•  

     

    Aklın yolunun bir olduğu gibi karalamanın da yolu bir belli ki! “Tecavüzcü” yaftası asmak hemeN her coğrafyada aşağılamanın, tiksinti yaratmanın ve linç etmenin olağan yöntemi olup çıkmış.

     

    Julian Assange bir tecavüzcü! Haksız da sayılmazlar! Gerçek tecavüzcülerin alanına tecavüz etti! İpte kendisinden başka cambaz istemeyen, rolünü çaldırma korkusuyla saldırganlaşan emperyalist batılı “Sızıntıcı”dan kurtulmanın tek yolunun bu olduğunu iyi kavramış.

     

    IMF Başkanı Strauss Kahn’ın başına gelenleri anımsayın! IMF önüne gelene tecavüz ederken iyi olan Kahn, Sarkozy’e rakip olunca “tecavüzcü” edilivermişti.

     

    Aynı komplonun Türkiye’nin onurlu askerlerine karşı da kurulduğunu anımsatalım!

     

    Assange’ı harcamaya kararlı vahşet bu kez meydanı boş bulamadı.

     

    Bir yürekli ses, başı dik ve bağımsız bir ülke saldırganlığın ve linç kültürünün karşısına dikildi.

     

    Kulaklara küpe olsun!

     

    “Biz adam olmayız!” “Biz kim, büyük devletlerle aşık atmak kim!” diye diye çukurlaşanların kulakları çınlasın!

     

    Dev yürekli Küçük Ekvador neyine güvendi de, emperyalizmin karşısına hem de onun çöplüğünde dikildi?

     

    Bu olgu iyi bellenmeli! Değeri bilinmeli! İyice anlatılmalı!

     

    Bir zamanların Muz Cumhuriyeti, Kesik Damarlı Latin Amerika’nın arka bahçe ülkesi Ekvador’un gösterdiği onurlu ve dik duruş sinikleşen ve silikleşen günümüz insanına örnek olmalı!

     

    Sağolasın Ekvador! Onurumuzu kurtardığın, insan denen varlıktan umudumuzu kesmekten vazgeçirdiğin için. Ve elbette gerçek tecavüzcülerin karşısına çıkmaktan korkmadığın için!

     

    Ceyhun BALCI, 17.08.2012

    Yaklaşık 5 yıl önce ülkesi küçük ama yüreği büyük Ekvador hakkında yazdığımı anımsadım. Onu da paylaşıyorum.

    EKVATOR-TÜRKİYE HATTI

    Geçmişte örnek olmuş olmamız olası  bir ülkeden, Ekvator’dan bir girişimi paylaşmakta yarar var. Özellikle, ülkemize yönelik dış kaynaklı ayrılıkçı saldırıların yoğunlaştığı ve yine bizlerin ne yapacağına karar vermekte zorlandığı bugünlerde anlamlı bir paylaşım olacağını düşünüyorum.

    Yer : Barselona (İspanya)(*)

    Görüntüler metro güvenlik kamerası ile alınmış. Gecenin geç saatlerinde olmalı ki; metro kompartmanında ikisi erkek üç genç var. Görüntülerde gençlerden birisi genç kıza yaklaşıp, kulağına bir şeyler söylüyor. Hiç de hoş olmayan şeyler söylediği besbelli. Genç yetinmiyor. Elle sarkıntılık da yaptıktan sonra, genç kıza bir de tekme savurup sonra ilk durakta inerek kayıplara karışıyor. Bu arada, trendeki üçüncü kişi olan diğer genç utanç veren olayı izlemekle yetiniyor. Hatta, biraz da görmezden gelmeye çabalıyor.

    Genç kız Ekvatorlu. Saldırgan genç ise İspanyol. Olaydaki saldırganlığın kökeninde “ırkçılık” olduğu anlaşılmış. Olay yargıya yansımış.

    Bu kadarla da kalmamış. Okyanusun öbür yakasındaki Ekvator da resmi düzeyde olayın peşine düşmüş. Ekvator’un kadın  Dışişleri Bakanı saldırıya uğrayan genç kızla görüşmek ve olayın peşinde olmak adına İspanya’ya gelmiş. Diplomatik düzeydeki girişimleri ile hem olayın üzerinin kapatılması olasılığına karşı harekete geçmiş, hem de kilometrelerce ötedeki bir yurttaşının uğradığı insanlık dışı davranışa karşı sessiz kalmayarak bir bakıma insanlık onurunun gereğini yapmış.

    Yüreğimizi yakan terör olaylarının etkisi ile bir süredir olağanüstü bir huzursuzluk duymaktayım. Sayısız yurttaşımız gibi. Sözüm ona komşu bir ülkeden yine sözüm ona dost ve bağlaşık ülkelerin açık özendirmesi ve yüreklendirmesinin de tartışılmaz etkisi ile ülkemize saldıran, onlarca insanı aramızdan alan bir uluslararası kurgu ile karşı karşıya olduğumuz “su götürmez bir gerçek” olmalı.

    İster isemez bir karşılaştırma yaptım. Birinci örnekte, okyanusun karşı kıyısındaki bir ülkede yalın bir yurttaşının hakkını arama adına diplomatik düzeyde devreye giren bir duyarlılık ve kararlılık!

    İkinci örnek olan bizimkinde ise, açıkça dış saldırı altında olan bir ülkenin ivedilikle ve kararlılıkla avır alması gereken önderlerinin “yürekler acısı” edilgenliği. Söyleme gelince “mangalda kül bırakmayan” ama eyleme gelince Talabani’nin kedileri kadar uysal!

    Böylelikle,  inadırıcı olmaktan giderek uzaklaşan ve hatta aşağılanmayı ve ciddiye alınmamayı olağanlaştıran bir  yetersizlik.

    Arada ne fark var diye sorulacak olursa, bir zamanlar sözcüğün tam anlamı ile “muz cumhuriyeti” olan bir Ekvator’un “başka bir dünya olası” sözünü doğrularcasına kararlı ve onurlu davranışı görmezden gelinemez.

    Diğer yandan ise, söylemesi bana acı veriyor olsa da, işgalci kovmuş, yeni bir ülke kurmuş, bireyi yurttaş hakları ile donatarak başı dik ve onurlu bir toplum kurmuş Mustafa Kemal önderliğindeki Türkiye’nin “zavallı konumu”! Acı da olsa gerçek budur.

    Ekvator’da “halkçı” ve “ulusalcı” bir yönetimden beklenebilecek bir duyarlılık. Türkiye’de ise, kendinden uzaklaşmış, tutsak düşmüş bir yönetimden kaynaklanan bir “aymazlık”.

    Bu örnekten yola çıkarak sorulacak soru şudur : “Bu aymazlık, duyarsızlık ve kararsızlık süreci şimdi değilse ne zaman sonlanacaktır?”

    Kafa yormaya, çabalamaya değer bir sorunsal olmalı!

    CEYHUN BALCI, 25.10.2007

  • Görsel

     

     

    Adriyatik’e Karadağ’da merhaba dediysek de gerçek anlamda Dalmaçya coğrafyasıyla Kotor’da tanışmış olduk. Daha önce de kısaca değinmiş olabiliriz. Ancak, yinelemekte sakınca yok. Adriyatik kıyılarını büyük ölçüde oluşturan Dalmaçya sahilleri Balkan anakarasının doğal bir parçası. Bununla birlikte bölgenin özgün coğrafyası Dalmaçya kıyılarını anakaradan ayırmış oluyor. Kıyıya paralel olarak uzanan dağlar bölgenin Balkanlar’la, Balkanlar’ın da bölgeyle bağlantısını ortadan kaldırmış oluyor. Bu fiziksel yapıya Adriyatik kıyıları boyunca eklenen masif çöküntüleri eklenince körfez içinde körfez; boğaz dışında boğaz oluşumlarıyla oya gibi işlenmiş Dalmaçya kıyı şeridi ortaya çıkıyor. Bu yapı fatihlerin işini de zorlaştırıyor. Bölgeyi ele geçirmek de ele geçirilebilse bile uzun süre elde tutmak da olanaksızlaşıyor.

    Hırvatistan özellikle komşuları Bosna Hersek ve Slovenya ile karşılaştırıldığında sahil zengini bir ülke. Altı bin kilometreye yakın kıyısı var Adriyatik’e. Bini aşkın ada ve adacık da cabası. Pek çoğu yerleşimli olmasa da bu adacıkların ülkeye coğrafik özgünlük kattıklarına kuşku yok. Hiç birimiz çocukluğumuzun çok bilinen kitabı 101 Dalmaçyalı’yı unutmuş olamayız. Bol benekli bu dostumuza da Dalmaçya coğrafyası isim babası olmuş.

    Hırvatistan 56.000 km2 ‘lik yüzölçümüyle Karadağ’ın 4 katı büyüklüğe sahip olmakla birlikte Türkiye’nin 1/15’i büyüklüğünde. Nüfusu 4.5 milyon. Nüfusun % 90’ı Hırvat ve % 5’i Sırp. Eski Yugoslavya topraklarında Arnavut ve Türk etnisitesi ile başka bazı grupçuklar bir yana bırakıldığında nüfus ağırlıklı olarak Slav. Onları biri birinden ayıran etnisite olmaktan çok dinsel farklılık ve aynı dinin içindeki mezhepsel tercihler. Hırvatlar ağırlıklı olarak Katolik. Ülke dışındaki en kalabalık Hırvat topluluğu ise Bosna Hersek’te yaşamakta.

    Hırvatça temelde Sırpçaya çok benzemekle birlikte ayırt edici özellik Kiril abecesi kullanmamaları. Ortodoks olsalar çaresiz Kiril abecesi kullanacaklardı.

    Hırvatistan haritasına baktığınızda ülkenin Tuna, Drava ve Sava ırmakları arasındaki verimli topraklardan başlayarak Venedik Körfezi’ne dek uzandığı görülür. Adriyatik kıyısı boyunca Karadağ’a kadar ilerleyen Hırvatistan açıklığı güneydoğuya bakan bir hilali andırır. Bu coğrafyasıyla Adriyatik kıyıları Hırvatistan’ın olurken komşularına da sahil kalmamış dense yeridir.

    Bu yapısıyla Dalmaçya kıyıları ve Dubrovnik ait olduğu anakaradan çok tam karşısındaki İtalyan yarımadasına benziyor. Coğrafya ve ondan kaynaklanan koşullar başka bir çok şeyi de belirlemiş oluyor. Kendi anakarasıyla olan bağlantısı sınırlı ama karşı kıyıyla denizyolu aracılığıyla sıkı ilişkili Dalmaçya’nın bu durumuna şaşırmamak gerekiyor.

    Dalmaçya sözcüğünün kökenine değinmekle başlayalım. Batı Balkanlar’ın diğer bölgelerinde olduğu gibi İlliryalı’lar uzun süre buralara da egemen olmuşlar.  Delmata ya da Dalmata İlliryalı’ların bir kolu.  Eski İllirya dilinde Del ya da Dal aşiret için yaşamsal önem taşıyan hayvan sürüsünü güden, yetiştiren çoban anlamına gelmekteymiş. Dalmaçyalılar bölgeye yönelik Roma saldırılarına karşı en çok direnç gösteren grup olmuşlar ve kıyı boyunca yaşayan tüm İlliryalı’lar bu adla anılır olmuş.

    Roma saldırılarına daha fazla karşı koyamayan İlliryalı’lar doğuya ve daha içlere doğru sürülmüşler.

    MS 6. yüzyılda Jüstinyen döneminde Bizans bölgenin egemenliğini ele geçirmiş. Bunu izleyen dönem Avar-Slav akınlarının yaşanacağı zaman aralığı olmuş. Bu arada pek çok Dalmaçya kenti başkent Salona’yı da içerecek şekilde yerle bir olmuş. Buna bağlı olarak Bizans egemenliği de daralmış. Bunu izleyen dönemde ise Dalmaçya Frank yayılımlarına sahne olmuş. 11. Yüzyılda ise Hırvat  Kreşimir Dalmaçya Kralı olmuş.  Bu kez Venedik akınları Hırvat egemenliğini tehdit etmeye başlamış.

    Onaltıncı yüzyıldan başlayarak Venedik Cumhuriyeti egemenliği altındaki Dubrovnik 14. yüzyılda bağımsızlığına kavuşmuş. Eş zamanlı olarak kendisini Macar-Hırvat Krallığı’nın koruması altında bulmuş. 16. Yüzyılın ilk yarısında Dubrovnik Komünü gelişimini Dubrovnik Cumhuriyeti’ne dönüşerek sürdürmüş.

    Bu dönemde Osmanlı da bölgedeki genişlemesini hızlandırmış.  Yeni cumhuriyetin en çok çekindiği güç de bu yolla yönelmiş kendisine. Her ne kadar Batılılar Osmanlı tehdidinin farkındalarsa da birleşmek ve güçlü Osmanlı’ya karşı koymak kolay olmamış.

    Özellikle Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla bu tehdit iyice belirginleştiği kabul edilir. Bu koşullar altında Dubrovnik için tek çıkar yol Osmanlı ile iyi ilişkiler kurmaktır. 1526’daki Mohaç Savaşı ve bu savaşta Osmanlı karşısında ağır yenilgi alan Macar-Hırvat Krallığı bundan böyle Dubrovnik’ten vergi alamayacaktır. Osmanlı’ya yönelen vergi trafiği de değişkenlik gösterir. Dubrovnik Cumhuriyeti yıllık 10000 altınlık vergiyi diplomasi alanında gösterdikleri başarıyla 1500 altına kadar indirtir. İlginç olan bu başarının Dubrovnik’e kalıcı ve güvenli bir huzur getirmemiş olmasıdır. Bununla birlikte savaşlardan uzak durabilmiş olmak Dubrovnik’in özellikle Rönesans döneminde kültür, sanat ve edebiyat alanında gelişmesinin önde gelen ivme kaynağı olmuştur denilebilir.

    Balkanlar’daki başka birçok kent gibi Dubrovnik’in tarihinde de yıkıcı depreme rastlanıyor. 1667’de yaşanan deprem felaketinde 5 bini aşkın insanın ölümüne yol açmış.

    Bilindiği gibi yıkım yalnızca doğa eliyle gerçekleşmiyor. Bu kez 1991 sonbaharında Sırplar tarafından savunmasız Dubrovnik’e yönelen askeri saldırılar yakın tarihin önde gelen yıkım nedeni olarak tarihe geçiyor. Çok daha kötüsü bu insan kaynaklı saldırıların televizyon kameraları aracılığı ile kayıt altına alınmış olmasıdır. Neyse ki mücevhere eşdeğer bu tarihi Hırvat kenti bir şekilde saldırganların elinden kurtarılmış ve daha fazla hasar görmesinin önüne geçilebilmiştir.

    Dubrovnik tam anlamıyla bir denizcilik kentidir. Dubrovnik tarzı gemi yapımı sağlamlık, dayanıklılık ve işlevsellik anlamına gelir. XVIII. yüzyılda Dubrovnik aralarında İstanbul ve İzmir’in de bulunduğu çok sayıda kentte diplomatik temsilci bulundurmuştur.

    İtalyanların Ragusa olarak adlandırdığı bu kent cumhuriyeti “İyi Venedik” yani “Dobro Venedik” (Dubrovnik) olarak geçecektir Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ne.  Batılı’lar Evliya Çelebi’nin bu adlandırmasını yozlaştırma olarak nitelemektedirler.

    Osmanlı’nın her şekilde ele geçirebileceği Dubrovnik’e bir tür ayrıcalık tanımasının ardında becerikli tüccarlara ve Batı’dan haber alabileceği bir ileri noktaya gereksinim duymuş olması da yatıyor olmalıdır diyenler de vardır.

    Bizlerin deyişi ile Dubrovnik ya da Evliya Çelebi’nin deyişiyle “İyi Venedik”teyiz. İki gün içinde göreceğimiz ortaçağdan kalma çok iyi korunmuş üçüncü kent olacak. Öncekilerle ilgili en küçük bir bilgimiz olmamasına karşın pek çoğumuzun Dubrovnik adını daha önceden de duymuşluğu var. Dubrovnik adının bölgede yaygın şekilde yetişen Dub ağacından geldiği de ileri sürülmektedir.

    Tarih, doğa ve kültür beşiği bir ülkenin yurttaşları olarak bu konuda çok dertliyiz. Korumanın yerini talanın, duyarlılığın yerini aymazlığın ve değerlerini sahiplenmenin yerini görgüsüzlüğün aldığı bir ülkeden gelen bizler bu çok iyi korunmuş kenti görme sabırsızlığı içindeyiz.

    Varır varmaz gece gözüyle soluğu Eskikent’te alıyoruz. Dubrovnik ya da İtalyanca adıyla Ragusa’daki turist profili de son derece farklı. Gezgin yoğunluğunun da önceki uğrak yerlerimizden fazla olduğunu söylemeliyiz.

    İyi ama Ragusa adı nereden geliyor? Bir görüşe göre Ragusa’nın kuruluşu daha eski dönemden beri bölgede var olmuş olan Epidaur’un yıkılışıyla ilintilidir. 614 yılındaki Avar-Slav akınında yıkılan Roma kenti Epidaur’dan kaçabilenler kayalık adacık Laus’a sığınmışlar. Latince’de “yokuş ve kayalık kıyılara bakan çok derin uçurum” anlamına geliyor Laus. Laus adacığında kurulmuş olan kentin adının zamanla Ragusa’ya dönüşmüş olabileceği üzerinde duruluyor.  Bölgenin özgün coğrafyasının bölgeye ait bir kültürün ve o kültürün sahibi insan topluluğunun yaşama tutunması için bir sığınak oluşturduğunu  söyleyebiliriz. Bu coğrafya yapısı olanak verdiği sağkalımla Hırvat ve Roma etnisitesinin de zaman içinde karışmasına fırsat vermiştir diyemez miyiz?

    İyi korunmuş ve sağlam görünen surların yanı sıra kentin karadan korunması amacıyla yapılmış dörtköşe kuleler görüyoruz. Kenti çevreleyen surların toplam uzunluğunun 1940 metre olduğunu öğreniyoruz. Sur kalınlığı yer yer 4-6 metreye çıkmakla birlikte ortalama 1.5-3 metredir. Surların yüksekliği kimi noktalarda 25 metreye kadar çıkabilmektedir.

    Eskikent’e Pila ya da Batı Kapısı’ndan giriyoruz. Böylelikle sağımızda Onofrio Çeşmesi’nin ve solumuzda eski eczanesiyle birlikte Franzisken Manastırı’nın bulunduğu küçük bir meydana adım atmış oluyoruz.

    Onofrio Çeşmesi, adını 1438’de kentin su şebekesini kurması için anlaşma yapılan Napolili mimardan almıştır. O çağ için 12 km uzaktaki su kaynağından kente su getirmek sıra dışı bir iştir.

    Meydandan diğer tarafa doğru yürümek için Stradun’u kat ediyoruz. Geçmişte Laus adasını anakaraya bağlayan Stradun bugün Dubrovnik eskikentinin ana caddesine ad olmuş.

    Stradun, Pila Kapısı ile eski limanı birleştiren batı-doğu eksenli ana cadde. Placa olarak da adlandırılan Stradun Dubrovnik’in en önemli ortak açık alanıdır. Özellikle gece görülmeye değer bir manzara sunar gezginlere. Stradun boyunca, buraya açılan kuzey-güney eksenli çok sayıda dar sokak görüyorsunuz. Özellikle Stradun’dan uzaklaşıldıkça bu sokaklardaki bazı yapıların konut olarak da kullanıldıklarını öğreniyoruz.

    Stradun ya da Placa boyunca çevrede gözünüze çarpan sayısız ilgi çekici görüntüden kendinizi kurtarıp da yürüyebildiğinizde yolun sonundaki Luza Meydanı’na varmış oluyorsunuz. Burası bir zamanlar pazaryeri olarak da kullanılmış. Bugün de benzer amaçla kullanıldığına tanıklık ettik.

    Luza Meydanı’nda 31 metrelik  yüksekliğiyle Saatli Çan Kulesi önemli yapılardan birisi olarak kendini gösteriyor. Kentdevletin özgürlüğünü simgelemesi için 1444’te yaptırılmış.

    Yine bu meydandaki bir başka önemli yapı Orlando Anıtı. Gotik tarzda 1418 yılında yaptırılmış olan bu sütun efsanevi Orta Çağ şövalyesi Orlando’ya adanmış. Üzerinde kentin koruyucu azizi Vlaho’nun figürü bulunan bayrak dalgalanmaktadır.

    Bu meydanın güneyinde yükselen kilise Aziz Vlaho adını taşır. 1667 depreminde hasar gören ve daha sonra da 1706’da geçirdiği yangından sonra tümüyle yok olan Aziz Vlaho Kilisesi 1715’te aslına uygun olarak yeniden yaptırılmış. Dikkatli bir gezgin Aziz Vlaho kabartmalarının surları da süslemekte olduğu gözden kaçırmayacaktır.

    Luze Meydanı’na göre kuzeyde konuşlu müzeyi mutlaka ziyaret etmelisiniz. Yakın tarihte 1991’de Dubrovnik’e yönelen saldırıların görsellerinin bulunduğu müzeyi ziyaret yaşamını yitirenlerin anısına saygı görevini de yerine getirme fırsatı vermiş olacaktır.

    Luze Meydanı’nın güneydoğusunda Knez Sarayı yer alır. Sütun başlıklarındaki kabartmalar dikkat çekicidir.

    Meydandan güneye doğru ilerlediğinizde Dubrovnik Katedrali’ni görürsünüz. Katedralin batısındaki meydan ise  İvan Gunduliç adını taşır ve Hırvat heykeltraş İvan Rendiç tarafından yapılmış yontusu  adını taşıyan meydanda boy göstermektedir.

    Dubrovnik’in batısında, kıyıya oldukça yakın yerleşimli ada Lokrum adacığıdır. Bitki örtüsü zenginliği nedeniyle Milli Park olarak koruma altındadır. Adacığın güneyinde XII. yüzyıldan kalma ve Napolyon istilasıyla kullanımına son verilmiş olan Benediktus Manastırı vardır.

    Dubrovnik’i gündüz gözüyle bir kez daha gezip, gördükten sonra bizler için ayrılık vakti gelmişti. Bu güzellikle vedalaşmak biraz zor olsa da!

    Bosna-Hersek yolunda üzerinden geçtiğimiz asma köprü Hırvatistan’ın bağımsızlıktan sonraki ilk Cumhurbaşkanı Franjo Tudjman’ın adını taşıyordu. Buradaki fotoğraf molamız da fotoğraf makinelerimizin belleğine işlenmiş eşsiz kareler anlamına gelmekteydi.

    Balkan coğrafyasının son dönemde en trajik olaylarını yaşayan Bosna-Hersek bundan sonraki ülkemiz. Aynı zamanda sonuncusu…

     

     

     

  •  

                Türkiye 2020 İstanbul adayı olarak 2012 Londra’yı çok daha ince eleyip sıkı dokuyarak irdelemek zorundadır. Çok büyük umutlarla gelinen olimpiyatta 2’si altın 5 madalya kazanılmıştır.

    Beklentinin yüksek olduğu dallardaki sessizliğe karşılık beklentimizin olmadığı alanlarda kazanılan başarılar söz konusudur.

    Yazının başlığı hem başarı, hem de başarısızlık olgusuna vurgu yapmayı amaçlamıştır.

    Ortaya çıkan başarı Türkiye’nin aydınlık yüzü kadınlara aittir. Kuşatılan, aşağılanan ve belirli alanlara hapsedilmeye çalışılan kadınlarımız Londra’da hamamın namusunu kurtarmışlardır. Bravo kadınlarımıza! Özgüvenden yoksun, ezik ve pısırık erkek egemen topluma bu başarılarıyla sert bir tokat atmışlardır. Elbette dövmek için değil ama sarsmak için!

    Madalya alamasalar da kadın basketbol ve voleybol takımlarımızın katılımı ile Nevin Yanıt’ın madalyaya eşdeğer beşinciliği göz ardı edilmemelidir.

    Kadınlara yönelik baskıcı ve yok sayıcı tutuma karşın kadınlarımızın elde ettiği başarı çok ama çok büyüktür.

    Kitle sporuna değil de seyir ve kumar sporuna özendirmenin öne çıktığı bir ülkede kadın sporcularımızın varlığı bile fazlasıyla iç ferahlatıcıdır.

    Türkiye’nin çağdaş yüzünün başarısı da demek olan bu sonuç her şeye rağmen kadınlarımızın kolay kolay gözden çıkartılamayacağının göstergesidir.

    Kadınlarımız bu başarılarıyla kendi cinslerine yönelen tehditlere de verilebilecek en güzel yanıtı vermişlerdir.

    Bu başarı kötü yönetime rağmen elde edilmiştir!

    Kendileriyle ne kadar övünç duysak azdır!

    Bu durum bizleri zafer sarhoşluğuna sürüklememelidir!

    Bugünlerde 5 yaşında okula göndermek zorunda kalacağımız çocuklarımızın o yaşta gitmeleri gereken bir yer varsa onun da spor alanları, kulüpleri olduğunu aklımızdan çıkartmamalıyız.

    Ceyhun BALCI, 15.08.2012

     

  • Londra 2012 sona erdi. Ama, bizim olimpiyat sevdamız sürecek. Hiç olmazsa 2020 olimpiyat kentinin belirleneceği önümüzdeki yıla dek süreceği kesin. Çünkü, İstanbul 2020 olimpiyatı için aday kent.
    “Olimpiyatı İstanbul’a nasıl alırız?” sorusu daha pek çok kez sorulacak. Ama, bir olimpiyat kenti ve ülkesi için yapılması gerekenler gereğince konuşulmayacak.
    Olimpiyat düzenlemenin bir inşaat ve otelcilik hizmeti olduğu varsayılarak asıl sorun göz ardı edilecek.
    Olimpiyatlarda başarılı olmanın tek ölçütü madalyadır bizlerin gözünde. Madalya varsa sorun yoktur. Madalya geciktiğinde ise gerilir, hırçınlaşır, ağlaşırız!
    Bu nedenle olimpiyat 5.si olan Nevin Yanıt’ın başarısı güme gidecektir. Kadın basketbol ve voleybolcularımız da başarısızlar listesine çoktan eklenmiştir. Bu gözle bakıldığında madalya sıralamasının tepesinde bulunanlar dışında tüm ülkeler üç aşağı beş yukarı bize benzetilebilir. Hemen her sporda ben varım diyen ama her var olduğu sporda madalya alamayan Küba da, cesametiyle orantısız başarısıyla bir kentimiz büyüklüğündeki Litvanya da, yine spor bizim işimiz diyen Asya’nın yükselen yıldızı Kazakistan da pek bir anlam taşımayacaktır bizim madalyabazların gözünde.
    Kimi görüşlere göre spor ve sporun seçkin arenası olimpiyatlar ülkelerin gelişmişlik gösterisi alanıdır. Bilim destekli spordur aslında yarışan. Bir tür deney laboratuvarına da benzetilebilir geçtiğimiz iki hafta boyunca bir çoğumuzu heyecana sürükleyen yarışmalar.
    Kaymak tabakadaki bu sıra dışılıkları bir yana bırakarak soralım! Sporda başarı nasıl yakalanır? Daha fazla sayıda bireye spor yaptırarak olayı toplumsal bir kimliğe kavuşturanlar başarıyı güvence altına alırlar. İşte 10 milyonluk Küba, işte birkaç milyonluk Litvanya ve işte Kazakistan!
    Türkiye 75 milyonluk nüfusa sahip. Şimdilerdeki eğilimimiz bu sayının daha da artırılması yönünde. Ama, kalabalık Türkiye’nin spor alanları oldukça ıssızdır.
    Okula adım atar atmaz okul-dersane-sınav kapanına sokulan çocuk ve genç Türkler bu tuzaktan kurtulup da spora yönelmedikçe başarı bizler için düş olmaya devam edecektir.
    Sporu hiç olmazsa toplumsal sağlık için yapmalıyız. Verilere göre hastalık nedenleri arasında tütün kullanımı ve kötü beslenme ilk iki sırayı almakta. Üçüncü sırada ise hareketsizlik yer almakta. Diğer bir deyişle olimpik başarıdan önce sağlıklı olmak için de sporu topluma yayma zorunluluğu içindeyiz!
    Olimpiyat düzenlemeyi inşaat ve otelcilik hizmetinin ötesine geçirmek için öncelikle insanımızı spor alanına sürmek gerekiyor. Geleceğini kurtarmak için sportif şans oyununa meraklı insanımızı. Totoyu tutturmak için İsveç 2. Ligi takımlarının kadro ve form durumunu ezbere bilebilen insanımızı seyirci olmaktan çıkartıp, sporcu olmaya yöneltirsek madalya alsın almasın, olimpik başarı kazanılmış olacaktır!
    Ceyhun BALCI, 14.08.2012

  •  

     

    Kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi ülke adını sahip olduğu coğrafyanın baskın unsuru dağlardan alıyor. Dakikalar önce Arnavutluk’ta “albino” dağlardan söz ederken komşuda “Karadağ” diyoruz.

     

    Eski Yugoslavya’yı oluşturan 6 cumhuriyetten birisiydi Karadağ. Çöküş sonrasında eski Yugoslavya’nın egemen ulusu Sırbistan ile birlikte göreceli olarak gevşek bir federasyon oluşturmuştu. Bölmeye doyulamayan bu coğrafyada 650.000 nüfuslu 13.000 km2’lik  Karadağ bağımsız olmasa olmazdı! Yapılan halk oylamasında küçük bir farkla bağımsızlık kararı alındı. Avrupa’nın Kosova’dan sonraki en yeni devleti.

     

    Görünen durum Karadağ’ın bağımsızlığı olmakla birlikte asıl amacın Sırbistan’ı denize kıyısız bırakmak olduğu göz ardı edilmemeli. Tıpkı Makedonya gibi yeni bir kara devleti oluşturulması başarıyla sağlanmış.

     

    Toprak ve nüfus bakımından bu küçük ülkenin denize olan kıyısı 200 kilometre. Diğer yandan Karadağ Balkanların üç önemli gölünden İşkodra’yı Arnavutluk’la paylaşıyor. Başkent Podgorica (önceki adı Titograd) Yugoslavya’nın kuruluşu ile birlikte uzun yıllar boyunca kurucu başkanı  2. Dünya Savaşı kahramanı Tito‘nun adını taşımış.

     

    Hırvatistan’ın safir plajlarının, İsviçre’nin sarp doruklarının, Colorado’nun derin kanyonlarının, Venedik saraylarının, Yunanistan’daki kadar eski köylerin Galler’in 2/3’ü büyüklükte bir kara parçasında bir araya geldiğini düşünebilir misiniz? İşte küçük Karadağ bunca özelliği barındıracak büyüklükte bir ülke!

     

    Karadağ’ın ulus kimliğini şimdikinden çok daha küçük sınırlar içinde Osmanlı’ya karşı verdiği mücadele ile kazandığı söylenir. Çorbada bizim de tuzumuz var anlayacağınız!

     

    Karadağ’a girer girmez Adriyatik’e kavuşma heyecanına kaptırıyoruz kendimizi.

     

    Bir de iç Karadağ var. Kıyı Karadağ özellikle Doğu Avrupalı güneş özlemcilerinin başta gelen tercihi olurken; iç kesimler ve dağlar özgün flora ve faunası ile ilgilileri için eşsiz zenginlikler barındırmakta.

     

    Karadağ aforizmalarından örnekleri de anımsamakta yarar var. Biraz gülümsemek ve biraz da düşünmek için!

     

    “İnsan yorgun doğar, dinlenmek için yaşar!”

    “Kendinizi sevdiğiniz kadar, yatağınızı da sevin!”

    “Çalışmak öldürür, çalışmayın!”

    “Dinlenen birisine yardımcı olun!”

    “Olabildiğince az çalışın! Yapabileceğiniz işleri başkasına yansıtın!”

    “Gölgede olmak kurtuluştur, dinlendiği için ölen olmamıştır!”

    “Çalışmak hastalık nedenidir, genç ölmeyin!”

    Karadağ’daki yolculuğumuz boyunca sağımızda kalan dağlara mı yoksa soldaki Adriyatik kıyılarına mı bakmalı ikileminden kurtaramıyoruz kendimizi.

     

    Yolumuzun üstündeki ilk büyük yerleşim Ulcinj kenti. Adını taşıyan gölün yanı başındaki Ulcinj suya ve denize hasret kentlere nispet yaparcasına bir yandan Adriyatik diğer yandan da adını taşıyan gölle koyun koyuna.

    Ulcinj hemşehrimiz Sabetay Sevi’ye sürgün yeri de olmuş. Bir süre burada sürgün yaşamı süren Sabetay Sevi’nin mezarının yaşamının son yıllarını geçirdiği Arnavutluk sınırları içindeki Berati’de olduğu sanılıyor.

     

    Ulcinj’den başlayarak Budva’ya kadar Adriyatik kıyıları boyunca ilerliyoruz.

     

    Bir sonraki önemli yerleşim Bar. Karadağ’ın en büyük limanı ve önemli endüstriyel tesisleri Bar’da. Yakındaki Stari Bar Kalesi’ndeki buluntular bu kentin tarihinin MÖ 800’lere uzandığını ve kalenin İlliryalı’lar tarafından yapıldığını belgeliyor. Kale yakınındaki 17-18 yüzyıldan kalma Osmanlı Hamamı da bir Türk izi olarak kendisini gösteriyor.

     

    Stari Bar yakınındaki Mirovica’da buralarda yazılan tarihin, sürülen yaşamın canlı tanığı da olan 2000 yaşındaki Stara Maslina (Yaşlı Zeytin Ağacı) bir başka önemli doğal varlık.

     

    Bar’dan kuzeybatıdaki Budva’ya ilerlediğimizde Petrovaç kasabasından geçiyoruz.

     

    Petrovaç Romalılardan bu yana sayfiye yeri olmuş. Gözlerimizin önüne serilen manzara Romalılar yerden göğe haklıymış dedirtecek türden.

     

    Alçakgönüllü Petrovaç limanını denetim altında tutan bir Venedik kalesine ait kalıntılar varlığını sürdürmekte.

     

    Yorgun ve yolda geçen günün ardından Ohrid’den başlayan yolculuğumuzu Arnavutluk’tan geçerek üçüncü ülke Karadağ’da, Budva‘da bitiriyoruz.

     

    Daha Budva’nın girişinde solumuzda kalan Sv Stefan ada-oteli hayranlığımızı katlamaya yetiyor. Açık hava müzesine eşdeğer görünümdeki Sv Stefan’ın pek çok ünlünün gözlerden uzak tatil yeri olduğunu öğreniyoruz. Bu benzersiz ortam için ortalama insanın aklının almayacağı paralar ödenmesi gerektiğini söylemeye bilmem gerek var mı? Budva Karadağ turizminin vitrini de sayılmakta.

     

    Sv Stefan 15 yüzyıldan 1950’lere kadar bir balıkçı barınağı işlevi görmüş. Birileri tarafından satın alınıp da seçkinci bir turizm merkezine dönüştürüldüğünde dünyada adını duymayan kalmamış. Ünlü konuklarından  Doris Day, Sophia Loren ve Kraliçe II. Elizabeth ilk akla gelenler.

     

    Cüzdanı şişkin turistler bir yana bırakıldığında Budva’nın önde gelen gezginleri de Rus ve Ukraynalı. Denize, güneşe burada fazlasıyla doyuyor olmalılar.

     

    Budva deyim yerindeyse uyumayan bir kent. Gün boyunca yoran deniz, güneş, kum turizmi güneş battıktan ve saatler ilerledikten sonra yerini her türden çılgınlığa bırakıyor(muş). Budva geceleriyle ünlü. Geceler anlatılmak için değil, yaşanmak içindir deyip geçelim!

     

    Budva Dubrovnik’e varmadan önceki küçük Dubrovnik’tir denebilir.  Tıpkı Dubrovnik gibi iyi korunmuş mükemmel bir kalekent bekliyor bizleri. Kalekent girişinde Kutsal Trinity Kilisesi görülmeye değer. Bu Ortodoks Kilisesi’nin yanı sıra St John Katolik Kilisesi de bir başka önemli yapı.

     

    Kalekent denizde Eski Kent Plajı‘na açılıyor. Günü geçirdiğiniz yerden Budva gecesi adım atacağınız uzaklıkta!

     

    Kotor Karadağ gezimizin soluk kesen duraklarından birisi oluyor.

     

    Ünlü Yugoslav edebiyatçı Danilo Kis’in Kotor’a ilişkin sözleri okunmaya değer :

     

    “Kotor, büyülü kent!”

             “Kotor’dan ayrılışınızı öğleden sonra 5’te gerçekleştirmelisiniz. Dolambaçlı yolda bir saat kadar ilerledikten sonra bir yerde durup beklemelisiniz. Hava berrak olmalı. Önce denize , sonra da dağa ve gökyüzüne yöneltmelisiniz bakışlarınızı. Daha sonra sırasıyla gökyüzü, dağ ve denize bakmalısınız. Bu benzersiz bakış açısından havayı, suyu ve toprağı seyre dalarken hemen her şeyi unutacaksınız. Tüm koşullar yerine geldiğinde sonsuzluk duygusuna kaptırmaktan alamayacaksınız kendinizi.”

     

    Kotor’un yakın çevresindeki buluntular Yontma Taş ve Bronz Çağı’nın izlerini taşıyor. Antik çağdaki İllirya kabile devleti bölgedeki düzenli ilk insan topluluğunu bir araya getirmiş.

     

    Kotor matruşka gibi iç içe geçmiş körfezlerin en içte olanı. Kotor körfezinin girişinde bir boğaz var. Boğazın en dar yeri Türk Geçidi adını taşıyor. Geçmişte Osmanlı buraları da ele geçirmek için epeyce uğraşmış. Ama, güç coğrafyanın üstesinden gelememiş. Ele geçirse de ele geçirmiş olduğu Risan ve Hersek Novi’yi ne kadar elinde tuttuysa Kotor’u da o kadar süreyle elinde tutabilirdi.

     

    Kotor Körfezi dışında adını kıyısındaki kent Tivat’tan alan Tivatski Körfezi yer almakta. Bu körfez de bir başka boğaz olan Kumborski ile bir başka körfeze Herzeg Novi’ye bağlanıyor. Ancak, buradan Kotor Boğazı ile Adriyatik’e erişmek olanaklı. İğne oyası gibi bir coğrafyadan söz ediyoruz. Bu küçük alandaki coğrafyayı tanımlamak için kullandığımız sözler fazla değil eksik kalır. Haritaya bakmak en iyisi!

     

    Deniz, Skurda ırmağı ve St Ivan dağıyla çevrili olduğu için olmalı Romalı’lar Kotor’a dar ve çevrelenmiş anlamına gelen “Decatera” demişler. St Ivan tepesi aynı zamanda San Giovanni Kalesi’ne de doruk olmuş.

     

    MÖ 3. Yüzyılda başlayan Roma egemenliği daha sonra Bizans’la sürmüş. İlk Slav topluluklarının bölgeye gelişi ise 7. Yüzyıldan sonraya rastlamakta. Bu tarihten başlayarak Venedik egemenliğinin yaşandığı 15. yüzyıla dek Nemanjic hanedanı tarafından yönetilmiş. 15. Yüzyıl ile 18. Yüzyıl arasındaki Venedik egemenliğini izleyen dönem Avrupa’da Napolyon savaşlarının yaşandığı zaman aralığı olmuş. İzleyen yıllarda sırasıyla Rusya, Fransa, Karadağ ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu egemenlikleri yaşanmış Kotor’da.

     

    Kotor’a üç giriş kapısı var. Dördüncüsünden girme ayrıcalığı ise yalnızca güneşe ait.

     

    Rönesans döneminde Venedikli’ler tarafından Barok biçemde yaptırılmış olan Deniz Kapısı ana kapısıdır kentin. Diğer ikisi ise kuzeydeki Irmak ve güneydeki Gurdik kapıları.  Kotor kalekentinin kuşbakışı görünümü tam bir üçgene benzer. Dağ, ırmak ve deniz tarafından çevrelenmiş bir üçgen.

     

    Yeterince zamanı olanlar için, elbette uygun hava koşulları altında Sv Jovan kalesine tırmanış da tur kapsamında ilginç bir etkinlik olabilir.

     

    Kuzeydeki göreceli olarak daha küçük Irmak Kapısı 1539’da Barbaros Hayrettin Paşa’ya karşı elde edilen zafer onuruna açılmış. Bölgede ayak basmadık yer bırakmamış olan Osmanlı sıra buralara geldiğinde bir türlü ele geçirememiş. Ele geçirmeyi başardığı yerlerdeki egemenliği de uzun ömürlü olamamış. Coğrafyanın askerliğe, siyasete ve ekonomiye ilişkin etkisine mükemmel bir örnek.

     

    Kotor Karadağ’daki en eski kent yerleşimlerinden birisi.

     

    Deniz Kapısı’ndan girildiğinde Cephanelik Meydanı’na adım atmış oluyorsunuz. Kent savunmasında kullanılan bütün silah ve diğer askeri gereçler burada bulundurulurmuş. Bakım, onarım işleri de bu meydanda gerçekleştirilirmiş. Cephaneliğin yanı sıra meydandaki diğer önemli yapılar arasında Beskuca Sarayı, Hükümet Konağı, Saat Kulesi, Bizanti Sarayı ve Nöbetçi Kulesi sayılabilir.

     

    Ana kapının hemen üzerinde yer alan bir yıldız rölyefi ile 1944 tarihi de dikkatinizi çekecektir. Nazilerin yenilgiye uğratıldığı tarih bu çok iyi korunmuş Ortaçağ kalekentinin kapısı üzerinde ölümsüzleştirilmiş. Bunun da üzerinde Karadağ bayrağının altındaki rölyefte Madonna ve çocuk betimlenmiş.

     

    Saat Kulesi Rönesans ve Barok döneminde sık kullanılan Bunjato mimarisi ile yapılmış. 1602’de kente egemen olan Venedikli yönetici Antonio Grimaldi tarafından yaptırılmış. Saat Kulesi’nin hemen önündeki zeminde utanç sütunu olarak da yapıldığı düşünülen piramidal anıt yer almaktadır.

     

    Biraz daha içeriye ilerlediğinizde St Nicholas Kilisesi gözünüzden kaçmayacaktır. Ayrıca Pima ve Buca saraylarının yanı sıra un depolarının bulunduğu bölge Un Meydanı olarak adlandırılmış.

     

    Bir başka önemli nokta adını barındırdığı St Tryphon Katedrali’nden alan meydandır. Kentin koruyucu azizidir.

     

    Müze Meydanı’ndaki Karampana Çeşmesi de belleklerde yerini alacak bir başka görüntü. Tulumbalı Çeşme de denilebilir.

    Girişi ırmak kapısından yaptığınızda ilk göreceğiniz yapı St Maria Kilisesi’dir.

     

    Sanatkarlar Caddesi de el becerisi ürünlerin satıldığı çok sayıda küçük dükkanı bir araya getiriyor.

     

    St Luke Meydanı’ndaki Müzik Okulu da bir başka önemli yapı olarak göstermekte kendisini.

     

    Kotor’da gezerken Avusturya Hapishanesi yazılı bir yapı görüyoruz. Rusya’daki Büyük Ekim Devrimi sırasında burada bulunan Avusturyalılar bu yapıda gözetim altında tutulmuşlar.

     

    Zaman hızla aktı. Kotor’dan ayrılma zamanı geldiğinde tatlı bir düşten uyanmış olduk. İç içe geçmiş körfezlerin çevresinden karayoluyla Dubrovnik’e yöneliyoruz.

     

    İlk durağımız Perast. Perast açıklarındaki bir adacıktaki kiliseyi fotoğraflıyoruz.         Hanımefendi Kayalıkları Kilisesi. Yanıbaşında bir tane daha var. Sveti Dorde. Her ikisi de yapay adacıklar.

     

    Daha ileride Risan’a ulaşıyoruz. Risan İlliryalı’lar tarafından MÖ 3. yüzyılda kurulmuş. Bölgenin ilk yerleşimidir.

     

    Perast’ı biraz geçtikten sonra Kotor Körfezi’ni dıştaki Tivat Körfezi’ne bağlayan bir boğaz görüyoruz. Türk Boğazı adı verilmiş. Osmanlı akınları döneminde Kotor’u savunanlar Türkleri burada durdurabilmişler. Kendileri için önemli bu geçişe Türk adını onları hakladıkları için vermiş olmalılar. Tivat Körfezi boyunca yol aldıktan sonra Hersek Novi’ye varıyoruz. Üçgen biçimli Tivat Körfezi de bir boğazla bir başka körfeze açılmakta. Sonrası ise Boka Kotorska ve nihayet Adriyatik.

     

    Hem Risan hem de Hersek Novi 1482’de Osmanlı egemenliğine girmiş. Balkanlar’ın geri kalanıyla karşılaştırıldığında buradaki Türk egemenliği çok kısa ancak 200 yıl sürmüş. Hemen ardından Venedikli’ler egemen güç olmuşlar.

     

    Hersek Novi’den sonra Hırvatistan sınırındayız. Balkanlar turumuzun dördüncü ülkesine adım atıyoruz.

     

    Ceyhun BALCI, 13.08.2012

     

     

     

  • Görsel

     

    Tam da madalya açlığımız giderilmişken ve keyfimiz de yerine gelmişken bozgunculuk sayılmazsa bir başka konuya atlayalım. Biraz sevimsiz görünse de her koşulda gerçekleri dile getirmek iyidir.

     

    Sporda devşirmecilik dünyada kabul gören bir eğilim. Doğru yapılırsa yarar sağlayan, günü kurtarma ve geçici başarılara yönelik olarak yapıldığında düş kırıklığıyla sonuçlanan…

     

    Türkiye’de son zamanlarda sportif devşirmecilik anlayışının hız kazandığını gözlemliyoruz.

     

    Bilindiği gibi devşirmecilik bizler için yabancı bir kavram değil. Osmanlı atalarımızın özellikle ele geçirdikleri uzaklarda varlık bulmasının önde gelen aracı. Belki de bir zorunluluk.

     

    Geçmişte boksta devşirmecilik yapıldığını biliyoruz. Şimdilerde güreşin yanı sıra atletizmin önde gelen devşirmecilik alanı olduğunu görüyoruz. Şu soruya yanıt aranmalı! Özellikle uzun mesafe koşularında dört elle sarılınan “devşirmecilik” var olan potansiyeli harekete geçirmeye katkıda bulunuyor mu?

     

    Devşirmeciliğin geçtiğimiz yıllarda atletizmde başarılar getirdiğini gördük. Özellikle uzun mesafe koşularında gelen başarıların Türkiye’ye özgü bir potansiyeli harekete geçirmesi beklenirdi. Şimdiki federasyon başkanının da dalı olan maratonda 1968 Meksiko City Olimpiyatı’nda dördüncülük gibi bir başarımız olduğunu anımsyalaım. Bu dalda Mehmet Yurdadön, Sadık Salman, İsmail Akçay, Hüseyin Aktaş, Veli Ballı ve Mehmet Terzi’yle özdeşleşmiş bir geleneğimiz olduğunu unutmayalım.

     

    Afrika kökenli devşirmelerin bu geleneğimizi harekete geçirmesi en doğal ve önde gelen beklentimiz olmalı.

     

    Londra’da yüzü aşkın katılımlı kadın maratonuna üç atletle katılıyoruz. Oldukça gerilerde kalan atletlerimizin yarışı tamamlamasıyla avunuyoruz. Bu bile bir başarı. Bisiklette yol yarışına katılan sporcularımızın bitişe varamadığını aklımıza getiriyoruz.

     

     

    Bu olimpiyattaki önemli atletizm başarımız kadınlarda orta mesafede geldi. Bu başarı öz kaynaklarımıza dayanması bakımından dikkate ve övgüye değer. Sermet Timurlenk ve Mehmet Tümkan ile başlayan Süreyya Ayhan ile başarıya ulaşan 1500 metre geçmişimiz bugünkü başarıların mayası. Kendi geleneğimiz ve kaynaklarımızla başarıya ulaşmanın örneğidir iki kadın atletimizin olimpiyat madalyaları. Nevin Yanıt ve sakatlanarak yarıştan kopan Merve Aydın’a haksızlık olmasın.

     

    Devşirme anlayışının geçerli olduğu bir başka dal da masa tenisiydi. Melek ve Bora adlı iki Çinli sporcuyla bu alanda sıçrama arayışında olduğumuz anlaşılıyor. Oktay Çimen ve Gürhan Yaldız gibi sporcular çıkartmış olan bizler Çinli aşısıyla geçmişin başarılarını yakalayabilir miyiz?

     

    Yakın geçmişte kadın voleybolünde Rus Natalya desteğiyle elde ettiğimiz çıkışı anımsıyoruz. Devşirmenin işe yaradığı bir örnek. Bugün öz kaynaklarımızla kadın voleybolünde başarı yakaladığımızı gururla söyleyebiliyoruz.

     

    Kadın basketbolünde de benzer bir olumluluktan söz edebiliyoruz. Yerli ağırlıklı ilerlemeyi devşirme desteği ile perçinleme girişimi olumlu sonuçlar vermiş durumda.

     

    Tekvando’da da öz kaynaklarımızla hatırı sayılır bir çıkış içindeyiz. Bu çıkışın süreklilik kazandığı da söylenebilir. Devşirmesiz başarıya son derece önemli bir olumlu örnek.

     

    Sporda devşirmeciliğin son yıllarda siyasete egemen olmaya başlayan Osmanlıcılık yaklaşımlarıyla paralellik gösterdiğini gözlemliyoruz. Kara Afrika bir tür arka bahçe işlevi görmekte Türkiye için. Bu değirmen taşıma suyla daha ne kadar döndürülebilir?

     

    Sportif devşirmecilik bir itici güç, ateşleyici bir unsur olarak önemli bir aygıt sayılabilir. Ancak, bu aygıttan beklenen yararın elde edilebilmesi özkaynaklarınızın devrede olmasına bağlıdır. Okul-dersane- sınav üçgeninde tutsak alınmış bir çocukluk ve gençlik spora kitlesel olarak yöneltilemez. Bu kısır döngü aşılmadıkça olimpiyatlar başta olmak üzere her türlü spor organizasyonundaki başarı açlığımız doyurulamaz.

    Sportif devşirme ulusal ölçekli başarıya giden yolda bir amaç değil ama araçlardan yalnızca birisi olarak algılanmalıdır.

     

    Ceyhun BALCI, 12.08.2012

  •  

    Kuşatma ve ateş altındaki denizcilerimiz bu kez Türkiye’nin Batı ucunda pusuya düşürüldüler. Her ne kadar yapılan kahpelik olsa da Foça’da yaşananı önemsemek gerekir.

     

    Bugünkü saldırı bana yaklaşık 250 yıl önce yine İzmir’de, Çeşme’de yaşanan bir faciayı hatırlattı. 5-7 Temmuz 1770’te Osmanlı Donanması Çeşme’de Ruslar tarafından imha edilmiştir. Gaflet, delalet ve özellikle de cehalet ana etkendir  bu facianın yaşanmasında. Avrupa yeniden doğarken, aklı, bilimi sorgulamayı öne çıkartıp ardışık devrimler gerçekleştirirken coğrafyadan habersiz Osmanlı’nın Çeşme’de donanmasını yaktırmasında şaşılacak bir durum yoktur.  Çeşme’de ikibuçuk asır önce yaşanan bu faciaya yol açması olası sayısız gerekçeden söz edilse  de   hıyanetin  söz konusu olamayacağı  kesindir. 

     

    Bugün Foça’da pusuya düşürülen denizcilerimizin yaşadığı olayda ise tersine hıyanet önde gelen unsurdur. Hukuk kisveli yaylım ateşiyle etkisizleştirilen deniz kuvvetleri bugün Foça’da sırtını hıyanete dayamış bir pusuyla bir kez daha sarsılmıştır.

     

    İkiyüz elli yıl arayla İzmir’de yaşanan iki olaydan Çeşme’de yaşanan ilki tümüyle bir akılsızlık ve cehalet ürünüydü.

     

    Bugün yaşananda akılsızlık ve cehalet mi yoksa bilinçli bir hıyanet mi önde gelen etkendir?  Foça’da denizcilerimize yönelen pusu değerli bir neferimizin aramızdan alınmasının yanı sıra ulusal saygınlığımıza hıyanet yoluyla gölge düşürmüş olunmasıyla da önemli bir facia olarak tarihteki yerini çoktan almıştır.

     

     

    Ceyhun BALCI, 09.08.2012

  • Arnavutluk bu gezinin belki de en zayıf halkası. Arnavutluk’un yakın geçmişinden kaynaklanan “kapalı kutu” özelliği ilgimizi katlayan bir önemli unsur.

     

             Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte payına “değişim ve dönüşüm” düşen ülkelerden olmuş. Enver Hoca deneyimi ülkeyi sırasıyla önce Sovyetlerden, onu izleyerek Çin ve Yugoslavya’dan kopartmış. Böylelikle çok daha içine kapanan bir ülke olarak köşesine çekilmiş Arnavutluk. En azından dışarıya yansıyan görünüm böyle.

     

             Arnavutluk’un kendi dillerindeki adı Şkiperiya!   “Kartallar Ülkesi” anlamına geliyor. Arnavutluk adının Arnavut ülkesi anlamına yaraşır bir tanımlama  olduğuna hiç kuşku yok!

     

             Ancak, batı dillerinde Arnavutluk için kullanılan Albania adına da değinmekte yarar var. Albania, Albino’yu çağrıştırıyor. Arnavutluk geçişimiz boyunca dağların özellikle doruklarında kendini gösteren beyaz görünüm bu adın etimolojisiyle  örtüşüyordu.

     

             Arnavutluk 28 bin kilometre kareyi aşan yüzölçümü ile Belçika’dan biraz küçük, ABD’nin Maryland eyaletinden biraz büyük. Türkiye ile karşılaştırıldığında yirmi beşte biri büyüklüğünde. Üç milyonu aşkın nüfusa sahip.

     

             Komşu ülkelerdeki Slav ağırlıklı ama yerine göre Arnavut etnisiteli ve yerine göre de mezhep çeşitlemeli karmaşa yerini Arnavutluk’ta daha benzeşik bir yapıya bırakıyor. Arnavutluk % 95 oranında Arnavut etnisitesinin egemen olduğu bir coğrafya. Adına yaraşır bir durum söz konusu. Dinsel tercih ağırlıklı olarak Müslümanlık (% 70) olmakla birlikte Ortodoks (% 20) ve Katolik (% 10) mezheplerinden hıristiyanlar geriye kalan oranları tamamlamış oluyorlar. 

     

             Ohrid’den Struga yoluyla yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuktan sonra Makedonya-Arnavutluk geçişini yapacağımız Kafasan sınır kapısına ulaşıyoruz.

     

             Çiftetelli ile karşılanıyoruz. Hemen düzeltelim! Karşılama bize özgü değil. Bu sınırı geçen herkes çiftetelli ile karşılanıyor. Çiftetellinin tellerini tıngırdatan çalgıcının tek derdi daha çok süs amaçlı olduğu görünümü veren çiftetelli satarak yaşamını kazanmak.

     

             Kafasan  kapısında başka sınır kapılarında rastlanabilecek koşuşturma, gösteriş ve karmaşadan eser yok. Son derece sessiz ve sakin. İki ülkeyi bağlayan bir geçit noktasında olduğunuzu hissetmeniz güç. Çok hızlı yürüyen işlemlerden sonra Arnavutluk topraklarında ilerlemeye başlıyoruz.

     

             Arnavutluk’ta ilk gördüğümüz oluşumlar belirli noktalara konuşlandırılmış sığınaklar. Enver Hoca savunmayı hep önemseyen bir önder olmuş. Sığınakları çevre ülkelerden yönelebilecek olası saldırılara karşı yaptırdığı söyleniyor. Sınırı geçtikten sonra kısa bir mola veriyoruz. Mola yerimiz aynı zamanda bir yolcuevi : Otel Odessa! Sosyalist geçmişinde kendi türünü oluşturmayı amaçlayan ama bu yolda pek de başarılı olamayan Arnavutluk’ta 2012 yılında Odessa adını kullanan bir otele rastlamak da ilginçti. Konuklara yardımcı olmak için kendisini parçalayan görevlilerle karşılaştık. Türk Kahvesi istemek ve bu isteğe karşılık bulmak son derece iyi bir ilk izlenimdi.

     

             Moladan sonra yeniden yola düzüldüğümüzde Şkumbin ırmağı ile kesişti yolumuz. Şkumbin Arnavutluk’u enlemesine ikiye bölüyor. Şkumbin’e Adriyatik’e doğru olan yolculuğunda uzunca bir süre eşlik ediyoruz. Yol boyunca Enver Hoca sığınakları yer yer kendisini göstermeyi sürdürüyor.

     

             Arnavutluk’ta dikkatimizden kaçmayan bir başka ayrıntı Mercedes bolluğuydu. Şimdilerde değilse de geçmişte Arnavutluk yollarının bozukluğu ve geçit vermezliği Arnavutları bu koşullara uyum sağlayacak otomobil markalarını edinmeye yöneltmiş. Bizde olduğu gibi bir statü merakından kaynaklanmamış bu tutku. Markanın pahalılığı ve dolayısı ile erişilmezliği farklı çözümler doğurmuş. Otomobil kaçakçılığı yapmak  kaçınılmaz olmuş. Arnavutluk dışında çalıntı ya da kayıp olan Mercedes’lerin sahiplerine sigorta yoluyla kayıpları ödenirken; yer altı dünyasına da ucuza Mercedes pazarlama fırsatı doğmuş. Arnavutluk’ta ülkenin ekonomik düzeyiyle örtüşmeyecek şekilde çok sayıda Mercedes’e rastlıyorsunuz. Yukarıda özetlenen döngü bu durumun temel nedeni. Arnavutluk’ta Mercedes’e “Mercedes” deme zahmetine katlanılmıyor. Kısaca Benz diyorlar.

     

             Az önce Şkumbin’in Arnavutluk’u enlemesine ikiye böldüğüne değinmiştik. Şkumbin Arnavutluk’u yalnızca enlemesine değil dillemesine de ikiye bölüyor. Arnavutça’nın iki lehçesi olan Tosk Güney’de, Gegh ise Kuzey’de konuşuluyor. Küçük bir ülkede aynı dilin iki lehçesinin konuşuluyor oluşu not ettiğimiz bir başka ilginç durum.

     

             Arnavutluk’ta içinden geçeceğimiz ilk önemli kent Elbasan. Bizim dilimizden bir ad. Biz Elbasan’ı daha çok tavasından biliriz. Kuzu etinin üzerine dökülen yağlı-yumurtalı sosla birlikte fırına verilen etin lezzeti tartışılmazdır.  

     

             Elbasan adının kökenini araştırdığımızda bu kentin Osmanlı döneminde başka bölge ve toprakların ele geçirilmesinde bir üs olarak kullanıldığı bilgisine ulaşıyoruz. Belli ki Elbasan başka toprakların basılması, ele geçirilmesi için dayanak noktası olmuş. Arnavutluk, Osmanlı’nın Balkanlarda en son ele geçirebildiği yerlerden olmuş. Ulusal kahraman İskender Bey bu güçlüğün Osmanlı’ya yaşatılmasında önde gelen figür olmuş. Önderliğinde ortaya konulan direniş Arnavutluk’un İstanbul’un fethinden 26 yıl sonraya sarkan bir direncin adı oluşu da önemsenmeli.

     

             Söz yemekten açılmışken biz Türkler’in tıpkı Makedonya’da olduğu gibi burada da damak zevki sorunu yaşamayacağını söyleyebiliriz. Arnavut Ciğeri’nden de anlaşılacağı gibi Arnavutluk başta sakatat olmak üzere lezzetli et üretiminde öncü bir coğrafya. Dağlık coğrafyanın kaçınılmaz sonucu olarak gelişen küçükbaş hayvancılık sofralara yansıyan lezzetin de önde gelen etkeni.

     

             Elbasan Arnavutluk’ta sosyalist geçmişin önemli metal üretim tesislerinden birinin yer aldığı kent. Çin’le ilişkiler kopmadan önce ortaklaşa yapılan bu fabrikada zamanında 8000 kişiye varan bir iş olanağı yaratılmış. Şimdilerde benzeri bir çoğu gibi kapısına kilit vurulmuş. Elbasan’dan Tiran’a doğru yol alınırken Arnavutluk Alpleri’ni aşmak görsel zenginlik de sunmakla birlikte, otobüslere geçit vermeyecek kadar dar olan bu yol farklı bir rota izlememizi zorunlu kılıyor.

     

             Doğrultumuz Dıraç ya da Arnavutça adıyla Durres. Durres Arnavutluk’un Vlora (Avlonya)’nın yanı sıra  önemli limanlarından birisi. Durres’e vardığımızda gözlerimizin önüne serilen manzara buranın aynı zamanda bir sayfiye kenti olduğun izlenimi vermekte.

     

             Durres MÖ 7. yüzyıldan bu yana gemilerin demirlediği doğal bir liman. Antik dönemde Dirrakiyon kentinin yakınında yer almış ve Epidamnus olarak adlandırılmış. Dirrakyon stratejik öneme sahip olan ve Roma ile Bizans’ı bağlayan Via Egnatia’nın giriş kapısı olmuş.  Romalılar kente Balkan yarımadasındaki en büyük amfitiyatroyu yapmışlar.

     

             Durres 3000 yıldır insan yerleşimi olan bir kent. MÖ 7. yüzyılda Korfu’dan gelen Yunan yerleşimcilerin Durres’e gelmeleri kentin öne çıkmasını sağlamış. Doğallıkla bu durum uzun yıllar boyunca bölgeyi Yunan kültürünün etkisi altında bırakmış.  

     

             Durres ya da antik adıyla Dirrakyum Roma iç savaşına da sahne olmuş. MÖ 48’de Pompey ve Jül Sezar  burada karşı karşıya gelmişler.

     

             Kent surları ise MS 348’deki yıkıcı depremden sonra MS 6 ve 7. yüzyıllarda Bizanslılar tarafından yeniden yapılmış.

     

             1501’deki Osmanlı egemenliğinden başlayarak Durres önemini yitirmiş ve Osmanlı’nın Adriyatik’i geri planda bırakmasının doğal sonucu olarak hızla gerilemiş. Buna karşın, Osmanlı Durres’de de kalıcı yapıtlar bırakmış.

     

             Arnavutluk bağımsızlığına 1912’de kavuşmuş. Osmanlı’nın Balkan bozgunu yılı olarak da bilinen bu zamandan günümüze kadar bir asır geçmiş. Bugün Arnavutluk bağımsızlığının 100. yılını kutlamakta.

            

    Her ne kadar bağımsızlıkta yüzüncü yıl kutlanmakta olsa da Arnavutluk’ta bu süreç de son derece çalkantılı geçmiş. 

     

             Daha başlangıçta başkent olma onuru da yaşamış Durres. Bu dönemde Kral Zogo yazlık bir saray da yaptırmış.

     

             İkinci Dünya Savaşı bir başka karmaşık dönem yaşatmış kente. Bu kez İtalyan işgaliyle yüz yüze gelmiş kent. İngiliz destekli Abbas Kupi komutasında direniş gösterilse de kent faşist çizmeler altında ezilmekten kurtaramamış kendisini.

     

             İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda kendini gösteren ve yaklaşık 20 yıl önce sonlanan yarım yüzyıllık bir sosyalist deneyim de söz konusu. Sığınakları, kapalı kutu özelliği ve dünyadaki diğer sosyalist deneyimlerle kavgalı bir  yarım yüzyıl tüm ülkeye olduğu gibi Durres’e de egemen olmuş. Bu dönemin izlerini bugün de görmek olanaklı Arnavutluk’ta.

     

    Arnavutluk üzerinde İtalyan etkisinin kökleri Osmanlı öncesindeki Venedik egemenliği yıllarına dayanıyor. İtalya Arnavutluk’a sanıldığından daha yakın. Güneyde Vlore (Avlonya) liman kenti ile İtalya’nın Otranto kenti arasında, Otranto Boğazı’nda uzaklık 72 km’ye kadar düşmekte.

     

    Durres’i geride bırakarak Tiran’a yöneliyoruz. Trafik giderek yoğunlaşırken bir otoyolda ilerlediğimiz için çok da farkında olmuyoruz bu yoğunluğun.

     

             Arnavutluk’a girdikten sonra sıkça gördüğümüz “Lavazh” yazılı tabelalardan da söz etmek gerek. Araba yıkama Arnavutluk’ta oldukça yaygın bir iş. Bu durum aynı zamanda son derece tozlu ve kirletici bir ortamın da canlı kanıtı.

     

             Tiran ülkenin başkenti olmasının yanı sıra en kalabalık kenti.  1920’lerde başkent olan Tiran başlangıçtan bu yana İtalyan etkisi altında kalmış. İtalyan planlamacıların katkıları kenti şekillendirmiş.

     

             Ulusal kahraman İskender Bey’in adını taşıyan meydan kentin kalbi gibi. Meydan Komünist dönemde değişikliğe uğratılarak Otel Tiran, Opera ve Ulusal Tarih Müzesi meydana eklemlenmiş.

     

             Osmanlı sonrasında yaşanan doğal afetler ve savaşların verdiği  zararlar sonrasında Tiran’da Osmanlı izleri neredeyse silinmiştir.

            

             Tiran’da geçirdiğimiz birkaç saatten aklımızda kalan geniş bulvarlar, iç ferahlatan yeşil alanlardır diyebiliyoruz. Bunun yanı sıra Arnavutluk’ta ve elbette Tiran’da sosyalist dönemi izleyen başı bozukluk fazlasıyla  göstermiş kendisini. Sınırsız, yükümsüz ve sorumsuz özgürlük, daha doğrusu serbestlik başını alıp gitmiş.

     

             Tiran’a ilişkin bir başka önemli not da dilenci bolluğuydu. İşi vücut temasına vardıran  dilenciler son derece rahatsız ediciydi.

     

             Tiran’da da damak zevkimize seslenecek yemek bulmakta zorlanmadık. Tayvan Parkı’nda, Tayvan Lokantası’nda Arnavut birası eşliğinde leziz bir ızgara et yedik. Yemeğin asıl sürprizi tatlıydı. Triliçe benzersiz bir tattı. Vanilyalı, karamelli tatlıyı Arnavutluk’a yolu düşenler mutlaka tatmalı!

     

             İskender Bey’in atlı heykelinin yer aldığı meydan Tiran’ın orta yeri.  Zamanında faşist Mussolini birliklerine geçit alanı olmuş olan bu meydan Ulusal Şehitler ve Kral Zogo Bulvarı’nın birleşim noktasında yer alıyor.

     

            

             Meydana egemen noktada Ethem Bey Camisi ve hemen yanında Saat Kulesi yer almakta.  Ethem Bey Camisi Tiran’da 18. yüzyıldan geriye kalan az sayıda eserden birisidir. Minaresi Tiran’ın 2. Dünya Savaşı sırasında hasar görmüş ve sonradan onarılmış. Ethem Bey Camisi de Kalkandelen’deki Alaca Cami benzeri iç ve dış görünümde.

     

             İskender Bey Meydanı’nın diğer tarafında duvar mozaiği ile kendini gösteren yapı Ulusal Tarih Müzesi. Duvarındaki mozaik betimleme  Arnavutluk tarihini özetliyor. Müzede İlliryalılardan başlayarak Osmanlı’ya kafa tutan direnişçilere ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki Partizan başarılarına varıncaya kadar Arnavutluk tarihinin ayrıntılarını görmek olanaklı.

     

             İskender Bey Meydanı’ndan Ulusal Şehitler Bulvarı boyunca ilerlediğinizde sağ tarafta üç kardeşin büstlerinin bulunduğu küçük bir parka ulaşıyorsunuz. Frasheri kardeşler hem Arnavutluk hem de Türk tarihinin önemli kişilikleri.  

     

             Soldaki büstün altında Sami Frasheri  (1850-1904) adını görüyoruz. Bizim bildiğimiz adıyla Şemsettin Sami’dir. Kamus-i Türki’nin yazarıdır. Başka dillerde de sözlükler yazmıştır. Aynı zamanda ansiklopedisttir. Bizlerin çok yakından bildiği Galatasaray Kulübü için önemli bir kişilik olan Ali Sami Yen’in de babasıdır.

     

             Naim ve Abdül Frasheri kardeşler de Arnavutça’ya katkıları ve Arnavut yazını alanında verdikleri yapıtlarla öne çıkan adlar.

     

             Bu parkın hemen karşısında bir piramit çekiyor dikkatimizi. Şimdilerde bakımsız ve çirkin görünen Piramit’in üzerinde vaktiyle Enver Hoca heykeli yer almaktaymış. Bulvar boyunca ilerlerken sağlı, sollu Arnavutluk Parlamento binası ile Başbakanlık da sıralanmış.

     

             Bulvarın sonunda Rahibe Tereza Meydanı ve onun da çevresinde üniversite yer almakta.

     

             Birkaç saatlik Tiran gezisinin sonunda artık doğrultumuzu kuzeye, İşkodra’ya çevirmenin zamanıydı.  

     

             İşkodra yoluyla Karadağ’a doğru yol almaya başladık.

     

             Yol boyunca sağımızda süre giden sıradağların doruklarındaki görünüm Albino çağrışımı yaptırdı bizlere.

     

             İşkodra adını taşıyan gölün kıyısında uzun bir tarihsel geçmişe sahip olan kuzey uçtaki Arnavut kenti. İşkodra Gölü Balkan yarımadasının üç önemli gölünden birisi. Arnavut ulusunun öncülü sayılan İlliryalılara da başkentlik yapmış.

     

             Osmanlı döneminde özerk Paşalık statüsünde olmuş. İşkodra Osmanlı’dan bağımsızlığın kazanılmasında Arnavut kültürüne ve siyasi yeniden doğuşa önemli katkıda bulunmuş.  

     

             Tarih Müzesi’nin yanı sıra 19. ve 20 yüzyıl fotoğraflarının bulunduğu Fototek kentin ziyaret edilmeye değer iki önemli noktası. Bunlara Rozafa Kalesi de eklenebilir.

     

              Rozafa kenti kuzeyden kontrol altında tutan ve İlliryalılardan bu yana kullanılan bir kale. Drini, Kiri ve Buna ırmaklarının kesişme noktasında yer alıyor. Bugünkü surlar büyük ölçüde Venedik ve Osmanlı yapımı. Rozafa Osmanlı’ya karşı düşen son kale olma özelliği de taşımakta.

     

             İşkodra’dan sonra kısa bir yolculukla Karadağ sınırına varıyoruz. Ülke sınırlarıyla birlikte coğrafyanın da belirgin bir şekilde değişimine tanıklık ediyoruz.

     

    Ceyhun BALCI, 06.08.2012

  • OLİMPİK ANARŞİ

     

    Olimpik yazı dizisini sürdürüyoruz. Ne yazık ki, Türkiye açısından bu diziyi sürdürmek için malzeme bolluğu var!

     

    Olimpik çuvallama artık görmezden gelinemeyecek boyutlarda. Bugüne kadarki en kalabalık kafile şişinmeleri de, erkenden verilmiş başarılı olma sözleri de hayal aleminin derinliklerindeki yerini çoktan aldı!

     

    Türkiye, bir federasyon başkanının da açıklıkla söylediği gibi sırf  eğitim sistemi nedeniyle bile bir spor ülkesi olmaya yaklaşamaz!

     

    Çok daha kötüsü Türkiye’nin bu olimpiyatta deyim yerindeyse “olimpik anarşi” yaşıyor oluşudur. 

     

    Uzatılan mikrofonlara, çevirilen kameralara sporcularımızdan  gelen geri bildirimlerin ortaklaştığı  nokta: “konsantre olamadım!” Sporda kazanmak kadar yitirmeye de yer var! Ama, hiç olmazsa mücadele etmek temel gereklilik değil midir? Hele, bu denli iddialı ve kalabalık gelmişken!

     

    Spor yönetimimizin ciddi bir şekilde masaya yatırılması gereği var.

     

    Bir 400 metre eleme yarışına “yanlış çıkış” nedeniyle katılamadan veda eden atletimizin düştüğü durum da bir anarşizm göstergesi sayılmaz mı?

     

    Şaşkınlık yalnızca sporcularımızda değil elbette!

     

    Ülkemizin resmi TV kanalı TRT’nin performansı da konuşmaya değer.

     

    İşe güzellemeyle başlayan TRT ilerleyen günlerde içine düşülen durumla örtüşen bir gülünçlükler sergilemeye başladı.

     

    Tam da madalya duasına çıkmaya hazırlanırken   güreşte gelen bronza TRT sunucusunun yorumu düşündürücüydü! Gelen bronzun ülkemizin saygınlığını sıçrattığını söyleyebilen sunucu gelemeyen madalyalar ve hatta katılınamayan koşular konusunda zahmete girip bir yorum yapar mıydı?

     

    Bir başkası boks anlatırken sözlerine besmeleyle başlamaya götürdü işi. Haksız da değildi.  Geciken madalyamız işimizi çoktan duaya bırakmıştı!

     

    Haklarını yemeyelim. TRT’cilerin Usain BOLT ve Yelena IŞINBAYEVA ile gerçekleştirdikleri röportajlar önemli başarı olarak not edilmeli.

     

    Yaklaşık 20 yıldır olimpiyat adayı olan ülkemiz 2020 olimpiyatlarını düzenlemeye karar vermeden önce keşke “olimpizm” üzerine düşünseydi.

     

    Çok iyi bilinir ki, olimpiyat düzenlemek şekilden ibaret gereklilikleri tamamlamaktan öte beceriler gerektirir. Yüklenicilerin büyük başarıyla ardı sıra diktikleri spor tesislerinden başka anlamlar da taşır olimpiyat.

     

    Otuza yakın spor dalında kişilikli katılım ve faaliyet önemli bir gerekliliktir.

     

    İşe faal sporcu sayınızı 8 milyonluk Sırbistan’ınkini aşarak başlayabilirsiniz.

     

    Bunu yapmak için eğitim-öğretim ortamınızı da düzeltmeniz gerekir. Sınavların ölüm-kalım savaşına denk bir duruma getirildiği Türkiye’de ailelerin gelecek kaygısını bir yana bırakıp çocuklarını spora yöneltebileceklerini sanmak safdillik olacaktır.

     

    Olimpik anarşinin sonlanması dileğiyle…

     

    Ceyhun BALCI, 07.08.2012

  • OHRİD

     

                Makedonya’nın iki büyük gölünden birisi olan Ohrid Makedonya tacının pırlantası olarak niteleniyor. Ohrid gölü ve kenti UNESCO’nun koruma listesindedir.  Rusya’daki Baykal ve Peru’daki Titikaka ile birlikte dünyadaki en eski üç gölden birisi sayılmaktadır Ohrid. Ohrid kentinin tarihsel kökleri Yontma Taş Devri’ne dayanıyor.

     

                Her iki gölü de içeren Galiçiça Doğal Parkı adını iki göl arasındaki aynı adlı dağdan almıştır. Ohrid’in de içinde bulunduğu bölgeye Pelagonya da denilmektedir.

     

                Ohrid’in antik adı  Lychnidos Işıklıkent anlamına geliyor. MÖ 4. Yüzyılda II Filip ve MÖ 2. Yüzyılda Romalılar tarafından yerleşilmiştir. Lychnidos IX yüzyıl sonlarında Slav yerleşimine açılmıştır. Slavcadaki “vo hrid” (tepedeki yer) zamanla Ohrid’e  dönüşmüş.

     

    Ünlü Via Egnatia yolu üzerinde yer almaktadır.  Bu nedenle tüccarların ve onlara katılan gezginlerin uğrak yeri olmuştur.

     

                MS 5. Yüzyıldan başlayarak yöreye 12 önemli bazilikanın yapıldığı bilinmektedir. Bunların en önemlisi Sv Kliment Manastırı olup Çar Samuel Kalesi’nin de bulunduğu tepededir.  Yapım tarihi MS 5. yüzyıldır. Yakın zamanda aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır.

               

    Ohrid’e gelen Kliment ve Naum Slavca’yı yaygınlaştıran manastırlar kurmuşlar.  Böylelikle kentteki dinsel gelenek güçlenmiştir. Bir yüzyıl sonra Çar Samuel imparatorluğunun merkezini Ohrid’e taşımış. Çar Samuel’in Ohrid’de yılın gün sayısı kadar 365 kilise yaptırdığından söz edilir.  Bugün bunların ancak 40 tanesi varlığını sürdürmektedir.

     

    Ohrid’in dinsel açıdan önemi Bizans’la başlamış, Sırp Çarı Duşan’ın egemen olduğu dönemde de değişmeksizin sürmüştür.  Osmanlı döneminde ise Ohrid bir sancak olarak yapılandırılmış. Yaklaşık 500 yıllık Osmanlı egemenliğinin 1912’de bitişini izleyerek Osmanlı uyrukluların Anadolu’ya göçü nedeniyle nüfusu hızla düşen Ohrid ve Makedonya bu kez Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan’ın ilgi ve etki  alanına girmiş.

     

    Bugün, Ohrid Makedonya’nın tartışmasız en gelişmiş turizm kentidir. Balıkçılık ve tarımsal üretim de son derece önemli ekonomik getiri alanlarıdır.

     

                Sv Kliment aynı zamanda kentteki ilk üniversiteyi kuran kişidir. Sv Naum’la birlikte Sv Kiril ve Sv Metodi tarafından yazılan Kiril alfabesini yaygınlaştırma çalışmalarıyla da tanınır.

     

                Çar Samuel Kalesi Ohrid’deki önemli tarihsel varlıklardan birisi olarak bugün de ayaktadır. Üç kilometre uzunluğunda, 16 metre yüksekliğinde surları ve 18 kulesiyle çağının görkemli yapılarından birisi olmuştur. Çar Samuel’in Bizanslı’lara 1014’te yenildiği savaş sırasında ağır hasar görse de tümüyle yıkılmamıştır. İlk olarak Romalılar tarafından yapılmış olsa da Çar Samuel kaleyi güçlendirdiği için onun adıyla anılmıştır.

     

                Kaleden aşağıya iniş yolunda Sv Sofia Manastırı ziyaret edilmeye değer bir tarihsel yapı olarak çıkacaktır karşınıza. Erken dönem Hıristiyan bazilikalarından birisidir. Önemli Ortaçağ kiliselerinden birisi sayılmaktadır.  Osmanlı döneminde camiye dönüştürülmüştür.

     

    Bizans yönetimine girişin Ohrid üzerindeki en önemli etkisi kentin özerk başpiskoposluktan İstanbul Patrikhanesi’ne bağlı bir konuma gerilemiş olmasıdır.

     

    Ohrid’in bu ayrıcalıklı konumu Osmanlı yönetiminde de korunmakla birlikte; Ohrid halkının Arnavut direnişçi İskender Bey tarafında yer almasıyla değişecektir.  Bu nedenle çok sayıda din adamı tutuklanacak ve yaşamlarını hapiste yitirecektir.

     

    Osmanlı döneminin sonlarında Makedonya İç Devrim Örgütü’nün etkinliği öne çıkmıştır.

     

    Kentteki en eski yapı Roma Amfitiyatrosu’dur.  MÖ 3. Yüzyılda yapılmıştır. Çar Samuel Kalesi komşuluğundadır. Geçmişte 4000 kişilik oturma kapasitesiyle bölgenin en önemli tiyatrosu olmuş. Sonraları gladyatör dövüşlerinin yapıldığı arena olarak da kullanılmış. Hıristiyanlığın bölgeye ulaşmasıyla birlikte başka bir çok pagan yapısıyla birlikte tahrip edilmiş ve taşları başka yapıların inşaatında kullanılmış.

     

    Ohrid özgün mimariye sahip konutlarıyla da dikkat çeken bir yerleşim.

     

    Robev Kardeşler evi buna en iyi örneklerden birisidir. İki ayrı bölümden oluşur. Bugün Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmaktadır. 19. Yüzyıl ortalarında yapılmıştır.

     

    Dar sokaklar, taş-ahşap karışımı  evleri ve bir de neredeyse her konutta balkonları süsleyen rengarenk çiçekler Ohrid’e özgünlük ve güzellik katan önemli unsurlar olarak kendini gösteriyor. Ohrid sokaklarına egemen olan güzel kokunun kaynağını da bu görüntüler fazlasıyla çaıklamış oluyor.

     

    Ohrid sanat galerileri, seramik sanatları, tahta oymacılığı, yöreye özgü incisi, Makedonya köylerinde yapılan ve Opinok adı verilen bölgeye özel deri ayakkabı ürünleri ile de ziyaretçilerin ilgisini çekmeyi başarıyor.

     

    Ohrid’de görmeden geçilmemesi gereken bir başka yer de Balkanlar’da tek, dünyada 7. olan türünün örneği matbaadır. Bu matbaada 12-13. Yüzyıldaki gibi kağıt üretimi yapılmakta. Hem de ziyaretçilerin önünde! Matbaanın mucidi Gutenberg’in kullandığı türden düzenekle Makedonya tarihine de yolculuk yapmış oluyoruz.

     

    Çarşı boyunca ilerlediğimizde parke taşı zeminli küçük alanda Ohrid’in en yaşlı ağacı olan Çınar’a rastlıyorsunuz. Gövdesinin çevre uzunluğu 20 metre olan bu ulu çınarın 900 yaşlarında olduğu tahmin ediliyor. Yine bu küçük meydanda küçük bir havuz ve onun da hemen yanı başında eski cami yer alıyor. Caminin arkasında ise Ohrid Pazarı var.

     

     

    Göl kenti olarak Ohrid’e gelip de gölde tekne gezintisi yapmamak olmazdı. Böylelikle hem göl ve çevresindeki güzellikleri görmek hem de tekneyle 1 saatlik uzaklıktaki Sv Naum Manastırı’nı ziyaret etme fırsatı bularak bir taşla iki kuş vurmuş oluyorduk.

     

    Ohrid’den gölün güneydoğu kıyısındaki Sv Naum Manastırı’na doğru yol alırken Ohrid Gölü’nün doğu kıyısının kuzeyden, güneye doğru gölden gölden görünümünü bolca fotoğrafladık. İrili ufaklı yerleşimlerin yanı sıra tarihleri oldukça eskiye dayandığı anlaşılan kiliselerin varlığı da dikkatimizden kaçmadı.

     

    Bunlardan birisi ve önemlisi 13 yüzyıl sonlarında yapılmış olan Sv Jovan Kaneo Kilisesi’dir.  Sanat ürünü freskleri ile bilinir.

     

    Ohrid Gölü’ndeki tekne yolculuğumuz Balkan üçlemesini bir kez daha doğrulamış oldu.  Dağ, su ve yeşillik. Aynı zamanda Ulusal Park olan ve Ohrid ile Prespa gölleri arasındaki Galiçiça dağından adını alan ormanlık alan göz alabildiğine uzanan ormanı seyretmek bile fazlasıyla dinlendirici etki yarattı üzerimizde. Galiçiça dağı altından gelen kaynaklar daha yüksekteki Prespa gölünün yanı sıra Ohrid gölünü besliyor.

     

    Ohrid’in 26 km güneyinde Sv Naum Manastırı yer almaktadır.  Daha önce de değinildiği gibi Sv Naum, Sv Kliment’in en yakınındaki kişidir. Tıpkı Kiril ve Metodi gibi onlar da ayrılmaz ikilidir.  Slav ulusu varlıklarının farkına bu dörtlünün çalışmaları sonrasında varmıştır denilebilir.

     

    Sv Naum’da bulunma günümüz 3 Temmuz’daki önemli bir yortu gününe rastlayınca olağanüstü kalabalığa da rastlamış olduk. Manastır bahçesindeki tavuskuşları renkli görüntüler sunarken; hemen girişte ayakları bağlanmış olarak bekletilen koyunlar kurban edileceklerini düşündüğümüzden olmalı canımızı sıktı. Kurban etme geleneği olmadığını ve dolayısı ile de kurbanlık olmadıklarını öğrenmemiz pek çoğumuzu sevindirdi.

     

     

     

     

     

     

     

     

    STRUGA

     

     

    Ohrid’in batısında yine Ohrid Gölü kıyısında yer alan diğer önemli Makedonya kenti Struga’dayız. Yolumuz Ohrid Uluslararası Havaalanı’nın yanından geçiyor.

     

    Ohrid ile karşılaştırıldığında daha alçakgönüllü bir görüntü sunan Struga b ualçakgönüllü duruşuna karşın kimi özellikleriyle ziyaretçilerini şaşırtmaya hazır!

     

    Struga’nın tarihi de Yontma Taş Devri’ne uzanmakta. Antik Yunan dönemindeki adı Enchalon “Su Yılanı” anlamına geliyor. Ohrid kıyısındaki kente de böyle bir ad yaraşırdı. Struga’nın , “straga” kökü “haç” anlamına geliyor. Ancak, kimileri Struga’nın “struze” köküne göndermede bulunarak “uğuldayan yel” anlamına geldiği düşüncesindeler.

     

    Onaltıbin kişilik nüfusuyla bu bakımdan Ohrid’in yarısı büyüklüğündedir.

     

    Ohrid’den çıkan Drim Struga’yı boylamasına ikiye ayırarak  kuzeye yöneliyor. Böylelikle Struga Ohrid Gölü’nün yanı sıra Drim’den de yaşam bulmuş oluyor.

     

    Struga’da Şairler Bahçesi’nde “Türkçe’m benim ses bayrağım!” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya rastlıyoruz. 1962’den bu yana her ağustos sonunda gerçekleştirilen Uluslararası Struga Şiir Akşamları’nda 1972 yılının onur konuğu olmuş Dağlarca. Onur Konuğu olanlar adına ağaç dikilmesi geleneği gereğince Fazıl Hüsnü adına da bir ağaç dikilmiş parka. Başka ünlü kişilere de rastladık parkta.

     

    Türkçe’ye ses bayrağı işlevini yüklemiş olan Dağlarca kalkıp gelse bugünkü dil yozlaşması ve kirlenmesi için neler söylerdi?

     

    Adonis şairler parkında rastladığımız ünlülerden  birisiydi.

     

    Küçük Struga’da dolaşırken o sırada gerçekleşmekte olan bir halk oyunları festivaline katılan gruplara da rastladık.

     

    Yazın döneminin en yoğun günleri olması nedeniyle Struga’da bir hayli turistin de bulnduğunu gözlemliyoruz. Kentin çoğunlukla Arnavut kökenlilerden oluşması nedeniyle Makedonya’nın diğer bölgelerindeki Arnavutların yanı sıra Kosova’dan da yoğun bir turist akımı olduğunu öğreniyoruz.

     

    Ohrid’de olduğu gibi parke taşı döşeli çarşısında dolaştıktan sonra köprüden Drim’in karşı kıyısına geçiyoruz. Köprüyü geçerken çivi gibi Drim’e çivileme yapanların gösterisiyle karşılaşıyoruz. Fotoğraf çekimimize de yardımcı olma konukseverliği gösterdiler. Drim boyunca kafe, lokanta ve eğlence yerlerinin sıralanmış olduğunu görüyoruz.

     

    Karşı kıyıdaki Kent Meydanı’nda  sosyalist dönemden kaldığı bakımsızlığından anlaşılan bir anıt görüyoruz.

     

    Bu kıyıda da bizlerin yakın tarihinde önemli iz bırakmış bir başka önemli kişiliğe rastlıyoruz. Dr. İbrahim TEMO. İshak SÜKUTİ ve Abdullah CEVDET ile birlikte İttihat Terakki’yi kurmuş. Uzun söze gerek yok. İttihat ve Terakki olumlu, olumsuz sayısız etkisiyle tarihjimizdeki yerini almış durumda. Bir bakıma Tıbbiyeli ruhu da taşır İttihat Terakki. Tıbbiye’de, Tıbbiyeli’ler tarafından kurulduğu için.

     

    Drim kıyısında karşılaştığımız bir başka önemli kişi Miladinov kardeşlerden şair Konstantin Miladinov oldu. Ünlü şiiri T’ga za Jug (Güney Özlemi) hemen yanı başındaki panoya işlenmişti.

    Longing for the south

    (T’ga za jug)

    If I had an eagle’s wings

    I would rise and fly on them

    To our shores, to our own parts,

    To See Stambol, to See Kukuš;

    And to watch the sunrise:

    is it Dim there too, as it is here?

    If the sun still rises dimly,

    If it meets me there as here,

    I’ll prepare for further travels,

    I shall flee to other shores Where the sunrise, greets me brightly, And the sky is sewn with the stars.

    It is dark here, dark surrounds me,

    Dark for covers all the earth,

    Here are frost and snow and ashes,

    Blizzards and harsh winds abound,

    Fogs all around, the earth is ice,

    And in the breast are cold, dark thoughts.

    No, I cannot stay here, no; I cannot upon this frosts.

    Give me wings and I will don them;

    I will fly to our own shores,

    Go once more to our own places,

    Go to Ohrid and to Struga.

    There the sunrise warms the soul,

    The sun gets bright in mountain woods: Younder gifts in great profusion Richly spread by nature’s power.

    See the clear lake stretching white- Or bluely darkened by the wind, Look you at the plains or mountains: Beauty’ everywhere divine.

    To pipe there to my heart’s content!

    Ah! let the sun set, let me die.

     

     

     

     

     

    Kısa ve öz ama bir o kadar da verimli bir ziyaret gerçekleştirmiş oluyoruz Struga’ya. Buraya gelmeden önce bu kadar çok tanıdığa rastlayacağımızı hiç birimiz kestiremezdik.

     

    Struga kentinin futbol takımının adı da oldukça tanıdık : Karaorman!

     

    Görsel