• İYİ ŞEYLER DE OLUYOR!

    sun

    Biraz olsun duyarlı ve ilgili olduğunuzda hele bir de olaylara ilişkin kabaca bilgi sahibiyseniz Türkiye’de yaşamak bunaltıcı ve zahmetlidir.
    Özellikle son 12 yılda karanlığın halk desteğiyle ilerlediği süreçte sayısız iç karartan örnek belleklere çivilenmiştir.
    Karanlığı dayatan ve onu yaşama geçirmekte kararlı olanlarla ilgili bir soru işareti kalmamış olmalıdır!
    Ona karşı durması gerekenlerle ilgilidir gerçekte giderek yoğunlaşan kaygılar!
    Yıl 2011, Temmuz sonu!
    Dört bir yandan kuşatılmış olan TSK’nin üst düzey komuta kadrosu istifa kararı alıyor. Tarihte eşi çok görülmemiş bu tutumun arkası gelse çok şey değişebilir. Dayanışma ve biri birini izleme seçeneği yaşama geç(e)miyor! Ürkü içindeki siyasete can simidi olanlar koltukları doldurarak olası bir sarsıntıyı önlüyorlar.
    Anayasa ve yönetmelikler ile evrensel eğilimler yerli yerindeyken bir öğretim üyesi yargının da anlaşılmaz katılımıyla tuzağa düşürülerek cezaevine gönderiliyor. Böyle bir gelişme karşısında ayağa kalkması gereken akademiya duruma izleyici olmakla yetiniyor. Rennan Pekünlü cezaevindedir! Bu durum ona değil ama bir parçası olduğu bilimsel ortama büyük saygınlık yitirtmiş oluyor.
    Yapıtları CSO repertuarından çıkartılan Fazıl Say’ın yerine Muammer Sun konulmak isteniyor. Muammer Sun bu değişikliği kabul etmiyor. Yapıtlarının programa alınmasını onaylamıyor.
    http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/keyif/27738914.asp
    Sıradan gibi görünen bu aykırı davranışıyla Muammer Sun yalnızca Kültür Bakanlığı’na değil, tüm Türkiye’ye ders vermiş oluyor.
    Hiç kuşkusuz anlayana!
    Ceyhun BALCI, 09.12.2014

  • İSTESEK DE, İSTEMESEK DE!

    CB RTE demiş ki;

    “Siz isteseniz de, istemeseniz de Osmanlıca öğretilecek!”

    Bu sözün üzerine atlayıp gerekliydi, gereksizdi ya da mezar taşında okuyacak ne var da Osmanlıca öğrenelim türünden tepkiler zaman ve enerji savurganlığına yarıyor. İstenenin de bu olduğu anlaşılıyor.

    Kimi zaman gülümseten çoğu zaman saç baş yolduran bu türden çıkışlar gündemi benden başkası belirleyemez anlayışının sağlam belgeleri olarak geçiyor tarihe!

    Osmanlı’nın bilimsel, yazınsal, tarihsel ve sanatsal birikimi neydi ki Osmanlıca öğrenmek kaçınılmaz oluyor demek “hadımım diyene kaç çocuğun var” sorusunu yöneltmeye eşdeğer bir gereksizlik gibi görünüyor!

    Uluslararası sıralamalarda Türk öğrencilerine nal toplatan fen bilimleri ve okuduğunu anlamama sorunsalı dururken Osmanlıca demek hangi akla hizmet diye soracak olsanız! Açıkça olmasa da gizliden biz de bunu amaçlıyoruz, Türkler bilimle, okuduğunu anlamayla uğraşmasın, Osmanlıca’yı başlarına saralım da uygarlıktan iyice kopsunlar diyesileri gelebilir!

    Bu gibi anlamsız ayrıntılarla uğraşacak yerde, demokrasi tramvayından kendi istediği durakta ineli epeyce olan bu takım adına konuşan RTE’nin yazının başındaki tümcesindeki Osmanlıca yerine başka pek çok şeyin konabileceğini algılamak çok daha yararlı ve anlamlı olacaktır!

    Toz pembe sis perdesiyle gölgelenen koyu karanlık artık kendisini saklama gereği duymadan çöküyor üzerimize!

    Bir halk hareketi, silkiniş ve kendine geliş olmadıkça aydınlığa çıkmak güç görünüyor!

    Biraz aklı olan, uygarlığı ve insanlığı dert eden kişi ve kurumların bu yönde kafa yormasının zamanı geçmek üzere!

    İstesek de, istemesek de bir gün ansızın karanlığı egemen kılabilirler! Perde kapandı, paydos denmeden önce yapılabilecek bir şeyler yok değil!

    Ceyhun BALCI, 08.12.2014

  • SAVAŞ VE ÇOCUK

    Kapak

    I. DÜNYA SAVAŞINDA ÇOCUKLAR(*)

    Sonuna geldiğimiz 2014 aynı zamanda I. Dünya Savaşı’nın başlangıcının 100. yılıydı! Dünya ölçeğinde önemsenen bir yıldönümü olmasında şaşırılacak bir durum yoktu! Bu önemseyişe yıl içinde yolumun düştüğü İtalya ve Sırbistan’da tanıklık ettim. Hatta, Sırbistan’da savaşı başlatan kıvılcımı çakan Gavrilo Principe’nin kahramanlaştırıldığı ayrıntısını da paylaşmalıyım.

    Türkiye’de işler başımızı aştığı için midir bilinmez konuyla ilgili olduğumuzu söylemek güç!

    Oysa, fırsatı kaçırmış sayılmayız!

    Biz Türkler için I. Dünya Savaşı önüyle sonuyla 10 yılı aşkın bir zaman dilimini kapsamıştır! 1911’de Libya çöllerinde başlayan savaş serüvenimiz 1912’de Balkan faciası ile sürmüş ve bu esaslı girişi I. Dünya Savaşı izlemiş. Neredeyse ara vermeksizin Milli Mücadele sürecine giren bizler mutlu sona eriştiğimiz için midir bilinmez ama gereğince üzerinde durmamışızdır bu çok önemli onyılın!

    Biz kaçsak da tarih baba bizi kovalamayı sürdürecek! Örneğin, önümüzdeki yıl savaş trajedisinden “soykırım” çıkartanların başımıza açtığı derdin 100. yıldönümünde görünürde Ermenilerle ama gerçekte emperyalizmle yaman bir çelişme içinde olacağız!

    Yakın tarihi bilmek bu bakımdan çok önemli!

    Bir avuç Türk “Ermeni Soykırımı emperyalist bir yalandır!” diyerek önemli bir tabuyu yerle bir etti.

    Buna eklenebilecek diğer gerçeklerin bu önemli başağrımızı dindirmede önemli olduğı kesindir.

    Savaşlarda gerçekleşen can kayıplarının geri planı sayılarla geçiştirilir. Şu kadar dul, bu kadar yetim denilir geçilir. Oysa, bu sayıların önde gelen öznesi olması gereken çocuklara ilişkin dokunaklı betimlemeler ve öyküler neredeyse yoktur!

    Bu yokluğa son veren bir kitap okurla buluştu!

    Söz konusu çocuklar olunca onları en iyi anlatacak olanlardan birisinin de bir çocuk hekimi olması doğal karşılanmalı!

    Nejat AKAR hekim titizliği ve çocuk hekimi sevecenliğiyle bu eksiği kusursuz şekilde giderdi!

    Aralarında kendime ait olanın da bulunduğu pek çok kitabın tanıtımını yapmışlığım oldu! Bu tanıtımın bir ayrıcalığı var! Kitap arkasını yazma ayrıcalığı ve onuru bendenizin oldu! Bu durum kitabı herkesten önce okuma fırsatı vermiş oldu bana!

    Kapak arkası küçücük bir kesit sunuyor kitapla ilgili! Çok daha fazlası, dokunaklısı ve sarsıcısı kitapta!

    kapak2

    Okunmalı!

    Bu kitap 2015’te kapımızı çalacak olan öldürücü darbeyi savuşturmada işe yarayacaktır!

    Prof Dr Nejat Akar’a emeğine sağlık demeyi unutmadan…

    Ceyhun Balcı, 06.12.2014

    (*) I. Dünya Savaşında Çocuklar, Prof Dr Nejat Akar, Günebakan yayınevi, Aralık, 2014.

  • ANKARA

    Oğlumuz öğrenim için Ankara’yı mesken tutunca başkent yolculuklarımız sıklaştı. Karayoluyla gidince yol boyu gezilecek görülecek ve elbette tanınacak yerler yolculuklara renk katar oldu.

    Üst akıl sahipleri Amerika’yı keşfedenler müslümanlardır demeden önce Ankara için de kendi eğilimlerine uygun bir saptamada bulunmuşlardı. Osmanlıcılık akımının 1402’deki Timurlenk tokadının ve tabii ki; yakın tarihteki Cumhuriyet şahlanışı nedeniyle Ankara’dan pek hoşlanmamasını anlayışla karşılamak gerek! O nedenle olmalı ki; Ankara’ya Selçuklu sıfatını uygun buldular.

    “Ben böyle sanatın içine tükürürümcü” başkan kentin yeniden doğuşunu borçlu olduğu Cumhuriyet izlerini silme çalışmalarında epeyce yol almış durumda!

    Hitit Geneşi’I yerine kentin tarihiyle çok da ilgili olmayan ama kafalarının içindekini yansıtmada başarılı olan yeni amblem yerleşikleşme yolundadır. Atatürk Orman Çiftliği’nin adım adım ortadan kaldırılmasında da sona gelinmiştir.

    Kentin girişlerine yerleştirilen kapılar da cabası! Bunların da kentin tarihiyle ilintisini çözmek son derece zor. Esenboğa’dan girişteki kapının tepesine kondurulan soğan kubbelerin Ortodoks kiliselerini andırdığının bilemem farkındalar mıdır? TOKİ ürünü çok katlı konutların abartılı ve yoz beğeni ürünü ışıklandırmaları da dudak uçuklatacak türden!

    fotoğraf

    Pek çok şey zorbalıkla ve barbarlıkla değiştirilebilir belki! Ama, tarih asla!

    Neyse ki henüz müzeleri silmeyi ve yerle bir etmeyi henüz akıl etmiş değiller.

    Geçtiğimiz günlerde yeni düzenlemesiyle görücüye çıkan Ankara Kalesi komşuluğundaki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne düşürdük yolumuzu. Müzeyi oluşturan Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han Osmanlı yapıtları. Mahmut Paşa Fatih dönemi vezirlerinden ve dolayısı ile adını taşıyan kapalıçarşı 15. yüzyıldan kalma. Buluntulardan Kurşunlu Han’ın da aynı dönemden kalma olduğu anlaşılmakta. Kültürel uyanışın başlangıcı sayılan Cumhuriyet ve Atatürk’ün bu müze düşüncesinin babası olduğu bilgisi kimseyi şaşırtmaz.

    P1140087

    Anadolu’nun çeşitli yerlerinden yapıtların sergilendiği müzeyi Ankara’nın belleği saymak da olası.

    Yinelemekte sakınca yok!

    Ankara’nın yeniden doğuşu Cumhuriyet’ledir. Osmanlı dönemi boyunca köyden hallice olan Ankara’nın yazgısı Cumhuriyet’le birlikte değişmiştir demek yanlış olmaz!

    Serin bir Ankara gününde Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni oldukça kalabalık görmek de doğrusu keyif verici oldu. Yabancı gezginlerin yanı sıra coşkulu genç ve çocuk gruplarının varlığı Türkiye’de her şey bitmedi dedirtmeye yetecek türden bir tabloydu.

    Müzedeki izlere bakıldığında!

    Ankara yontma daş, cilalı taş ve maden çağlarını dolu dolu yaşamış bir tarih beşiğidir.

    Ankara Selçuklu, Osmanlı ve elbette Cumhuriyetçi olmasının yanı sıra; bir Hatti kenti, epeyce bir Hitit ve Frig yerleşimi, hiç kuşkusuz Romalı ve Galat’tır!

    Gözlemlerinin değil de özlemlerinin tutsağı olan sığ düşünceli üst akıl takımının amaçlı saptamaları yanılsamaya yol açmasın!

    Ankara, insanlık tarihinin doğduğu yer olan Bereketli Hilal’in bir parçası olan Anadolu’nun orta yerinde parlayan bir Hitit Güneşi’dir!

    İlkel dünya algılarını halkın oylarıyla besleme becerisini şu ana dek fazlasıyla gösterenler def edildiğinde Ankara, genlerindeki uygarlığı bir kez daha harekete geçirecektir.

    Ceyhun BALCI, 04.12.2014

    Fotoğraflar için :

    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/6084968828409548273?banner=pwa

  • İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ

    izmir-buyuksehir-belediyesi,-hazine-borcunu-kapatti-DHA-368e35e8d7348657fd03f04e4975dab1-1-t

    İzmir kentinin en çirkin, kişiliksiz yapılarından birisi. Üstelik belediye!

    Önden yazmış olayım! Bu yazı kışkırtma amaçlıdır!
    Geçenlerde sosyal medyada rastladım! İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Konak Meydanı’ndaki binası (depreme karşı) güçlendirilecekmiş. Gençlik yıllarımız boyunca süren inşaatın bitirilmesi büyük başarı sayılmıştı. Belli ki, o da adam gibi yapılmamış.
    Bu durumda belediye başka bir yere taşınıp kiracı olacakmış! Hatta, savlandığına göre kira ödemeleri başlamış bile! Neyse, konumuz bu değil!
    Geçmişte denizin şimdiki belediye binasının dibinde çırpındığını anımsayanlarımız az değildir.
    Keşke demekten alamadım kendimi!
    Keşke, fırsat bu fırsat deyip de bu yapı yıkılsa ve bir daha da yapılmasaydı. Böylelikle, yanı başındaki Hasan Tahsin’e gölge etmesine son verilirdi. Böylelikle, Konak Meydanı bir çirkinlik anıtından kurtulurdu!
    Fazlaca iyimserlik ve saflık olarak da görülebilir! Ama, yanındaki Merkez Bankası ve komşusu SGK da burada boy göstermekten vazgeçer miydi? Böylelikle, denizin dibine duvar örme ayıbından hiç olmazsa kentin kalbinde kurtulma fırsatı doğar mıydı?
    Belediyecilik, toplu taşıma, çöp toplama ve benzeri gündelik işleri kotarma etkinliğinden çıkartılabilir miydi?
    Düş görme hevesim kabardı birden bire!
    Kentlerimizi doymak bilmez canavar olmaktan çıkartmak da belediyecilik görevleri arasında değil midir?
    Geçenlerde Doğan Kuban yazmıştı! Batı kentleri yüz yıldır büyümeyi bıraktı diye! Örneğin, Berlin! İşte Berlin ve başka Avrupa kentleri! İşte, İstanbul, İzmir, Ankara başta olmak üzere Türk kentleri!
    Doğayı, tarihi ve kentliliği çoktan yitirdik!
    Elimizde ne mi kaldı?
    “İstesem İstanbul’u tespih gibi dizerdim!” diyen Ali Ağaoğlu densizliği görgüsüzlüğü!

    Ceyhun Balcı, 03.12.2014

  • KABAK TADI
    Önümüz seçim! Altı ay uzakta ama daha da yakınlaşabilir! Açılım bir kez daha ısıtılırken, olası senaryolardan birisi de seçimleri öne alıp, vatandaşın oyunu cebine koyduktan sonra yola devam edip, Öcalan’a hazır olduğu öne sürülen halkımızı bu halk önderiyle buluşturmak!
    Ülkemizin başındaki dert yalnızca AKP iken, y CHP’nin eklenmesiyle birlikte dert sayısı hiç yoktan ikiye çıkmış oldu! Birkaç yıl önce Türkiye’yi kurtarmaya çalışmaktaydık! Şimdi ise, önce CHP’yi kurtarma derdine düştük! Onu kurtaralım ki, o da ülkeyi kurtarsın! Ne kadar kullanışlı ve pratik bir hedef değil mi?
    Tam da bu sırada eli kulağında olan “Oylar bölünmesin” korosu ses vermeye başladı!
    İşte birkaç örnek!
    Deneyiminden ve iyi niyetinden kuşku duyulmayacak olan Atilla Sertel açılışı yaptı!
    http://www.sansursuzhaber.com/dosttan-dostlara-bir-uyari-320295yy.htm
    Bedri Baykam da bugünkü (02.12.2014) yazısıyla oylar bölünmesin demeye getiriyor!
    http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/153013/Muhalefete_intihar_Yollari_Onerileri.html
    Barajın geçerli olduğu koşullarda her iki değerli yazarın görüşlerini göz ardı etmek olası değil elbette! Seçenek arayanlara ayar veren düşünceleri hiç kuşkusuz anlamlı ve önemli!
    Ancak!
    Y CHP’nin giderek yörüngesine girmekte olduğu olumsuzluğun farkında olmamaları da olanaksız olduğuna göre; çok değerli yazarların ve onlara katılacak diğerlerinin yanıtlaması gereken bir soru var!
    Benim gibi ulusalcı duyarlılıkları olan başka pek çok kişinin de yanıtına ilgi duyduğu bir sorudur bu! Genel tutum ve dünya görüşü bakımından her iki değerli yazarın da benim duyarlılıklarımı taşıdıklarından kuşku duymadığımı da eklemek isterim!
    Dersimli Kemal önderliğindeki y CHP’nin dincilik ve etnikçilik paydasında öne çıkması; ulusalcılık ve Kemalizm paydasından ise kopması nasıl açıklanacaktır? Özellikle son yıllarda falancaya yaramasın diyerek kullandığımız oyların sayısını unutmuş durumdayız! Barajı umacı olarak kullanıp tabanı da ürkütmeksizin ilkelerden ve düşünsel köklerden kopuşun nereye varacağı konusunda bizlerin bilmeyip de değerli yazarların bildiği bir şeyler var mıdır? Böyle bir kopuşun hayırlara vesile olacağı doğrultusunda çok özel bilgileri varsa eğer onu da esirgememeleri basın etiğinin gereği değil midir?
    Aydınlatırlarsa sevineceğim!
    Bunu yapmazlarsa oylar bölünmesin korosunun artık kabak tadı vermekte olduğunun altını özellikle çizmek istedim!
    Ceyhun BALCI, 02.12.2014

  • LAİKLİK

    ata-C82A-5547-5362

    Laiklik sözcüğünün türediği Yunanca köklere bilmem kaçıncı kez değinip de zaman savurganlığı yapmanın gereği yok!

    Tanımlamayı “Din işlerini devlet işlerinden ayrıma” ile sınırlı tuttuğunuzda da sığ sularda dolaşmış olacağınız kesindir. Geminizin her an şapa oturması olasıdır!

    Varsayalım!

    Öyle bir ülkede yaşıyorsunuz ki; kamuoyunun % 99.9’u A dinini benimsemiş, bu ezici çoğunluğun % 99.9’u da y mezhebinden olsun!

    Bu ezici üstünlüğün toplumsal yaşama yansıması laiklik ilkesinin çiğnenmesi anlamına gelecektir. Başka deyişle laik ortam inancın gözler önüne serilmesi önüne engel çıkartır. Oldukça buyurgan ve bir o kadar da dayatmacı bir tutum algısı yaratmış olmalıdır bu saptama! Özel alanın konusu olan dinsel inancı bir özgürlük konusu olarak gördüğünüz sürece işin içinden çıkmanız da olanaksızlaşır! Bu algı var olmayı sürdürdükçe aydınlanma tarihi de hiçe sayılmış olacaktır!

    Laiklik devletin bir dini olduğu anlayışını kökünden yadsır! Bu yaklaşım gereğince, laiklik inançla gündelik yaşam, dolayısı ile de akıl arasına duvar örmeyi amaçlar! Çoğunlukta da olsa bir inanç laiklik ilkesinin geçerli olduğu yerde toplumsal irade üzerinde egemen olmayı aklının ucundan bile geçiremez!

    Türbana gelince! Günümüz insanının özgürlük ve demokrasi budalalığı güncel engizisyonun koçbaşına dönüşmüş olan türbanın arayıp da bulamadığı ortamı ve fırsatı sunmuş olur karanlık özlemcilerine. Laiklik, böylelikle insanları ve toplumun bütününü dinsel bağnazlıktan koruyan sigortadır! O sigorta attığında ve bu duruma izleyici olunduğunda bugün Türkiye’de yaşananlara şaşmamak gerekir. Laiklik dinsel inancın inanç olmaktan çıkartılıp yönetsel bir aygıta dönüştürülmesi önündeki olmazsa olmaz engeldir. Bizimkisi gibi toplumlarda laiklik ilkesinin boy hedefi yapılmasının bir de bu açıdan irdelenmesinde yarar vardır.

    Kant’ın tanımını anımsamanın tam da sırasıdır! Ona göre, aydınlanma insanın kendi hatası sonucu içine düştüğü ergin olmama durumundan yine kendi çabasıyla kurtulması demektir. Bir başka şekilde tanımlamak gerekirse aydınlanmamış insan aklını kullan(a)mayan insandır. Aklını kullanarak aydınlanan insan bir kez daha karanlığa düşmemek için laiklik güvencesiyle donatmıştır yaşam alanını! Çoğunlukçuluk yerine çoğulculuğu sürdürebilmenin biricik güvencesidir laiklik. Çünkü, bugünün Türkiyesi’nde olduğu gibi akıl ve bilimin çoğunluk tercihleriyle yenilgiye uğratılması olasılık dışı değildir!

    Özetle, laiklik aklın inanç, bilimin de din baskısından uzak tutulması demektir. Dolayısı ile laiklik edilgen bir kavram olmaktan çok etkin ve yerine göre militan bir güç olarak da göstermek zorundadır kendisini!

    Bu bilinçle donanmış olan Rennan Pekünlü’nün türbana karşı verdiği savaşım gerçekte insanın aklına sahip çıkması, onu kullanma iardesi gösterme savaşımıdır! Rennan Pekünlü çok iyi bilmektedir ki; insan aklı ve bilim bir kez laiklik korumasından çıkartıldığında, o toplumun karanlığa yuvarlanması an sorunudur!

    Duyarlılığı, direnci ve dik duruşu bu yüzdendir! Laiklik hiç bir şekilde onun kişisel sorunu olmamıştır, olamaz da! Her gerçek bilimci gibi o da toplumcu yaklaşımı gereği öne atılmış ve kendisini yakmakta ikileme düşmemiştir!

    Bu nedenle, Rennan Pekünlü’ye destek olmak onunla kişisel bir dayanışma içinde olmanın yanı sıra toplumu karanlıktan uzak tutmanın da bir gereğidir!

    Rennan Pekünlü olayında ona destek çıkmakta ikileme düşmeyerek öne atılan kişi ve kurumları saygıyla selamlarken; uzakta duran, dur bakalım ne olacak diyerek ortamı koklayan ve hatta ilgisiz, duyarsız ve aymaz tutum alanlara baskıyı artırmak, onları da bu savaşım cephesinin bir bileşenine dönüştürmek yaşamsal bir görevdir!

    Bu yaşamsal görevden ve savaşımdan kaçanların bırakınız aydın sıfatı taşımalarını insanlıklarının bile tartışma konusu edilmesi gerekir!

    Ceyhun BALCI, 30.11.2014

    Not : Bu yazıda Henri Pena-Ruiz’in Laiklik Nedir (Gendaş Kültür, 2007) kitabından esinlenilmiş ve alıntılar yapılmıştır.

  • BAŞÖĞRETMEN

    atat

     

    Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenlik unvanını kabul ettiği günü Öğretmenler Günü olarak kutluyoruz!

    Atatürk (baş)öğretmenliğe fazlasıyla yaraşan bir önder!

    Top sesleri Ankara’dan duyulurken öğretmenlere yeni kuşak sizin eseriniz olacaktır dediği için!

    Kara tahtanın başına geçip ulusunun yüzünü aydınlığa dönmesi için kaçınılmaz olan Harf Devrimi’ni başlattığı için!

    Onca işinin arasında Geometri ve Yurttaşlık Bilgisi kitapları yazdığı için!

    geometri medeni

    Cepheden cepheye koşarken, zorluklarla boğuşurken nasıl fırsat bulduysa 3997 (üç bin dokuz yüz doksan yedi) kitabı, kıyılarına not alıp, altlarını çizerek okuduğu…

    atatü

    Bununla da yetinmeyip okuduklarını özümseyip, pek çoğunu yaşama geçirdiği için!

    Atatürk dünyanın en iyi öğretmenidir!

    Başöğretmenliğe en çok yaraşandır!

    Başöğretmenin izinden gidenlerin Öğretmenler Günü kutlu olsun!

    Ceyhun BALCI, 23.11.2014

  • sontur33NÜ(!)
    “Ben böyle sanatın içine tükürürüm”
    (Melih GÖKÇEK, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı )

    “…Ancak sergideki bazı nü tabloların üzerlerinin “tülbentlerle” örtülmesi dikkat çekti.”
    (Gaziantep)

    http://www.milliyet.com.tr/2007/11/23/son/sontur33.asp

    “Şehnaz Aykaç’ın Yeminli Mali Müşavirler Odası Sanat Galerisi’nde açtığı ve 54 eserin bulunduğu ‘Yaşamdan Boyutlar’ sergisinde bulunan 25 nü tablo ‘ahlaka uygun olmadığı’ gerekçesiyle kaldırıldı.
    (İstanbul)

    http://www.sondakika.com/haber-nu-tabloya-sansur/

    İstanbul’da CRR’de edebe aykırı tablo sergi dışı bırakıldı.

    http://www.birgun.net/news/view/bu-bir-meme-olayi-degildir/9003

    c8b6d-sansur1

    “Laiklik tehlikededir diyemem!”
    Kemal KILIÇDAROĞLU
    http://www.gazetevatan.com/-laiklik-tehlikededir-diyemem–330312-siyaset/

    Anayasa’nın gereğini yerine getiren Prof Dr Rennan PEKÜNLÜ’yü cezaevine uğurlamak için gün sayıyoruz!
    http://www.aydinlikgazete.com/guendem/57046-bilim-ve-aydinlanma-mucadelesinin-adi-rennan-pekunlu.html

    “Sanat”a yaklaşıma ilişkin üç örnek!
    Farklı tonlarda üç tepki : aşağılama, sansürleme ve yasaklama!
    Tümüyle bireylere ilişkin tepkilerin öznelliğinden de kuşku duyulamaz! Günün birinde, ortam da uygunsa eğer birilerinin bu türden tabloları yapanları, heykelleri yontanları “günahkâr” olarak nitelemesi kimseyi şaşırtmasın!
    “Laiklik” kavramı basmakalıp tanımlarla belletilip içeriğinden arındırıldıkça, toplumun da böylesi önemli olaylara kayıtsızlığı rastlantı sayılmamalı.
    Oysa, biraz ayrıntılı düşünüldüğüne bu üç olayın önemsenmesi gereği anlaşılacaktır.
    “Sanat” aydınlanma sürecinin önemli bileşenlerinden biri olduğuna göre sanat yapıtlarına yönelik bu tavırların aydınlanma değerlerine de saldırı olduğu çok açıktır!
    “Laiklik” çoğumuzun bildiği gibi “din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır”. Yalnızca bu kadar mıdır? Oysa, son zamanlarda öne çıkartılan bir başka vurguyu da anımsamadan geçmemek gerekir.
    Buna göre “laik devlet”in tüm inançlara eşit uzaklıkta olduğu söylenip durmaktadır. Bir ölçüde doğrudur. Ama, o laik devlet aynı zamanda özel alanda kalması gereken inanca ilişkin öğelerin kamusal alana taşınması karşısında yansız ve nesnel davranabilir mi? Hatta, tersine böylesi girişimler laikliğe, inancın aklı, dinin de bilimi sindirmesi olasılığına karşı tetikte olma görevini yükler.
    Bu tanımlar ışığında tablolarda var olduğu savlanan “edep dışılık” gerekçesi ile sergilenen bağnazlık “laiklik” ilkesinin çiğnenmesi anlamı taşır!
    Böyle bir gidişin gelecekte yol açması olası felaketleri kestirmek için akademik araştırmalar yapmaya gerek olmadığını söylemeye bilmem gerek var mıdır?
    Yeni yılın ilk saatlerinde gaz sızıntısı nedeniyle yaşamdan kopan gençlerimize yönelen bağnazca yakıştırmalar da, daha birkaç gün önce alkol aldıkları gerekçesi ile saldırıya uğrayan insanlardan birinin ölmesi de belleklerimizdeki canlılığını koruduğuna göre; günümüz Türkiyesi’nde akıl ve bilimin inanç ve din bağnazlığından korunmaya muhtaç duruma düşürüldüğünü söylemek abartılı bir saptama olmasa gerektir.
    Bu noktada, seksen beşinci yaşını kutlayan Cumhuriyetimiz’in hızla dalya demeye doğru yol aldığını göz önünde tutarak, bu duruma gönderme yapmakta yarar var!
    Geçen yüzyılın başında dünyaya örnek olmuş bir ulusal kurtuluş savaşı vererek emperyalizmi yenilgiye uğratan, orada kalmayıp bir ulus-devlet kuran, devrimlerle kulu yurttaşa dönüştüren bir toplumun bireyi olarak bu sorgulamayı yapmayı kaçınılmaz bir görev olarak görüyorum.
    Bugün bizlere uygarlık pazarlayan birçok Avrupa ülkesine bile yurttaşlık bilgisi dersi veren, bunun kitabını bile yazmış önder olan Atatürk’ün ülkesine yaraşıyor mu bu yaşananlar diye sormak zorundayız.

    “Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır…

    Yukarıdaki sözleri söyleme bilgeliğini geçen yüzyılın belki de henüz ortaçağdan kurtulamamış coğrafyasında gösterebilen Atatürk’e “diktatör” yakıştırması yapıldığına sıkça tanıklık eder olduk!

    Aslına bakılırsa, bugün yaşadıklarımız sözcüğün tam anlamıyla yukarıdaki sözlerle bize bıraktığı biricik kalıta ihanetin göstergeleridir.
    Bugün sanatı aşağılayan, sansürleyen ve yasaklayanların yarınlarda neleri yapacağını kestirmek için çokça beklemeye de gerek olmadığını düşünüyorum.
    Ama, ne yazıktır ki; böylesi aydınlanma karşıtı girişimlere karşı durması gerekenlerin yakalandıkları “budalalık sayrılığı”nın da etkisi ile çoğu zaman etkin kimi zaman da edilgen bir yaklaşımla bu bağnazlığa destek verdiklerine tanıklık etmekte olduğumuzu görmek durumundayız.

    Cumhuriyetimiz’in yüzüncü yılında nasıl bir tablo ile karşılaşacağız sorusunun yanıtı ne yazık ki; hiç de iç açıcı değildir. Alabildiğine umutsuz ve karanlık bir tablonun bizleri ve Cumhuriyet’i beklediğini söylemek karamsarlıktan çok gerçekçilik sayılmalıdır.
    Ancak, bu umutsuz ve karanlık tablonun derin bir umarsızlık duygusu yaratması sonucuna ve ipin ucunu bırakmamız gereğine katılmıyorum!
    Hep belleğimde tuttuğum, her fırsatta anımsadığım bir gerçek umutların yeşermesine, umarların üretilmesine katkıda bulunabilir düşüncesindeyim.
    İşgal İstanbul’unda, hem de azgın mütareke basınının acımasız ve işbirlikçi tutumu ortamında yurdu kurtarma, emperyalisti kovma ve onurlu, başı dik bir ulus yaratma çabaları ile de bildiğimiz Atatürk’ün yapıtını koruma dürtüsü, kalıtçısı olan bizler için yeterince güç kaynağı değil midir?
    Kısacası, çalışmak, çabalamak ve emek harcamak vazgeçilmez bir eylem biçimi olmak zorundadır.
    Eğer, Cumhuriyet’in 100. Yılında akıl ve bilimin tümüyle tutsak düştüğü, aydınlanma değerlerinin silindiği ve daha da kötüsü ortaçağ değerlerinin yaşama egemen olduğu bir tablo ile karşılaşmak istemiyorsak…
    Ceyhun BALCI, 04.01.2009

  • İKİ SIRP

    Sporumuz Sırplarla öteden beri tanışık! Özellikle futbola Yugoslav döneminin katkısı tartışılmaz. Kısa sürede çat pat öğrendikleri Türkçeleri de sevimliliklerini katlamıştır. Küreselleşme ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte komşu akımı kesintiye uğrasa da futbol dışı dallardaki Yugoslav akışı hız kazanmış durumda. Üstelik nitelikliler!

    Özellikle basketbol bu akıştan epeyce yararlandı.

    Dusan İvkoviç bu yıl Anadolu Efes koçu oldu. Yaşım gereği basketbol oynadığı yıllardan anımsamıyorum İvkoviç’i. Yunan ve Sırp takımlarında çalışmasıyla tanınıyor. 1997 ve 2012’de Olimpiyakos ile Dörtlü Final şampiyonluğuna uzandı. Kurt hoca saygınlığı ve işbilirliğiyle kendini kanıtlamış bir kişilik.

    NEWSPORTS      11/4/2000 AEK - KINTEP.IBKOBITª.

    Anadolu Efes’in başında olması yalnızca kulüp için değil Türk basketbolu için de büyük bir şans! Geçmişte kalan dörtlü final başarılarını özleyen Anadolu Efes onun önderliğinde Euroleague’e çok iyi bir başlangıç yapmış durumda.

    Bizim paragöz spor adamlarımız düşünüldüğünde İvkoviç tam bir spor bilgesi. Geçen dönem ülkesi Sırbistan’ın koçluğunu ücretsiz yapmasıyla da ününü katladı.

    İvkoviç’le ilgili bir başka ilginç bilgi de Nikola Tesla ile olan akrabalığı!

    Basketboldaki diğer Sırp ise Zeljko Obradoviç! Geçen yıldan bu yana Fenerbahçe’nin başında!

    Onun basketbol oynadığı yılları anımsıyorum! Görkemli basketbol yaşamını çok daha görkemli koçluğuyla süsledi. 1992’de Partizan, 1994’de Juventud Badalona ve 1995’te Real Madrid ile Dörtlü Final şampiyonluğunu kazandı. 1999-2012 arasında ise Panathinaikos’la 5 kez Avrupa Şampiyonu olarak yıl aşırı şampiyonluk yaşamış oldu.

    obradovic35563

    Geçen yıl dörtlü final oynamak bir yana ilk onaltı görememiş olmak kariyerinin belki de en karanlık sayfası oldu. Maç sırasındaki hırs ve heyecanı önde gelen özelliği. Geçen yıl gençlere verdiği önem görmezden gelinirse haksızlık yapılmış olur ona! Yeterli zaman tanınırsa Fenerbahçe’yi de Avrupa doruklarına eriştireceği kesindir. Yeter ki, en önemli özelliğimiz olan sabırsızlık başını yemesin!

    İvkoviç, Yugoslavya milli takımının başında olduğu yıllarda Obradoviç’e de koçluk yapmış.

    Kıdemli ve kıdemsiz iş başında!

    Ceyhun Balcı, 16.11.2014