• YUGOSLAVYA

    yugo

    Güney Slavları ülkesi demek! Yirmi yılı aşkın zamandır adı var kendisi yok! Her ne kadar Yugoslavya’nın varlığı XX. yüzyıl başlarına dayansa da; tarihten silinen Yugoslavya II. Dünya Savaşı’nın ve o savaşta Yugoslav Partizan direnişinin karizmatik önderi Tito’nun eseri. Tito köken olarak Hırvat olmakla birlikte ödünsüz bir Yugoslav! Yerinde yeller esse de, eski Yugoslavya cumhuriyeti devletçiklerinde bugün de kendisini Yugoslav olarak tanımlayanlar eksik değil!

    Tito’nun 1980’deki ölümü Yugoslavya için sonun başlangıcı olmuştu. İzleyen yıllarda Yugoslavya’nın yönetimi için federal devletlerin dönüşümlü önderliği iyi bir yol olarak görülmüştü. Her cumhuriyetten birisi sırayla başkanlık yapacağı için sen-ben kavgası olmaz ve Yugoslavya varlığını sürdürür diye düşünülmüş olmalıydı.

    Sosyalist blokun dağılmasıyla birlikte kendisini gösteren tek kutuplu saldırgan haydutluk ortamında Yugoslavya oldukça büyük bir lokmaydı. Böl-parçala-yut-sindir yöntemi devreye sokuldu. Almanya birleşirken, Yugoslavya dağı(tı)lıyordu. O günlerde komünizmi dize getirmiş olmanın sarhoşluğu içindeki dünyada kimselerin aklına biri birleşirken diğeri neden bölünüyor sorusu gelmiyordu! Bu soruların Türkiye’de de akla getirilmediğini anımsıyoruz. Oysa, bir bakıma, çanlar Türkiye için de çalmaktaydı.

    Yugoslavya tam bir deney laboratuvarı işlevi gördü o dönemde! Etnik farklılığı olmayan bir ulusun dinle, o da olmazsa mezheplerle nasıl yıkıma uğratılabileceği sayısız can kaybı ve oluk oluk akıtılan kan pahasına tüm dünyaya gösterildi!

    Yugoslavya, yıkılışına en çok üzüldüğüm ülkelerden birisi olmuştu. İşte, o Yugoslavya’nın çekirdek ülkesi olan Sırbistan’ı gördükten sonra bu yazıyı yazmak kaçınılmaz oldu!

    Yugoslavya’nın Sırbistan dışındaki cumhuriyetlerinde eski Yugoslavya’ya ilişkin pek az iz görmek olasıyken, Sırbistan’da ve başkent Belgrad’da Yugoslavya izleri varlığını sürdürüyor.

    Yeni Belgrad’da Tuna kıyısındaki Yugoslavya Sarayı kullanılmamakta olsa da yapı olarak dimdik ayakta! Yine o dolaylardaki Otel Yugoslavya adıyla, sanıyla selamlıyor Yugoslavya özlemcilerini. Yugoslavya’nın belleği ise Eski Belgrad’ın güneydoğusundaki Dedinje semtindeki Yugoslavya Tarihi Müzesi’nde korunmuş.

    IMG_0609 IMG_0610 IMG_0611 IMG_0612

    Öğrenci Meydanı durağından 71 numaralı troleybüse bindiğimizde geçmişe özlem turumuz da başlamış oldu. Bizde tarih olmuş bir taşıt aracının içindeydik. Bir zamanlar İzmir’de Mithatpaşa Caddesi’nin biricik toplu taşıma aracı olan troleybüslerin Belgrad’da hâlâ yolcu taşır durumda olması şaşırtıcıydı. Sürücüye gideceğimiz noktayı söylediğimizde buyur edildik. Ücret ödememize gerek olmadığı konuksever bir gülümsemeyle anlatıldı. 20 dakikalık yolculuk sonunda hem sürücünün hem de bir başka yolcunun nazik uyarısıyla inmemiz gereken durağa geldiğimizi öğrendik!

    Bir yükseltiye konuşlanmış görkemli Yugoslavya Tarihi Müzesi karşımızdaydı. Yugoslavya’ya ve geçmişe yolculuğa çıkabilirdik!

    IMG_0625 IMG_0628

    Giriş kapısının önündeki meydanı süsleyen havuz başında temiz giyimli ve Sırpça konuşan ama elinde İngilizce kitaplar bulunan bir beyefendi tarafından karşılandık! Elindeki İngilizce kitap Tito’yu anlatıyordu. Tito’yla çekilmiş resimlerin de yer aldığı kitabın yazarı Slavko Mrkiç karşımızdaydı. Aradan yıllar geçse, yerinde yeller esse de sıkı bir Yugoslavyacı olduğu her halinden belliydi. Karşımızda duran tarihsel kişilik kitap tutkumuzu ateşleyince kitabı edinmek kaçınılmaz oldu. Eski Yugoslavya’nın hiç olmazsa burada yaşamakta olduğunu görmek keyif verdi.

    41DLrv8CvGL._SY344_BO1,204,203,200_

    Slavko ile vedalaşıp müze binasına girdiğimizde danışmadaki genç tarafından dostça karşılandık. Giriş biletini aldıktan sonra üst kata çıkıp tura başladık. İlk izlenimimiz düş kırıklığıydı. Daha çok basılı gereçlerden oluşan müzenin ilgi çekici olduğu söylenemezdi.

    Neyse ki, aynı bahçenin içinde ana binanın gerisinde iki müze daha olduğunu öğrendik! Şansımızı oralarda deneyeceğiz gelmişken!

    IMG_0631

    Belgrad’ın iki ana renginden olan yeşil burada da baskın. Yemyeşil bahçeye heykeller serpiştirilmiş.

    IMG_0634 IMG_0637 IMG_0639 IMG_0640 IMG_0644 IMG_0648

    En yukarıdaki müzede Tito’nun sağlığında ona çeşitli ülke devlet adamlarınca verilen armağanlar sergileniyor. Yirmi beş dakikada Yugoslavya ve dünya turu mümkün kılan bir ortamdı. Yugoslavya cumhuriyetlerinin ulusal giysileri ve müzik enstrümanları ve başkaca yaşamla ilgili nesneleri ilgi çekiciydi. Müzenin önemli bölümü dünyanın dört bir yanındaki ülkelerden Tito’ya armağan edilmiş kılıçtan, silaha, anı eşyasından, giysi vb nesnelerce doluydu.

    IMG_0647 IMG_0658 IMG_0666 IMG_0675 IMG_0682

    1990’dan önceki dünya çift kutupluydu. Ancak, Tito’nun da önderlik ettiği Bağlantısızlar bu iki kutup dışında kalan pek çok dünya ülkesini bir araya getiriyordu. Bu nedenle, iki kutup arasında pay edilmiş olan Avrupa’da  Yugoslavya ne o ne bu diyebilen az sayıdaki ülkeden biriydi. Tito’lu Yugoslavya Bağlantısızlar’ın saygın ve öncü üyelerindendi. Armağaları biraz da bu saygınlığın kanıtı olarak görmek gerekir.

    IMG_0684 IMG_0685

    Yerleşkedeki üçüncü müze Çiçekler Evi adıyla anılıyor. Burada Tito’nun mozolesinin yanı sıra kişisel eşyaları, yaşamına ilişkin bilgiler sergilenmekteydi. Son derece ilgi çekici ve duyguları devinime geçirici bir mekân olduğunu eklemekte yarar var!

    IMG_0687 IMG_0688 IMG_0689 IMG_0690 IMG_0693

    Eski Yugoslavya turunun sonunda buralarda yaşanan çılgınlıktan sonra iyi ki burası korunmuş demekten alamadık kendimizi.

    Tito’lu bu kısa gezintinin sonunda bu büyük önderin anısına açılan deftere bir kaç satır yazmayı unutamazdık!

    IMG_0726 IMG_0730 IMG_0731

    Yugoslavya soğuk savaş sürecinde ne batı, ne doğu diyen tutumuyla gösterdi kendisini. Bir başka dünyanın peşine düşerek farklı bir hedefe koştu. Gecikmeyle de olsa o ülkünün şimdilerde koşar adım yaşama geçtiğini söylemek olası!

    Avrasya silkinişi, Bolivar’ın Latin Amerika’ya görkemli dönüşü ve her türlü baskı ve yıldırmaya karşı direnen dünya milletleri eski Yugoslavya’nın anısını tazeler bir tutum içindeler. Haydut devlet(ler)in de sonunun gelebileceğini görüyor olmak son derece olumlu ve umut verici bir durum.

    Darısı ülkemizin başına diyoruz! Bu karanlık dönemin bir an önce sonlanması dileğiyle!

    Yugoslavya ağır sanayide, kimya endüstrisinde, tekstilde ve tarımda son derece gelişmişti. En azından kendine yeter konumdaydı. O oylumlu haliyle birilerinin uydusu olması zordu!

    Şimdiki haliyle Katolik, Ortodoks ve Müslüman ayrışmasıyla güçsüzleştirilmesi ve uydulaştırılması başarıldı.

    Birkaç yıl önce Bosna-Hersek’te dehşetle tanık olmuştuk! Yugoslavya’nın Bosna-Hersek’inde köktendinciler cirit atmaktaydı. Bir zamanların Halveti tekkesi Vahhabi tutuculuğunun merkez üssüne dönüştürülmüştü.  Cüzdanı şişkin yobaz parayı bastırarak eski Yugoslavya’nın orta yerinde kendi düdüğünü çalabilmekteydi.

    Aradan geçen çeyrek yüzyıl Yugoslavya’yı tarih sahnesinden silen Yugoslavları ve elbette başkalarını düşündürmüş olmalıdır! Yitirilen bunca candan, dökülen bunca kandan sonra geç de olsa dış destekli ve özendirmeli çılgınlık biraz olsun özeleştiri konusu yapılmışsa ne iyi! Bu bile kazançtır! Hiç olmazsa bir kez daha o tuzaklara düşülmemesi için!

    Ceyhun BALCI, 27.08.2014

  • indir

    BİR YAZININ ANALİZİ
    Ataol Behramoğlu, 23 Ağustos 2014,Cumhuriyet

    Yazılarımızda söylediklerimizin yanı sıra açıkça söyleyemeyip ya da söylemek istemeyip üstü örtülü ve kimi kez belki farkında olmaksızın söylediğimiz şeyler de vardır. Bunlar söyleyiş biçimimiz, vurgularımız, tonlamalarımız, seçtiğimiz sözcüklerde kendini ele verir. Bu yazıda ben, bir önyargım olmaksızın, sadece söz konusu yazının bende uyandırdığı izlenimlerle, “Tırmık” köşesinde yıllar sonra yeniden yazmaya başlayan Aydın Engin’in 17 Ağustos tarihinde yayınlanan “Yılmaz Özdil’i Savunmak” başlıklı yazısını böyle bir açıdan irdelemek istiyorum…
    Başlıktan başlayalım… Fiilin mastar olarak kullanıldığı cümleler, bunu izleyecek cümlelere açık kapı bırakır… Okura yazarın ne söyleyeceğini merak ettirir. Nitekim söz konusu yazının başlığı ilk cümle olarak bir kez daha kullanıldığında bir ünlem işareti ve birkaç noktayla sonuçlanıyor… Böylece yazarın savunmaktan söz edeceği şey konusunda bir iç tartışmadan, soru işaretlerinden geçtiğini duyumsuyorsunuz…
    Bir sonraki cümleyle sürdürelim:
    “Bu, meslek ahlakımızın da düşünce özgürlüğünün de ertelenemez bir gereğidir…”
    “Ertelenemez gerek” ne demek? Bu sözcük, içeriğinde tam tersini, ertelenebilir olma olasılığını da barındırır… Böylece de sanki üstünkörü, içtenlikle duyumsanmaksızın, bir klişe gibi kullanıldığını düşündürüyor… Zaten ardından gelen paragrafın son satırında, bu gerekliliğin “mesleğimizin olmazsa olmaz ilkelerine sahip çıkmak” olduğu söylenmekle, yazar bir bakıma kendini tashih etmekte, amacı biraz daha kesinlik vurgusu kazanmaktadır…

    ***

    Şimdi, yeri geldikçe söyleyiş biçimine yeniden değinmek üzere, içerik konusuna geçelim… Aydın Engin, Yılmaz Özdil’den hemen her konuda zıt bir konumda bulunduğunu söylüyor… Bu elbette onun hakkıdır. Fakat bu “her konu” acaba nelerdir… AKP diktasına karşı çıkan yazarların en ön sırasında yer alan bir yazara “hemen her konuda zıt konumda” yer alarak acaba nasıl Cumhuriyet yazarı olunuyor?
    Arkadan gelen bir paragrafı hem içerik hem biçem bakımından irdelemeye çalışarak yazımızı sürdürelim:
    “AKP elebaşılarının medyayı iyiden iyiye dikensiz gül bahçesine çevirmek için kolları sıvayıp pervasızca harekete geçtiği, Başbakan’ın miting meydanlarında medya gruplarına tehditler savurduğu, çok bilir ve anlarmış gibi medyanın nasıl olması üstüne inciler yumurtladığı şu günlerde…..”
    Allah Allah!.. Bütün bunlar şu günlerde mi oluyor?..
    Siyahla belirginleştirdiğim, baştan aşağı klişe, zorlama sözler, şablon deyimler… Ve paragraf sonundaki şu cümle parçasına bakalım: “Başbakan’ın … çok bilir ve anlarmış gibi medyanın nasıl olması üstüne inciler yumurtladığı…”
    Yani, “bilse ve anlasa”, karışmaya hakkı olacak….
    İnciler yumurtluyormuş….
    Aydın Engin kusura bakmasın, ona yazarlık öğretmek elbette haddim değil… Ve bu irdelemeleri en iyi anlayacak kişilerin başında da kendisinin geleceğinden kuşku duymam…… Fakat bunlar zorlama, hafifletici, hafife alıcı laflardır. Diktatör inci yumurtlamaz. Böyle ifadeler, tehdidin, baskının, faşizmin vahametini azaltır, küçük gösterir… Yazar arkadaşımız AKP diktasından söz ederken, anlatımındaki, seçtiği sözcüklerdeki, deyimlerdeki, vurgulardaki hoşgörüyü, “müsamaha”yı, işine son verilen meslektaşından esirgiyor… Ona göre Yılmaz Özdil, “ırkçılık sınırında, aşırı faşizan tınılar taşıyan çok yazı yazmış” biridir… Ağır suçlamadan, Yılmaz Özdil’e kapılarını açan “Sözcü” gazetesi de payına düşeni alıyor… “Yakışır”mış…. Yani, “ırkçılık sınırında, aşırı faşizan yazılar yazan” yazara gel bizde yaz demek, “Sözcü”ye yakışıyormuş… Eleştiri başka, hakaret sınırında yazmak başkadır… AKP diktasına en ağır, en tutarlı, en cesur eleştirileri yapan seçkin yazarların yer aldığı ve yüz binlerce okuru arasında hiç kuşkusuz çok sayıda Cumhuriyet okurunun da bulunduğu bir gazeteyi tek bir sözcükle harcamak, Cumhuriyet yazarına da, gazetenin kendisine de yakışmıyor…
    Devamını gerekirse başka yazılara bırakıyor, gerek görüyorsa “Tırmık” yazarının yanıtını saygıyla bekliyorum.
    Bu köşede iki haftada bir yazdığım için bazen olayları sıcağı sıcağına tartışma olanağı bulamıyorum, çoğu zaman da bir başka yazar benden önce davranıyor. Aydın Engin’in 17 Ağustos tarihli Cumhuriyet’te “Yılmaz Özdil’i Savunmak” başlıklı yazısını değerlendirecektim, ancak aynı gazeteden sevgili Ataol Behramoğlu 23 Ağustos tarihli yazısında Aydın Engin’in yazdıklarını o kadar güzel eleştirmiş ki, bana söyleyecek söz kalmadı. Yıllardan beri ben de Cumhuriyet’i okul olarak kabul edenlerdenim, zaman zaman yazarları arasında görünmekten ayrı bir onur duymuşumdur. Pazar ekinde “Utandırma Servisi” adını verdiğim küçük köşem hâlâ devam ediyor. Her şeyden önce Cumhuriyet yazarlarının ayrı bir olgunluğu vardır, bu olgunlukları her türlü bağnazlığın ve çıkar kavgalarının dışında olmalarından, bir konuyu tartışırken kuşkuyu ve hoşgörüyü elden bırakmamalarından kaynaklanır. Ayrıca Türkçelerine, dili kullanmadaki ustalıklarına da diyecek yoktur. Aydın Engin’in o yazısını bir tümceyle eleştirmek gerekirse, “Cumhuriyet olgunluğunu ve inceliğini” bulamadığımı söyleyebilirim. En çok takıldığım sözü de, Yılmaz Özdil’in yazılarında “aşırı faşizan tınılar” bulduğunu söylediği tümcesi. Bu “tınılar” yüzünden Özdil’i sevmediğini de saklamıyor.

    AŞIRI SÖZCÜĞÜNÜN KÖTÜ KULLANIMI
    Kemal Özer, Aydınlık, 26 Ağustos 2014

    indir (1)

    Şu “aşırı” sözcüğünün dilimizde ne denli kötü kullanıldığını en iyi Cumhuriyet okurları ve Cumhuriyet yazarları bilirler. Bizler bir zamanlar salt Cumhuriyet okuduğumuz için “aşırı uçtaydık” ya da “aşırı solcu”yduk… Bu gün bu sözcüğün bu denli kötü kullanımına Cumhuriyet’in aracı olması ne acı: aşırı faşizan tınılar… “Tını” sözcüğünü genellikle sözlükler şöyle tanımlarlar: Aynı yükseklikte ve aynı şiddette (tonda), başka başka müzik aletlerine ait sesleri kulağımızın ayırt etme özelliği. Müzikten fazla anlamam ama, bu tını adı verilen, aynı tondaki seslerin ayırıcı özelliğini her kulak fark edemez. Demek ki Aydın Engin’de “faşizan tınıları” iyi fark eden bir kulak var.

    Aydın Engin’in 6 Temmuz 1996 tarihli Cumhuriyet’te çıkan aşağıdaki satırlarını Öğretemediğimiz Türkçe adlı kitabıma da almıştım:

    “Günlük yaşamda dil kirlenmesinin her türünü görmeye alıştık. Büyük kentlerin özellikle alışveriş bölgelerinde Türkçe artık kirlenmeyecek durumda. Çünkü Türkçe buralarda kesin olarak kovuldu. Örneğin İstanbul Nişantaşı’nda, Taksim çevresinde, Şişli’de, Etiler-Levent yöresinde adı Türkçe olan bir mağazaya, bir kahveye, bir lokantaya rastlamak artık mümkün değil. Oralar artık çağ atlayan Türkiye’nin Türkçeden kurtarılmış bölgeleri.”

    Aydın Engin bu gün “aşırı faşizan tınıları” iyi fark eden kulağıyla Türkçeyi böylesine güzel savunduğu yazısını bir daha okusa, altına imzasını atar mıydı acaba? Ya da böyle yazıları gene yazar mıydı? “Çağ atlayan Türkiye” diye Özal dönemiyle dalga geçer miydi? Sanmam.

    Çünkü Aydın Engin gibiler öyle bir yere geldiler ki, dil sevgisinden, Türkçeden söz etmeyi bile “faşistlik” sayıyorlar.

  • BİR SALDIRI

    bg

    Dr Bingür SÖNMEZ’i tanımayanımız var mıdır? Çalışkan ve becerikli bir hekimdir her şeyden önce! Karınca gibi çalışan, yakınmasını bilmeyen, yakınanlara kapıları ardına kadar açık bir önemli değer!

     

    Bunca yoğunluğuna başka güzellikler de sığdıran, her yıl birisi kışın, diğeri yazın olmak üzere zamanını mutlaka memleketine ve dolayısı ile de ülkesine ayıran bir duyarlılık ve değerbilirlik.

     

    Önderlik ettiği Sarıkamış Dayanışma Grubu Sarıkamış Şehitleri’nin izini sürer. Hem yazın hem kışın şehitlerin geçtiği yollardan geçilir, onların çektiği sıkıntılar biraz olsun yaşanmaya çalışılır. O dağlarda canlarını veren aziz şehitlerin ruhları şad olsun, hiç olmazsa sonsuz uykularını uyudukları yerler belirlensin de böylelikle 100 yıl sonra da olsa onlara vefa borcumuz biraz olsun ödensin diye çırpınır.

     

    Bu eşsiz çabalara iki kez tanık olabilme onuru yaşamış biri olarak Bingür hocanın o dağlar başta olmak üzere Kars’ta, Sarıkamış’ta, Bardız’da, Erzurum’da ayak basmadık yer bırakmadığını kolaylıkla söyleyebilirim.

     

    Aydınlar mezarlığına dönüşmüş olan bu ülkede Bingür Sönmez kendisi gibi az sayıda gerçek aydınla birlikte bu ışık sönmesin diye çalışır, didinir.

     

    Bu sabah, Sarıkamış’ta, yaz yürüyüşünün sonunda silahlı saldırıya uğradığı haberi alındı. Neyse ki, yaşamsal tehlikesi yok.

     

    Ama, arkasından adıyla seslenen ve kalleşçe saldıranlarla aynı topraklarda yaşamaktan, aynı suyu içmekten, aynı ekmeği yemekten ve aynı havayı solumaktan tanımı güç bir utanç duyduğumu söylemekten alamıyorum kendimi!

     

    Sayıları sınırlı olan gerçek aydınlarını artık ölümcül kurşunlara boğan bu niteliksizlik, alçaklık ve sefillik can sıkıcı boyutlara varmış durumdadır.

     

    Bildiğim bir şey varsa o da hocanın böyle alçaklıklara pabuç bırakmayacağıdır.

     

    Saldırganların her ne gerekçe ile olursa olsun sert kayaya çarptıklarını iç rahatlığıyla söyleyebiliyorum!

     

    Başta hocamıza, yakınlarına ve sevenlerine olmak üzere, ülkemize geçmiş olsun!

     

    Ceyhun BALCI, 24.08.2014

  • ROMA

    PİSA KURT

    Remus ve Romulus savaş tanrısı Mars ve Rhea Silvia’nın ikiz evlatlarıdır. Soyağaçları araştırılıdığında Truva’dan kaçan Afrodit’in oğlu, Hektor’un kuzeni Aeneas’a rastlanır. Söylenceye göre terk edilen kardeşleri dişi bir kurt emzirir, büyütür. Kardeşler de kurdun kendilerini bulduğu yerde Roma kentini kurarlar. Remulus’un kendisiyle alay ettiği için Remus’u öldürmesiyle yolları ayrılmış olur.

    Efsanenin İtalya’ya Etrüskler aracılığıyla geldiği düşünüldüğünde Türklerin mağarada çocuk besleyen dişi kurt söylencesine benzerliğe şaşırılmamalıdır.

    Bu efsaneyi simgeleyen dişi kurt, Remus ve Romulus imgesine İtalya’nın hemen hemen her kentinde ilgili ilgisiz her yerde rastlarsınız. Her ne kadar İtalya yalnızca Roma değilse de, Roma’nın İtalya’ya eşdeğer bir algı yarattığı su götürmez bir gerçektir.

    Adıyla, sanıyla imparatorluğun başkentidir Roma. Kesintisiz 3000 yıllık uygarlığın izlerini taşıyan sayılı dünya kentinden birisidir. Ölümsüz kent, dünyanın başkenti, eskil batının ve Hıristiyanlığın başkenti sahip olduğu pek çok sıfattan yalnızca bir kaçıdır. Roma’daki çiftçi/çoban yerleşiminin izleri İÖ 14. yüzyıla tarihleniyor.

    Roma Cumhuriyeti’nin kuruluşu Etrüsk egemenliğinin sonlandığı İÖ 509’a rastlıyor. Roma İmparatorluğu’nun egemen olduğu topraklar Manş’ın ötesinden, Akdeniz havzası ve Basra Körfezi’ne uzanacak denli geniş bir alana yayılmış. İmparatorluğun çöküşünden sonra barbar istilalarından da payına düşeni alan yaşlı başkent XV. yüzyılda yeniden dünyaya gelmiş. Papa Devleti Vatikan’a ev sahipliği yapmasının yanı sıra, 1871’deki Birleşik İtalya Krallığı ve 1946’daki İtalya Cumhuriyeti başkentliği ile sürmüş Roma’nın öndelik serüveni. Roma için çağlar boyu başkent olmuş bir kent nitelemesi hiç de yanlış olmaz.

     big

    Roma’nın İÖ 509’deki kuruluşu Etrüsk uygarlığının sonu anlamına da gelmiş. Bu gelişmeyle o zamanki adı Tiber olan kent Roma olmaya doğru ilk adımı atmış.

    Roma 3 milyonluk nüfusuyla İtalya’nın en büyük, AB’nin ise 4. büyük kenti konumunda.

    Roma adını taşıdığı imparatorluktan kalıt yapıtlarla bezeli. Kent merkezine bir Roma kemerinin altından geçerek giriliyor. Bu sıra dışı giriş bir bakıma kentte göreceklerinizin muştucusudur.

    P1110809

    Kentlerin ırmaklarla arkadaşlığı ya da bütünleşmişliği geleneği Roma’da da bozulmuyor. Tiber, Roma’yı süsleyerek ve can vererek ikiye ayırmış oluyor. Denize çok uzak olmasa da deniz kıyısı olmayan Roma böylelikle su özlemini gideriyor. Roma dönemi kalıntılarının önemli bölümü Tiber’in doğusunda yer alırken; kent içinde kent, devlet içinde devlet olan Vatikan batıda yakada yer alıyor.

    Doğu yakada gezintiye başlamadan önce Vatikan’la aynı tarafta, batıda yer alan Sant Angelo Kalesi’ne parantez açmakta yarar var. İmparator Adrianus tarafından tasarlanan ve yaptırılan kalede Adrian’ın mozolesi yer alıyor. Doğu yakaya adını taşıyan köprüyle bağlanıyor. Sonraları papalık kalesi ve hapishanesi olarak çıkıyor tarih sahnesine. Hapishane olduğu dönemdeki ünlü konukları arasında Giordano Bruno, heykeltraş Benvenuto Cellini ve Fatih’in sürgündeki oğlu Cem Sultan ilk akla gelenler.

    ROMA ST ANGELO KALESİ

    HALK MEYDANI (PİAZZA POPOLA)

    Piazza Popolare (Halk Meydanı)’den güneye doğru ışınsal olarak yönelen üç cadde yürüyüş uzaklığındaki pek çok Roma mekânına ulaşmak için elverişli görünüyor. Meydan Neoklasik Roma’nın özgün alanlarından. Demiryolları gelişmeden önce Rimini’ye giden Via Flaminum yolunun başlangıç noktası olmuş. 1826’ya dek halka açık infazların yapıldığı alan olarak da kullanılmış. Meydanın ortasını II Ramses döneminden kalma özgün Mısır dikilitaşı süslüyor. Roma’ya İÖ X. Yüzyılda İmparator Augustus tarafından getirilmiş ve ilk olarak eğlence yeri ve hipodrom olarak kullanılan Circus Maximus’a yerleştirilmiş. Halk Meydanı, 1793’te kent planlaması ve mimarlıktaki yaratıcı dehasıyla tanınan Giuseppe Valadier tarafından tasarlanmış.

     ROMA POPOLARE MEYDANI (7) ROMA POPOLARE MEYDANI ROMA POPOLARE MEYDANI (2)

    İSPANYOL MERDİVENLERİ

    En doğudaki Babuino Caddesi’nden ilerleyerek kendimizi travertenden İspanyol Merdivenleri önünde buluyoruz. 1723-26 arasında De Sanctis tarafından yapılmış. Aynı adlı meydandayız! Meydan adını XVII. yüzyıldan bu ana bu meydanda bulunan İspanyol Büyükelçiliği’ne borçlu. Meydanın ortasını Pietro Bernini (1627) elinden çıkma Barcaccia Çeşmesi süslüyor. 135 basamağı tırmanınca XII. Louis döneminden (1503) kalma ve kentteki en etkileyici Fransiskan kiliselerden birisi olan Trinita dei Monti’nin önündeki aynı adlı meydana ulaşmış oluyorsunuz. Bu küçük meydanda bile bir dikilitaş eksik değil. Sallustian Dikilitaş’ı kaidesiyle birlikte 30 metreyi aşkın yükseklikte. Halk Meydanı’ndaki II. Ramses’in Flaminyan Dikilitaşı’nın kopyası olarak yapılmış. Dikilitaşın bulunduğu noktadan İspanyol Meydanı’nın görkemi çok daha iyi seriliyor gözler önüne.

    Merdivenlerin hemen doğusundaki alçakgönüllü yapı Keats-Shelley müze evi. 1821’de tüberkülozdan yaşamını yitiren ünlü şair John Keats yaşamının son günlerini bu evde geçirmiş. Ev sonradan Keats ve arkadaşı Percy Bysshe Shelley’e adanmış. Keats-Shelley Evi olarak ünlenen yapıda bu ikili dışındaki başka pek çok ünlü yazarla ilgili sayısız nesne ve yapıt sergileniyor.

    ROMA İSPANYA MEYDANI TABELA ROMA İSPANYOL MERDİVEN KATEDRAL ROMA İSPANYOL MERDİVEN PANORAMA ROMA İSPANYOL MERDİVEN PINAR (3)ROMA KEATS SHELLEY EVİ (2) ROMA KEATS SHELLEY EVİ

    TREVİ ÇEŞMESİ

    Roma’nın en güzel çeşmesi olmayabilir ama en tanınmışı olduğundan kuşku duyulamaz. 1732-1751’de yapılan bu ünlü eserde baskın yapı ortadaki Neptün Sarayı’dır (Zafer Takı). Susuz kalan Roma askerlerinin suya eriştiği yer olarak kabul edilir. Askerlere yol gösteren Bakire Rölyefi bu efsaneyi simgeler. Kalabalık nedeniyle çeşmeye yaklaşmak sorun olabilir. Roma’daki önde gelen turist ritüeli mekânlarından birisidir. Suya atılan metal paralar eşliğinde dilekler tutulur. Atılan paraları toplayanlar bu işi yapmak için uzaklaşmanızı bile beklemezler. Mıknatıslı değnekleri bu iş için bire birdir. Alan da veren de memnundur nasılsa!

    ROMA TREVİ ÇEŞMESİ PARALAR ROMA TREVİ ÇEŞMESİ ROMA TREVİ INAR ROMA TREVİ MEYDANI TABELA TREVİ ÇEŞMESİ

     

    VENEDİK MEYDANI

    Corso Caddesi Halk Meydanı’nı görkemli Venedik Meydanı’na bağlıyor. İtalya’nın hemen her kentinde görebileceğiniz Vittorio Emmanuel heykellerinin belki de en göz alıcı olanı bu meydandakidir. İtalyan Birliği anısına yapılmış olan bu meydan 1911’de tamamlanmış. Meydanın diğer önemli iki unsuru Meçhul Asker ve Roma Anıtı. Meydanı tamamlayan Anayurt Altar’ı tüm bu görkeme fon oluşturuyor. İtalya tarihi müzesi olarak da nitelenebilir bu etkileyici meydan ve ortasındaki anıtsal yapılar.

    ROMA SÖNMEYEN ATEŞ ROMA VENEDİK MEYDANI (3) ROMA VENEDİK MEYDANI (7) ROMA VENEDİK MEYDANI (8) ROMA VITTORİO EMMANUEL (3)

    ESKİL ROMA

    Buraya kadar gelmişken madalyonun diğer yüzüne bakmadan geçmemeli diyerek Venedik Meydanı’nın güneydoğusuna yöneliyoruz. Bir kaç adım ötede bambaşka bir dünya var. Görkemli sunağıyla Venedik Meydanı ve Vittorio Emmanuel II anıtı Eskil Roma dönemiyle modern İtalya arasına çizgi çekmiş gibi. Trajan Sütunu imparatorluk dönemi Romasına geçişi belirleyen en önemli yapı.

    Roma Forumu ve Palatino Tepesi pek çok Roma yapıtını barındıran aynı zamanda yeşil bir alan. Biraz daha ötedeki Kolosseo ve onun yakınındaki Konstantin Takı uzaktan da olsa kendilerini gösteriyorlar.

    Kolosseo yalnızca İtalya’nın değil, dünyanın da en büyük amfitiyatrosu. Taş ve harçtan yapılma yapı Roma döneminin en önemli yapıtlarından birisi sayılıyor. İS 70’de Vespasian döneminde başlayan yapımı 80’de Titus döneminde bitirilmiş. Domitian döneminde eklemeler yapılmış. Bu üç imparator Flavian hanedanından olduklarından Kolosseo Flavian Amfitiyatro adıyla da anılıyor. Seksen bine varan izleyici kapasitesine sahip bu mekanda tiyatro yapıtlarının sergilenmesinin yanı sıra vahşi hayvan ve gladyatör dövüşlerinin de yapıldığı biliniyor. Bir an için kulak kabartıp vahşi hayvan kükremelerini ya da insan çığlıklarını ve belki de klasik mitoloji temalı oyunların repliklerini derinden de olsa işitmeyi denemek için yanına yaklaşmakta yarar var!

    ROMA FORUM (2) ROMA FORUM (3) ROMA FORUM ROMA FORUMLAR ROMA KOLOSSEUM (7) ROMA KOLOSSEUM (11) ROMA NTAKI 

    PANTHEON

    Halk Meydanı’ndan Ripetta Caddesi boyunca güneye ilerleyince bir başka önemli anıtsal yapıyla, Pantheon’la kesişiyor yolumuz. Yunanca tüm tanrıların tapınağı demek. Gerçekte bir pagan tapınağı. Antik Roma’nın tüm tanrıları için tasarlanmış ve inşa edilmiş olmakla birlikte bugün saygın ve tanınmış kimselerin anıt mezarı olarak işlev görüyor. Tıpkı Paris’teki eşdeğeri gibi Roma’daki de ülke için önem taşıyan kişilerin sonsuza dek uyuduğu mekân olmuş. Bugün de ayakta kalabilmiş olan Roma Pantheonu’nun tasarımının Trajan’ın mimarı Şamlı Apolodorus’a ait olduğunu söyleyenlerin yanı sıra Hadrian’ın mimarlarına ait olduğunu öne sürenler de yok değildir. Alınlığında yazdığına göre ise “III. kez Konsül olan Lucius’un oğlu Marcus Agrippa tarafından yaptırılımıştır” İS VII. yüzyıldan bu yana Hıristiyan Kilisesi olarak kullanılan Roma Pantheonu’un 43 metre çaplı görkemli kubbesi yapıldığı dönem için sıra dışı bir mimarlık başyapıtıdır. Kubbenin tepesindeki 9 metre çaplı göz yapının güneş ışığı ile aydınlanmasına olanak verir. Azize Meryem ve Şehitlere adanmış bir mabettir. En iyi korunmuş eskil Roma yapılarından birisidir.

    ROMA PANTEON (3) ROMA PANTEON GİRİŞİ İÇERİDEN ROMA PANTEON İÇİ ÇARMIHTA İSA ROMA PANTEON İÇİ HEYKEL (2) ROMA PANTEON KUBBE OYUKLARI ROMA PANTEON KUBBE ROMA PANTEON ÖNÜ ÇEŞME ROMA PANTEON ÖNÜ OBELİSK (2)

    Burada yatan en önemli kişilerden birisi de yontuları İtalya’nın hemen hemen tüm kentlerinde boy gösteren İtalyan Birliği’nin önde gelen ikonu Kral Vittorio Emmanuel II’dir. Çağdaş İtalyan Birliği’nin mimarının ebedi uykusunu Roma’nın bu çok önemli mekanında sürdürüyor oluşunda elbette şaşılacak bir durum yoktur.

    Pantheon önündeki Rotunda Meydanı ve o meydanı süsleyen çeşme de dikkate değer yapılardır.

    Pantheon’dan sonra güneye yürüyüp Vittorio Emmanuel Bulvarı’nı geçerek Campo di Fiori Meydanı’na varılır. Kendi halinde ve gösterişsiz duruşuyla dikkatlerden kaçabilecek bu meydanda yalnızca İtalyan tarihinin değil insanlık tarihinin de önemli bir sayfasının yazıldığı unutulmamalıdır.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/06/01/bir-aydinlanmacinin-huzurunda/

  • 110 VATANSEVER VEKİL

    ARANIYOR

    boknccmcqaab8ab

    “Aranıyor-Wanted” duyuruları Vahşi Batı’da suçlular, katiller ve kötüler içindi. Bizimki iyileri arasın! 

    Cumhurbaşkanlığı seçimine gün sayılırken TBMM’de kabul edilen bir yasayla “Açılım” denen ihanete yasal kılıf oluşturuldu!

    Hükümetin gizli ortağı HDP’nin ve Ana muhalefetin oylarıyla (ve de sessizliğiyle) görülmemiş bir uzlaşı yaratıldı! Yavru muhalefet ise desteklemese de çok ses çıkartmadı!

    Lice’deki kalaşnikoflu terörist heykeli toplumu silkeleyince ayaklar biraz olsun suya erdi!

    Söz konusu yasanın Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi akla getirildi!

    Bunun için 110 Vatansever Vekil gerekiyor.

    Anayasa gereğince, TBMM’de kabul edilen yasaların Anayasa Mahkemesi’nin denetimine sunulması 110 vekilin imzası gerekli.

    Değerli vekiller,

    Lider baskısı, parti disiplini ya da yaklaşan seçimlerde seçilebilecek yerlerde sıra bulma kaygısı ve belki de bilemediğimiz başka gerekçeler akla getirilebilir edilgen tutumunuz için!

    Andığımız gerekçelerden bir ya da bir kaçı vatanın-milletin varlığından, birliğinden ve dirliğinden önemli midir?

    Yanıtınız evetse şu ana kadarki tutumunuzu değiştirmek için bir nedeniniz yoktur! Dolayısı ile bu çağrıyı yok sayabilirsiniz!

    Yok eğer, tersine, andığımız gerekçeler sizler için önde gelen sorun değilse bir imzanız yeterli olacaktır. Lice’deki terörist heykelini dikenler kadar diktirenler de önemlidir!

    O heykeli diktirenlerin hesabını bozmak için haydi görev başına!

    Susmak, oralı olmamak vekil seçilmenize giden yolda yararınıza olabilir! Ama, hiç kuşkunuz olmasın ki; bu görevden kaçıp vekil olsanız da adınız tarihe kara harflerle geçecektir.

    Bir imza verip gereğini yaparsanız tarihe altın harflerle geçersiniz!

    Seçim sizin!

    Ceyhun Balcı, 22.08.2014

  •  

     

    BİR HEYKEL

    Lice’deki kalaşnikoflu terörist heykeli insanlarımızı epeyce öfkelendirmiş görünüyor. Neden böyle olduğunu anlamakta zorlanıyorum.

    Kalaşnikoflu heykel dikilmeden önceki süreç yok sayılıyor.

    Anımsayalım!

    “PKK’yla görüştüğümüzü ispatlamayan şerefsizdir!” (Başbakan RTE)

    PKK’yla görüşüldüğü anlaşılınca!

    “Biz görüşmüyoruz devlet görüşüyor!” (Başbakan RTE)

    Açılıma göndermede bulunarak

    “Çok güzel şeyler olacak!” (Cumhurbaşkanı AG)

    “Diyarbakır’da kuş uçmayacak yerde hem de bir askeri birliğin orta yerinde gönderden bayrak indirilmesi ve daha da kötüsü bu dehşet verici olayın tepkisiz kalması!”

    “Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi TBMM’de görüşülen açılım paketinin iktidar ve ana muhalefet işbirliğiyle kotarılması! Destek vermese de yavru muhalefetin de gereğince karşı duruş sergilememesi!”

    Tüm bunları anımsayınca Lice’deki heykel dikme olayı sizce tekil bir olgu mudur?

    Heykeli dikenler kadar diktirenler, dikilmesine seyirci kalanlar ve dikilmesini özendirenler de sorumlu değiller midir?

    Toplumsal olaylarda hiç bir olgu öncekinden ve sonrakinden bağımsız değildir. Bir silsile ve zincir söz konusudur.

    Terör örgütüne silahları kayıtsız koşulsuz bıraktırılmadan, onunla masaya oturan devlet (elbette hükümet) sorunu çözmekten çok depreştirmiştir. Dağdaki terörist ovaya inmiş ve özerk bölgenin kolluk gücüne dönüşmüştür. Yol kontrolleri, insan kaçırmalar/alıkoymalar ve bini bir para olan tehditler sıradanlaşmıştır.

    Yapılan görüşmeler, yasal düzenlemeler ve elbette verilen akıl almaz ödünler barışa değil teröre hizmet etmiştir. Bunca özendirme ve yüreklendirme karşısında terör örgütünün Lice’ye terörist heykeli dikmesinden doğal bir durum olabilir miydi?

    Şerden hayır çıkartmak gerekirse!

    Lice’deki heykel bu ülkenin harekete geçebilen bir refleksi ve bunca uyuşturmaya/baskılamaya karşın kendisini gösterebilen toplumsal tepki potansiyeli bulunduğunu göstermesi bakımından yararlı oldu.

    Çoğu zaman olduğu gibi, insan toplulukları sarsılmadan ve silkelenmeden kendilerine gelemeyebiliyorlar!

    İğneyi kendimize batıralım!

    Bunca gelişme ve pervasızlık karşısında sessiz kalmakta sakınca görmeyen bizlerin hiç suçu yok mu?

    Ceyhun Balcı, 21.08.2014

     

  • BAŞKANLIĞI BIRAKMANIZ İÇİN 11 GEREKÇE SAYIN KILIÇDAROĞLU!

    images

    “Sayın Kılıçdaroğlu,

    CHP’nin yaşadığı son çalkantılara karşı, kurultayı toplamanız sevindirici. Ancak bu seçimli Kurultay’ın birkaç bin kişilik dar bir salona hapsedilmesi çok üzücü. Bunu yol yakınken değiştirmenizi diliyorum. Genel Başkanlık’tan artık istifa etmeniz ve bu Kurultay’da tekrar aday olmamanız için 11 gerekçeyi size iletiyorum:

    1- Parti’nin kuruluş felsefesine tamamen ters düşen bir adayı, Parti’nin hiçbir yetkili organına danışmadan kamuoyuna sundunuz. Bu zat’ın idollerini “Menderes, Erbakan ve Özal” olarak açıklamasını, tek parti sürecini ise “Menderes’in son verdiği baskıcı dönem” olarak tanımlamasını seyretmekle yetindiniz.

    2- Seçimlerde yaşanan hezimetin ardından özeleştiri yapacağınıza, tutarsız kararınız yüzünden “tıpış tıpış” (!) oy kullanmayan milyonları suçladınız. Bir de üstüne “Yarın olsa yine İhsanoğlu’nu seçerdim” deme cüretini gösterdiniz. Ne yazık ki tavrınız, otobana ters yönden dalıp ardından “Hay Allah tüm sürücüler ters yönde” diyen fıkrayı hatırlatıyor.

    3- Gezi eylemlerinde hayatını, gözünü kaybeden, canını ortaya koyan her yaştan genci hiçe sayarak, Çankaya seçiminizde onlarla alay edercesine AKP profiline çok yakın bir adayı öne sürerek, “Gezi ruhu” ile CHP arasında varolabilecek sinerjiyi baştan yok ettiniz. Yarattığınız akıl almaz boşluğu Selahattin Demirtaş doldurdu. Sayenizde etnik kökenli bir parti, sosyal demokrat değerlere çengel attı.

    4- Parti’den ve kamuoyundan yükselen tepkileri hiçe sayarak bir B planı oluşturulmasına imkan tanımadınız, tehditlerle 20 milletvekilinin Emine Ülker Tarhan’a imza vermesini engellediniz. Sayenizde RTE ilk turda kazandı.

    5- Sn. Kılıçdaroğlu, 2009 yılında siz henüz CHP Grup Başkanvekili iken, sizinle randevulaşarak Parti’nin demokratik bir tüzüğe kavuşması için bir çabaya öncülük ettiğimizi iletmiştim. Siz de bu çabaya hak verip tüzüğü beklediğinizi söylemiştiniz. 2010’un başında farklı kuşaklardan partilimizin katkısıyla hazırlanan bu taslağı size getirmiş ve destek sözü almıştım. Ardından Mayıs 2010’da Genel Başkan olmanızdan sonraki dönemde, bir Tüzük Kurultayı topladınız. Ancak bizim “Demokratik Devrim Tüzüğü” ndeki parti içi demokrasi önerilerimizi pas geçerek sadece kadınlar ve gençlere kota uygulamasını aldınız; o da ancak onları seçilemeyecek sıralara yerleştirerek! Şimdi de duyuyoruz ki, Parti’de ön seçim uygulamasının önünü daha da keserek kendi tek adam tavrınızı pekiştirecekmişsiniz! Niye örgüte güvenmiyorsunuz? Bırakın Zonguldak’ı Zonguldaklılar, Muş’u Muşlular seçsin!Sizin Atatürk dönemini sorgularcasına adlandırdığınız “Yeni CHP” (!) döneminde, parti ne halka açılabildi, ne de örgüte!

    6- Düzenlediğiniz baskın seçimden önce milletvekillerinin medyaya konuşmasını yasaklamışsınız! Tüm atama ve azletme yetkilerinizle, örgüt üzerinde tahakküm kurmanız yetmiyormuş gibi, şimdi de rakibiniz olacak CHP’lilerin ağızlarını açmalarını mı engelliyorsunuz? Emin olun bu kadarını RTE bile düşünememişti! Bizi yanılttınız …

    7- Geçen hafta sizi eleştirenler hakında “Onları milletvekili yaptığıma pişmanım” diyerek, kendinizi Sadrazam, Vezir atayan Sultan konumuna taşıdınız. Parti imajına ve demokrasiye verdiğiniz zararı hesaplayamadan.

    8- “Kurultay’dan sonra artık Parti içinde kimsenin böyle konuşmasına izin vermeyeceğim” diyerek sanki kazanacağınızdan eminmişsiniz gibi Kurultay’ın iradesine ipotek koydunuz.

    9- Genel Başkanlığınızda Parti’nin temel değerlerini altüst eden demeçlerinizle Atatürk-İnönü dönemi ve 27 Mayıs hakkında en karanlık yorumları yaptınız. Ne o dönem şartlarını, ne bastırılan isyanları, ne demokrasiyi düşmanı Menderes ve Bayar’ın emellerini algılayamadan…

    10- Yabancı yayın organlarına verdiğiniz mülakatlarda “Türkiye’de laikliği tehlikede görmüyoruz” diyerek, ülke gerçeklerine ne kadar uzak olduğunuzu tekrar açığa vurdunuz.

    11- Çocukların, gençlerin akıllarını alt-üst ederek, altı ok ve sosyal demokrasiyi egemen sağ partilere benzemeye çalışan, solun önerdiği yaşam tarzından utanan bir konuma düşürdünüz. Yani gelecek kuşakları sağ veya marjinal partilere doğru savurdunuz, halkın umutlarını kırdınız.

    Sn. Kılıçdaroğlu, Parti’yi demokratikleştirmek üzere hepimizin desteği ile geldiğiniz  Parti başkanlığında CHP büyüyemediği gibi, rotası da Cumhuriyetçi-Atatürkçü çizgilerden uzaklaştı. Lütfen CHP’ye daha fazla zarar vermeyin. Çünkü sizden önceki Genel Başkanların çok farkında oldukları, maalesef unuttuğunuz bir konu var: O koltuğa kim oturursa otursun, CHP’nin ebedi şefi, Atatürk’tür

    __._,_.___
  • BİR AYRINTI

    Sıradan bir hava yolculuğu! Uçak piste teker koyduğunda kopan cılız alkış söz etmeye bile değmeyecek bir başka sıradanlık!

    Uçak Sabiha Gökçen’de taksi yaparken kısa süreliğine duraklıyor. Uçağın neredeyse tamamı bu fırsatı tepmeye niyetli değil! Baş üstü dolaplarındaki nesnelerin elde edilmesini izleyen ön kapıya yöneliş!

    Kabin ekibinin duyuruları kulak asılmaya değer bulunmuyor. İlk kez tanık olduğum bir durum! Kaptan devreye girerek bu olağandışılık sürdüğünce olduğu yerde kalacağını iletmek zorunda kalıyor. Bir tür, pasif direniş!

    Yüksek perdeden bu çıkış sonuç veriyor! Ön kapıya koşturanlar yerli yerinde!

    Kaptan direnişe son verip aprona yanaşıyor.

    Sıradan bir hava yolculuğu ancak ülkemizde yaşanabilecek sıradışılıkla sonlanıyor!

    Ceyhun BALCI, 16.08.2014

  • MAVİLİ YEŞİLLİ BEYAZ ŞEHİR:

    BELGRAD

    Küçüle küçüle nüfusu yedi buçuk milyona düşen Sırbistan’ın 1.5 milyondan fazla insan barındıran başkenti Belgrad’a uçuyoruz. Uçağımız Nikola Tesla Havaalanı’na teker koymadan önce bu güzel kenti havadan izleme şansı yakalıyoruz. Kentin özgün ikonları St Sava, Kızılyıldız Stadı, Kale Meydan, Tuna ve Sava, göz alabildiğine uzanan yeşillik bizlere henüz karaya ayak basmamışken görsel şölen sunuyor. Daha iyi bir başlangıç olabilir mi?

    İzlenimimiz karaya ayak bastıktan sonra da değişmiyor. Alandan otele geniş bulvarlardan mavi-yeşil cümbüşü eşliğinde yol alıyoruz.

    Belgrad beyaz kent demek. Tarihsel kalenin (Kale Meydan) surlarının yapımında kullanılan kireçtaşına borçlu adını. Tuna’yı en önemli kollarından Sava’yla buluşturan Belgrad için beyazdan çok mavi/yeşil sıfatı daha yaraşır görünüyor. Tuna’nın güneyine konuşlanmış olan Yeni Belgrad (Novi Grad) Sava’nın batısında yer alıyor. Yüksek yapılaşma ve modern binalar kentin bu bölgesinde. Buna karşın, rahatsızlık veren bir durum yok gözler önüne serilen manzarada. Geniş bulvarlar, göz alabildiğine uzanan yemyeşil parklar modern yapılaşmayı gölgelemede son derece başarılı. Başka deyişle modern yapılar doğayı değil, doğal ve tarihsel doku modern yapıları baskılıyor.

    IMG_0776
    Asıl sözü Eski Belgrad’a (Stari Grad) saklıyoruz. Sava’nın doğusundaki eski kent adı üstünde Belgrad’ın tarihsel belleği. 1521’de Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı topraklarına katılan Belgrad kabaca dört yüzyıl Osmanlı yönetimi altında kalmış. Türk mimarisi taşıyan ayakta kalabilmiş yapıların bir elin parmakları kadar olduğunu söylemeliyiz. Buna inat diller arası alışveriş ve etkileşimin izlerinin silinemediği gözlemleniyor. Kale Meydan, Taş Meydan, Teraziye, Dedinje, Topçider, Karaburma, Çukur Çeşme, Sebil, Delice Çeşme, zapun, maymun, sarma gibi akla ilk gelen örneklere eklenebilecek pek çok Türkçe sözcük bugün de varlığını sürdürüyor eski Osmanlı yurdu Belgrad’da.

    IMG_0187P1120887

    IMG_0568IMG_0469

    Eski kentin yapılarının yanı sıra meydanları, cadde ve sokak adları Sırp ve Balkan tarihinin özeti gibi gösteriyor kendisini. Kral Milan, Kral Aleksandr, Kral Peter, Knez Mihaila, Despot Stefan, Çar Duşan, Kara Corc, Kraliçe Lubiça, Slavia, Republik, Studentski. George Vaşington, Roosvelt, Yuri Gagarin, Paris ve Fransa unutulmamış Belgrad’da.

    Belgrad, kentlerin kültürleri ve uygarlıkları yok etme değil de yaşatma mekânı olduğunu kuvvetle düşündüren bir şehir izlenimi bırakıyor ilk bakışta.

    Eski Belgrad Tuna’nın kuzeyine Pançevo Köprüsü ile bağlanırken, batıda Sava’yı aşarak yeni kentle bağlantı sağlayan 4 köprü var. En eskisi ve yoğun kullanılanı aynı zamanda yayalara da açık olan Brankov.

    IMG_0828IMG_0831

    Yaklaşık çeyrek yüzyıl önce çökertilen Yugoslavya’dan Sırbistan’a geçiş hiç de acısız ve kansız olmadı. Sırplarla Boşnaklar, Boşnaklarla Hırvatlar ve Hırvatlarla Sırplar kıyasıya savaştılar! Hepsi Slav olan ama dinsel ya da mezhepsel farkları başarıyla öne çıkartılarak düşmanlaştırılan Yugoslavya sırf bu nedenle çökmekle kalmayıp, kan gölüne dönüştü. Epeyce kan döküldüğünü, acı çekildiğini yaşı uygun olup da anımsamayanımız yok gibidir. Sokakta rastladığımız yaşları eskiyi anımsamaya engel pek çok genç bunun ne kadar farkında diye mırıldanmadan edemiyoruz.

    Bunca acı yetmemiş gibi Belgrad XXI. yüzyıla bile savaşla merhaba demek durumunda kalmış. NATO bombardımanı kitlesel olmasa da ölüm ve yaralanmalara yol açmış. Geçtiğimiz bin yılın sonunda yaşanan bu travmanın izlerini kentin göbeğindeki kimi yapılarda sürmek olası. Bir Balkan geleneğine dönüştüğü kolaylıkla söylenebilecek duruma burada da rastlıyoruz. NATO bombardımanı sırasında vurulan Knez Miloş caddesindeki yapılar oldukları gibi korunmuşlar.

    P1120860 P1120862

    Belgrad yazıya yansıyan güzelliğini ve doğa dostu kent kimliğini biraz da yakın geçmişe borçlu. Tito önderliğindeki Nazi karşıtı direniş ve onu izleyen Yugoslavya deneyiminin Belgrad’a damga vurduğu kesin. Belgrad, planlı kentleşme ve kamu yararından ödünsüzlüğün canlı anıtı gibi duruyor karşımızda.

    IMG_0606 IMG_0608 IMG_0609

    Kale Meydan Belgrad’ın tarihsel kalesi. Kentin bu en eski yapısında da hiç kuşkusuz Osmanlı izlerinin varlığı görülebiliyor. Kale içindeki Damat Ali Paşa türbesi uzaktan da seçilebilen bir Türk yapısı olarak boy gösteriyor. Kale oldukça iyi durumdaki surları, burçları ve Askeri Müze olarak kullanılan yapılarıyla kentin önde gelen tarihsel mekânı. Kale Meydan yeşilliğin yanı sıra seyir terası işlevi gören burçlarıyla Sava-Tuna kavuşmasına kuş bakışı tanıklık etmek için de son derece iyi bir seçenek. Kale ve içindeki türbenin yanı sıra Uzun Mirkova Caddesi’ndeki Bayraklı Cami ve Şeyh Mustafa türbesi ayakta kalmış az sayıdaki Osmanlı yapıtından diğer ikisi. Bugünkü Öğrenci Meydanı (Studentski Trg)’nın eski bir Osmanlı mezarlığı üzerinde yer aldığını o sırada oralarda bulunan bir Belgradlı’nın kulağımıza fısıldadığını sözlerimize ekleyelim. Osmanlı’nın Kosova Savaşı’yla başlayan süreçte Belgrad ve Sırplar üzerinde izi silinmez travmatik bir etki yarattığını söylemek yanıltıcı olmaz. Ayakta kalan pek az yapı ve kendisi değil ama adı kalan diğerleri bu travmanın önde gelen kanıtları sayılmalı. Bu (kendince haklı) öfkenin bugünün Belgradlılarına yansımadığının altını özellikle çizmekte yarar var.

    P1130076 P1130089 P1130090 P1130094 P1130104 P1130106

    Kale Meydan’a sırt verip doğuya ilerlediğimizde kendimizi yayalaştırılmış Knez Mihailova Caddesi’nde buluyoruz. Canlı kalabalık kentin kalbinde olduğumuzun göstergesi. Cadde girişindeki tarihsel yapı Belgrad Kütüphane’si. Hemen yakınındaki Etnoğrafya Müzesi ile biraz ilerideki Zepter Sanat Müzesi ziyarete değer yerler. Sağlı sollu sıralanmış kafe ve lokantaları geçtikten sonra biraz ilerideki meydancıktaki Delice Çeşme önemli bir başka tarihsel yapı olarak boy gösteriyor. Knez Mihailova’da dikkat çeken bir başka nokta da kitapçıların çokluğu ve içlerindeki ilgili kalabalıktı.

    P1120871IMG_0131

    Knez Mihailova, doğuda Teraziye Caddesi ile birleşiyor. Teraziye’nin hemen başında pek çok ünlüye ev sahipliği yapmışlığıyla da tanınmış olan tarihsel Moskova Oteli ben buradayım diyor. XX. yüzyılın başında açılmış olan otel adından da anlaşılacağı gibi dönemin önemli Rus yatırımlarından birisi olmuş. Alfred Hitchcock, Jean Paul Sartre, Rebecca West, Ivo Andriç, Nicola Pasiç, Robert de Niro otel konuklarından yalnızca bir kaçı.

    IMG_0352

    Teraziye daha sonra Kral Milan Caddesi adını alarak Slavya Meydanı’na doğru görkemli bir şekilde uzanmayı sürdürüyor. Belediye’nin yanı başındaki küçük parkta Drina Köprüsü’nün yazarı Nobelli İvo Andriç’le hatıra fotoğrafı çektirmeyi unutmuyoruz.

    IMG_0746

    Slavya Meydanı’ndan Oslobodenya Caddesi’ne sapıp uzaklardan da bütün görkemiyle kendisini gösteren St Sava’nın yolunu tutuyoruz. Kent olarak Belgrad ve ülke olarak da Sırbistan azınlıklar bir yana bırakıldığında ezici üstünlükle Ortodoks. St Sava da Ortodoks mezhebinin kentteki (belki de ülkedeki) en önemli mekânı. Sırp Ortodoks Kilisesi’nin kurucusu olmanın yanı sıra Ortraçağ Sırbistanı’nın önemli kişiliği olan St Sava’nın adı bu kutsal yapıda ölümsüzleştirilmiş. Bakım ve onarım çalışmalarına karşın ziyarete açık.

    P1120951 P1120961

    Yürüme uzaklığının ötesindeki Yugoslavya Tarihi Müzesi’ne Türkiye’de artık tarihte kalmış olan troleybüsle erişiyoruz. Geçmişe özlem duygularımız harekete geçiyor. Sürücülerin yaklaşım ve inceliğinin unutulacak gibi olmadığını belirtelim. Girişte Tito zamanında onun yakınında bulunduğu anlaşılan emekli bir subay tarafından karşılanıyoruz. Tito’yu anlatan kitabını satma girişimine karşılık vererek sevindiriyoruz bu sadık Titoseveri.

    41DLrv8CvGL._SY344_BO1,204,203,200_IMG_0675 IMG_0686

    Dedinje bölgesindeki müze bileşkesinde üç yapı var. İlki Yugoslavya tarihine ilişkin nesneler içeriyor. Daha çok gazete kesikleri ve basılı diğer gereçlerden oluşan bu bölümün çok da çekici olduğunu söyleyemeyiz.

    İç tarafta yer alan birisi Tito’ya verilen armağanların sergilendiği diğeri de Tito’nun mozolesinin bulunduğu ve Çiçekler Evi olarak da adlandırılan diğer iki müze çok daha etkileyici ve görkemli. Titoseverler için çıkıştaki anı ürünleri ve başka çeşitli nesnelere ilgi göstermemek olmazdı.

    Belgrad’a gelmişken ziyaret edilmesi mutlaka gerekli olan bir başka yer Nikola Tesla Müzesi. Bugünkü Hırvatistan sınırları içinde dünyaya gelen Tesla ilk gençlik yıllarını izleyerek yaşamının önemli bölümünü hem eğitim hem de çalışma amaçlı olarak Viyana, Budapeşte, Prag, Paris ve ABD’de geçirmiş. Kendisini Sırp Ortodoks olarak tanımlayan Tesla’nın bu yaklaşımına Sırplar da onu sahiplenerek karşılık vermişler. Tesla Müzesi bu sahiplenişin görkemli anıtı. Eski bir yapı bu amaçla düzenlenmiş. Buluşlarından örnekler rehberli müze turu ile yakından tanıtılırken, ziyaretçilerin de katılımıyla gerçekleştirilen etkileşimli gösteriler pek çok bilginin belleklere kazınmasını sağlıyor. Sayıları 250’yi aşan patentli buluşuyla Nikola Tesla’nın başka birçok dahi gibi sıradan, sıkıntılı ve bir köşede unutulmuş bir yaşam sürmüş olması ironik bir durum. Bugün yaşamımızın sıradanları arasına girmiş olan pek çok buluş ve kolaylığı Nikola Tesla’ya borçlu olduğumuzu anımsadığımızda iyi ki onun adını taşıyan müzeye gelmişiz diyoruz.

    IMG_0229 IMG_0230

    IMG_0300 IMG_0301 IMG_0312

    Su ve ağaç kenti Belgrad’ı bir de Tuna ve Sava’dan seyretme fırsatını kaçırmamak gerek. Sava ve Tuna’daki tekne gezisi güzellikleri farklı bir açıdan görmek için iyi bir seçenek. Büyük Savaş Adası çevresindeki turumuz, Zemun önlerinden yeniden girilen Sava’daki köprü altı geçişleriyle tamamlanıyor.

    IMG_0805 IMG_0812 IMG_0817 IMG_0822 IMG_0839

    Otele dönüşte Prenses Lubiça Konağı ve Aziz Mihail Katedrali’ne göz atmadan geçmiyoruz. Katedralin yan sokağındaki ”?” lokantasının öyküsü ilginç. XVIII. yüzyıldaki işletmecisi lokantaya Katedral Sokağı ile başlayan bir ad vermiş. Din adamlarının böyle bir adın kullanılamayacağı uyarısıyla telaşa düşen işletmeci bir düşüneyim diyerek soru işareti koymuş lokantanın adı yerine. Ad arayışını bırakıp “?” işaretini işyerinin adı olarak kullanır olmuş. Belgrad’da Türk zevkine uygun yemek bulamamak gibi bir sorun yok. Hatta, onlar Sırp kahvesi deseler de yemeğin sonunda Türk kahveniz bile hazır.

    IMG_0467 IMG_0470 IMG_0473

    Belgrad’a üç gün fazla diye düşünüp başka kentlere yönelmeyi tasarlamışken sonunda Belgrad’ı bitiremediğimizi fark ettiğimizde artık çok geçti.

    Yeni Belgrad’ın kuzey batısında Tuna kıyısındaki Zemun’a bir kaç saat ayrılmalıydı. Tarihi taş devrine dayanan Zemun günümüzde Belgrad’ın bir ilçesi. Gardoş tepesinden doyumsuz bir Belgrad ve Tuna manzarası sunan Arnavut kaldırımı yolları, görkemli katedralleri Tuna kıyısındaki yeşil alanlarıyla hayranlık uyandırıcı. Tepedeki Janos Hunyadi (Sibinjanin Janko) Kulesi’ni görüntüleyip yokuş aşağı köy yolundan düze inerken ıssızlık ürpertmedi desek yalan olur. Nikolayevska Kilisesi ve Kutsal Bakire Meryem Kilisesi’ne göz attıktan bir kaç yüz metre sonra içine düştüğümüz insan seli şaşırtıcıydı.

    IMG_0406 IMG_0410 IMG_0411 IMG_0423 IMG_0432

    Belgrad akşamını Skadarlija’da otantik ortamı Sırp mutfağıyla birleştiren bir lokantada geçirmeye niyetleniyoruz. Üç Şapka ya da İki Geyik veya bir başkası Sırp mutfağı örnekleriyle tanışmak için oldukça çekici görünüyorlar. Bir de öğüt! Belgrad’da porsiyonlar oldukça büyük! Bu nedenle, iki kişiye bir porsiyonla başlayıp, duruma göre ek istekte bulunma seçeneğini aklınızdan çıkartmayın.

  • TOKLUK İÇİNDE AÇLIK

    Açlık denince aklımıza Afrika düşer! Doğrudur, ama eksiktir! İlerleyen, gelişen ve 3. binyıla erişen dünyada yerkürenin en büyük ekonomisine, en fazla tüketimine, en oylumlu bilimsel üretimine ve dahi akla gelebilecek başka enlerine muktedir ABD, tokluk içinde açlık çekmektedir.

    Geride kaldığı sanılan ama bir türlü de atlatılamayan ekonomik kriz bu verilerle bir kez daha doğrulanmaktadır. Hatta, krizin toplumsal etkilerinin henüz yerli yerine oturmakta olduğu bile söylenebilir.

    Avrupa’da her 20 kişiden birisi gıda yardımı alırken, ABD’de 48 milyon kişi karnını gıda karneleriyle edindikleri besinlerle doyurmaktadır. Başka deyişle, her 6 Amerikalıdan birisi gıdaya muhtaç durumdadır. Ekelemekte yarar var! ABD’deki gıda paketleri hiç bir şekilde et, süt ve yumurta içermemektedir. Bu yardımlarla günü kurtaranların önemli bölümünün çocuk olduğu düşünülürse ABD’yi sağlıksız gelecek kuşakların beklediğini söylemek hata olmaz. Gıda paketleri işlenmiş gıdalardan oluşmakta, hızlı gıda ürünleri ve ağırlıklı olarak doymuş yağ asitleri içermektedir. Bu nedenle, tokluk içinde açlık çekenlerin aşırı kilolu olmasına da şaşırmamak gerekiyor.

    newyork1_1536

    New York Bronx’ta Gambia göçmeni bir ailenin sofrası. (National Geographic, August 2014)

    Açlık çeken yığınların kolaylaştırılmış koşullar gereğince başta cep telefonu olmak üzere ev elektroniği edinmede güçlük yaşamadıkları notunu ekleyelim. Bu gözlem Türkiye’dekilerle uyum içindedir. Farklı şekilde ifade etmek gerekirse, cebinde son model telefon bulunan birisi açlık çekmekte ya da en azından sağlıklı bir şekilde beslenememekte olabilir.

    Ülkenin mısır ve soya fasulyesi ambarı konumundaki Iowa eyaletinde açlık çekenlerin varlığı dünyanın ancak yeni bir ortaçağa girmiş olmasıyla açıklanabilir.

    safe_image

    Iowa’da doğma-büyüme Amerikalı bir ailenin sofrası (National Geographic, August 2014)

    İlginç olan durum, açlık çeken ailelerde çalışan bir ya da bir kaç aile bireyinin varlığıdır. Buna karşılık, düşen aylıklar ve esnek çalışma koşulları aile bütçesini oluşturan parasal varlığın azalması anlamına gelmektedir.

    Bu durumda, sofraya, özellikle de çocukların önüne yiyecek bir şeyler koyma telaşındaki ana-babaların gıda güvenliğini gözetmeleri beklenemez. Soya yağıyla kızartılmış, işlenmiş, endüstriyel gıdalar beslenmeden çok doymayı, öğün savmaya yaramaktadır.

    Başka ülkelerin başbakanlarıyla telefonla konuşurken bile elinde beyzbol sopası bulunduran dünyanın en ülkesinin muktedir başkanının belli ki, yurttaşları için en temel sorun olan beslenme konusunda eli kolu bağlıdır.

    Varlık içinde yokluk, tokluk içinde açlık böyle bir şey olmalıdır!

    Ya da açlığın yeni yüzüdür ABD’de yaşanmakta olan!

    Ceyhun BALCI, 12.08.2014