• Mustafa Kemal Atatürk düşmanlığı boyut değiştirdi. Dayanaksız ve kaçamak saldırılar yerini iğrençliğe bıraktı. Bunda şaşılacak bir yan yok. Osmanlı aşıkları Mustafa Kemal’in karşısına ancak Abdülhamit’i çıkartabildiyse eğer sövmekten, hakaret etmekten başka çarelerinin kalmayışı da şaşırılacak durum olmasa gerektir.
    Namus yoksunlarının adlarını ve sözde sıfatlarını anarak tanıtımlarını yapmaya gerek yok.
    Atatürk’le ilgili bilgileri geliştirmenin ve paylaşmanın bu gibi çukurları ikna etmede etkisi olmayacağını öngörebiliriz. Ancak, dilleri varmasa da Atatürk düşmanlığını içlerinde saklayanlara söylenecekler yazmakla bitecek gibi değildir.

    ata-500x500
    Yazının başlığındaki sayısal değer Atatürk’ün okuduğu kitapları ifade eder. Bırakınız okumayı bu kadar kitabı edinip, şöyle bir göz atmış olmak bile eşsiz bir kültürel zenginliğe denk düşer. Bu sayısal değere inanmakta ikileme düşenlere Anıt Kabir Derneği’nin 24 ciltlik “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar” külliyatını anımsatmakla yetinelim.
    Kitapların tümünü tek tek sıralayamayız belki! Ama, ağırlıklı olarak tarih, coğrafya, felsefe gibi alanlarla ilgili olduğunu belirtmekle yetinebiliriz.
    Atatürk kayıtsız, koşulsuz sevilmek zorunda değildir. Yaptıklarıyla ortaya çıkan eser yoktan var edilen bir ülke ve millet olsa da; hiç kuşkusuz bu süreçte birilerinin çıkarlarını zedelemiş olmalıdır. Bu kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlık da ona karşı düşmanlığın ve saldırganlığın önde gelen gerekçesi sayılabilir.
    Bilimsel düzlemde eleştirmek, farklı şeyler söylemek de bir şekilde anlayışla karşılanabilir.
    Ama, kaba saldırganlık ve belden aşağı vuran aşağılayıcı biçem olsa olsa o dili kullananların niteliğini ortaya koyar! Ki, bu durum bile insanım diyen herkesi fazlasıyla üzer ve öfkelendirir.
    Atatürk’e cinselliği aracı ederek saldıranlara günümüzde çocuklarımızın topluca ve savunmasızca bulunduğu cezaevleri ve öğrenci yurtlarında onlara yapılanları anımsatmakta yarar var. Sesi olmakta sakınca görmedikleri sahiplerinin rezilliklerini de yazmalarını dileyelim.
    Bir de Atatürk’ün Cumhuriyet’i ilân etmeden sonra çocuklar için düşündüklerini anlatacak bir yazıyı okumalarını salık verelim.
    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2013/11/26/mehmet-fuat-umay/
    KAHROLSUN ATATÜRK’E DİL UZATMA NAMUSSUZLUĞUNU GÖSTEREBİLEN ALÇAKLAR!

  • IMG_4236

    Alanda ağırlıklı olarak Cumhuriyetçiler ve Atatürkçüler varken kürsüde bölücüler egemen. Bu işte bir yanlış var!

    İzmir’in Cumhuriyet’in başkenti değilse bile kalesi olduğu kesindir. Seçim sonuçları bu yargıyı destekleyen en somut kanıttır. Cumhuriyetçi ve Atatürkçü damarı bu denli güçlü bir kentin hemen her 1 Mayıs’ta yaşadıkları kanayan yarası gibidir. Her 1 Mayıs’ta kanatılan bu yarayla kendisini gösteren olumsuzlukları İzmir hak etmiyor.
    Kural bu yıl da bozulmadı. Bir şekilde kürsü egemenliğini ele geçiren kürsü ağaları yine yapacaklarını yaptılar. Etkinlik başlarken yapılması gereken saygı duruşu aceleye getirildi. On-15 saniyede bitirilen saygı duruşundan önce Mustafa Kemal Atatürk’ün adının anılmamasına özen gösterildi. Ellerinden gelse ve göze alabilseler İstiklâl Marşı’nı da kısa keserlerdi.
    Ardından görevlerini sürdüren kürsü ağalarının alandakileri etkilemekten uzak bir tutum içinde oldukları gözlendi. O denli kopuk ve uzaktılar ki kitleden; alandakiler kürsüdekilerle ilintisi olmayan bir etkinlikteymiş gibi bir görüntü sergilediler.
    Atatürk’ten esirgedikleri ilgiyi Seyit Rıza’dan esirgemeyen kürsü ağaları solculuk denince mangalda kül bırakmasalar da; solculuğu içine düşürdükleri durumun farkında değillerdi. Ortaçağ artığı bir zalimin adını anarak, ona kendilerince değer biçerek gerçek yüzlerini gözler önüne sermiş oldular.
    İzmir gibi Cumhuriyetçi kimliğiyle öne çıkan bir kentin her yılın 1 Mayıs’ında kanatılan bu yarayı iyileştirmesi gerekir. Üstelik, bu yarayı her yıl kanatanların siyasi düzlemdeki ağırlıkları ve saygınlıkları da tartışmalıdır.
    Cumhuriyetçiler İzmir Marşı’nı coşkuyla söyleme eylemlerine kürsü ağalarıyla mücadeleyi eklerlerse kürsüde terör estirenlerin o kürsüyü düşlerinde bile görmeleri olanaksızlaşacaktır.

  • 8296586Bugün alanlara çıkma ve 1 Mayıs’ı doyasıya kutlama günü! Alanlarda neler işiteceğiz? Hiç değişmez şekilde yinelenen sözler bu 1 Mayıs’ta da arşivlerden çıkartılıp kitlelerin bilgisine sunulacak.
    Özellikle, “ENTERNASYONALİZM” sözleri yankılanacak pek çok yerde. Geçmişe takılıp kalma hastalığı olanca ağırlığıyla duyumsatacak kendini; kim bilir kaçıncı kez!
    Yılda bir gün bu sözlerin kullanılmasında sakınca yoktur nasıl olsa!
    Ezilen ülkelerin emekçileri “ENTERNASYONALİZM” kavramının adından başka bir şeyinin ortalıkta olmadığını çoğu kez fark etmeyecekler bile.
    Referandum haritasına göz gezdirirseniz Kocaeli gibi emekçi yatağından çıkan EVET oylarına şaşırırsınız.
    Hiç şaşırmayın!
    Kocaeli’deki çelişki yerel değil küresel ölçeklidir.
    Örneğin, emperyalizmin kaleleri sayabileceğimiz pek çok batı ülkesinde de yaşanmaktadır benzer çelişkiler.
    Her ne kadar finansal kapitalizm çağında yaşıyor olsak da, batı ülkelerinde hatırı sayılır bir emekçi kitlesinin varlığı yadsınmaz bir gerçektir.
    O emekçiler nerededir? Kendi azgın yöneticilerine nasıl olup da dur dememektedir?
    Devşirildikleri içindir suskunlukları!
    Emperyalist saldırganlık elde ettiği ganimetlerin aslan payını tekellere ayırsa da; kendi iç dinamiklerinin dengelenmesi için de kullanmaktadır. Bölgemizin varsıllığı petrolden elde edilen gelirler batı ülkelerinin emekçilerinin susturulması için de kullanılmıştır. Sessizliği buna borçluyuz.
    Özetle, bu 1 Mayıs’ta kimseler bana “ENTERNASYONALİZM” demesin! Ülkemi ve bölgemi kana bulayan, yüzlerinde petrol karası ve ellerinde kanla boy gösterenlerle dayanışmak için bir neden yoktur.
    Bu 1 Mayıs’ta ve sonrakilerde; durum düzelene dek “MİLLİ” olmak kaçınılmaz gerekliliktir.
    Bugünün önde gelen sloganı “MİLLİ MÜCADELE” olmalıdır…
    1 Mayıs’ın kutlu olabilmesi biraz da bu çelişkinin farkına varılabilmesiyle olası değil midir?

  • ataturkun-cocuk-sevgisi

    TBMM’nin 97. Kuruluş Yıldönümü’nü geçen haftaki referandumla etkisizleştirilen TBMM gölgesinde kutluyoruz.

    Milli Mücadele’yi her koşul altında TBMM yönetiminde yürütenlerin ülkesinde yaklaşık 100 yıl sonra yönetimi tekilleştirme histerisi yaşanıyor. Bu heves sahibini bir felakete sürükleyecektir. Bizi asıl kaygılandıran bu anlayışın Türkiye’yi de felakete sürükleyecek olmasıdır.

    Bu karanlık tabloyu ortaya koyan referenadum sonucu diğer yandan da umutlarımızı yeşertmiştir. Her türlü baskı, yıldırma ve korkutmaya karşın Türk Milleti HAYIR’da direnmiştir. EVET sonucu ancak seçim usulsüzlükleri aracılığıyla alınabilmiştir. Türkiye’de bozulan işlerin yoluna girmesinin hiç de uzak olasılık olmadığı ortaya çıkmıştır.

    Türkiye’nin Ulusal Egemenlik’ten yana her görüşten, her eğilimden güçlerinin bu 23 Nisan’ı uzak olmayan geleceği kurgulamayı düşünme fırsatı olarak değerlendirmesi gerekiyor.

    Çocuklarına bayram armağan edebilme bilgeliği gösterenlerin anısına saygı gereği bu görev yerine getirilmeli. Taşlar yeniden yerine oturtulmalı; işler yoluna sokulmalıdır.

    Geleneksel kör partici çekişmeci anlayış yerini Milli Egemenliği yeniden oluşturma ruhuna bırakmalı!

    Ulusal Egemenlik ve geleceğimiz demek olan çocuklarımızın bayramı kutlu olsun!

  • başkanlık-sistemi

    Adı başka şekilde anılsa da getirilmek istenenin Başkanlık (ne demek oluyorsa Türk tipi nitelemesini ekleyenler de var) olduğu apaçık ortadadır.
    Durum bu olunca dünyanın pek çok yerinden örneklerle Başkanlık kötülenmeye çalışılıyor.
    Oysa,
    “Kötü örnek, örnek değildir!”
    Örneğin, aklı başında insanlar son zamanlarda Venezüela örneğini ortalıkta dolaştırarak Başkanlık kötülemesine girişmiş durumdalar. Yanlış bilgiye dayanan, etkisiz bir girişimdir.
    “Taş yerinde ağırdır!” özdeyişi anımsanmalıdır!
    Dünyada Başkanlık sistemini uzun yıllardır uygulayan ülkelerin sayısı hiç de az değildir. Amerika anakarası Başkanlık için vazgeçilmez bir coğrafyadır. Bu ülkelerin hemen tümünün ortak paydası federal yapıya sahip olmalarıdır. Sömürgeci geçmişten gelen çeşitlilik ve alışkanlıklar bu kalıtın önde gelen dayanaklarıdır. Şimdilerde bizde de eyaletler ya da özerk devletler dillendirilir olmuştur. Başkanlık sisteminin uzun zamandır uygulandığı ülkelerin pek çoğunda özerk devletlerin birleşmesiyle oluşan bir devlet vardır ortada. Başkanlık o ülkelerdeki federal yapıdan kaynaklanan dağınıklığı toparlama işlevi görmektedir. Daha farklı şekilde söylemek gerekirse BAŞKANLIK o ülkelerin birleştirici çimentosudur. Bir ABD, Meksika, Venezüela, Ekvador, Arjantin ya da Brezilya uluslararası düzlemdeki birliklerini ve tekliklerini Başkanlık’a borçludur.
    Türkiye’de ise Başkanlık sisteminin ülkeyi götüreceği nokta bölünmedir. Referandumda hedef kitlemiz AKP ve MHP seçmenleri olduğuna; bu kitlenin alıcısı olacağı biricik duyarlı konu bu olduğuna göre vurgumuz BÖLÜNME ve PARÇALANMA üzerine olmalıdır.
    Görüldüğü gibi BAŞKANLIK Amerika anakarasında birleştirici ve dolayısı ile gerekli olabilir. Birliğe ve bölünmezliğe dayalı devlet yapılanmasının olduğu bizde ise BAŞKANLIK, şimdiden dile getirilmeye başlandığı gibi bölünmenin olmazsa olmazıdır.
    BAŞKANLIK kötülenmelidir elbette. Ama, bu yapılırken bize özgü gerçekler üzerinden düşünce üretilmelidir. Türkiye’de BAŞKANLIK denen ihanet projesinin BÖLÜNME ve PARÇALANMA’ya yol açacağı ikileme düşmeden söylenmelidir. Bu gerçeğin desteklenmesi için Venezüela örneklerine başvurmak hem gereksiz hem de oralardaki gerçeklerle örtüşmeyen bir durumdur.
    Türkiye’deki BAŞKANLIK tartışmalarının canevi BÖLÜNME’dir. Buraya yönelecek çalışmalar sonuç verir, HAYIR’ı güçlendirir…

  • “Olmak ya da olmamak” sorunu olarak da görülen 16 Nisan Referandum’unun stratejik düşünceyi öne çıkartması gerekiyordu. Önceki seçimlerin paradigması bir yana bırakılıp, pragmatizm öne çıkartıldığı ölçüde başarılı olunacaktı. Bir HAYIR’cı olarak durumdan son derece hoşnuttum.

    Ta ki “denize dökme” söylemi gündeme düşünceye kadar.

    Konya Milletvekili Dr Hüsnü BOZKURT CHP’nin partiye gerçekten yaraşır düşüncesiyle bilinen az sayıdaki vekilinden birisidir. Denize dökmek konusundaki düşüncelerinin doğruluğundan zerrece kuşkum yok. Doğru sözler yanlış zamanda söylenmiştir.

    Referandumda HAYIR için çalışan bizlerin hedef kitlesinin AKP-MHP seçmenleri olduğu akla getirildiğinde bu türden köşeli söylemlerin vereceği zarar da anlaşılmış olur.

    “Denize dökmek” sözleri gündeme gelmeden öncesini anımsayalım! RTE, HAYIR verecekler için söylediği sözleri onarma çabası içindeydi. Saldırı şöyle dursun savunmaya çekilmişti. Hüsnü BOZKURT’un kapalı ortamdaki bir kaç yüz kişiyi coşturmaktan öteye geçmeyen sözleri RTE’ye can simidi oldu.

    O gün bu gündür gündemin değişmez başlığı oldu!

    Keşke olmasaydı, keşke söylenmeseydi!

    Bu sözlerin söylendiği türden televizyon izlencelerini yararlı görmemekle birlikte hiç olmazsa zararlı bulmamaktaydım. Hüsnü BOZKURT olayı bu düşüncemi de çürütmüş oldu.

    Bu nedenle son haftaya girilirken bu türden programlar yapanlara çağrıda bulunuyorum. Sizce çok saygıdeğer ve yararlı olan bu programlardan birisinde söylenen bir çift sözün yarattığı etkiyi ve bu sözleri kullananların varlığını göz önüne alarak bir hafta sabırlı olun diyorum.

    Vazgeçtik yarardan, zarar vermeyin!

  •  

    suriye hakkinda yalanlarinizi durdurun

    Tarihin farkına yapılırken değil de yazılırken varılır çoğunlukla. Yakında yazılırken daha iyi anlaşılacaktır şu anda yapılmakta olan utanç sayfası.
    Beş-altı yıldır kundaklanan, yangın yerine dönüştürülen Suriye artık sanık sandalyesine de oturtulmak istenmektedir. Uzunca süredir yankılanan ESED çemkirmelerine “uygar dünya”nın “artık yeter” böğürtüleri eklenmiştir.
    Kilometrelerce uzaktan gelip ülke kundaklamak, yetinmeyip kundakladığı ülkeleri dinsel, mezhepsel ve etnik dilimlere ayırmak, yeri gelince onların üzerine bomba yağdırmak uygarlığın olmazsa olmazlarındandır. Kendi ülkesinde nükleer bomba istifçiliği yapmak, bitmiş savaşın sonunda teslim olmuş Japonya’yı nükleer denek yerine koymak da sorun değildir adınızın önünde uygar yazıyorsa.
    Kundaklanan Suriye bir süredir ayağa kalkma belirtileri göstermeye başlamıştı. Egemenlik alanını genişletmekte ve güç kazanmaktaydı. Yaşamın olağan akışına hiç uymazdı kimyasal silah kullanmak bunca güçlenmiş ve egemenleşmişken.
    Başka deyişle kimyasal süsü verilmiş bu saldırının arkasında birileri aranacaksa eğer Suriye kurgusunda umduğunu bulamayanlara bakmak gerekir.
    Türkiye’de yakalarında basın rozeti taşıyanların önemli bölümü de bu utanç sayfasında yer alma yarışına girmiş gibiler. Soru sormak, akla, mantığa uygun mu diye araştırmak yerine önlerine konanı obur iştahıyla tüketen gazeteci müsveddeleri ortalıkta kol geziyor.
    Bir kişinin aklına kimyasal saldırıya uğramış olduğu savlanan, çırpınan insanlara ayakta terlik üstte başta uyduruk giysilerle hortum tutanların yarattığı çelişkiyi sorgulamak gelmiyor.
    Yüzünü bir süreden beri bölgeye dönmüş olan Türkiye en üst perdeden, RTE’nin ağzından ESED çemkirmelerini yeniden seslendirir oldu. Pusula şaştı ki ne şaştı!
    Bağlantıdaki yazı insanlığın bugün yazmakta olduğu utanç sayfası konusunda uyarıcı.
    https://www.aydinlik.com.tr/ozgurluk-meydani/2017-nisan/kimyasal-yalanin-bilinmeyenleri
    Elbette anlayana…

  • lenin moreno

    https://www.aydinlik.com.tr/dunya/2017-nisan/ekvador-da-baskanlik-secimini-lenin-kazandi

    Yaşam o kadar çok şeye gebe ki ; “ELVEDA LENİN” dedikten 30 yıl sonra “HOŞGELDİN LENİN” diyeceğimiz günlerin geleceğini kestiremezdik.

    52715.jpg-c_215_290_x-f_jpg-q_x-xxyxx
    “HOŞGELDİN LENİN!”
    Kolayca tahmin edilebileceği gibi adının esin kaynağı : Vladimir Lenin! Lenin uzaklarda olsa da tarih sahnesine bir kez daha çıkmış oldu!
    Latin Amerika ülkesi Ekvador’da Rafael Correa’nın ardından onun izinden gidecek birisi olarak seçildi bu göreve Lenin!
    Bilindiği gibi Latin Amerika’da çeyrek yüzyıldır farklı rüzgârlar esiyor. Venezüela’da Chavez, Bolivya’da Morales, Ekvador’da Correa, Uruguay’da Mujica bu rüzgârı estirenler olarak tarihteki yerlerini aldı. Lenin’in Ekvador’da başkanlığa seçilmesi son zamanlarda bölgeyle ilgili “HALKÇI dönemin sonu mu geliyor?” yollu kaygılara son vermesi bakımından da önemli bir kazanç. En azından Ekvador’un “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı onarmayı sürdürme iradesi göstereceğini söyleyebiliyor oluşumuz bile iç daraltan ortam için fazlasıyla olumluluk sayılmalıdır.

    241999
    “HALKÇILIK” bizim sözlüğümüze 1920’de girdi. Dünya yazınına kazandıranın da bizler olduğu söylenebilir. Başta Avrupa olmak üzere dünyanın faşizmle sarmalandığı dönemde Türk Mucizesi’ne eşdeğer yaratıların içi HALKÇILIK’la doldurulmuştur ülkemizde. Şimdilerde özgür insanı kapıkuluna dönüştüren sadaka kültürü bu soylu ve değerli kavramla özdeş tutulmamalı uyarısını unutmadan not etmekte yarar var!
    Yazıya konu olan gazete haberine göz atılırsa Ekvador’da Correa döneminde gerçekleştirilenlerin gerçek anlamda HALKÇILIK olduğu anlaşılacaktır.
    Lenin’in uzaklarda da olsa bir kez daha ortaya çıkmasının yanı sıra Halkçılık da çeyrek yüzyıldır Latin Amerika’da ete, kemiğe bürünmüş durumda! İnsanlığın bu fırsatı iyi değerlendirmesi “başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermesi” bakımından önemli.
    “HOŞGELDİN LENİN, KOLAY GELSİN, BAŞARILAR DİLEĞİYLE”

  • Giordano Bruno ve Atatürk : İki Aydınlanma Savaşçısı

     

    Her ikisinin ortak özelliği din değiştirmek değil dünyayı değiştirmek isteğiydi

    Yürünmesi kaldırım işgali nedeniyle zor olsa da Alsancak Bornova Sokağı fırsat buldukça geçmeye çalıştığım yerlerdendir. Renkli bir görüntü sunar yürüyüşünüz boyunca! Bu kez de yanıltmadı! İşitilen bir çift söz yazıya maya oldu!
    Sokak içindeki kiliseden çıkan iki genç kızın aralarındaki konuşmayı işitmemem olanaksızdı.
    Birisi diğerine “bu yaşta dinsel tercihimi değiştireceğimi aklımdan geçirmezdim” demekteydi.
    Günümüz Türkiye’sinde çoğunluğun tercihi olan din kullanılarak oluşturulan baskının vardırıldığı noktada özellikle gençler arasında dinsel tercih değişikliği eğiliminin söz konusu olduğunu gözlemlerime dayanarak fark etmekteydim.
    Baskıcı, soluk aldırmayan dinselleşmenin nedeni olarak çoğu zaman ülkemizdeki çoğunluğun dini temel gerekçe olarak saptanıyor. Oysa, gerekli serbestliği tanıdığınızda her hangi bir dinsel inancın akla sığmayacak bağnazlıkların nedeni olabileceğini unutmamak gerekir.
    Hıristiyanlığın yaygın olduğu coğrafyadaki gelişmişlik pek çok kişide bu durumun dinsel kaynaklı olduğu yanılsamasına yol açabiliyor. Kerameti din değişikliğinde arayanları hor görmek yerine hoş görmek gerekir. Sonuçta kendince verilmiş bir tepkidir. Hiç olmazsa vicdanları rahatlatma işlevi görebilir.
    Ancak, yine de bu eğilimdeki insanlarımıza birkaç noktayı anımsatmakta yarar var!
    Az önce de vurgulandığı gibi keramet dinin hoşgörülü olmasında falan değildir. Her din fırsatı ele geçirdiğinde bir eziyet düzeneğine dönüşebilir. Keramet insandadır. İnsan, din denilen gerekliliği pek çok kimse tarafından tartışılmaz olan olguda ona kör bilinçle uymak yerine onu kendisine uydurursa sorun kalmaz.
    Bundan 400 yıl önce Roma’nın Campo di Fiori Meydanı’nda diri diri yakılan Giordano Bruno’yu, yine 100 yıl önce bağnazlığın koyu gölgesindeki Türkiye’yi aydınlığa kavuşturan Mustafa Kemal’i düşünmekte yarar var. Birisinin kanlı diğerinin barışçıl eylemleriyle aydınlığa çıkan koyu karanlığın dini yadsımayı aklından geçirmediğini ama dinbazlık denen insanlık suçunu ortadan kaldırmayı amaçladığını anımsamakta yarar var!
    Esenliğe din değiştirerek değil de ülkeyi ve ortamı değiştirerek erişeceğimizden kuşku duymamak gerekir!
    16 Nisan Referandum’u olumsuz sonuç durumunda her şeyimizi yitirdik dedirtecek olmasa da önemli bir fırsattır. Kimi zaman bir fiske okkalı bir tokat etkisi yaratabilir.
    Ceyhun Balcı, 16 Mart 2017

  • 200px-Mehmed_Kemal_Bey

    MİLLİ ŞEHİT BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEY

    1884-1919

    14 Mart’ı yaratan tarih yazıla yazıla, söylene söylene biraz olsun kavratılabildi. Tıbbiyelilerin İstanbul’un işgaline isyanla yetinmedikleri, Bandırma’da, Malta’da, Sivas’ta, Birinci Meclis’te, Milli Mücadele’de, Kuruluş’ta ve Devrimler’de ön alanlar oldukları az ya da çok öğrenildi!

    Bu 14 Mart’ta çok bilinmeyen ya da bilinip de anlatılmayan bir öyküyü paylaşalım!

    Birinci Dünya Savaşı Osmanlı’yı yangın yerine çevirmiştir. Dışarıdan saldıranlara içeridekiler eklenmiştir. Doğu’da devlet sözü alan Osmanlı tebası Ermeniler de bir şekilde kandırılanlar kervanına katılmışlardır.

    Osmanlı hükümeti Ermeni Tehciri yoluyla baş etmeye çalışmaktadır sorunla. İttihat ve Terrakki’nin etkin olduğu hükümetin buyruğuyla Ermenilere göç ettirilmiştir. Yerel yöneticiler bu buyrukların uygulayıcısıdır.

    İttihat ve Terakki hükümeti düşüp de yerine gelen işgalci güdümlü hükümet cadı avına çıkmakta gecikmez. Aralarında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in de bulunduğu kimi yerel yöneticiler Nemrut Mustafa Divanı’nda düzmece savlarla yargılanıp ölüme gönderilirler. Bu kurguda yer alan Nemrut Mustafa Divanı’na mahkeme demek hataların en büyüğü olur. İşgalcinin buyrukları doğrultusunda çalışan bu ihanet çetesi yargılamadan çok kendisinden isteneni yerine getirmektedir. Kemal Bey’in savunması boşa çırpınıştan öte anlam taşımamıştır. Karar bellidir! Kemal Bey işgalci isteklerinin karşılanması için 10 Nisan 1919’da Beyazıt Meydanı’nda sonsuzluğa uğurlanır.

    Dirisine sahip çıkılamamış olan Kemal Bey’in ölüsü de ortada kalacaktır neredeyse. İşgalcinin koyu gölgesiyle kararmış olan İstanbul’da korku kol gezmektedir. Bir ölünün ardından yapılacak son görevden bile kaçılmaktadır.

    İşte o dehşet ve korku dolu günde “Tıbbiyeliler” çıkar ortaya! Kemal Bey’in cenazesini ortada kalmaktan kurtarırlar. Son görev yerine getirilmiş olur böylelikle.
    Kaymakam Kemal Bey’in ardından bir Tıbbiyeli tarafından söylenen şu sözler son görevin yerine getirilmesinden öte anlam taşımaktadır!

    “Kemal sen ölmedin sen şu anda toprağa verdiğimiz bir çiçeksin, orada büyüyecek dalların o kadar dikenli olacak ki seni bu akıbete layık görenlerin hepsini paramparça edecektir. İntikamın behemahal (kesinlikle) alınacaktır”

    Tıbbiyeliler boyun eğmeyeceklerini, ne pahasına olursa olsun vatana sahip çıkacaklarını ifade etmişlerdir gerçekte Kemal Bey’in ardından…

    Milli Şehit Kemal Bey ve onun cenazesini ortada bırakmama soyluluğu sergileyen Tıbbiyelilerin yüce anısı önünde saygıyla…

    14 Mart Tıp Bayramı Kutlu Olsun!