• BOZKIRDA BİR ESKİL KENT :
    GORDİON
    Sıradan bir kara yolculuğunu renklendirmek, ona anlam katmak elinizde. Anayoldan sapakları gösteren kahverengi tabelalar önde gelen yardımcınız olabilir.

    Onlarca kez kat ettiğimiz İzmir-Ankara yolunda hiç olmazsa bu kez bu tabelalara uyalım istiyoruz.

    P1130603

    Gordion’u gözümüze kestiriyoruz. İzmir yönüne ilerlerken Polatlı’yı geçtikten sonra Yassıhöyük (Gordion)’e sapıyoruz. Bu sapakla ilgili olarak önceden en küçük fikrimiz yok. Bildiğimiz Frigler, Midas ve Gordion’dan ibaret. Bizi kendisine çeken bu tarihsel mekânın 12 km ötede olduğunu öğreniyoruz. Askeri kışlanın önünden devam ederek Beylikköprü köyüne varıyoruz. Bu mevsimde hareketli olması gereken terk edilmiş pancar kantarı içimizi burkuyor. Köyde gördüğümüz kazlar ve inekler biraz olsun teselli ediyor burkulan yüreğimizi.
    Soğan hasadı yapılan bir tarlanın kıyısından Gordion’a yol almayı sürdürüyoruz. Mis gibi soğan kokusunu ciğerlerimize çekiyoruz.
    Yassıhöyük tipik bir bozkır köyü. Tezek kokusu burada hayvancılık var demekte. Birkaç katlı bina boyuna erişmiş olan saman yığınları kış hazırlığının göstergesi.
    Küçük Yassıhöyük köyünün içinden geçtikten sonra kendimizi görkemli tümülüsle karşısındaki alçakgönüllü müzenin önünde buluyoruz. Sabahın erken saatinde müzenin önünde İspanyol plakalı bir karavan çarpıyor gözümüze. Müze açık ve ziyarete hazır. Çalışanlar son derece güler yüzlü ve içten davranıyorlar. İçeride karavancı İspanyol çiftle rastlaşıyoruz.

    P1130604 P1130606
    Müzede erken Tunç Çağı’ndan başlayarak Demir Çağını da kapsayanların yanı sıra Frigya ve Roma dönemi eserleri sergileniyor. Her ne kadar Gordion bir Frig kenti olsa da buluntular o dönemle sınırlı değil.

    P1130608 P1130609 P1130621 P1130625 P1130628
    Bahçede sergilenenlere ek olarak içeride de toprak işçiliğine ilişkin pek çok seçkin örnek etkileyici. Özellikle, Sakız, Rodos ve Limni gibi Ege adalarıyla olan çömlek etkileşimi şaşırtıcı.
    Anadolu’nun kadim halklarından Hattilere ait insan kalıntılarının özellikle heyecan verici olduğunu eklemek gerek.

    P1130643 P1130644
    Kibele eşdeğeri ana tanrıça Mater Frig toplumunun pagan inancının birincil öğesi.

    P1130640
    Ayrıca, sikkeler, mühürler ve elbette Frigya Krallığı denilince akla gelen her tuttuğu altın olan Midas’dan söz etmemek olmaz. Asur Kralı II. Sargon’un İÖ 718 ve 709 tarihli yıllıklarında Mita olarak anılan Midas’ın yenilmiş bir krala yakışır biçimde boğa kanı içerek mi yoksa sur duvarlarından atlayarak mı canına kıydığı şimdi bile tartışma konusu olabilmektedir.

    P1130623
    Genç yaşında dünya imparatoru olmanın kilidi Anadolu diyen Büyük İskender ve kılıç darbesiyle çözdüğü Gordion’daki kördüğümü anmamak olası mı? Asya ve Afrika’ya uzanan Makedonya İmparatorluğu İskender’in büyüklüğünün önde gelen kanıtı. Erken yaşta yaşamını yitirmesinde kördüğümü kılıçla çözmesine bağlayanlar da yok değil.

    P1130612
    Alçakgönüllü müzeye sığmayan pek çok değerli buluntunun Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilendiğini öğreniyoruz. Böylelikle bir sonraki Ankara seferinin hedefi de belirlenmiş oluyor.
    Bahçedeki Açıkhava müzesinde de pek çok değer bizleri bekliyor.
    Giriş kapısının yanındaki duvarda kördüğümü kılıç darbesiyle çözen Büyük İskender karşılıyor ziyaretçileri.
    Müze duvarını süsleyen irili ufaklı küpler ve amforaların yanında Frig dönemi mozaikleri yer alıyor. Biraz ötede bu kez Roma mozaikleri ziyaretçilerini bekliyor. Bu kuş uçmaz kervan geçmez yerdeki müzenin tek bir eseri bile öksüz kalmamalı diyoruz. Midas Tümülüs’ü ne geçmeden önce Galat Mezarı’na göz atıyoruz.

    P1130619 P1130620 P1130698 P1130702 P1130703
    Galatları Bergama Krallığı ile giriştikleri savaştan anımsıyoruz. Sonraları Anadolu’nun içlerine doğru çekilmişler ve Ankara dolaylarını mesken tutmuşlar. Anadolu’nun kültürel ve antroplojik bir harman yeri olması şaşırtıcı değil elbette. Kızıl saçlı, çilli yüzlü Galatlar bugün de aramızdaki varlıklarını sürdürüyorlar. Tıpkı İrlanda ve İskoçya’daki soydaşları gibi.
    Sırada tuttuğu altın olan, ama Apollon’la Pan’ın yarışında Apollon’u aşağıladığı için Apollon tarafından eşek kulaklıya dönüştürülen olan Midas Tümülüs’ü var. Birazdan onun huzurunda olacağız. Bölgedeki 90’ı aşkın tümülüsten kazılmış olan 35’inden birisi olan Midas Tümülüs’ü tüm görkemiyle müzeyi selamlıyor. Bir başka söylenceye göre Midas eşek kulaklarını kurduğu geniş istihbarat ağına borçludur. Günümüzde yaşananları göz önüne aldığımızda çok da akla yatkın bir yorum değil mi? Hatta, bugünkü koca kulakların Midas’a taş çıkarttığı bile kolaylıkla söylenemez mi?

    P1130605 P1130691 P1130693 P1130694 P1130697
    50 metre yükseklikli ve 300 metre çaplı tümülüsün girişinden Midas’ın ardıç ve çamdan yapılma ahşap gömütüne 82 metrelik bir galeriyle erişiliyor. Galeri Türk mühendislerinin ve Zonguldak maden emekçilerinin bilgi ve alın teriyle açılmış. Görkemli Frigya’nın karizmatik kralı Midas’a da böylesi yakışırdı diyoruz.

    P1130682 P1130683 P1130684 P1130686 P1130687 P1130688
    Frigler özgün ölü gömme yöntemleriyle de tanınmışlar. Midas Tümülüs’ü bu yöntemi yansıtması bakımından da önemli. Mısır piramitlerini andıran toprak yığınının merkezinde ahşap mezara yerleştirilen cenazenin yanına armağanlarının konması unutulmuyor. Tümülüslerin yüksekliği statüyü yansıtması bakımından anlamlı. Kral Midas Tümülüsü’ndeki 3750 yıllık çam ve ardıç malzeme alışılmış gereçlerin ötesinde bir sıradışılığın yansıması gibi.
    Midas’ın huzurundan ayrılmadan önce bir söylenceyi paylaşmadan geçmeyelim. “Erken kalkan yol alır!” deyişine uyup Gordion’a uğramış olduğumuzu düşünüyoruz. O yıllarda erken kalkan değil yol almayı kral olmayı bile başarabiliyormuş. Midas Frigya krallığını Gordeas’tan erken kalkarak devralmış. Müzeden ayrılırken avluda dört kişilik bir Fransız aileyle karşılaşıyoruz. Onlar da erken kalkmış besbelli! Bu coğrafyada şaşırmayı aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Hiç ummadığınız bir yerde hiç ummadığınız kimselerle karşılaşmak ve beklenmedik olaylar yaşamak buraların sıradan olgusu!
    Yassıhöyük’ü geride bırakırken Gordion eskil kenti eksik kalmasın deyip solumuzda kalan dikenli telli bölgeye yöneliyoruz. Aracımızı park ettikten sonra 40-50 metrelik yokuşu tırmanmaya kalıyor bu görkemli kentin sunduğu doyumsuz görüntülere tanıklık etmek için. Kent aynı zamanda Frigya Kral Yolu’nun da başlangıcında yer alıyor.

    P1130717 P1130718 P1130728 P1130729 P1130736 P1130737
    Ünlü coğrafyacı Strabon İÖ 1. yüzyılda Gordion eskil kentinden terk edilmiş harabeler olarak söz etmiş.
    Kent 1893’te keşfedilmiş. Kazılar 1950’den bu yana aralıksız sürüyor. Kente kale kapısından giriliyor. Şimdilerde restorasyon iskelesi ilk göze çarpan yapı. Kent içindeki dokuma tezgahları, tahıl öğütme düzenekleri ve ekmek fırınları kale içinde saray gereksinimlerinin karşılandığını düşündürüyor.
    Friglerden de önce var olan Gordion İÖ 3000-2000’de Hattilerin, Orta ve Geç Tunç Çağı’nda (İÖ 2000-1100) Hititlerin, İÖ 1100-300 yıllarında Friglerin egemenliği altına girmiş. Onları sırasıyla Lidyalılar, Persler, Büyük İskender, Galatlar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar izlemiş.
    Bu kadim uygarlığın insanlıkla buluşmak için ise arkeolojiye ve Anadolu uygarlıklarına özel önem veren Cumhuriyet’i beklemesi gerekmiş.
    Ankara, Eskişehir, Afyon, Burdur, Denizli ve Kütahya illerimizin bulunduğu alana yayılmış olan Frigya Krallığı’nda daha keşfedecek çok yer olduğunu unutmuyoruz. Yazılıkaya demekle yetiniyoruz. Boynuz kulağı geçermiş özdeyişimizi anımsıyoruz. Çocukluk yıllarımdan anımsadığım Yazılıkaya (Eskişehir ili, Çifteler ilçesi) Gordion’dan çok daha görkemliydi diye düşünüyorum. Bellek yanılır diyerek, bir kez daha görmeden yargımı kesinleştirmekten kaçınıyorum.

    frig_clip_image002

  • HADDİMİZİ BİLDİRENLER

     

    IMG_2367
    Fotoğraf olay yerinde değil bir sonraki kavşakta çekilebildi.

    Hafta sonuna sığan kısa Sakız gezisi gevşemenin yanı sıra karşılaştırma fırsatı da veriyor.

    Sakız 60 bine ancak varan nüfusuyla küçük bir ada. Yollar dar, dönemeçli ve mükemmel nitelikte değil. Bizde ise yazlık yolculukları bile otoyoldan, çifte yoldan yapılır oldu.

    Aradaki fark çarpıcı!

    İnsan unsuru arasındaki fark da dağlar kadar. Sakız’da karşılıklı saygı ve akıl önde gidiyor. Yunan krizdeymiş, yaşam standardı düşmüşmüş! Hiç olmazsa aklını yitirmemiş. Kurallara uyum olmazsa olmaz koşul!

    Birden bire yabancı hayranlığı mı geliştirdim diye soracaklara söylemiş olayım! Yazdıklarım soyut hayranlıktan çok somut gözlemlere dayanıyor!

    Çeşme’ye indikten çok değil bir kaç dakika sonra tanıklık ettiğimiz olayı anlatınca hak vereceğinizden kuşku duymuyorum!

    Olay Yeri : Çeşme Amfitiyatro Kavşağı.

    Dalyan Kavşağı’na ilerlemek üzere ışıklarda bekliyoruz. Güvenlik şeridinden önümüze kıran 35 AV…. Plakalı oto sürücüsü bir başkasının yanına yaklaşıyor. Bir an için dalaş çıkacak diye kaygılanıyoruz. Sürücü sigarasını diğerinin sağ önündeki yolcuya uzatıyor. Derin bir nefes çeken vatandaşımız sigarayı iade ediyor. (Sigara yalnızca sigara mı diye düşünmeden geçebilir misiniz?)

    Tahmine değil de gerçeğe bakalım!

    Yeşil yanmadan önce güvenlik şeridindeki oto sürücüsü ile yanındakinin sağındaki yolcu vedalaşıyor!

    Nasıl mı?

    Tuborg Gold % 110 Malt şişelerini tokuşturarak!

    Duyduğuma değil gördüğüme inanırım!

    Bu anlattığım manzara 7 Eylül 2014 saat 19’u 7 geçe yaşandı. İşin ilginci Çeşme Polis Moral Eğitim Merkezi de olay yerinin fonunu oluşturmaktaydı!

    Bu tip insanların kol gezdiği, dahası denetlenmediği, ihbar edildiğinde yakalanmadığı sahipsiz ülkenin sahipsiz kentinde yaşamak bizlerin şanssızlığı olmalı!

    Kurallardan ve ortak yaşamdan habersiz görünen ortaçağdan çıkıp gelmiş alçakların bu toplumda hiç de azınlıkta olmadığını üzülerek eklemek gerek!

    Androidle konuşsan, turboyla tozu dumana katsan akıllı konutlarda keyif çatsan ne olur?

    İnsan olamadıktan sonra!

    Bu yazı aynı zamanda hayaletleşen etkili ve yetkilileri göreve çağırma yazısıdır! Eğer varlarsa ve bu gibi ihbarları ciddiye alıyorlarsa!

    Bu ortaçağ yaratıklarına yine de teşekkür borcumuz var!

    Bizlere haddimizi bildirdikleri için!

    Ceyhun BALCI, 08.09.2014

  • 4 EYLÜL

    Günün sonunda da olsa bugüne dair bir şeyler söylemek lazımdı! Bir iyi bir de kötünün yıldönümü!

    4 Eylül’de Milli Mücadele’nin henüz başında Türkler ilkelerini kararlılıkla haykırdılar. Ceplerinde beş paraları yokken, yoksulluk ve yoksunluğa boğulmuşken mangal yürekleri pek çok şeye bedeldi.

    Slide1 

    Sivas Kongresi’ni “Ya İstiklal, Ya Ölüm!” sözleriyle özetlemek mümkün! Kaygılar karşısında Atatürk’e bu sözleri söyletenler arasında Tıbbiyeli Hikmet (Boran) da vardı. Bugün umutsuzluk denizinde nefesleri kesilen yılgın milyonlara Tıbbiyeli Hikmet’lerin İstanbul’dan Sivas’a gelebilmek için yol parasını bile zor denkleştirdiklerini; buna karşın, bağımsızlıktan ödün vermeyi akıllarından bile geçirmediklerini iyice belletmek lazım!

    Bundan 24 yıl önce Turan DURSUN aramızdan alındı. Kökeni din adamı olan Turan DURSUN tabuları yıkmaya karar vermişti bir kez!

    Slide2

    Yazdı, söyledi, eyledi! Yaptıklarının ölümle karşılık bulması şaşırtıcı değildi!

    Şaşırtıcı olan bunca gelişmeye ve yaşanmışlığa karşılık 2014 Türkiyesinde laikliği tehlikede görmeyenlerin varlığıydı!

    İnsanın gelinen noktada bu iki güzel insanın yaptıkları için, “boşuna mıydı?” demeden geçmesi olası mı?

    Soru aklımıza gelir gelmesine de, hiç bir şeyin de boşuna olmadığını anımsarız iyi ki!

    Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Kurtuluş Savaşı’nda, Kıbrıs’ta ve aşağılık terör örgütüne karşı mücadelede toprağa düşen hiç kimse boşuna yitirmedi canını!

    Geçici karanlıklar, dibe vuruşlar yanıltmasın!

    Ama, hem Tıbbiyeli Hikmet’e hem de Turan Dursun’a biraz olsun borcumuz olduğunu akıl edebilirsek harekete geçmenin zamanı gelmiş demektir!

    Ruhları şad, anıları canlı olsun!

    Ceyhun BALCI, 04.09.2014

  • fazıl say

     

    FAZIL SAY
    Kendisine ölümcül darbeler vuran baltaya ağacın serzenişi:
    “Hiçbir şeye yanmam da, sapın bendendir!”
    Onu uzun uzadıya anlatmanın gereği yok! Bir müzik dahisi demek onu kestirmeden tanımlayabilecek özlü bir niteleme olur! Piyano virtüözlüğüne eklenen besteciliğiyle Türkiye kadar dünyada da tanınan bir kişiliktir.
    Bu yanıyla gördüğü ilgi onu gezginleştirmiş durumda. Türkiye’den çok dünyanın çeşitli yerlerinde bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
    Onu önemli kılan ve gündemde tutan bir başka özelliği ödünsüz ve yürekli aydın tavrıdır!
    Her şeyden önce bir özgür insan olarak gösterdiği duruşla özdeşleşmiş bir kişilik olarak boy göstermektedir müzikteki yetkinliğinin yanı sıra!
    Türkiye’nin aydınlık ve çağdaş yüzüdür!
    Oy gücüyle karanlığı, ahlâksızlığı ve çağdışılığı yerleşikletirenlerin boy hedefi olmasında şaşılacak durum yok!
    Sosyal medyadaki bir paylaşımı üzerinden din düşmanlığıyla etiketlenen Fazıl SAY, şimdilerde bir kez daha gündemde!
    Üstelik bu kez müzik ortamından uzak tutulması girişimleri söz konusu!
    Antalya’daki Piyano Festivali’nin sonlandırılması ve dolayısı ile Fazıl Say’dan uzak durulması bu kentimize bir dönem aradan sonra bir kez daha egemen olan gerici anlayıştan beklenen yaklaşım olarak görülmeli!
    Borusan Filarmoni Orkestrası’yla olan Fazıl Say birlikteliğinin sona erdirilmesi de bir başka ilginç güncel gelişme olarak gündeme girmiş durumda!
    Uzaklaştırıcı ve yok sayıcı girişimlerle Fazıl Say’ın değerinden bir şey yitirmesi elbette ki söz konusu olamaz!
    Bu gibi kaba yaklaşımlar olsa olsa onun Türk izleyicilerden uzak tutulması, daha da doğrusu yurttaşlarının ondan yoksun bırakılması anlamı taşır. Toplamda ülkemiz için kötü bir nottur! Bizlerin duyarsızlığını yansıtır!
    Fazıl Say olayında önemli ayrıntı çok daha çarpıcıdır. Her iki olguda da olayın gerisindeki adın Gürer Aykal olması göz ardı edilecek gibi değildir. Keşke olmasaydı!
    Aynı konumda ve safta olması gerekli bir başka değerli müzik insanının Fazıl Say’a yönelik bu girişimlerin içinde yer alması üzücüdür!
    Kuşku duyulmasın ki, günü ve zamanı geldiğinde benzer kaba yaklaşım Gürer Aykal için de söz konusu olabilecektir.
    Ağaç, balta öyküsüne dönecek olursak; Türkçemizde bir de baltaya sap olmak deyişi vardır! Olumlu bir ifadedir. Ama, baltaya da böyle sap olunmamalıdır!
    Öyle değil mi?
    Ceyhun BALCI, 03.09.2014

  • Türkiye’nin Muhalefet Sorunu:Kırık Oklar!

    altıok

    Ceyhun Balcı

    Her fırsatta “Kartaca yıkılmalıdır!” diyen Romalı senatöre öykünüp bir kez daha “Türkiye’nin iktidar değil, muhalefet sorunu vardır” diyorum.

    Kasetsel değişim sürecinde CHP dönüşüm yolunda hızla ilerlemeyi sürdürüyor. Ancak, bu dönüşümün olumlu bir yönde ilerlediğini söylemek oldukça zor.

    Artık adının önüne Y harfi de konur olan CHP varlık nedenlerini anımsamaktan ve kendisine dönmekten vazgeçip her çiçekten bal almaya hevesli bir yapıya dönüştürülmüştür.

    Genel Başkanı’nın ağzından “Türkiye’de laiklik sorunu yoktur!” sözleri dökülen partinin dinci gericiliğe göz kırpması şaşırtıcı olabilir mi? Böylesi duyarlı bir konuda bile ben daha iyi yaparımcı kesilen bir CHP vardır karşımızda.

    Laiklik oku kırılmıştır artık bir kez!

    Öte yandan, CHP Türkiye’nin bir başka önemli sorunu olan dış kaynaklı etnik ayrılıkçılık konusunda da alışık olmadığımız bir görüntü vermeye başladı. Ülkeyi kuran ve devrimleri yaşama geçiren CHP bu alanda da ben daha iyi yaparımcı kesilmiştir. Bu tutuma hayranlık öyle bir noktaya varmıştır ki; bir milletvekili 30 Mart seçimlerinde işi HDP’ye oy verin demeye vardırmıştır. Bir başkası ise aynı partiden Cumhurbaşkanı adaylığı teklifi almaktan onur duyabilmiştir. Rastlantı mıdır bilinmez ama, bir kaç ay önceki marifetleri anılan iki milletvekili Binnaz Toprak ve Rıza Türmen son günlerde bir kez daha sahne çıktılar. Diyorlar ki; “Ulusalcılıkla, solculuk bir arada olamaz!”

    Böylelikle hem Cumhuriyetçilik hem de Milliyetçilik okları kırılmış oluyordu!

    Y-CHP’nin yaklaşık 4 yıldır pençesine düştüğü küreselci anlayış hemen her seçim öncesinde gerçek CHP’liden tepki ve eleştiri görmüş olsa da seçmenlerin “oyları bölmeyelim” güdülemesine boyun eğmesi sağlanabildi.

    Cumhurbaşkanlığı çatı adayı olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nun parti yöneticilerinin de haberdar olmadığı bir biçimde belirlenmiş olması bardağı taşıran son damla oldu. Buna eklenen “tıpış tıpış gidecekler, oy verecekler” efelenmesi sürecin üzerine tüy dikti. Seçim öncesindeki tepkileri “risk aldım” diyerek geçiştiren genel başkan, çatının % 7’ye varan oy kaybıyla hezimeti sonrasında sözlerini unutmayı yeğledi. Önceleri kurultay isteklerine bilmem kaç imza bul da gel diyenler baskın kurultayla durumu kurtarmanın çekiciliğine kapıldılar. Küçük bir salonda, yeterince zaman tanımaksızın güven tazelemenin dayanılmaz hafifliği sağduyunun önüne geçmekte gecikmedi.

    Tek başına İhsanoğlu tercihi bile başka pek çok konudaki kırılmanın yanı sıra Devrimcilik okunun da kırılması anlamına gelmiş oluyordu.

    Hiç olmazsa 2 okumuz vardı!

    Altı ok içinde en önce kırılan ikisinin Devletçilik olduğunu nasıl unuturuz?

    Bir kez daha Genel Başkan’a kulak vermeli!

    “Özelleştirmeye karşı katı, ideolojik tutumumuz yok. Ama kamu açısından stratejik alanların özelleştirilmesine karşıyız. Aslında zaten özelleştirilecek bir şey kalmadı. Karşı çıksak ne olacak, çıkmasak ne olacak?”

    Serbest piyasa ekonomisi de pek çok kez yetkili ağızlarca kutsandığına göre Devletçilik okunun da yerinde yeller estiğini, adet yerini bulsun diyerek olsun Devletçilik ilkesinin savunulmadığını söylersek çok mu abartmış oluruz!

    Elde kaldı tek ok! Hem de adında! Halkçılık oku ayrıcalıklar ve seyrek olumlu örnekler bir yana bırakıldığında çoktan kırılan bir başka oktur. Denilebilir ki, iktidarda mıyız da Halkçılık okumuzu birilerine batırabilelim? İyi de, şu ya da bu şekilde elde tutulabilen yerel yönetimlerde Halkçılık sergilenebiliyor mu? Orasını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim demekle yetiniyorum!

    Oklarını dolayısı ile ilkelerini yitirmiş bir partide olması beklenenler oluyor! Bu haliyle, kendisiyle çelişen ve doğal olarak didişen bir partinin muhalefet eder görünmesi bile olanaksızlaşmıştır. Durum böyle olunca da, muhalefet etme eylemi iktidara karşı değil, kendi kendisine karşı olmaya başlamıştır.

    Cemaatten çok cemaatçi, bölücüden çok bölücü, dinciden çok dinci, liberalden çok liberal olmak ilk bakışta verimli bir oy tarlası gibi görünebilir gözlere! Ama, hiç unutulmasın ki; anılan bu alanların Türkiye’de son derece sağlam ve güçlü siyasi temsilcileri var. Onların varlığında bu alanlardan oy devşirmek gerçeklerden çok hayallerle örtüşebilir. Son Cumhurbaşkanlığı seçimi taze deneyimdir. Başkalarına benzemeye başlayan Y-CHP bir kısım yandaşı tarafından ilk kez bu denli kitlesel ölçekte yalnız bırakılmıştır. Bu bir uyarıdır! Üçü de biri birine benzeyen adayların hiç birine iç rahatlığıyla oy veremeyeceğini düşünenler sandığa gitme zahmetinden uzak durmuştur.

    Buna karşılık, bu durumu irdeleme ve özeleştiri yapma durumundakiler seçmeni suçlamayı yeğlemişlerdir.

    Hezimetten sorumlu genel başkanın görevden çekilmediği ve yeniden aday olduğu bir kurultayın partiyi çıkmazdan kurtarması olası gözükmemektedir. Kurultay öncesinde milletvekillerine kurultayla ilgili konuşma yasağı uygulandığı ortamda Rıza Türmen ve Binnaz Toprak’ın partinin varlık nedenini tartışmaya açmakta sakınca görmeyen söylemleri dikkat çekicidir. Konuşma yasağına karşın konuşan milletvekilleri genel merkezden ve parti yönetiminden tepki görmediğine göre kurultayda yönelinmesi olası doğrultuyu ortaya koymuş olmaktadırlar.

    Genel Başkan’ın “Altı ok yeniden yorumlanmalıdır!” sözü de bunlara eklendiğinde partiyi ulusalcılardan/ulusalcılıktan arındırma günlerinin uzakta olmadığı öngörülebilir. Bu köktenci yaklaşımı yaşama geçirmek partinin bugünkü egemenleri açısından zor olmayabilir. Ama, bu yaklaşımın Türkiye’nin muhalefet sorununu çözmeyeceği de bir o kadar açıktır. Türkiye’nin muhalefet sorunu çözüme kavuşmadıkça, kırılan oklar onarılmadıkça üzerine düşen koyu gölgeden kurtulması olasılığı da zayıflamaktadır.

    “Türkiye’nin iktidar değil, muhalefet sorunu vardır!”

    http://www.dagarcikturkiye.com/makale_detay.asp?id=1183&Turkiye%E2%80%99nin-Muhalefet-SorunuK%C4%B1r%C4%B1k-Oklar

  • artist_98339

    BURJUVAZİ VE DEMOKRASİ
    29 AĞUSTOS 2014, KORKUT BORATAV
    http://www.sendika.org/2014/08/burjuvazi-ve-demokrasi-korkut-boratav/

    Öyle anlaşılıyor ki bu burjuvazi, burjuva demokrasisine karşıdır. O zaman burjuva demokrasisini, içeriğini zenginleştirerek; belki de bir demokratik devrime dönüştürerek hayata geçirmeyi başkaları üstlenecektir

    Bugüne de ışık tutması beklentisiyle soralım: Türkiye’de burjuvazi ile siyasi iktidar arasındaki ilişkiler yakın geçmişte nasıl seyretmiştir?

    “Burjuvazi, tanım gereği iktidardadır” diye soruyu geçiştiremeyiz. Kapitalist bir toplumda (dolayısıyla Türkiye’de) burjuvazi, elbette ekonomiye egemen olan sınıftır; “normal” koşullarda devleti de kontrol eder. Ancak bu, otomatik olarak gerçekleşmez. İktidar kadrolarının zaman içinde değişen hareket alanı, burjuvazinin saflarında bölünmeler, başka (özellikle emekçi) sınıfların artan pazarlık gücü, sınıf hegemonyasını zayıflatabilir.

    Son otuz beş yıla göz atarak yukarıdaki soruyu kısaca tartışalım.

    ***

    1978 sonunda ekonomik hegemonyalarını tehdit altında gören sermaye örgütleri, CHP iktidarına karşı sistematik bir saldırı başlatır; Ecevit hükümetinin çöküşünü sağlar; 24 Ocak programına katkı yaparlar. Bu programın parlamenter rejimde hayata geçirilemeyeceğini de bildikleri için, 12 Eylül darbesine tam destek verirler.

    Sermaye cephesi, ekonominin başına Turgut Özal’ın getirilmesini sağlar. Yeni anayasaya ve sonraki yıllarda ekonomiye, topluma damga vuracak olan yasalara, kurumlaşmaya belirleyici katkı yapar. Neo-liberal dönüşümlerin ilk atılımlarını fanatikçe sürdüren Özal liderliğindeki (1983-1988) ANAP iktidarına tam destek verir.

    ***

    Halk sınıflarının direnmesi sayesinde emek, on yıllık kayıpların bir bölümünü geri alır (1989-1990). Koalisyon hükümetleri (1991-1998) bölüşüm ilişkilerinde istikrarsızlıklara yol açar. Siyasette parçalanma sermaye gruplarına da yansır.

    Burjuvazinin popülizme karşı açtığı savaş, ekonomi politikalarının on yıl boyunca IMF’ye devredilmesiyle sonuçlanır. Başlangıcı, 1998 sonundaki anlaşmadır. 2001 krizi de IMF reçetelerine uygun biçimde Kemal Derviş’in gözetiminde yönetilir; kurumsal, kalıcı neo-liberal düzenlemelerin yasalaşması için bir vesile olarak kullanılır.

    ***

    ANAP’ın dağılma sürecine girmesi, burjuvaziyi iki kere doğrudan partileşme girişimine yöneltecektir. Birincisi TÜSİAD seçkinlerinden Cem Boyner’in 1994’te liberal aydınlarla birlikte kurduğu Yeni Demokrasi Hareketi’dir (YDH). Ekonomik ve siyasi liberalizmi, anti-Kemalist bir yönelişle birleştiren YDH büyük medya ve uluslararası sermaye çevreleri tarafından desteklenir; 1995 seçimlerinde yüzde yarım oranında oy alır ve tarihe karışır.

    İkincisi, 2001 krizi sonunda, büyük medya tarafından pompalanan, İsmail Cem/Kemal Derviş liderliğindeki liberal Yeni Türkiye Partisi’dir (YTP). Kemal Derviş (CHP’ye girerek) yan çizer. YTP kurulur; 2002 seçimlerinde yüzde bir oranında oy alır; o da tarihe karışır.

    Burjuvazi, böylece, krizin yarattığı sosyal bunalımı 2002 seçim zaferine dönüştüren AKP ile karşı karşıya kalır.

    ***

    Belli sermaye gruplarıyla organik ilişkileri olan AKP, burjuvazinin ortak çıkarlarını gözeten Kemal Derviş programını olduğu gibi devraldı; geliştirdi. ANAP/Özal’lı yılların özlemini çeken burjuvazi, böylece, kolektif sınıf çıkarlarını ödünsüz izleyen ikinci bir tek parti iktidarına kavuşmuş oluyordu.

    Ne var ki, zamanla burjuvazi ile AKP arasında gerilimler oluşmaya başladı. Bunlar, AKP’nin siyasi yönelişlerinden kaynaklanmıyordu. Siyasi iktidarın farklı sermaye grupları, hatta tekil iş adamları ile ilişkilerinde kayırıcı/ödüllendirici veya dışlayıcı/cezalandırıcı yöntemleri geliştirilmesiyle ilgiliydi. Kentsel rantları astronomik servet transferlerine dönüştürme imkânlarını sonuna kadar kullanması, iktidarın sermaye grupları üzerindeki gücünü artırıyordu.

    ***

    Bugünkü “faşizme geçiş” sürecinin belirleyici adımlarından biri, 2010 Anayasa Referandumu oldu. Başbakan, önce anayasada önerilen değişikliklerin sermaye çevreleri lehine getirdiği öğeleri hatırlattı. Sermayeye kaynak dağıtımını frenleyen “idari yargı vesayeti”ne son verilmesini örnek gösterdi. Ardından aynı çevrelere hitap etti: “Anayasal değişikliğe eğer siz ‘evet’lerinizle katılmazsanız, yarın huzurumuza geldiğinizde biz de sessiz kalırız. Burada bitaraf olanlar yarın bertaraf olurlar.”

    Bu açık şantajın sonucu ne oldu? İş çevrelerinin referandum öncesindeki açıklamalarının bir dökümünü Hakan Gülseven yaptı ve üç sayfalık bir liste yayımladı: (indy/media.org, 10 Eylül 2010). Burjuvazinin seçkin, ünlü adlarını da içeren silme “evetçi” bir liste… Eğer varsa, “muhalifler”, şantaja karşı en azından susmak zorunda kalmıştır.

    Peki, şantaj niçin etkili olmuştur? Yanıt, devlet eliyle ihya edilmeyi bir hayat tarzı olarak benimsemiş ve bunu AKP’li yıllarda da sürdürmekte olan Türkiye burjuvazisinin yoz niteliğinde aranmalı. “Serbest piyasacı” patronlara soralım: “Başbakan’ın huzuruna niçin çıkmaktasınız? Kendisinden neler istemektesiniz?”

    ***

    Şimdi yeni bir dönemeçteyiz. Mafyatik niteliği açığa çıkmış olan bir kadro iktidardan uzaklaşamaz; bu nedenle faşizme geçişi hızlandırmak zorundadır. “Patronların desteği” ile onaylanan anayasa, bu lideri Çankaya’ya çıkardı. Var olan yasaların dahi uygulanmasının liderin tercihlerine bağlı olacağı ortaya çıktı. Ona göre “milli irade”, faşizmi meşrulaştırmaktadır.

    Seçim sonrasındaki açıklamalardan (ve diğer ipuçlarından) anlıyoruz ki, burjuvazinin saflarında iki eğilim var: Faşizme geçişi tam destekleyenler ve “reformları hızlandırmak için kutuplaşmayı hafifletmeyi” isteyenler…

    Dikkat ediniz: “Kutuplaşmayı hafifletmeyi” isteyen grup, “mafyatik kutup”a hitap etmektedir. Demek ki hukukun çiğnenmesi kabul görmüş; en azından sineye çekilmiştir. Kamu kurumlarının, eğitimin, toplumun gerici/İslamcı doğrultuda “restorasyonu”, bunlar için sorun değildir. Çocukları dışarıda okuyan, korunaklı sitelerde yaşayan kimi zenginlerin birbirlerine yakınmaları değil, kamuoyuna taşınan tavırlar önemlidir.

    Öyle anlaşılıyor ki bu burjuvazi, burjuva demokrasisine karşıdır. O zaman burjuva demokrasisini, içeriğini zenginleştirerek; belki de bir demokratik devrime dönüştürerek hayata geçirmeyi başkaları üstlenecektir.

  • OLUR MU BÖYLE ŞEYLER?
    Bir eli kanlı katil üstelik hüküm giymişken ve kendisiyle ilgili tüm hukuk yolları tüketilmişken demir parmaklıklar ardında avukatlarıyla görüşebilir mi?
    Gönülsüzce evet diyelim! Eterin beteri olduğunu bilerek!
    Aynı eli kanlı katil “Söyleyin bakana 50 yasa çıkaracak!” diye tehditler savurabiliyorsa ya da ana muhalefet önderine “Söyleyin Kemal’e diyerek…” akıl öğretebiliyorsa avukatlarla görüşme solda sıfır kalır!
    Bunların hepsi demokrasi gereği denilerek geçiştirilebilir! Kim bilir belki de öyledir! Bizlerin bildiklerini gözden geçirmesi bile gerekebilir!
    Bir emekli komutan (Türker Ertürk) önceki yıllarda komutanlığını yaptığı Deniz Harp Okulu’nun bu yılki mezuniyet töreninden görevdeki komutan (Bülent Bostanoğlu) marifetiyle uzak tutulmaya çalışılır mı?
    http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/117-tuerker-ertuerk/49914-turker-erturk-hayirli-olur-mu.html
    Eli kanlı katilin (Abdullah Öcalan) yaptıklarıyla bir araya geldiğinde bu son örnek Türkiye’nin içine düşürüldüğü durumu fazlasıyla açıklar!
    Bir değişmez kuralı anımsamak gerekişe!
    Hiçbir despot/diktatör birilerinin yardımı (daha doğrusu işbirliği) olmadan hedefine varamaz! Silah arkadaşları kumpas kurbanı olmuşken; görevdeki üst düzey komutanların işbirlikçi ve kraldan çok kralcı tutumu bu 30 Ağustos’un önde gelen olayıdır! Aklı başında herkes üzerlerinde komutan üniforması taşıyan ama asla komutan olamamışları iyi tanımalıdır!
    Bunlar tanınırsa ve yaptıkları kavranırsa başrollerdeki despotlara kızmanın yanı sıra yardımcı oyuncu konumundaki işbirlikçilere de odaklanılması söz konusu olabilir!
    Ceyhun BALCI, 30.08.2014

  • BİR ASKERDEN…
    Yanılıyor muyum bilemedim! Geçmişte 30 Ağustos, aynı zamanda Silahlı Kuvvetler Bayramı olarak da kutlanırdı. Harp okullarının mezuniyet günlerinin bu döneme rastlaması, silahlı kuvvetlerde rütbe yükselme ve atamaların bu bayramla çakışması rastlantı değildir. Adında değilse bile ruhunda silahlı kuvvetler vardır 30 Ağustos’un!
    Son yıllarda vesayete son verme seferberliği silahlı kuvvetleri yaşamın her alanından silmeyi öncelikli hedef saydı. Tertiplerle başta özgürlükleri olmak üzere yaşamdaki tüm zevk ve haklarından yoksun bırakılan askerlerimizin adının 30 Ağustos’tan silinmiş olması diğerlerinin yanında pek de öncelikli bir sorun sayılmaz!
    Demir parmaklıklar ardına konulan ordunun seçkin subayları orada da rahat durmadı! Şaka bir yana bu olumsuzluk onlardaki bir başka cevherin açığa çıkması ve ürünler yoluyla bizlerin dikkatine sunulması anlamına geldi. Bu bakımdan çok varsıl bir Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Şirinyer kitaplığı oluştuğu kolaylıkla söylenebilir.
    30 Ağustos’ta o kitaplardan birisini okumak daha doğrusu incelemek fırsatı buldum. Günün anlam ve önemiyle örtüştü!
    “Resimlerle Hasdal’da 3 Yıl”
    Er Kemalettin YAKAR
    Kaynak Yayınları, 2014
    Kemalettin YAKAR aslında Deniz Binbaşı rütbesiyle ülkesine hizmet vermekteyken 2011 başında tutuklanan, hükmü önceden verilmiş cezaya çarptırılan subaylarımızdan birisi. Yargıç ve savcı görünümlü hayaletlerin işlevi kapalı kapılar ardında kararlaştırılmış cezaları ilgili kişilere okumakla görevlendirilmiş olmaktan ibaret. Dava dosyaları şöyle bir incelendiğinde bile söz konusu davaların hukuksal düzlemde görülmediği kolaylıkla anlaşılabilir!
    Kemalettin Yakar, kumpas kurbanı diğer askerler gibi kalemine değil de fırçasına, pasteline ve karakalemine sarılmış. Bu bakımdan sıra dışı bir eser olduğuna vurgu yapılmalı! Kendisi mahpushaneye giderken geride bıraktığı komutanlarının en azından bir bölümü teslim olmayı; bir başka deyişle dışarıda tutuklu olmayı seçmiş!
    İçerideki özgürlerden birisi olarak fırçasıyla, pasteliyle ve karakalemiyle kimi zaman kendisini özleyen sevdiklerini çizerken, kimi zaman da hasreti, dik duruşu, kararlılığı, Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevgisini yansıtmış yapıtlarına!
    Emeğine, direncine, dik duruşuna sağlık demek düşüyor bizlere!
    Ceyhun BALCI, 30.08.2014
    hasdal

  • TÜRKİYE YALAN CUMHURİYETİ

    Ataol BEHRAMOĞLU, 30 Ağustos 2014, Cumhuriyet

    indir

    Nüfusu 80 milyona yaklaşan ülkemizde yaklaşık 53 milyon seçmenden seçime katılan yaklaşık kırk milyonunun yarısından biraz fazlasının oylarıyla, başka bir hesaplamayla toplam nüfusun dörtte birinin oyuyla cumhurbaşkanı seçilen; bu demektir ki sanki ülke halkının büyük çoğunluğunun, neredeyse hepsinin oyuyla seçilmiş gibi “halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı” yalanıyla cilalanıp parlatılan kişi, bu satırları yazmakta olduğum sırada TBMM’de yalan yeminini yaparak koltuğuna tırmanacak.

    Kaldı ki amaca ulaşmak için papaz kıyafetine bile girebileceğini söyleyen kişinin, “Atatürk ilke ve inkılapları”, “laik cumhuriyet”, “anayasa ve hukukun üstünlüğü”, “tarafsızlık” gibi kavram ve ilkelere bağlılık yemini ederken de rahatsızlık duymayacağını tahmin etmek güç değil. Çünkü yeminde yer alan bu kavram ve ilkelerin içlerinin çoktan boşaltılmış olduğunu, bir anlam ifade etmediklerini kendisi herkesten daha iyi bilmektedir…

    ***

    Söz konusu kişinin başbakan atadığı özel kalem müdürünün 9 madde olarak açıklanan sözüm ona “manifesto”sunun da yalandan ibaret olacağı çok açık. Görelim:

    Madde 1 – Son 12 yılda ulaştırmada, sağlıkta, eğitimde ve dış politikada büyük devrimlere imza atılmış. Yalan! Yapılanlar devrim değil rant ve talan ekonomisine altyapı hazırlıkları ve bu ekonominin gereğidir. Doğanın katledilmesi, tarihsel sit alanlarının yok edilmesi bunun içindir. Sağlık özel girişime teslim edilmiş, eğitim ise çökertilmiştir.

    Madde 2 – Kültürel ve medeniyet restorasyonu. Eşit vatandaşlık hukuku. Kimsenin ötekileştirilmeyecek olması, vb… Yalan!.. Bu alanda yapılan ve yapılmakta olan her şey kültür ve uygarlık alanında eksik ve yanlışların giderilmesi değil, gerici anlayışın dayatılmasıdır.

    Madde 3 – Çözüm süreci. Yalan! Çözüm değil çözülme süreci olduğu akıl ve sağduyusunu yitirmemiş herkesçe bilinip görülüyor.

    Madde 4 – Özgürlüklere yeni ahlaki formasyon… Anadilinde eğitim, siyasi propaganda, başörtüsüne özgürlük vb… Yalan! Bunlar AKP döneminden öncelerde konuşulmuş, tartışılmış, önerilmiş şeyler. Anadilinde eğitim derken eski harfler, Arapça ve bütün eğitimin imam hatipleştirilmesi… Başörtüsü özgürlüğüymüş… Sizin amacınız özgürlük değil, ülkeyi görüntü olarak da Ortadoğulaştırmak… Kaldı ki aydın Ortadoğu kadını (örneğin Mısırlı, Suriyeli, Iraklı aydın kadın) giyim kuşamıyla da sizin anlayışınızdan fersah fersah ilerde. Müslüman Azerbaycan’ın caddelerinde tek bir türbanlı kız ya da kadın göremezsiniz. İnsan kendi ülkesi adına utanıyor.

    Madde 5 – Yeni bir anayasaya gereksinim varmış! Yalan. Amacınız yurtseverlik anlamında bir ulusçuluğu, ülkenin ve ulusun bağımsızlık ve bütünlüğünü, demokrasinin kuvvetler ayrılığı ilkesini tümüyle ortadan kaldırmak.

    Madde 6 – Paralelle mücadele! Yalan! Paraleli yaratan sizsiniz. Şimdi çıkarlar çatışıyor.

    Madde 7 – Yolsuzlukla mücadele! İnsan yalan demeye bile utanıyor… Yolsuzluğun başının en tepeye tırmandığı ülkede, onun memuru yolsuzlukla mücadeleden söz edemez…

    Madde 8 – Adalet ve yargı alanı! Eee, ne yapacaksınız? Hukuk erkinin tamamını en tepedekine bağlamak için elden geleni yapmaktan başka? Yani, yalanların en büyüğü.

    Madde 9 – Ekonomik restorasyon! AKP iktidarları zamanında ekonomik sıçramalar yaşatılmış! Yalan! Ülke zenginlikleri satılıp savıldı, talan edildi. Ülke tarihinin en büyük cari açığı, en büyük sayıda işsizlik, can çekişen tarım, yerinde bile sayamayan sanayi…

    Ve son bir ek olarak dış politika.. “Dış politikamız insani ve vicdani diplomasi”ye dayanıyormuş… “Zalimleri korkutan, mazlumları sevindiren bir dış politikamız” varmış… Boş laflar ve yalanlar!

    Sen önce IŞİD’in elindeki (ölü mü, diri mi bilemediğimiz) tutsakların hesabını ver… Suriye hezimetinin hesabını ver ve öyle konuş… Yalan, yalan, yalan…

    Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisinin cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığı paylaştığı Türkiye Cumhuriyeti’ne, bundan böyle Türkiye Yalan Cumhuriyeti demede hiçbir abartı ve yanlışlık yoktur.

  • YENİ CHP’YDİ, OLDU ŞİMDİ TAM, PARALEL (//) CHP!..

    tolga_yarman_16_20091208_1681953655

    Tolga Yarman, Prof. Dr.

    CHP Kurultay Onur Üyesi

    Başlık acı ama, hele “bilime”, “birikime” saygısı olan, katlanacak, mecburen…

    Kısa tutmak için, yazıda paralele, // diyeceğim. Yani,
    // CHP = Paralel CHP,

    oluyor.

    “Y-CHP” diye, bir rümuz çıktı piyasaya; her ne demekse, “Yeni CHP”, anlamında kullanılıyor… Oydu buydu, iyi niyetti, olumlu arayıştı, görülen o ki, son toplamda, Y-CHP, tam bir “// CHP”ye evrildi. Yani artık,
    Y-CHP = // CHP.

    “Paralel” lafı, “// Devlet”in Taşeron Müteahhidi, taşeronluğunu örtmek üzere “// Devlet” lafını ortaya attığı için, hoşuma gitmez… Ama oldu bir defa, laf yerleşti, ben de, herkes gibi, kullanıyorum!..

    Burada, yeni deyim haliyle, “// CHP”, deyimi…

    Göreceksiniz, bugün Y-CHP denilen, tam da işte, // CHP…

    Önce Kısa Bir Öykü

    Ergenekon Kararları, açıklarnır, açıklanmaz, Sevgili Prof. Kemal Alemadaroğlu, katiyen beklenmeyen bir biçimde, içeri alınıvermişti… Hoca, Şubat 2014 başıydı, ateşler içinde, Silivri Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı… Adlî makamdan, gerekli izni, sağlayarak, Sevgili Kardeşim Prof. Sıddık Yarman’la, Silivri’ye, Hastane’de, ziyaretine gittik. Hoca, üst katta, koridorun dibindeki bir odada, ağırlanmakta… Aman Allahım, odanın önünde bir müfreze hâki renk giysili, bir müfreze lâcivert renk giysili, görevli, bekliyor… Kapıda bizi, Kemal Hoca’nın Değerli Eşi Sevgili Duygu, o dumumda dahi, herzamanki güleryüzüyle, karşıladı. Dayanamadım:

    – Acaip, iyi korunuyorsunuz, gözümüz arkada kalmayacak!, deyiverdim…

    Gülüştük…

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Sevgili Umut Oran da ziyaretçisiydi, Kemal Hoca’nın…

    17 Aralık 2013 sonrası, malum, çeşitli siyasî hareketlenmeler boy atmıştı… Kasetler havada uçuşuyor, “Facebook”ta, “YouTube”da, daldan dala konuyordu… Balyoz’u, Ergenekon’u, Allah’ın hemen her günü, neredeyse, 24 saat, “Asrın davası” diye takdim ederek, sanıkları, bu arada, muhalefet partilerini, yerden yere çalan, bilinen kanallar, radyolar, bu sefer, partili arkadaşlarımıza, ekranlarında, çiçek sunarak, avuçlara kolonyolar serperek, çikolatalar tutarak, boy boy, yer veriyordu.

    İşte o evredeyiz…

    Değerli Umut’a:

    – Umutçum, bir CHP-Cemaat Koaliyonu mu, söz konusu, yoksa?, diye sordum.

    Sevgili Umut, sorumu, Kemal Hoca’nın, tecessüs ve kaygı dolu bakışları arasında:

    – Yok Hocam, öyle bir şey katiyen gündemde değil!, diye yanıtladı.

    Şükür ki, Kemal Hoca, hem sağlığını kazanmıştı, hem çok moralliydi…

    Anlatmak istediğim kısa öykü, bu, işte…

    30 Mart 2014 Yerel Seçimler’de Dış Destekli Cemaat + CHP + MHP bir tarafta, Tayyip Erdoğan Öbür Tarafta

    Yerel Seçimler’e gidiyordu, Türkiye…

    Bir tarafta, dış destekli olduğu, ayan beyan ortada, “Cemaat”, buna ilaveten CHP + MHP, öbür tarafta, tek başına, Tayyip Erdoğan… Bu betimlememle, Tayyip Erdoğan’ı yücelttiğim sanılmasın. Şu da var ki, özelliklerini bihakkin teslim etmeliyiz… Konuyu, birazdan açacağım…

    Yalnız, bilim adamı olarak, önce şunu berraklaştırayım isterim: “Cemaat”, gibi toptancı bir niteleme, hele yaftalandırma, akademik dilime yakışmaz…

    Bir defa, samimî inananlara derinlemesine saygım vardır.

    Ayrıca, çoğumuz gibi, her zerresine kadar inançlı ve millî bir ailenin çocuğu olarak büyümenin, onurunu ve kıvancını taşırım…

    Demek ki, kimse, şu tarihî anıt yurdumuzun, göreneklerimizin, tarihiyse tarihi, göreneğiyse göreneği, bizden daha fazla sahibi olduğunu, iddia edemez.

    Bunu, yeri gelir, avazım çıktığı kadar bağırırım… “Cemaatçi” geçinip, üstüne üstlük, yabancılarla kol kola, vicdanlarının sesiyle değil, hain talimatların balyozuyla, başta masum ordu mensupları, yüzlerce değerimize insafsızca yüklenip, onları zindanlarda çürümeye bırakanlara, özellikle…

    Bütün bunlar varit olmakla beraber, “Cemaat”, “Cemaatçi”, deyimleri, ne denli yaygınlaşmış olurlarsa olsunlar, yine de (akademik bir açıdan), toptancı deyimlerdir… Giderek toptancı yaftalandırmalardır… Duyarlı bir tahlilde, uluorta kullanılmamalıdırlar…

    “Cemaat” denilen toplulukta, öyle güzel insanlar vardır ki, acılar içinde tanık olduğumuz, aileler olarak yaşadığımız, cürümlerden tamamen habersizdirler. Haberleri olsa, bizim isyanımızdan farklı bir isyan sergilemezler… Ve onlar ezici çoğunlukturlar… Ama, neticede, birkaç sayfalık bir yazıda, uzun uzadıya, incelikleri tefrik (ayırt) ve tasvir (betimleme) olanağı yok…

    Onun için, ayrıntıyı yeterince belirtememekten dolayı, bağışlanmayı dileyerek, “cemaat” sözcüğünü, yaygın kabul gören şekliyle kullanmaya, mecburen, devam edeceğim.

    Yine de şunu önemle kaydedeyim: Bu sözcükle, bilhassa, dış bağlantılı cürüm işleyen, resmî sıfatlı olsun, olmasın, “güruhu” kasdediyorum… Kendilerini, bunlarla, öyle ya da böyle, aynı inanç aidiyetinde gören güzel insanlarımızı, hiç bir biçimde değil… Şurası da bir vakıa ki, birinciler tuttukları diresksiyonu nereye kırıyorlarsa, ikinciler çoğunlukla ve maateessüf oraya gittiler…

    Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!

    30 Mart 2014 Yerel Seçimleri’ne dönüyorum:

    CHP+MHP+Cemaat, Cumhurbaşkanı adaylarını belirledikten hemen sonra, “Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!”, başlıklı ve medyada genişçe yankı uyandıran, 18 Haziran 2014 tarihli yazımda, dediklerim hatırlardadır. Buradan bir alıntıyı, EK 1’de, dikkatlere sunuyorum.

    Cumhurbaşkanı Seçimi’nden iki ay kadar once, AKP ve BDP+HDP adayları henüz belli olmadan once yazdığım yazıda, genele dönük söylediklerimden oluşuyor, bu alıntı…

    Cumhurbaşkanlığı Seçimi (10 Ağustos 2014) Sonrası

    Ne oldu, seçimde:

    Tayyip Erdoğan, tam da andığım yazıda işaret ettiğim şekliyle, Cemaat+CHP+MHP adayını, meydanlarda, çıtır çıtır yedi mi? Yedi.

    Sandığa tıpış tıpış gitmesi yönünde, seçtiğinden talimat alan seçmen, sandığa tıpış tıpış gitti mi? Gitmedi.

    Sandığa tıpış tıpış giden, hulus-i kalp ile oy verdi mi? Vermedi.

    Hatta, oyu, hele birinci turda, zayi olmasın isteyen ve sandığa tıpış tıpış giden CHP seçmeni,
    ama Selahattin Demirtaş’a “Bunun kıymetini bilin, orada, buradan kopmak istemeyen ne kadar çok duyarlı yurttaşımız varsa, burada da, oranın buradan kopmasını istemeyen bir o kadar duyarlı yurttaşımız var!” mesajını, dişini sıkıp, zarfa koyarak, oy verdi mi? Verdi.

    Cumhurbaşkanlığı Seçimi, 30 Mart 2014, yerel seçimlerde olduğu gibi, tek başına Tayyip Erdoğan ve çatı adayını çıkaran, ABD güdümlü, muhalefet arasında geçti mi? Geçti.

    Bu ikinci raundu da – hedef tahtasına koyduğunu öldür ama hakkını teslim et – Tayyip Erdoğan kazandı mı? Öyle kazandı, böyle kazandı, ama kazandı.

    18 Haziran tarihli yazımda, seçimden iki ay once yazılmış yazımda (EK 1), dikkate gelen hemen tüm öngörülerim “doğru” çıktı mı? Çıktı.

    “Perşembenin gelişi çarşambadan belli”, demiştim. Çarşambadan sonra persembe geldi mi? Geldi.

    18 Haziran tarihki yazımda , Cumurbaşkanı Seçimi’ne yönelik olarak, neleri tam olarak, öngörememişim:

    o BDP+HDP, başta sağduyuyla bir girişimde bulunmuş olmakla beraber, Türkiye’nin Doğusu ile Batısı’nı daha çok sarmayalayabilecek bir aday çıkartamadı. Onun için oyları %10 civarında kaldı.

    o Böyle olunca, çatı aday, benim ilk beklediğimden bir parça daha fazla oy aldı.

    o Ama Tayyip Erdoğan da, öyle… Sonuçta, ayrıca 18 Haziran’daki tahminimle (EK 1), uyumlu olarak, toplam seçmenin, ancak %40’nın oyunu almış olarak, şimdilik, Cumurbaşkanı olmayı başardı…

    “Şimdilik” diyorum, çünkü, andığım 18 Haziran tarihli “Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!”, başlıklı yazıda, Tayyip Erdoğan’a dönük olarak dediklerim, ayrıca, anımsanabilecektir:

    Tayyip Kardeşim: Bugüne kadar hiç karşılaşmamış olsak da, tarafıma duyduğun saygıyı, “selamından”, biliyor olup, bana kulak vereceğine inanıyorum; bu çerçevede, sana bir hoca nasihati eyleyeceğim… Biliyorum, durumun çok yönlü, çok kritik. Aday olursan, evet seçilebilirsin. Şu ki, seni en çok düşündüren, yukarıya gitsen mi, kendini daha çok düzlüğe taşıyabilirsin, Başbakan kalsan mı? Aklından geçen şu olmalı: Yukarı gitsen, önümüzde ne olacağı pek belli değil, indirilip, evet, Yüce Divan’a sevkedilebilirsin. Başkanlık Sistemi tesis olunmadı. Her ne kadar yetkilerinle Hukumet’e, Başkan gibi davranmaya kalkışabilecek olsan da, Başbakan, biliyorsun, Basbakan’dır ve seni her an icradan uzak tutabilir. Yukarıdan, yani, sonunda (keşke yanılsam), indirileceksindir. Onun için, Başbakan kalıp, mücadelene devam etmen, hakkında, şimdilik en hayırlısı!.. Bu durumda, gel, düzgün, helal süt emmiş, her zerresine kadar bu toprakların çocuğu, aynı zamanda Dünya aydını, bir aday belirleminin öncülüğünü yap! Çok var, öyle has insan, bu topraklarda… O zaten ilk turda, “cup” diye Köşk’e çıkar… Allah yardımcın olsun!..

    Böyle demiştim.

    Tayyip Erdoğan, ABD destekli Cemaat+CHP+MHP’ye karşı, oyunu kurallarına göre, elhak, kendine göre gerektiği gibi oynayıp, Cumhurbaşkanı evet, seçilmeyi başardı, ama şimdi her şey bir tarafa, bence bugün her zamankinden daha fazla diken üstünde, olmalı…

    Bir defa, seçim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AIHM) kadar taşınmış itirazlar uzantısında, iptal edilebilir. Böyle olursa, Tayyip Erdoğan seçimi tekrar, asla kazanamaz. Yüce Divan’a gider…

    2015 Seçimleri O’nun için başka bir kader dönemeci olur… Keşke yanılsam, indirilip, bu sefer, yine, Yüce Divan’a gider…

    Bütün bunlar ne kadar varitse, Tayyip Erdoğan’ın bugünkü siyasî başarısı, odur budur, ancak, hal-i hazır itibariyle, eğer “Hatice’ye değil, neticeye bakılacaksa”, bir o kadar kabul edilmelidir.

    Kendisine çizdirtilmiş ve cürümlerine alet edilmiş paralel (//) Devlet’i, CHP+MHP’nin kucağına bırakmayı, bu arada, Pensilvanya vurgusunu gayet ustaca yapmakla, aslında uluslararası güçlere karşı mücadele vermekte olduğu algısını, seçmenin zihninde yerleştirmeyi, başarabilmiştir.

    Çok kimse sanıyor ki, halk cahil, onun için, bilinçsizce oy veriyor…

    Yok öyle bir şey!..

    Kısaca, “seçmen”, Tayyip Erdoğan’a, öteki adaylara ve liderlere güvendiğinden çok daha fazla güvendi, bu böyle… Türkiye’nin bütünlüğünü, Tayyip Erdoğan’ın şahsına yöneltilecek faturaların beter hacmi saklı olarak işaret ediyorum, önüne sarılabileceği, başka aday konmayınca, demek ki, en önce O’nunla sağlayabileceğine, inandı. Sandığa gitmeyen seçmen ise, “Artık, bağrımıza tuğla basarak oy kullanmak istemiyoruz, ey muhalefet, önüme ne getirirsen, onu onaylamak zorunda olmayacağım!”, isyanını yükseltti.

    Tayyip Erdoğan // Devlet’i Koynundan Çıkartıyor, ABD’nin, Bunu Tümüyle, CHP’nin Himayesi’ne Taşıma Hamlesini Tetiklemeyi Başarıyor.

    Her hal-u karda, Tayyip Erdoğan // Devlet’in baş bir mimarı olmaktan, onun yasa dışı tasarruflarına karşı vakitlice müdahalede bulunmamaktan, bir gün muhakkak yargılanacak. Yani, // Devlet, O’na, o zaman, evet ve zorla tesis ettirtildi ve icraatini O’nun iradî rızası ve himayesinde olarak sürdürdü. Bu böyle!..

    Ama O nihayette, // Devlet’i, CHP+MHP’nin kucağına, tüm cerahatiyle birlikte ve bilerek itti… Bitmedi, // Devlet’e karşı savaş açtı. Yazının bundan sonrasında, MHP’yi, MHP’lilere bırakıyorum,… Nedir ki, Tayyip Erdoğan’ın deyişiyle, Pensilvanya destekli // Devlet’i, evet, paralelin süngüleri kendine doğrultulur doğrultulmaz; koynundan, bir dakikada çıkartıp, ortaya bırakıverdi. Daha çarpıcı olanı, // Devlet’in, nihayette, emperyal odak tarafından CHP’nin himayesine taşınma hamlesini, tetiklemeyi başardı… Ve bu başarısını yol boyu bas bas bağırdı…

    Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nden önce; // Devlet’in; şüphelisi, giderek sanığı olarak, pek çok görevli göz altına alındı, bunların birçoğu tutuklandı.

    Şunu açıkça söylemek isterim:

    Aile olarak bu yapıdan çok muzdarip olduk. Sevgili Kardeşim Havelsan Genel Müdürü, Faruk Yarman (sonuçta ortaya çıktığı şekliyle, sıfır hukukî sebeple), görevinden apar topar alınıp, iki yıldan fazla bir süre Silivri’de yattı… Başta çocuklarımız, aile, yüzlerce aile gibi, telef oldu… Yetmedi, telefonlarımız sürekli dinlendi… Habur Kapısı’na seyyar mahkemeler yollanırken, Hanemiz, kapıda nöbete memur kılınan görevliler tarafından sürekli tarassut altında bulunduruldu… Nereden biliyorum: Kapıda, nöbetteki aracın plakasını alıyorum, Kurum’da bize saygı duyanlar olmaz mı, sağ olsunlar, var, onlara soruyorum, “Evet Hocam diyorlar, plaka bizim arabalardan birinin plakasıymış”!.. Anlayacağınız, Habur Kapısı’na seyyar mahkeme yollayanlar, bize terorist muamelesi yapacak kadar, maşalaştılar, alçaklaştılar…

    Olsun, yargılanmaları adil olmalıdır, bizim duçar edildiğimiz cenderelerde, asla değil… Hüküm mü giyecekler, o aşamaya kadar taht-ı muhakeme altına alınmış olanlar, masumdurlar… Alınacak olanlar da… Her akşam her akşam, malum yayın organlarına sızdırılan ifadelerle, sistemli olarak itibarsızlaştırılıyor, olmamalıdırlar. Aileleri’ne insaniyetle el uzatılmalıdır, “Geçmiş olsun!” dilekleri ulaştırılmalıdır… Hüküm giyseler, bu davranış yine ve bilhassa sergilenmelidir.

    Adaletin her kime dönük olursa olsun, bihakkin yerine getirilmesinin yanında durma sorumluluğu, yalnız, artık bu aşamada göz altına alınanlar mıdır, tutuklananlar mıdır, bilemeyiz, ama daha önce de işaret ettim, devletin içinde bir yerlerde yuvalanmış olduğu kesin, delil imalat merkezlerinin cürümlerinden başlayarak, görevlerini kötüye kullanan, artık kimlerse onlar, emniyetçilere, giderek yargı mensuplarına ve önemlisi bunları azmettiren ve cürmü himaye eden, siyasilere kadar varan bir güruhtan, elbet bir gün hesap sorulacaktır.

    Y-CHP = // CHP

    Hesap sorma sorumluluğu en önce, Ana Muhalefet Partisi CHP’ndir.

    Ama olanlar, adeta hesap sorma sorumluluğunu bize unutturmakta ve bu sayede söz konusu eşhas, hele bugünkü iktidarla kavgalı olmasına rağmen, genelinde, hala daha ferah bir soluk alabilmekte ise, o zaman biz, hazin ama, Y-CHP değil, tam bir // CHP olmuşuz demektir.

    Bu sefer Tayyip Erdoğan, kullanılmadı, bizzat O çıkarttı, attı, // Devlet’i içinden ve önümüze koydu. CHP’ye ise, bu paralel yapıya, kol kanat germe görevi biçiliverdi.

    Acı, ama böyle. Yani işte şu oldu:

    Y-CHP = // CHP.
    **

    Bu noktada “inanç ve Cumhuriyet” hakkındaki görüşlerimi, yukarıda işaret ettiğim 18 Haziran 2014 tarihli yazımdan, Çatı adaya yönelttiğim şekliyle vurgulamak isterim (EK 2).

    Burada dediğim özetle şudur ki:

    Cumhuriyet’in İnançla bir Sorunu Yoktur, Yobazlıkla Vardır!..

    Niye bunları hatırlatıyorum:

    Çünkü paralel-maralel, kimse, bizimle görenek yarıştırmaya kalkmasın. Müstahakını bulur… Sorun şu ki, orada ya da burada, kim, inancı, emperyalin, hele bölgedeki çıkarlarının boyunduruğuna sürüklüyor.

    Sorun, esas olarak, inancı emperyalin, kanlı eylemlerinin maiyeti kılmak değil, tam tersine inançla, emperyale karşı başkaldırabilmektir.

    Y-CHP ya da İşte // CHP’yi Kim Yönetiyor, Allaşkına?

    Bilgime ve CHP içindeki eylemsel birikimlerime rağmen, esasen Y-CHP çatısı altında ne olup bittiğini, deme ki, 2010’dan bu yana, anlamakta zorlanıyordum…

    Herkesin kendi dürüst müktesebatıyla, muhterem olduğu hususu mahfuz olarak ifade ediyorum, aslında, saygıdeğer istisnalar ve önseçimle listelere girmiş olanlar dışında, milletvekili adaylarının nereden listelere geldiğini, inanın, katiyen kavrayamadık… Partide emeği olmayanlar bir tarafa, partinin tabelasının altından geçmemiş olanlar, hatta başka partilerin tabelaları altında çokça arz-ı endam etmiş olanlar listelere girerken, CHP örgütleri olup biteni seyre mecbur kılınmıştır.

    Bunu görmemek için kör olmak gerekir…

    Partiyi kim yönetiyor, hala tam anlayabilmiş değiliz.

    Ama Y-CHP, // CHP ise, perde arkasındaki strategler, korkarım, artık iyice belli oluyor.

    Parti örgütleri // CHP’yi kesinlikle benimsemez. Bir defa doku uyuşmazlığı ortada…

    **

    Bu noktada, 1993’te, Kurultay’ın yarışmak üzere seçtiği dört genel başkan adayından biri olarak, kürsüden yaptığım ve canlı olarak yayınlanan, konuşmamda, bana yol gösteren metinden (yirmi küsur yıl önce bugünleri, bunca berrak görebilmiş olmanın esenliğiyle), bir alıntı yapayım diliyorum (EK 3). Daha 1991’de, “Parti bölünmeye sürükleniyor!”, diyordum. Olayın “hizip” boyutundan çok daha derinlerde, “sosyopolitik kökler” taşıdığına dikkat çekiyordum. Söz konusu alıntıda (EK 3) yer alan, bilhassa şu birkaç satırın altını çizmeyi isterim:

    Türkiye’deki “insan hareketlerini”, bir türlü, kavrayamıyorduk. Ülkemizin Doğusu’yla Batısı, Kuzeyi ile Güney Doğusu’nun “ilerici özlemleri” aynı doğrultuda olmakla birlikte; aynı bir çağda ama farklı farklı tarih evrelerinde, bulunuyordu.Acılarla yerlerinden yurtlarından sökülüp, özellikle “kıyı koridorundaki yerleşim birimlerine” vuran insan selleri, buradaki, “yarım yamalak sanayileşme” tarafından sarmalanmayınca; çoklukla “sokakta” kalıyor, bize çok özgü manzaralar sergiliyordu. Biteviye gelen göç dalgaları; insan sellerini, fabrikalara yerleştirmek şöyle dursun; kıyı kentlerimizin sokaklarına, meydanlarına, bırakıyordu. Böyle olunca da, “ilerici-yerleşik-dinamikler”le “ilerici-göçer-dinamikler”in tılsımlı kıvamından oluşması beklenen, “toplumun ilerici motoru”, alabora oluyordu.

    Biliyor musunuz, bu süreç, bugün hala daha böyle çalışıyor ve korkarım, bilim dünyamız tarafından dahi hala ıskalanmaya devam ediyor.

    5-6 Eylül 2014: Baskın Kurultay

    Umarım yanlış anlaşılmıyorumdur. Derdim, kendimden bahsetmek, hele, bugün Genel Başkanlığa adaylığımı örgütlerimize düşündürtmek, katiyen değil… (Aday değilim!..)

    Ancak, yamacımızda, bu sefer bir de “cemaat” olarak, sorunlar, işte görüyorsunuz, aynı…

    Sevgili Deniz Baykal lütfen alınmasın… Bu günlerin birinci derecede siyasî sorumlusu O’dur.

    O, kıyamet kadar yük kaldırırken, ama en bıçkın değerlerimizi ikbal hesaplarıyla tasfiye etmeye yeltenip, en olmayacak kişileri, evet-efendimci tavırlara fena halde yenik düşerek, en bedava turnikelerden Meclis’e taşırken, dar grupçuluğa sarılmış ve CHP’nin, ilçe kongrelerindeki blok liste uygulamalarıyla, yırtılmasından başlayarak, Türkiye’nin, Doğusu’ndan kovulmasının müsebbibi, olmuştur.

    Haa şu da var: Başına gelenler geldikten sonra, o bedavacılar, arkalarını dönüp, O’ndan kaçarlarken, yönetim kademelerinde ikbal hesaplarıyla uzak tutmaya çalıştığı omuzdaşları, arkadaşlıkta kusura düşmemişer ve O’na ilk “Geçmiş olsun!”, diyenler, olmuşlardır.

    Sevgili Kemal Kılıçdaroğlu, O da partideki emeğiyle değil, Baykal bedava turnikesinden gelmiştir, milletvekilliğine… Olsun… Hem Tuncelili olmaklığı, hem ülkedeki inanç barışını tesis etmeye çok yatkın bir yapıdan gelmekliği dolayısıyla, partiyi toplayabilmeye çok yakın bir genel başkan olmasına rağmen, söylemesi acı, ama, “lider” olamamıştır. Rüzgarlara, telkinlere, baskılara, püfür püfür, açık kalmıştır.

    Tavır adamı hiç olamamıştır.

    Parti yönetim kademeleri, işte nereden geldiği belli olmayan eşhasla dolmuştur. Partinin çizgisi, allak bullak olmuştur, kırıktır, döküktür, yoktur hatta…

    Hayatında tek bir ilçe kongresi izlememiş çok yönetici vardır, partide… Sözüm ona, akademiyadan gelmiş ama, Türkiye’nin tek bir sorununa tek bir özgün reçete yazamamış, sözde siyasî düşünürler vardır, orada… Kimdir allaşkına bu kişiler… Nereden ve nasıl gelmişlerdir oralara? Birisi bir il başkanının avukatı olduğu için listeye girmektedir, birisi, kafadan, genel başkan yardımcısı olduğundan mâdâ, yanında, iki tıfıl arkadaşını getirip, el çabukluğu marifetle, milletvekili listesine dahil etmeyi becerebilmektedir.

    Öyle ünvanlılar vardır ki, orada, hayatlarında bir tek defa, laboratuvara girmemiş kimyager gibidirler… Zannetmektedirler ki, örgütlerde ve Türkiye’de olanlar, tercüme kitaplarında yazılanlardır. Hayatında tek ameliyat yapmamış cerrah gibidirler, iğne yapmayı bilmeyen doktor gibidirler… Mahkeme’de, tek dosya takip etmemiş avukat gibidirler… Tek kapı açmamış çilingir gibidirler… 1950’lerde, Dolapdere’de, hiç tanımadıkları bozuk Amerikan Arabaları’nın altına, günün 18 saatinde, elde pense, tornavida, “ekmek parası” diye itilen, ama evlatçıklar, ne yapsınlar, bozuk arabayı daha da çok bozan tamirci yamağı, can çocuklardan beter kavrayış özürlü ve acınası durumdadırlar… Ama üfürüp durmaktadırlar… Ve acısı tek bir şey söylememektedirler… Dahası söyleyemediklerini bilmemektedirler… Ve güya ünvanlıdırlar…

    **

    Son olarak 5-6 Eylül 2014 Baskın Kurultayı’na geleyim.

    Sevgili Muharrem İnce aday olmuş. Kılıçdaroğlu’na “diktatör”, demiş, onu demiş bunu demiş, ayıp etmiş, Ekmeleddin Ihsanoğlu’na ilk imzalardan birini, hele Grup Başkan Vekili olarak, o vermiş, ondan sonra da kalkmış genel başkanının vekili olduğu dönemdeki partisinin o dönemini eleştiriyor, CHP’ye de bir “uzun adam” gerekiyor, diyormuş, halt ediyormuş (aslında ne kendisi aman aman uzun, ne Kılıçdaroğlu, öyle kısa, olsun), hiç oralara girmeyeceğim. Bir şey dedi ki, akibeti belli oldu:

    – Eski genel Başkan beni destekliyor!

    Muharrem, ağzıyla kuş tutsa, zaten kıyı koridoruna sıkışmış partinin yerleşiklerinin adayı olmaya (tam da metni EK 3’deki, 1993’te yaptığım Kurultay Konuşması’nda dikkate getirdiğim çizgide), mahkumdur.

    Sevgili Kemal Kılıçdaroğlu, artık kaçarı yok, bir çuval inciri maalesef heba etmiştir. Ama kavgada, Parti’deki Doğulular’ın, göçer dinamiklerin, bir de demek ki artık Dış Destekli Cemaatin, adayıdır.

    Etrafındaki bir alay yönsüzü bir tarafa bırakıyorum, ama O’na, bir tek sözüm var:

    – Bölgedeki petrol canavarlığına, her yıl bir milyon insanın kanıyla beslenen Savaş Makinası’na karşı, “Antiemperyalistim” demeyenden, ne CHP’li olur, ne Atatürkçü!.. O Atatürk’ün Partisi’ne, Genel Başkan hiç olmaz!.. Haa, Genel Başkan seçilebilir, ama Genel Başkan olamaz!..
    **

    “Cemaat etkenini” Kurultay açısından irdelemeye yer kalmadı.

    Ancak şunu söyleyeyim:

    Türkiye’deki laik – antilaik çatışması, sınıfsal kökten gelmez, yukarıda anlattığım gibi (ayrıca, EK 3’e bakınız), göçer dinamiklerle, yerleşik dinamiklerin kavgasından kaynaklanır. Öyle, “ebedî göçerlik”, “ebedî yerleşiklik”, diye bir süreç ayrıca, söz konusu değildir. Göçerler, yerleşikleştikçe, arkalarından gelen, yeni göçer dinamiklerle çekişir, itişirler…

    Andığım kavga AKP’yi, az kaldıydı, göçertiyordu… Tayyip Erdoğan’ın lider vasıfları, bu arada konuya dönük olarak münhasıran yonttuğu söylem, buna şimdilik fırsat vermedi.

    Merkezileşmiş ve merkezin nemasıyla palazlanmış AKP yerleşikleri, görev verdikleri cemaat unsurlarını, işte, kestirmeden söylüyorum, onuncu dereceden polis kadrolarıyla ve saire, idare ediyorlardı. Kavga (ortaya dökülen rezillikler bir yana), yine işaret ettiğim hinterland ve paylaşım kavgasıdır (ama, sınıfsal bir kavga değildir).

    Tayyip Erdoğan, bir yandan, Anadolulu “horlanmış kitleyi” CHP ve MHP yerleşiklerine ve (açıkça kaşıdığı şekliyle) farklı inanç öbeklerine karşı yanında tutmayı başarırken, öbür yandan, bu çerçevede, dış güçlerin açık etkisine maruz kalmış, nema dağılımında, mütevazi gelirli kademelere yerleştirdiği göçer dinamikleri , maatessüf bunların işlediği cürümlerele birlikte, başta CHP olmak üzere, muhalefetin kucağına bırakıvermiştir.

    Valla pes!..

    Bizimkilere ise, kocaman bir sıfır.

    Uzatmayayım, böyle giderse, ki gidecek gibi görünmektedir, Kılıçdaroğlu Genel Başkan olur, CHP, açtığı kanallarla, dış emperyal etmenlere karşı daha da, dirençsizleşir, Muharrem İnce ve arkadaşları tasfiye olur, 2015 Seçimi’nde ise, keşke yanılsam,

    Y-CHP = // CHP,
    bir felaket yaşar.

    Bu, CHP’nin 1999’dan bu yana yaşadığı ikinci ve bu sefer tersten, Doğu’dan sille yiyerek değil, Batı’dan sille yiyerek, duçar olacağı, felaket olur. Hani, ne derseniz deyin, Y-CHP, // CHP, ya da (gerçi artık ondan eser yok, olsun, kestirmeden), CHP, biter…

    Ne diyeyim:

    – Herşeyde bir hayır vardır!..

    EK 1

    “Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!”
    Başlıklı Yazımdan (18 Haziran 2014) Alıntı

    o Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, yol boyu çok vebali vardır. Paralel devletin de mimarı odur, Ergenekon’un Savcısı da… Ordu’ya kumpas, 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu uzantısında, yargının, maateessüf istenildiği gibi, şekillendirilmesiyle başlamıştır. O tarihte, Sandık’ta sağladığı başarı ne denli dikkate değer olsa da, sonuçta stratejik ketenpereye getirildiği, gün gibi ortadadır.

    o Tayyip Erdoğan, nihayette, vebali ne kadar hacimli olursa olsun, her faninin haysiyetini ezdirmesinin bir sınırı olup, bir süredir, boyunduruktan kurtulma çırpınışları sergilemeye başlamıştır. Bu olgu, kendisinden, sergileyegeldiği (buna inanıyorum), cürümlerin hesabının sorulmayacağı anlamına gelmez.

    o Vakıa şu ki, Tayyip Erdoğan’ı; yok BOP Eşbaşkanı idi, yok Esat’ti, Esed oldu, Suriye’ye icbar edildi, yok, Kurecik Üssü idi, koca İran’ı açıktan tehdit etme noktasına sıkıştırıldı, ne oldu, yaptıklarıyla kaldı, ama yine de, yetmedi, ABD, çoktan gözden çıkartmıştır.

    o Tayyip Erdoğan, günahı boynuna, ama namusla konuşmak gerekir, sıradan bir lider hiç değildir, çok inançlıdır, çok dirençlidir. Ve elhak, son yerel seçimin (30 Mart 2014), bir galibi, bir de mağlubu vardır. Galip, tek başına, Tayyip Erdoğan’dır, mağlup ise (ülkemizde, yanına almayı başardığı, zaten yanında olagelmiş), muhalefet partilerimiz ve AKP gövdesinden kopan, esasen yanındaki Penisilvanya saçağı ile birlikte, koca ABD Yönetimi’dir.

    o Yerel Seçim öncesi, Penisilvanya ve muhalefet partilerimizin koalisyon gerçeği, o kadar açıktır ki, Penisilvanya saçağına ait olduğu bilinen yayın organları, “zınk” diye bir “U Dönüşü” ile, daha önce, kanlı bıçaklı oldukları, söz konusu muhalefet partilerinin sözcülerini övgülerle birlikte, sayfalarına, ekranlarına, taşımaya, koyuluvermişlerdir.

    o Tayyip Erdoğan, bu süreçte; Devlet’in içinde, besbelli dış destekli olarak yuvalanmış, “delil imalat merkezlerinin”, giderek ilgili emniyet unsurlarının, yargı unsurlarının, bilerek bilmeyerek dahil oldukları örgütlü cürmü; bütünüyle; “paralel devlet” söylemini icat ederek, muhalefetin kucağına bırakmayı başarmış; o muhalefet ise, dikkate getirdiğim, esasen, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin suç duyurusuyla, giderek işte, 18 Haziran 2014 tarihli, Anayasa Mahkemesi’nin Balyoz Davası ile ilgili olarak verdiği, şamar vari bozma kararıyla, sübut bulmuş olan, örgütlü cürmün, heyhat, “deterjanı” rolüne atlayıvermiştir. İnanılır gibi değildir!.. Dış destekli, üstelik başta Silahlı Kuvvetlerimiz’e karşı, örgütlü cürüm işleyenler, şimdilik, muhalefetin şemsiyesi altında olarak, rahatça nefes alabilmektedirler.

    o Cumhurbaşkanlığı Seçimi, bundan önce, yerel seçimlerde olduğu gibi, tek başına Tayyip Erdoğan ve çatı adayı çıkaran, ABD güdümlü, muhalefet arasında geçecektir. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

    o Çatı Adayı çıkartan muhalefet partileri, bu çerçevede, tiyatrolarını dahi, doğru düzgün oynayamamışlardır. Çeşitli ziyaretleri (çıkışları) “tam kaşelidir” ve ulusumuzu, maatessüf aldatmaya yöneliktir…

    o Koskoca Cumhuriyet Türkiyesi’nin Partileri’nin, üst yönetimlerinin, az önce resmini çizdiğim demokrasi zaafiyetimizle, dış boyunduruk altında olması sonucu, okyanus aşırı rüzgârlarla önlerine gelen talimatı, maiyetteki, alelade, daire başkanlıkları imişlercesine, esas duruşta, uygulamaları, zurnanın zart dediği noktadır.
    o Hepsinden çok içimi, şu kervanın başında, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve O’nun omuzdaşlarının, binbir çileyle kurdukları o dimdik, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, bugünkü yönetiminin olması, acıtıyor.

    o Lamı cimi yoktur, bu yönetim unsurları, başta (şahsına halisane bağladığımız umutları tutam tutam yele savuran) Sevgili Kemal Kılçdaroğlu olmak üzere, tarihe hesap vermekten kaçamayacaklardır.

    o Ey CHP, Ey Sevgili örgüt: İşgal altındasın! Bugünden tezi yok, olurdu olmazdı, toplanmalı, tartışmalı, toplayacağın kurultayda, şu sakil manzaraya, haddini bildirmelisin!.

    o Çatı, cumhurbaşkanı adayı çok değerli insanımız: Dürüst, derin müktesabatı olan herkes gibi sen de elbette çok saygıdeğersin, Ancak, sen söz konusu partilerin adayı değilsin. Buralarda yapılan sözde anketlerin hiç birinde adının tek bir harfi dahi telaffuz edilmedi. Senin de içinde bulunacağın adaylar arasında, söz konusu tabanlarda bir anket yapılsa, buradan, hiç bir biçimde sen çıkamazsın. Sen, lütfen kusura bakma, aklına gelmese de, gerçek şu ki, Tayyip Erdoğan’a karşı, bizlerin kucağına bırakılmak istenen adaysın. Bugün sen ve Tayyip Erdoğan karşı karşıya kalsanız, Tayyip seni meydanlarda, arkanda hangi, hacimli müktesebat ve hangi güçlü medya unsurları olursa olsun, çıtır çıtır yer. Ama asıl olacak olan, senin açından daha da kötüdür. BDP+ HDP, “kapsayıcı” bir aday çıkartsa, ki olacak olan odur, ilk turda oylar yuvarlak, şöyle dağılır: Sen % 30’den az, BDP+HDP % 30’dan fazla, Tayyip Erdoğan % 40’dan az. Bu durumda ikinci tura sen değil, BDP+HDP’nin adayı kalır ve Tayyip ABD’nin bugünkü Yönetimi’ni, bir defa daha yener. “Helal olsun!” dedirtir, ayrıca, hemen herkese, Bu durumda, ikinci turda, muhakkak çıkar.

    EK 2

    “Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!”
    Başlıklı Yazımdan (18 Haziran 2014) Alıntı

    Cumhuriyet’in İnançla bir Sorunu Yoktur, Yobazlıkla Vardır!..
    (Çatı Aday’a hitaben yazılmıştır.)

    Cumhuriyet’in inançla bir sorunu olmamıştır. Cumhuriyet’in sorunu, yobazlıkladır. Yobazlık, malum, karşındakine, tartışmayı, sorgulamayı, men ederek, “dediğim dedik”, dediğini, dayatma cürmünün adıdır. Her mecrada “yobaz” olur… En ummadık yerde, örneğin bilim dünyasında bile olur. “Cumhuriyetçi geçinenler” arasında da olur… O nedenle, “Cumhuriyet” derken, çarşaf yırtan, İmam Hatip Mezunları’na farklı ölçütler uygulayan, Kuran Kursları’na kan kusturan, “laikçi yobazlardan” bahsetmiyorum… “Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından”, bahsediyorum… O Cumhuriyet’in, inançla sorunu, o kadar yoktur ki, Diyanet İşleri Başkanlığı bir Cumhuriyet Kurumu’dur. Yalnız hangi Diyanet: Aklı naklin önüne çeken, inancın, egemeni payandalamasına karşı duran, inancı bir defa, şekilden ibaret hiç saymayan, hakkaniyetsizliğe, adaletsizliğe başkaldırı vecibelerinden, ayırmayı inançsızlık addeden Diyanet… O Cumuhuriyet’i bana iki cümlede tarif et, desen, “Yönetimde akıl, inançta akıl”, derim. Yönetimde akıl, “Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir!” düsturunda vücut bulur. İnançta akıl ise, Diyanet’in, akli, naklin önünde tutmasında, vücut bulur… Bu çerçevede, laiklik (bunun hala daha Türkçeleştirilememiş olması, bir “aydın ayıbı” olarak), bir “inanç barışıdır”. Söze yakışan Türkçe karşılık ise, “inançta akliliktir”. Bizim laikliğimiz, besbelli, Batı Laikliği zaten değildir. İmamlarımız, müezzinlerimiz, devletten maaş alırlar. Ezanlarımız, çanların çalma özgürlüğü yanı sıra, dinimizin temelidir. Şehitlik, bir devlet payesidir. Şehidin ailesi devletten maaş alır. Ve ne yazık ki, bu dediklerim, evet kabul ediyorum, başta bir aydın ayıbı olarak, yeterince çözümlenmez (analiz edilmez), konuşulmaz, telaffuz edilmez… Kurumsal boyutta çalışılmak hiç istenmez… Hatırlatmak isterim ki, bölgede, yıllardır dikkat çektiğim doğrultuda bir “mezhep savaşı” çıkarılmak istenmekedir ve bu amaç bugün itibariyle maatessüf, önemli ölçüde başarılmıştır…

    Korkum, ne biliyor musun: Seni cumurbaşkanlığına getirmek isteyen, büyük strategler (yanılmayı çok isterim, ama işte), bu süreçte emelleri için, piyonlaştırmak isteyenlerdir! Bu koşullarda görevi kabul edebilir misin? Yönetimdeki aklımızı, işte yazının girişinde anlattım, çalan, temsiliyet bunalımının hat safhada olduğu; inançtaki aklımızı ise, nakle karşı yok etmek isteyen, inancımızı bu bağlamda özünden boşaltıp, salt egemene biat aracına ve ona her koşulda rızacılığa dönüştürmeye kurgulanmış, şu sürecin, önüne koşulmak ister misin?..

    EK 3

    1993 Kurultayı’nda, Yarışmak üzere Kurultay Tarafından Seçilmiş Dört Genel Başkan Adayı’ndan Birici Olarak Yaptığım Konuşmadan Alıntı

    (Parantez içinde güne ilişkin düçüncelerimi zikrediyorum.)

    1993’te şöyle demişim, Kurultay Kürsüsü’nden…

    “Ülkemizin bütünlüğü” önemli bir ölçüde “SHP’nin bütünlüğüne” bağlıdır. (Bugünkü CHP o zaman, SHP yani, Sosyal Demokrat Halkçı Parti’ydi.) SHP, Ülkemiz’in Doğusu’yla, Batısı’nı, Kuzeyi’yle Güneydoğusu’nu, demokratik olarak , “bütünleştiren” yegane siyasi araçtır.
    Öteki partilerin çoğu (o günlerdeki ANAP, DYP, MHP), Batı’dan Doğu’ya dayatmacı, tepeden, antidemokratik, faşizan yaklaşırlar. Bizse demokratik, sosyal adaletçi, eşitlikçi, dayanışma içerisinde, kardeşçe yaklaşırız. (Bu işkevvimizi, daha sonra, eğri oturalım, doğru konuşalım, AKP’ye kaptırdık. Yani, SHP’nin Sosyal Adalet ve Demokrasi açılım gayretleri zemininde bir arada durmayı başaramayan Türkiye, inanç, iman, Kuran, Ezan, zemininde bir arada durma içgüdüsünü geliştirdi.)

    Ama “iktidar ortağı” olduğumuz süre zarfında, Doğu için verdiğimiz sözleri tutamadık. Yöre insanı, başta partililer bizden uzaklaştı; DEP’e yöneldi. (DEP: Demokrasi Partisi.) Şu var ki DEP, daha ziyade Doğu’nun, Doğulu’nun partisi görünümünde.

    SHP; “Ülke’nin her köşesinde bozuk düzene karşı meydana gelen ilerici başkaldırı”yı sarmalamalıdır.

    SHP Genel Başkanı, “ülkenin ilerici dinamiklerini” şahsında birleştirecek, “önder” olmalıdır.

    “İlerici dinamikler” bölünürse, SHP bölünüyor. Daha kötüsü; ülke “demokratik bağlamdaki entegrasyonunu” yitiriyor; biz farkında olmasak da bölünmeye sürükleniyor. Emperyalizmin bize biçtiği “misyonu”, gitgide daha mecalsizleşerek ve mecburen, üstleniyor.

    Bugünlere dönük “ilk alarmı”, iki yıl önce burada yaşadık.

    Sayın Baykal’la, Sayın İnönü’nün etrafında kümelenen güçler, birbirlerine girdiler.

    Lütfen hatırlayın:

    – Parti bölünmeye sürükleniyor, diyordum.

    Olayın “hizip” boyutundan çok daha derinlerde, “sosyopolitik kökler” taşıdığına dikkat çekiyordum.

    Türkiye’deki “insan hareketlerini”, bir türlü, kavrayamıyorduk.

    Ülkemizin Doğusu’yla Batısı, Kuzeyi ile Güney Doğusu’nun “ilerici özlemleri” aynı doğrultuda olmakla birlikte; aynı bir çağda ama farklı farklı tarih evrelerinde, bulunuyordu.

    Acılarla yerlerinden yurtlarından sökülüp, özellikle “kıyı koridorundaki yerleşim birimlerine” vuran insan selleri, buradaki, “yarım yamalak sanayileşme” tarafından sarmalanmayınca; çoklukla “sokakta” kalıyor, bize çok özgü manzaralar sergiliyordu.

    Biteviye gelen göç dalgaları; insan sellerini, fabrikalara yerleştirmek şöyle dursun; kıyı kentlerimizin sokaklarına, meydanlarına, bırakıyordu. Böyle olunca da, “ilerici-yerleşik-dinamikler”le “ilerici-göçer-dinamikler”in tılsımlı kıvamından oluşması beklenen, “toplumun ilerici motoru”, “alabora” oluyordu.

    SHP, işte iki yıl önce, üstüne oturması beklenen iki ana kesimin, kendi aralarında sürtüşmesine, hatta kavgasına sahne oluyordu ve biz ne olup bittiğini, hiç anlamıyorduk.

    SHP içinde; kentlerde nisbeten yerleşik dinamiklerle, Doğu’daki kökleriyle iletişim halindeki, göçer dinamikler, çekişiyordu. Bu ise, ülkenin Doğusu ile Batısı’nın, Kuzeyi ile Güneydoğusu’nun, için için, “çekişmesi” demek oluyordu.
    1989’da İstanbul’da yapılan ve “garaj operasyonu” adıyla andığımız toplantının, sosyolojik özü de, işte buydu. Aynı süreçte, İstanbul başta olmak üzere, birçok il yönetiminin Genel Sekreter Sayın Baykal tarafından görevden alınmasının, özü de buydu!

    Yani, parti içinde “yerleşik dinamikler”, “göçer dinamikler”i püskürtmek istiyorlar, ama bu arada hem partiyi sarsıyorlar, hem de kendi siyasi sonlarını hazırlıyorlardı.

    Daha kötüsü, olup bitenler, “ülke bütünlüğünü” tehdit ediyordu.

    Çok benzer bir durumla, bugün yine karşı karşıyayız. (Dikkat edilirse, durum bugün ayrıca daha da vahim boyutlar kesbetmiş olarak, maalesef, aynı bir resim çiziyor.)

    Bunu; iki yıl önce (1991’i kasdediyorum), bu kürsüden uyarı görevimi nasıl yerine getirdiysem; bu kampanya sırasında, İl Başkanlarımız ile yaptığımız toplantıdan başlayarak, tüm bölge toplantılarımızda dile getirdim.

    Bugün, eğer aşmayı başaramazsak, iki yıl önce Sayın Baykal’la Sayın İnönü arasında yaşadığımız “kilitlenmişliğin” aynını, Murat Karayalçın ve Aydın Güven Gürkan arkadaşlarımız arasında, onların iradelerine rağmen, yaşayacağımızdan, derin bir kaygı duyuyorum.

    Açıkça ifade edeyim, ufak tefek istisnalar bir tarafa bırakılırsa, genelde Murat Karayalçın etrafında; o hiç farkında olmasa da, bunu istemese de, kesin biçimde partimizin “kentlerde yerleşik ilerici dinamikleri” kümelenmişlerdir.

    Aydın Güven Gürkan’ın etrafında ise buna karşı anlaşılır bir “tepki” olarak; o hiç istemese de; Doğu’daki, Güneydoğu’daki kökleriyle iletişim halindeki, “ilerici göçer dinamikler” kümelenmişlerdir.

    Şunu da kaydedeyim, Murat Karayalçın’ın etrafında, tıpkı Sayın Baykal’ın etrafında olduğu gibi Doğulu unsurlar hiç yok değildir. Ama bunlar dikkat edilirse “yerleşikleşmiş”, göçer dinamiklerle de siyasi olarak bariz şekilde ayrışan, Doğulu unsurlardır.

    Demek ki, bu Kurultay’da da, maalesef tam da iki yıl önce olduğu gibi, bir “kilitlenmişlik”, daha da önemlisi, bizi tekrardan ,“bölünmeye” götürebilecek, fevkalade tehlikeli bir “kutuplaşma” yaşıyoruz.

    Hangi taraf kazanırsa kazansın; korkarım son turda, kenardan; daha da kötüsü, karşı tarafı, ister istemez küskün, bırakarak, kazanacaktır.

    İşte bunun için kampanya boyunca haftalardır, her toplantımızda, içim acıyarak, bu arkadaşlarımızı önderleri görmek isteyen partililerimiz nezdinde çok sıkılarak, ama ülkemizin bütünlüğü ve esenliği için, Murat Karayalçın’ın ve Aydın Güven Gürkan’ın adaylıktan çekilmelerini, evet üzüntü içinde, talep edegeldim.

    Muratçım, sen ülkenin tüm ilerici dinamiklerini, yazık ki kucaklayamamaya, sıkıştın.

    Aydın Hocam, sen de ne yazık ki tüm bilgeliğine, iyi niyetine ve çabana karşın, özellikle Murat’ın etrafında kümelenen ve partinin yuvarlak bir yarışı demek olan “ilerici-yerleşik-dinamikleri” kucaklayamamaya, sıkıştın.

    Bu kaç yerden belli… Bir defa Aydın Hoca’nın, neden sonra, aday olmaya mecbur kalmasından belli. “Parti merkeze mi kaysın, daha çok sola mı açılsın” bazında gelişen tartışmanın motiflerden belli.

    Tarafların edindiği maddi desteğin nicelik ve karakterinden belli; dile getirdikleri “ilerici özlemler”in, “ivedi erekleri” arasındaki, farktan belli.

    Bu arada, ben yerimi belirteyim. “Sola mı açılacağız, yoksa merkeze mi kayacağız” tartışmasında benim yerim “sola, akılcı, çağdaş-toplumcu-demokrat sola, olabildiğince açılmaktan” yanadır.

    Bir şey daha var: Değerli aday arkadaşlarım, iki yıl öncesinden partinin ve Türk Solu’nun bugünlere nasıl sıkışacağını, hiç öngörememişlerdir. Bu bir yana, şimdi partinin kendi şahısları dolayında, iradeleri dışında da olsa nasıl “kilitlendiğini” görmemektedirler. Demek ki partimizdeki, genelde ülkemizdeki “insan hareketlerini” pek kavrayamamaktalar. Böyle olunca da, bırakın “solda bütünleşmeyi” bir yana, partiyi farkında olmadan, tekrar bir “parçalanma evresine” sürüklemekteler. Daha da olumsuzu, bağıl olarak ülkeyi, kucaklamak şöyle dursun, bir krize bilinç dışı, itmekteler.
    Bu Kurultay’dan “ilerici yerleşik dinamikleri” temsilen Murat Genel Başkan çıksa; ağızdan yel alsın, Aydın Hoca’ya rağmen, Doğulu, Güneydoğulu kökleriyle birlikte pek çok “ilerici göçer dinamik”, haksız belki ama, partimizden umudu kesip, herhalde DEP’e yönelir.

    Bu Kurultay’dan yok eğer, “ilerici-göçer-dinamikleri” temsilen Aydın Hoca, Genel Başkan seçilirse; o zaman da ağızdan yel alsın, Murat’a rağmen pek çok “ilerici-yerleşik-dinamik” şimdiki CHP’ye (1980 sonrası, kapatılmış olan CHP, 1992’de açılmıştı, ancak 1980 öncesi CHP gövdesi, o evrede SHP’deydi), yeniden ya da başka siyasi odaklara yönelir. Her iki halde de SHP Türkiye’yi “Demokratik” olarak bütünleştiren “siyasi araç” olmaktan, önemli ölçüde çıkar, Türkiye’nin Doğusu”yla Batısı, birbirinden uzaklaşır.

    Arkadaşlarım, işaret ettiğim bu fevkalade önemli gelişmeleri, yıllardır görmedikleri gibi, şimdi de kavramamaktadırlar. Zaten Sayın İnönü Genel Başkan kalmak istese onların aday olmaya, korkarım “cesaretleri” de olmayacaktır. Bu durumda arkadaşlarımın, beni bağışlasınlar, genel başkan adayı olmaya “siyaseten” hakları olmamak gerekir.

    Oysa, lütfen hatırlayalım, yıllar önce Sayın İnönü ile Sayın Baykal’ın etraflarındaki güçler arasına giren, düzgün tahlillerle, bugünlere sıkışılmaması için kim, bu kürsüden “uyarı görevini” yerine getiriyordu:

    Sizlerle geliştirdiği gözlem ve düşünceleri bazında, Tolga Yarman!..

    Başka bir noktaya gelelim:

    …..

    Benim pankartlarım, posterlerim, özel uçağım, otobüslerim, kapattığım oteller, yemeklerim, kokteyllerim, esas duruşta bekleyen delegelerim, gazetelerim, kentlerde bürolarım, yok!..

    Saygıdeğer Belediye imkanlarım, ya da saygıdeğer TBMM olanaklarım da, yok!..
    Ama partim var. İnanan partililerim var. İnançlı öngörülerim var. Tezlerim var. Misyonum var!

    Benim bütün zenginliğim, beynimde ve bağrımdadır.

    Türk Solu ve “kurucusu” olmakla övünç duyduğum SHP, benim onurumdur.

    Bense, bu Kurultay’da, sizin şansınızım.

    Önce “partide bütünlüğü, solda bütünlüğü ve ülkede bütünlüğü”, güvence altına alabilmeliyiz.

    Bu, açıklamaya çalıştığım gibi, ülkemizdeki “insan hareketlerini” iyi anlayıp, toplumumuzun, “ilerici motorunu”, düzgün bir biçimde yapılandırmaktan geçiyor. Öteki bütün “ilerici özlemleri” ancak bundan sonra, gerçekleştirebiliriz. İşte bunun için varım.

    İki delege konuşuyorlarmış, biri “Yahu”, demiş, “Neden Tolga Hoca Genel Başkan olmasın?” öteki “Olmaz, o doğruları söylüyor”, demiş!..

    Karar sizin:

    “Parti bütünlüğü, solun bütünlüğü ve ülkenin bütünlüğü” için; bilgiyi, yürekli, örgütlü, doğruları ve erdemi, medyaya ve milyarlara da bir şamar atarak, genel başkanınız seçmek isterseniz, işte ben buradayım.

    Siz benim onurumsunuz. Ben sizin, bu Kurultay’ın kilitlenmişliğinin; solun; başta sıcaklığımızı hissetmek için orada tir tir titreyerek bekleyen kimsesiz yığınlar olmak üzere, bu ülkenin şansıyım.

    Öncelikle ilk turda, gerçekten kimi Genel Başkan görmek istiyorsanız, oyunuzu ona verin.

    Yolunuz açık olsun!

    Kararınız önünde saygıyla eğiliyorum.

    Hepinize, tüm izleyenlere, gönülden sevgiler, saygılar sunuyorum.