
    “Ben doktorlara iğne yaptırmam!” diyenlerin doruklarda olduğu, hekimleri ve hekimliği her fırsatta aşağılamanın sıradanlaştığı günümüz Türkiye’siyle uyumlu olan bu sınır tanımazlığın basın özgürlüğüyle ilintisi olmadığının da altı çizilmelidir.
    Türk siyasetinin önemli kişiliklerinden Deniz Baykal’a ivedi iyilik dilerken, bir başka önemli kişiliği olan Ecevit’in anısı önünde saygıyla eğiliyorum…

  • Dün geceki maç sırasında ve sonrasında bugüne dek aklımdan geçmeyen bir deneyim yaşadım. Yitirilen milli maçlar hemen her zaman üzüntü kaynağı olmuşken dün gece üzülemediğimi fark ettim.

    Türkiye son çeyrek yüzyılda yoğunlaşan bir müşterileşme eğilimi yaşıyor. Üretmeyen, çaba göstermeyen, emek harcamayan ve dolayısı ile de akla ve bilime önem vermeyen bu eğilim her hangi bir nesne gibi başarıyı da parayla satın alabileceğini varsayar oldu.

    Süper gibi cafcaflı adlarla anılan futbol ligimizin parasal değeri dudak uçuklatacak denli yukarılarda dolaşıyor. Bu değer patlamasının Türk sporunu her geçen gün komaya soktuğunu, can çekişir duruma sürüklediğini gören az sayıda insanın çığlığı kimseleri uayndırmaya yetmiyor.

    Dün akşam üzülemedim! Hatta, kabul etmem gerekirse akıl adına bilim adına ve elbette en yüce değer emek adına sevindim bile! Bu nedenle İzlanda’yı alkışlıyorum.

    Biz dün akşamki maçı Eskişehir’de yitirmedik. Son yıllarda ülkemizde futbol adına sergilenen hemen her maç dünkü yenilgimizin öncü bir halkası sayılmalıdır bence. Maç sırasında anlatacak şey bulamayan yorumcunun paylaştığı bilgi bu maçı nerelerde yitirdiğimizi anlatır gibiydi. Geçen haftalardan birisinde oynanan Karabük-GS maçında takımlar sahaya çıktığında top koşturanlar arasındaki Türk sayısı yalnızca 3’müş. Bu durumu Lucescu’nun da maçlarda izleyecek Türk oyuncu göremiyorum serzenişiyle dile getirdiğini anımsıyoruz.

    Bir başka bilgiye göre 80 milyonluk Türkiye’nin 7-18 yaş arası okullu nüfusu 20 milyon dolayındadır. Bu kadar zengin insan kaynağını göz ardı edip gündelik başarılar uğruna futbol alanlarımızı pahalı/pahasız ve iyi/kötü yabancılarla dolduranlar ihanet odakları olarak görülmelidir.

    Üç yüzbinlik İzlanda’nın 80 milyonluk Türkiye’yi dize getirmeyi alışkanlık haline getirmesi gerçek penceresinden görülmelidir. İzlanda Mucizesi değil de İzlanda Gerçeği’ni merak edenler bağlantıdaki yazıyı okuyabilirler.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2016/10/10/izlanda-gercegi/

    57f89696a781b645f43c8df7

    Dün sahaya çıkan Türk takımının oyuncuları tek tek irdelenirse pek çoğunun adının Türk köklerinin yabancı olduğu da anlaşılmış olur. Bir kaç milyon Türk’ün yaşadığı Avrupa’nın da anavatan Türkiye’yi solda sıfır bırakacak bir sporcu yetiştirme etkinliği içinde olduğu görmezden gelinmemeli.

    İçimiz kararmışsa kendimizi sıyıralım bu ruh durumundan!

    Bu gibi felaketler ilk kez bizim başımıza gelmedi. Çok değil bir kaç yıl önceye dönüp futbol ustası Brezilyalıların kendi evlerinde Almanlar karşısında yaşadığı hezimeti anımsayalım.

    Çözümsüz müyüz? Elbette hayır!

    İnsanınmıza spor yapma olanağı verirsek başarı ve beceri göstereceklerdir. Futbol ya da başka bir alanda ileri gitmek ya da geride kalmak bir tercih sorunudur. Üç yüz binlik İzlanda futbolda aşama yapacağım ve ileri gideceğim dediyse ve bunu başardıysa 80 milyonluk Türkiye’nin önündeki engeller devede kulaktır.

    Futbolumuz ne yazık ki tarihin en çorak dönemlerinden birisinden geçiyor.

    Altınordu Futbol Kulübü çölde vaha örneği bir pırıltı sunuyor bizlere!

    Bugün adları büyük eylemleri cüce futbol büyüklerimizin son yıllarda yetiştirdiği tek önemli futbol yıldızı sayabilir misiniz? Sayamazsınız! Çünkü, hepsi günün hastalığı olan parayla başarıya ulaşma histerisi içindedir. Parlak başarıları emek harcamadan elde etmeye çalışanların altyapı, futbolcu yetiştirme ve dişiyle, tırnağıyla kazıma gibi bir kaygısı olamaz. Milli başarı için öncelikle kulüpler düzeyindeki sefalete son verilmelidir. GS, FB, BJK ve TS başta olmak üzere futbolumuzun sözde büyükleri dün geceki hezimetin önde gelen ama adları anılmayan sorumlularıdır.

    Altınordu’ya dönersek!

    AltinorduLogo

    İttihatçı köklere sahip bu tarihsel kulübümüz günümüzde sergilediği tutum ve stratejiyle özelde futbolumuzun, genelde sporumuzun gereksindiği modeli ortaya koyuyor.

    “İYİ BİREY, İYİ VATANDAŞ, İYİ FUTBOLCU!” diyen Altınordu’nun kadrosunda tek yabancı futbolcu bulunmadığını anımsatmakta yarar var!

    Bir kaç ay önce Milli Takım uçağında babası yaşındaki gazeteciye sille, tokat girişen sportif namus yoksunluğu Milli Takım’ın baştacı ve umut kaynağı olmayı sürdürüyorsa bu işte büyükçe bir yanlışlık var demektir.

    Baştan aşağı yenilenme ve küllerinden doğma gerekliliği ortadadır.

    Dün akşam yitiren formalarında hak etmedikleri bir onurla ayyıldız taşıyan futbolcu müsveddelerinin nezdinde beceriksiz futbol yönetimiydi. Üzülenler varsa bu gerçeği unutmasınlar!

    Dün akşam kazananlar aklı, bilimi, çabayı ve emeği öne koyan iyi bireylerdi! Bu güzel insanlar bizim formamızı giymemiş olsalar da kutlanmayı, alkışlanmayı fazlasıyla hak ettiler.

    “ALKIŞLAR İZLANDA’YA!”

  • Venezuela Devlet Başkanı Nicholas Maduro Türkiye’de! Amerika’nın kuzeyiyle sıkı fıkı olan bizlerin ortasından ve güneyinden gelenlerle tanışık olduğumuz söylenemez. Geçmişte de böyleydi. Arka bahçe olmaktan çıkan, muz cumhuriyeti yaftasını çıkartıp atarak kabuk değiştiren bölgeyle ilişkiler yerinde saymayı sürdürmekteydi.
    Maduro son derece renkli ve karizmatik bir önderin koltuğuna oturdu. Bu bile başlı başına zor bir durumdu. Hugo Chavez gibi bölgenin uyanışında simge olmuş bir adın yerini doldurmak, benzer etkiler yaratmak hiç de kolay değildi. Buna karşın seçimi kazanma başarısı gösterdi. Hugo Chavez’in başlattığı gerçekten HALKÇI uygulamalar özellikle Venezuela’da yoksulluğun geriletilmesinde; hiç olmazsa yoksullaşmanın önüne geçilmesinde gözle görülür somut sonuçlara yol açtı. Buna karşılık emperyalizmin uzantıları hiç boş durmadı. Bulabildiği her fırsatı değerlendirdi. İç savaş denemelerini de içeren gladyo yöntemleri yaşama geçirilmeye çalışıldı.
    Chavezsiz Maduro seçimleri kazanarak, sonrasında dik durarak ve elbette kararlılıktan ödün vermeyerek bir bakıma sınanmış oldu! Sınavda başarı gösterdiği söylenebilir. Kuşkusuz sınav sona ermiş değildir. Bu nedenle başarılı olmayı sürdürmelidir. Maduro’nun ya da Morales’in ya da Ekvator Başkanı seçilen Lenin Moreno’nun sorumlulukları yalnızca ülke ve bölge temelinde olmanın ötesinde küresel ölçeklidir.
    Latin Amerika’da filizlenen  “BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!” fidanının kuruyup gitmemesi, boy verip çiçeklenmesi oralardaki direnişi bir kat daha önemli duruma getirmiş oluyor.
    Maduro’nun bundan haftalar önce basına yansıyan şu sözleri Maduro ve bağlaşıklarının doğruluğunu ve sağlamlığını kanıtlar niteliktedir.

    “KÜLTÜRÜN VE MEDENİYETİN BEŞİĞİ TÜRKİYE’YE, MUSTAFA KEMAL CUMHURİYETİNE SELÂM OLSUN!”

    maduro-mustafa-kemal-ataturkun-cumhuriyetci-gelenegine-selam-olsun1493d415db6858a64a06

    Yeryüzünde Maduro’dan önce de göklere çıkartılan, güzellenen sayısız önder biliyoruz. Pek çoğunun dünyadaki ilk antiemperyalist savaşı vermiş olan Atatürk konusundaki renksiz, kokusuz ve ruhsuz duruşlarıyla unutulup gittiği de muhakkaktır.
    Başkanı olduğu ülkenin adında Simon Bolivar’ı yaşatan Maduro’nun Atatürk sevgisi ve ilgisi hiç kuşkusuz şaşırtıcı değil.
    Batı değerlerini daha doğrusu emperyalizm seviciliğini şaşmaz pusula yapan bir yerlerde Maduro için “Latin Amerika’nın Mugabesi mi?” türünden benzetme yapıldığında kendimi zor tutmuştum “Çüüüüşşş!” dememek için! Sözüm ona bu yargıyı güçlendirmek amacıyla Maduro’nun önceki işi olan otobüs sürücülüğü de ekleniyordu hemen her Batı kaynaklı Maduro haberine.

    turkiye-venezuela-enerji-is-birligi-anlasmasi-8964943_1562_o
    Amerika’nın seçkin üniversitelerini bitirip de ülkesini emperyalizme altın tepside sunanlara alışmış olanlar belli ki Maduro’nun şoförlüğünü öne çıkartarak aşağılama peşindeydiler.
    Hiç kuşku yok ki; Maduro ve onun gibi vatansever figürler için bu gibi haberler utanç değil kıvanç kaynağıdır. Eğitimli, öğretimli hıyanettense sıradan mesleklerden başlanarak gelinen doruk noktası gururla sahiplenilecek bir yaşam öyküsüdür!

    ATATÜRK’ÜN ÜLKESİNE HOŞGELDİN MADURO!
    BEDENİNLE, SÖZLERİNLE ONUR VERDİN!

  •  

     

     

    dil-bayramı

    Ya Atatürk’ün yaptığında bir yanlışlık var ya da bizim bugün yaptığımızda!

    Bu Dil Bayramı’nda birkaç yüz sözcüğe indirgenen gündelik dilimize değinmeyeceğim. Ya da yine diksiyondan ve vurgudan yoksun kitle iletişim aracı sunucularından da söz etmeyeceğim!
    Sayısal ortam iletişimine yansıyan kısaltma ve yabancı sözcük egemenliği de bu bayram gününü zehir edecek boyutta olduğuna göre ona da girmeyelim!
    Sorum şudur!
    Başta tıp, mühendislik ve işletme fakültelerimiz olmak üzere yüksek okullarımızda yabancı dilde eğitim-öğretim yapma sevdası her geçen gün tırmanıyor.
    Amaç ve hedef nedir?
    Bilen varsa anlatırsa sevineceğim! Böylelikle içimi kemiren bir soruya karşılık bulmuş olacağım!
    Saygılarımla…
    Ceyhun Balcı, 26 Eylül 2017

  •  

    liman-can-simidi-plastik-76499-62-B

    TR 705’i anlatmaya gerek var mı? Hünerleri Wikileaks’e konu olurken; kendi ülkesi zararına etkinlikleriyle ünlendi. Bu gibi davrananların yüzüne bakılmamalıydı! Oysa, Türkiye’de doping etkisi yarattı! Yükseldikçe yükseldi!

    “Kendi hainlerimizi anında etkisiz kılarız, başkalarının hainlerini yüceltiriz” diyen Kissinger bir kez daha haklı çıktı!

    Son SİHA çıkışıyla TR 705 misyonuna uygun davranan Sezgin TANRIKULU sözüm ona kendisine karşıt birinin can simidiyle siyasi yaşama tutundu. Can simidini atan da hukuk öğretme göreviyle donanmış bir hukukçu!

    Gel de Sakallı Celal’i anma!

    “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür!”

    Hukukçu kardeşimiz TR 705’le çatışmasında akla ve bilgiye güvenecek yerde duygularına teslim olup, kolaycılığı seçince kendisini yerle bir etmekle kalmadı! TR 705 namlı Sezgin TANRIKULU’nu siyasi yaşama bağladı! Ülkemiz siyaseti duyguların öne çıktığı bir alan! Gereksiz saldırı duygu kabarmasına yol açıyor. Yerin dibine geçmesi gereken, siyasette değil yer alması insan içine çıkmaması gereken TR 705 bundan böyle siyasette var olmayı sürdürecektir! Var olmakla yetinmeyip yükselecektir.

    Türkiye varlığına yönelen bölücü teröre karşı mücadele veriyor. Bu mücadele süreci TR 705’lerin sözcülüğüyle sekteye uğratılmaya çalışılıyor! Durum bu denli açık ve ortadayken TR 705’e hiç de gereği yokken yönelen şiddet içerikli sosyal medya saldırısı TR 705’e atılmış bir can simididir!

    Asarım, keserim, boğarım demekten kaçınmak, duygulara egemen olmak bu denli zor muydu?

    Örneğin, bağlantıdaki şu yazı TR 705’in dikkatine sunulsa çok daha iyi edilmiş olmaz mıydı?

    https://www.aydinlik.com.tr/mustafa-onsel-den-carpici-siha-aciklamalari-turkiye-eylul-2017-4

  • KUPA SLAVYA’DA KALACAK

    eurobasket
    İki haftadır süren Avrupa Basketbol Şampiyonası Pazar günkü finalle sona erecek. Kupayı kimin kaldıracağı belli olmasa da SLAVYA’ya gideceği şimdiden bellidir.
    Dün akşam Slovenya’nın İspanya efsanesine son vermesiyle meydan Slavlara kalmış oldu. Bu şaşırılacak bir durum değil. Slavların basketboldaki başarı ve yatkınlıkları bu şampiyonada çok da ezici bir Slav egemenliğine yol açtı demek yanlış olmaz.
    Yugoslavya paramparça edilse de basketbol başarıları ortadan kaldırılamadı. Hatta, baştaki dert geçmişte yalnızca Yugoslavya iken günümüzde bu sayı artmış oldu.
    Slovenya’nın ispanya’yı yerle bir eden başarısı kuşkusuz hayranlık uyandırıcı.
    Bu başarı aracılığıyla birkaç milyonluk ülkenin eldeki insanına kitle sporu yaptırması karşısında 80 milyonluk Türkiye’nin kendi gençlerine basketbolu yasaklaması gerçeğiyle karşı karşıya gelmiş olduk.
    1/16 maçında İspanya’ya karşı yitirmemiz sonrasında görsel ve yazılı basında yapılan hamaset dolu yorumlar gülümsetirken düşündüren nitelikteydi. Yüreğimizi koymuşuz bu maçta meğer. Bir sonraki şampiyonada herkes bizden korkmalıymış. Bu gibi soyut başarılar ödülle karşılık bulursa adımızdan söz ettirebiliriz ancak.
    Yandaşlaştırma eğilimi basketbolu göz ardı edecek değildi. Bu furyada Hidayet Türkoğlu TBF Başkanı oldu. Hidayet Türkoğlu sportif kariyeriyle kendini kanıtlamış bir ad kuşkusuz. Ancak, bu başarının yönetsel ortamda yinelenmesi gibi bir güvence olmadığı da akıldan çıkartılmamalı. Yandaşlığı bir yana, Hidayet Türk basketboluna bir şeyler verebilir, bir takım hastalıklardan kurtulunmasına katkıda bulunabilir.
    İşe Türk gençlerinin önündeki yasağı kaldırmakla başlarsa yol alabilir. Yok eğer, bizler Türk basketbolcuları kulüplerimizde mumla aramayı sürdürürsek bir sonraki şampiyonada da yüreğimizi koymakla, gönülleri fethetmekle yetiniriz.
    Bu akşamki Sırbistan-Rusya maçı da en az Slovenya-İspanya maçı kadar heyecanlı geçecektir. Geçtiğimiz yıllardaki bocalamayı aşmış görünen basketbol devi Rusya ile basketbol markası Sırbistan’dan hangisi elenirse elensin herkes üzülecektir. Bu maçta Sırbistan kazanırsa kupa Yugoslavya’da kalmış olacaktır. Rusya kazanırsa Pazar akşamı Doğu Slavları mı yoksa Güney Slavları mı kupayı kazanacak sorusunun yanıtı belirlenecektir.
    Türkiye kulüp takımları aracılığıyla Euroleaugue ya da bir başka Avrupa kupasını kaldırabilir. Ama, bugün geçerli olan yabancı oyuncu serbestisinde üstelersek Milli takım düzeyindeki silinmemiz bir sonraki şampiyonada da sürer.
    Seçim bizlerin…

  • ÖLÜM

    Yaşamın her alanında kendisini gösteren sorunlar ve aksaklıklar ölüm durumunda yerini inanılmaz bir ağır başlılığa, düzene ve intizama bırakıyor. Ölen değilse de geride kalanlar bu olumlu ortamı deneyimleme fırsatı yakalamış oluyor.
    Hastane işlemlerinden başlayarak, mezarlıklar müdürlüğünde süren hızlı hizmete belediyelerin sosyal ve insani yardımları ekleniyor.
    Ankara’da yaşanan ürpertici ve utanç verici mezarlık olayı bu alanda alışık olunmayan bir olumsuzluk olması bakımından dikkat çekici.
    Bir süre önce, bugünlerde fındık fiyatına isyan eden Karadenizli kardeşlerimiz aslanlar gibi kükreyerek terörist olduğu gerekçesiyle bir cenazenin gömülmesine engel olarak, tabutun orta yerde kalmasını sağlamışlardı!
    HDP milletvekilinin annesinin cenazesi için gösterilen vahşet korkutucudur.
    Bir vatandaş olarak böyleleriyle aynı toprağa basmaktan, aynı havayı içime çekmekten, aynı suyu içip aynı ekmeği yemekten dolayı utanç duyduğumu söyleyemiyorum. Bu ve benzeri sayısız vahşet karşısında ister istemez ar duygumuz da nasırlaştı! Ama, korku ve ürperti duygularımın henüz yeterince tepkili olduğunu da fark ediyorum!
    İnsan görünümlü aşağılık varlıklar!
    Geç de olsa uygarlığı yakalayan bu ülkeyi daha nerelere sürükleyeceksiniz? Daha ne gibi hünerler sergileyip de başımızı önümüze eğdireceksiniz?
    Duracağınız, buradan öte gideceğimiz yer yok, yapacağımız şey kalmadı demenizi dört gözle bekliyorum!

    ÖLÜYE BİLE RAHAT VERMEYECEK KADAR ALÇALDINIZ MI?
    BİZLERİ BU DÜNYAYA GELDİĞİMİZE PİŞMAN ETMEYİ SÜRDÜRECEK MİSİNİZ?
    BU YAZIYI YAZMAK, DUYGULARIMI KÂĞIDA DÖKMEK DE FAZLASIYLA İÇ KARARTICI OLDU!
    ORTAÇAĞIN SONLANDIĞI BİR DÜNYA VE YAŞAM İÇİN ÇOKÇA ÇALIŞMAMIZ, ÇABALAMAMIZ GEREĞİ HİÇ BU KADAR BELİRGİNLEŞMEMİŞTİ!

    İnsanlıkla ilintisi biyolojik benzerlikten ibaret olan bu yaratıkların anlaması söz konusu değil!
    Ama, bir genel bilgi olsun diye anımsatmakta yarar görüyorum!
    Bu ülkede Cumhuriyet’in ilk yıllarında İzmir Kültürpark’ın yapımı sırasında telef olan atların heykelinin dikilmesi bilgeliği sergilenmiştir.

    http://www.dagarcikturkiye.com/cumhuriyetin-atlari-yd-2097.html

    Bilgeliğin kol gezdiği bu toraklarda dolaşıp duran siz yaratıklar kimlerden ürediniz, türediniz?

    Kimlerin çocuklarısınız?

    a1(18)

  • 1869 Berlin Tegel doğumlu Humboldt soyadının önündeki “von” ekinden de anlaşılacağı gibi aristokrat ve varlıklı bir ailenin oğludur. Kardeşi Wilhelm bugün “Hariciyeci” olarak tanımlanabilecek bir kamu görevlisi olarak Prusya’ya hizmet vermiştir. Ancak, Humboldt adının küresel üne kavuşmasında Aleksander’ın birkaç adım önde olduğunu eklemeliyiz.

    alexander-von-humboldt-1

    Aleksander von Humboldt (1769-1859)

    Aleksander von Humboldt için birçok tanımlama yapılabilir. Gezgin, bilimci, yazar ya da çevreci nitelemelerinin tümü yakışır ona. Ancak, “BİLİMSEL GEZGİN” onu tanımlamada en uygun ve ayırt edici olanıdır. Yaşamı gezmek ve bu gezilerde edindiği bilgi, deneyim ve örnekleri bilimsel ortama katkıda bulunacak şekilde derlemekle geçtiği için “gezgin” nitelemesi mutlaka bulunmalıdır adının önünde.
    Darwin’le eşzamanlı yaşamış olsa da ömrü Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı başyapıtını okumaya yetmemiştir. Buna karşılık ortaya koyduğu pek çok ilke ve saptamayla Darwin’den önceki Darwinci olarak anılmayı hak etmiştir.
    Bilindiği gibi bilimsel devrimler zincirinin son ve çok önemli halkasının sahibi olan Charles Darwin tüm canlıların ortak atadan türediğini Evrim Kuramı’yla ortaya koyarak insanı tahtından etmiştir.
    Humboldt, Darwin’in başyapıtı ortaya konmazdan çok önce doğayı oluşturan tüm unsurların biri biriyle etkileşim içinde olduğunu öne süren saptamasını yapmıştır. Ona göre doğada biri diğerinden ayrıcalıklı bir unsur yoktur. İnsanın kendisine ayrıcalıklı bir rol yüklemesi doğanın zararına bir durumdur. İnsanın salt kendi türü yararına atacağı her adımın doğayı geri dönüşü güç ya da olanaksız zararlara uğrattığı görüşündedir. Ona göre yeri geldiğinde tek hücreli bir canlı bile doğaya önemli katkıda bulunabilmektedir.
    Aleksander von Humboldt gezginliğini bu eyleminden elde ettiği verileri olağanüstü biçimde analiz etmesi ve hemen hiçbir gezginin yapmadığı ölçüde bilimsel sonuçlara eriştirmesiyle süslemiştir. Hatta, Darwin’in onun izinden giderek Beagle gemisiyle dünya turu yapma düşüncesine esin kaynağı olduğu bile söylenir.
    Darwin’in “Evrim Kuramı”nı dünyaya duyurduğu Türlerin Kökeni yapıtını okumamış olsa da Humboldt Darwin’le tanışmıştır. Darwin bu tanışmanın kendisini onurlandırdığını söylemekten alamamıştır kendisini.
    Humboldt’un başka pek çok ünlü kişilikle tanışıklığı bulunmakla birlikte ABD’nin kurucu başkanlarından Thomas Jefferson ve Latin Amerika’nın Libertador’u Simon Bolivar’la olan tanışıklığı anılmaya değerdir.
    Thomas Jefferson’a saygısı ve sevgisi sınırsız olmakla birlikte ABD’de köleliği sonlandırmadaki başarısızlığını görmezden gelmemiştir.
    Simon Bolivar konusunda da yanıldığını saklamayacaktır Humboldt! Bolivar’ın kendisini de şaşırtan bir başarı elde ettiğine tanık olduğunu ifade edecektir ilerleyen yıllarda.
    Humboldt’un bence çok önemli ve göz ardı edilmemesi gereken bir başka özelliği diğer emperyal aydınlarından farklı tutum almış olmasıdır.
    Bilim, sanat ve edebiyat alanındaki eşsiz özellikleriyle adları akla gelebilecek sayısız Batılı aydın karşısında ona ayrıcalıklı konum sağlayan yaklaşım ve duruşunu yaşamı boyunca bozmamıştır Humboldt.

    Berlin Humboldt Üniversitesi

    Köleliğe karşı dik ve kararlı duruşunun yanı sıra emperyal ülkelerin kendi gönençleri için attıkları adımların çevre felaketine yol açmakta olduğunu yüksek sesle dile getirmekten geri durmamıştır.
    Kendi ülkelerinin gelişmişliğine dayanarak kendileri dışındaki toplumları az gelişmişlik ve aşağı olmakla yaftalamaktan geri durmayan sayısız emperyal aydını ile karşılaştırıldığında Humboldt’un farkı çok daha iyi anlaşılmaktadır.
    Bu yazıya konu olan saptamalara esin kaynağı olan okuma önerisiyle sonlandıralım sözlerimizi.
    Humboldt kendisi için kolay olan yolu seçmeyerek emperyal aydın rolünü üstlenmekten kaçınmıştır. İyi bir bilim insanı olmasının yanında bu özelliğiyle de yüceltilmeye hakkı vardır.

    0001708813001-1

    Doğanın Keşfi, Aleksander von Humboldt’un Yeni Dünyası, Andrea Wulf, Ayrıntı Yayınları, 2017