• EURO 2024 bizim için bitse de yankıları sürüyor. Futbol yalnızca futbol olmadığı için geniş kitlelerin bir araya geldiği alanları futbol dışında başka pek çok konuda gösteriye ve yansımaya ortam yaratıyor.

    Merih Demiral’ın Bozkurt işaretini gereğinden fazla konuşuldu. Ülkemize gelişi görece yakın tarihli olan bu işareti görseller üzerinde oynayarak Atatürk’e yakıştırma girişimi düzenbazlığın yanı sıra ahlâksızlık olarak da nitelenmesi gereken yanlıştı.

    Her ne kadar bozkurt, cumhuriyetin ilk yıllarında çeşitli ortamlarda kendine yer bulduysa da Atatürk’ün bozkurt konusundaki düşüncelerini ve sözlerini tarihçiler topluma yansıtarak önemli iş yaptılar. Atatürk bozkurttan çok insanı ve zekâsını öne çıkartmayı yeğlemişti anlaşıldığınca.

    Birkaç hafta önce Balkanların emperyalizmin kullanışlı bölgesi olmasına değinen yazı yazmıştım.  Erişkeden okunabilir.

    EURO 2024’ün ilerleyen günlerinde Balkanlara ilişkin yargımı doğrulayan gelişmeler yaşandı.

    İsviçre milli takımında oynayan Arnavut kökenli futbolcuların geçmişteki Arnavut Kartalı işareti yüzeyel bir yaptırımla geçiştirilmişti. UEFA Bozkurtu daha tehlikeli bulmuş olacak ki oynamama yaptırımı ile karşılıklandırdı. 

    Arnavut Kartalı etkiyse Çetnik Selâmı tepkidir.

    Her ne kadar bu turnuvada rastlanmadıysa da, başka karşılaşmalar sonrası Sırp sporcuların Çetnik Selâmı verdikleri bilinir.

    Sonuçta Arnavut Kartalı Arnavutluk bayrağında yer alan bir simgedir. Ne var bunda denebilir. Özde doğrudur. Ancak, bu işareti yapanların Kosova’ya göndermede bulunmaları Sırplar nezdine farklı tepkiye yol açmaktadır. Bilindiği gibi 10 yılı aşkın süredir tek yanlı olarak AB, Britanya ve ABD desteğiyle bağımsızlığını duyurmuş olan Kosova, Sırplara göre kendi ülkelerinin bir parçasıdır. 

    Benzer şekilde Çetnik Selâmı da Sırplar için “baba-oğul-kutsal ruh” üçlemesi üzerinden ulusal bir işaret olarak tanımlanabilir. Buna karşılık Arnavutların ya da Sırplarla sorunu olan başkalarının bu işareti farklı yorumlamaları da bir o kadar olasıdır. 

    Bundan çeyrek yüzyıl kadar önce Balkanlarda yaşanan kanlı kurgu kimi öğeler bakımından sonlanmış görünse de Arnavut-Sırp çelişkisi diri tutulmakta ve parçalanmasına doyulmayan bölgede yeni kırılganlıklara kapı aralanmaktadır.

    Etnik ayrılıkçılığın Balkanlar kadar kullanıldığı ve halâ kullanılmaya hazır tutulduğu bir başka dünya köşesi var mıdır diye sormuş olalım.

    Merih Demiral’ın bozkurt işaretinin Avrupa’da ırkçılıkla ilişkilendirildiğine ilişkin bilgilere rastlamak olanaklı çeşitli kaynaklarda. Farklı coğrafyalarda aynı işaretin farklı anlamlar taşıyabildiği bilinmeyen durum değil. 

    Bunun yerine, Avusturya maçından sonra, yendiğimiz Avusturyalıları alkışlarla uğurladığımız eylemimizle öne çıksak daha iyi olmaz mıydı sorusunu tarihe not düşmüş olalım.

    Yine de, UEFA’nın Demiral’ı bu türden davranışlarda hiç başvurmadığı bir yöntem olan oynamaktan yasaklama yaptırımını akılcı ve anlaşılabilir bulmak olası değil.

    Yine, Slovakya-İngiltere maçı sonrasında UEFA’nın İngiliz futbolcu Bellingham’ın terbiyesizlik ötesi davranışını neredeyse görmezden gelen yaklaşımına karşılık bozkurta yönelik sert ve ödünsüz yaptırımı aklımıza bir şeyleri getirmemizi kaçınılmaz kılıyor.

    “Futbol futboldan fazlasıdır” sözünü anımsadığımızda Arnavut-Sırp gerilimine yol açan işaretlere kayıtsız kalarak acaba UEFA da Balkanların barut fıçısı olarak kalmasından yana mı diye düşünmekten alamıyor insan kendisini.

    Ne de olsa emperyal için FİFA ya da UEFA gibi yapıları bu gibi işlere koşmak hiç de güç değil.

    Tarihte sayısız örnek var bu düşünceyi doğrulayan. 

  • Her ne kadar kök neden başka olsa da derin tarışmaların ötesinde savaşa bile neden olabilir futbol.

    Orta Amerika’da El Salvador-Honduras savaşı bir futbol maçından sonra çıktı.

    Britanya’da aynı ülkenin takımları arasındaki maçların mezhep çatışmasına dönüştüğünü yazdı tarih.

    Yugoslavya dağılırken Hırvat futbolcunun topa değil ama bir Sırp polise savurduğu tekme milli duygu kabarması için yetip de arttı.

    Türk milli futbol takımı iki gün önce EURO 2024’te Avusturya’yı yenerek çeyrek finale kaldı. Gülmeye hasret Türk milleti tam da bu başarıyla coşacakken sosyal ortamlarda tam bir iç çatışma yaşandı.

    Tartışmanın fitilini ateşleyen, gollerimizi atan Merih Demiral’ın bozkurt işaretiydi.

    Bir öbek insan bu işaretin Türklerin biribirlerini tanıma aracı olduğunu ileri sürerken diğerleri bunun bir siyasi simge olduğundan hareketle spora siyaset bulaştırıldığını öne sürdü.

    “Algılara tutsak düşmeyelim ama algıları yabana da atmayalım!”

    Bozkurt işaretinin Türk dünyasının öteden beri bilinen simgesi olduğu bilgisi hiç kuşkusuz doğrudur. Bunu saptarken üçüncü binyılın ilk çeyreğinde yaşamakta olduğumuzu unutmayalım.

    Herkesin bildiği bir gerçektir bozkurt işaretinin Türk siyasi yaşamında yer alan bir akımın simgesine dönüşmüş olduğu.

    Dolayısı ile siz istediğiniz kadar Türklükle bağ kurun yerleşikleşmiş ve yakın gelecekte değişmesi umulmayan algı budur.

    Bozkurt işaretini simgeleştiren siyasi akımın siciline ilişkin anımsatmaları da anlayışla karşılamak gerekir.

    Pars da biz Türklerin simgesidir. Ama, her nedense milli işletim sistemimiz olan Pardus’u yazan bilişimcilerimizin dışında onu çok da anımsayan olmamıştır.

    İnsan dışındaki canlılara yaklaşım ve onlara ilişkin algı konusuna da kısaca değinirsek, bilindiği gibi bizlerin kurban ettiği, kesip yediği inek Hindistanda dokunulmaz ve ayrıcalıklı varlıktır.

    Keza ülkemizde ayıyla özdeşleştirmenin bunu yapanın başına açabileceği dertleri anlatmaya gerek yok. Ama, aynı ayının kuzey toplumlarının kutsalı olduğunu ekleyelim.

    Her ne kadar, UEFA Merih Demiral’ı soruşturmaktaysa da kutsalımız bozkurtun Türkler arasında neden olduğu tartışma hemen her şeyin önüne geçmiş durumdadır.

    Geçtiğimiz yılı anımsayalım!

    Her birimize rüya gibi bir yaz yaşatan kadın voleybolcularımızın coşkulu sevinçlerinin buna benzer bir tartışmaya yol açmadığını vurgulamış olalım.

    Milli formayı taşıyan sporcular böylelikle onurlanırken bir sorumluluk da almış olurlar. O formayla segileyecekleri sportif başarımın yanı sıra davranışlar da mercek altına alınır.

    Bugünün koşullarında milli takımımızın psikoloğu vardır diye düşünüyorum. Sosyoloğu yoksa büyük eksikliktir.

    Spor psikolojisi ve sosyolojisi yaşam boyu öğrenme alanları olarak hemen her düzeyde sporcunun sürekli eğitiminde önemli yer tutmalıdır.

    Bir simgenin kullanımının ya da sergilenmesinin başka toplumların yanı sıra kendi toplumumuzun farklı kesimlerince nasıl karşılanabileceği konusunda sporcular bilgilendirilmelidir.

    Nasıl sevinmeli?

    Sevinirken beden dili nasıl kullanılmalı ya da kullanılmamalı?

    Nasıl gol atılacağının taktiğini vermek kadar önemli ayrıntılar değil midir?

    Düşmanının bayrağını savaş ateşi henüz küllenmemişken bile çiğnemekten kaçınan Atatürk’ün rehberliği burada da geçerlidir.

    Bir anlık yanılgısıyla gerçek gündemi gölgede bırakan Merih Demiral’a yönelik linç girişimlerine de tanıklık ediliyor.

    Buna da hiç ama hiç gerek yok!

    Hatanın saptanmasına ve yinelenmemesi isteğine evet, ama lince hayır!

    Futbolda uzunca süredir hasret kaldığımız milli başarıyı ağız tadıyla ve coşkuyla kutlayamayacak mıyız?

    Hemen herkesin partilileşmeye zorlandığı, her kurumun parti uzantısına dönüştürüldüğü günümüzde bu konuda çok da umutlu olamıyoruz.

  • Sözcükler ve kavramlar insanlık tarihi boyunca çağrıştırdıkları anlamlar bakımından değişim ve başkalaşım göstermişlerdir. Bu sürecin çoğunlukla yavaş ilerlediği de gerçektir.

    Madımak ayrıcalıklıdır.

    Üzerinden 30 yıl geçmiş olaydan sonra madımak sözcüğünün çağrıştırdığı artık şiddet, vahşet ve utançtan başkası değildir.

    Madımak sözcüğünün sözlüklerdeki karşılığı yerine güncel çağrışımlara uygun karşılıklar eklense yeridir.

    Özetle, madımak sözcüğünün 2 Temmuz 1993’ten bu yana çağrıştırdıkları tartışmasızdır.

    Bu durum doğal olarak bu sözcüğü kullananlara da sorumluluk yüklemiş olmaktadır.

    Madımak anmasına haftalar kala bu yazıya esin kaynağı olan olguya değinmem gerekir.

    Birkaç hafta önce İzmir’de trafik akışı sırasında rastladığım bir duyuruyu okuduğumda beynimden vurulmuşa döndüm.

    “Madımak Şöleni” duyurulmaktaydı.

    Belli ki düzenlenecek etkinliğin duyurusuydu. Duraklamam ve duyuruyu ayrıntılı olarak incelemem olanaksızdı. Gözüme takılan bir başka ayrıntı Sivasspor logosu oldu. Olasılıkla bir hemşehri derneğinin de adı vardı.

    Madımak adı söz konusu olduğunda yas ve o vahşeti yaşayanlara ya da kurtulanlara saygı söz konusudur. Hiçbir şey yapılamıyorsa susmanın erdemine sığınılmalıdır.

    Yazıya başlamadan önce kısa bir araştırma yapınca Madımak Şöleni ya da Madımak Festivali başlıklı çeşitli etkinliklerin ülkemizin pek çok yerinde yaşama geçirilmekte olduğunu fark ettim.

    Dehşete düştüm!

    Bir ulusun bireylerinin hemen her konuda uzlaşı içinde olmaları elbette beklenemez. Ama, hiç olmazsa geçmişte kalmış olsa da yaşanmış acı olaylara saygının eksik edilmemesi beklenir.

    Böylesi bir tutum ulus olmanın, bir arada yaşamanın olmazsa olmazıdır.

    Madımak kavramını şölenle, festivalle bütünleştirmek bence saygısızlığın büyüğüdür.

    Madımak’ta yapılanların kutsanması anlamına da gelebilecek bu etkinlik adlandırmalarının toplumsal vicdansızlığımızın ve insafsızlığımızın etiketi olarak yaşamda yer bulması acıyı büyütmenin ötesinde toplumsal bölünmeyi derinleştirmekten başka işe yaramıyor diyebilirim.

    Bu arada, buna gelene dek Madımak katillerinin çoktan aramıza karıştıklarını anımsatacaklara da hak vermezlik edemem.

    Madımak 2 Temmuz 1993’ten bu yana sözlükteki anlamını yitirmiştir.

    Şölen ve festival nitelemeli duyurulara bakılırsa madımak artık vicdansızlığın, insafsızlığın ve bunların da ötesinde ahlâksızlığın göstergesine dönüşmüştür.

    Madımakta vahşetle karşılaşarak yaşamını yitirenlerin yüce anısına ve sağ kalıp aramızda olmayı sürdürenlere saygıyla.

    Madımak adını anlamıyla bağdaşmayan etkinliklerde kullananlara kaygıyla…

  • Hafta sonunda Türk Tabipleri Birliği’nin seçimli olağan genel kurulu vardı.

    Seçim sonucu izleyen tümceyle duyurulunca yazmak kaçınılmaz oldu.

    “Sol blok ipi göğüsledi!”

    Düne kadar birlikte olanlar neden ayrılır gibi yapmışlardı?

    Ya da birkaç aydır sergilenen sözde ayrılık tiyatrosu nedendi?

    İşin içinde olmayanların ve dolayısı ile de basının bu gibi önemli ayrıntıları sorgulamasını beklemek gerçekçi olmaz.

    Sol ya da solcu kime denir diye sormaktansa olgulara değinerek sonuca gidelim.

    2008-2016 yılları arasında yapılan tüm TTB genel kurullarına birkaçı dışında katıldığımı anımsıyorum.

    Kendilerini solcu sayanların hem bu genel kurullarda hem de başkaca ortamlarda sergilediklerinden örneklere bakalım.

    • “Anadilde sağlık” ve “insan hakları” kisvesi ardına saklanarak emperyalist güdümlü etnikçi-bölücü siyasete hizmet sunmak solculuk mudur? Antiemperyalist duruşu her şeyin önüne koymak ve emperyalizme hizmet vermek bir yana, emperyalizmin kararlı karşıtı olmak solculuğun temel koşulu değil midir? Eğer öyleyse emperyalizme etnikçilik üzerinden hizmet etmek solcuya ve solculuğa yakışır mı?
    • Büyük kentlerimizden birinin orta yerinde “Kürdistan faşizme mezar olacak!” diye bağırmanın solla ve solculukla ilintisi nedir? Bölgemizin ve ülkemizin haritasını değiştirmeye kararlı emperyalizmin Kürdistan devletini kurma kararlılığı ortadayken, bu uğurda yanı başımızdaki ayrılıkçı terör örgütüne silah yardımı yaptığını sağır sultan duymuşken solcuya düşen görev emperyal yancılığı yapmak mıdır?
    • Son genel kurulda birleşmezden önce iki “sol!” listeden birinde adı yer alan birisi bundan 10 yılı aşkın süre önce Güneydoğuda var olduğu ileri sürülen toplu mezarlarda kemik arayıcılığına bile girişmişti. Elbette, ortada toplu mezar(lar) yoktu. O günlerin (s)açılım ortamında esintiye uygun duruş içinde olmanın ötesinde anlamı yoktu bu yaptığının.
    • Hekimlerin dağları aşan sorunları ve toplumun sağlık hakkına ilişkin sorunlar yokmuş ya da çözülmüş gibi davranarak üzerine görev olmayan sayısız işe zaman ayıran, emek harcayan TTB yönetimlerinin bu duruşuna son olarak önceki Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın “Türk ordusunu kimyasal silah kullanmakla” suçlayan sözleri tuz biber ekmiştir. Emperyalizmin silahlandırarak ülkemizin ve diğer bölge ülkelerinin üzerine saldığı bölücü terör örgütüne dolaylı yoldan yardım anlamı taşıyan bu sözlerin solla ve solculukla ilişkilendirilmesi akıl ve ruh sağlığı yerindeliğinin denetlenmesini gerektirmez mi? Değişen dünyada solculuk da değişim, dönüşüm gösterip emperyal egemenliğe dayanak oldu da haberimiz mi olmadı?

    Yazının sınırlarını zorlamamak bakımından birkaç örnekle yetindim. TTB genel kurullarının birinde “Kobani Devrimini selâmlayalım mı?” sorusu çevresinde gelişen tartışmalar olduğunu anımsadım sözlerime son vermek üzereyken.

    Türk yazın ve düşün dünyasının önemli adı Attila İlhan’ı da saygıyla anarak “Hangi Sol?” diye sorma görevini yerine getirerek…

    Sözde ayrılık tiyatrosuyla TTB’ye ilgisi sınırlı sayıdaki hekim kitlesini avlayanlar TTB Genel Kurulunda seçimi “birleşerek” kazandı. Buradan da bir destan çıkartacaklardır. Yönetimi iktidar yanlılarına bırakmama başarısıyla gururlanacaklardır.

    Bu utanç tablosunun oluşumunda aralarında benim de bulunduğum hekimlerin sorumluluğu yadsınamaz.

    Tıbbiyeli Hikmetlerin yolunu anımsayalım…

    Hekimliğin onurunu yine hekimlerin azim ve kararı kurtaracaktır diyelim.

    Geçtiğimiz günlerde 105. Yaşını kutladığımız Amasya Genelgesine göndermede bulunarak…

    İpi göğüsleyen solu anlatabildiğimi umarak.

  • “Nüfus geometrik olarak artarken, besin kaynaklarının artışı aritmetik düzeyde kalmaktadır”

                                            Thomas Robert Malthus   

    (1766-1834)

    Nüfusbilim kavramıyla tanışmamızı borçlu olduğumuz İngiliz iktisat kuramcısı, teolog ve matematikçi Malthus. Çağdaşı pek çok eşdeğeri gibi din insanı unvanı da vardır. Anglikan kır vaizi olarak da çalışmıştır.

    Yazının başındaki sözleri, izleyen yıllarda pek çok kişinin ilgisini çekmiştir. Demografi zamanla bir bilim dalına dönüşmüştür.

    Bu ilgi doğal olarak farklı yorumlara da neden olmuştur.

    Malthus’un ardıllarını derinden etkileyen “nüfus artışı-besin kaynağı” ilişkisi üzerine yorumunun “nüfus planlaması” kavramını gündeme getirmesi elbette şaşırtıcı sayılmaz.

    Sanayi Devrimi sonrası kendisini gösteren yayılmacılık uzaklara yolculuğa çıkardı Avrupalıları. Avrupalılar uzaklarda dış görünüm bakımından kendilerine benzemeyen halklarla karşılaştılar.

    Darwin’in evrim kuramını (artık evrim gerçeği) tanımlaması sonrasında bu kuramın sosyal Darwincilik adı altında uyarlanması ırkçılığın temellerini atmış oldu. Değerli ve değersiz ırklar tanımlandı.

    Yeri gelmişken altını çizmekte yarar var!

    Günümüzde bilim dünyası insanlar arası ırk kavramını kabul etmiyor. Buna bağlı olarak ırk farkı üzerinden yapılan “üstünlükçü” tanımlamaların en küçük anlamı ve değeri yoktur.

    Bu pencereden bakıldığında “nüfus planlaması” kavramı emperyalist bir yaklaşım olarak nitelenebilir. Bu kolaycılık olduğu kadar yanlış bir yaklaşımdır.

    Avrupalı sömürgecilerin nüfus planlamasını, değersiz saydıkları insanların sayıca azaltılması doğrultusunda kullandıkları kuşkusuzdur. Örneğin, bu amaçla Kenya’da kadınların doğurganlığını önleyici katkılı tetanus aşılarının kullanıldığına ilişkin yayınlar yapılmıştır.

    Bundan 10 yıl kadar önce Suriye sınırımızdaki mayınların temizlenmesi sırasında sayısız olumlu yorum yapıldığı belleklerdedir. Böylelikle tarıma kazandırılacak uçsuz bucaksız topraklardan söz edilmiştir.

    Cumhuriyetin 100. Yılında yaşamakta olduğumuz demografik bozgunu öngören olduğunu anımsamıyoruz.

    Yeryüzünde kendisini gösteren gelir dağılımı eşitsizlikleri ve sürdürülen sömürü düzenekleri “mutlu azınlık-mutsuz çoğunluk” ikiliğini besledi. Gelişen teknoloji ve ulaşım olanakları mutsuz çoğunluğun mutluluk arayışını diri tuttu. Milyonlar mutluluk arayışıyla umuda yolculuğa çıktı.

    Kitlesel insan hareketleri mutlu azınlığı ürküttü. Bu türden kitlesel insan hareketleri emperyalist dürtülerle özendirilirken, o kalabalıkların batı emperyalizminin topraklarından uzak tutulması da önem kazandı.

    Türkiye, varoluş nedenleriyle uzaktan yakından ilintisi olmayan bir tampon devlete dönüştü. Çok da fazla sayılmayacak paralar karşılığında sayısını bilemediğimiz kadar çok sözde sığınmacıyı topraklarımızda konuk etmek bir yana ülkemizle bütünleştirmeye bile koyulduk. Öyle ki, bu kimselere birçok alanda tanıdığımız ayrıcalıkları doğma, büyüme bu toprağın insanlarından esirgemeye başladık.

    Son zamanlarda nüfus artış hızımızın azaldığı bilgisi paylaşıldı kamuoyuyla. Cumhurbaşkanının en az 3 çocuk öğüdü kendi arka bahçesinde bile tutulmamıştı anlaşılan.

    Buna karşılık başta Suriye kökenliler olmak üzere ülkemizde barındırdıklarımızın nüfus artışı hızı azalmak bir yana patladı. Yeri gelince kendisinden saymadığı insanların üremesini sorun eden, sınırlamaya çalışan emperyal güçler söz konusu insanlar Türkiye topraklarında tutulduğu sürece böyle bir sorunu dert etmedi.

    Demografi kılıcının keskin kenarı boğazımıza dayanmıştır.

    Bu kılıcın bir kenarı milyonlarca yabancıyı ülkemize yerleştirirken diğer kenarı da sığınmacıların üreme hızı üzerinden Türkiye’nin birliğini, dirliğini ve varlığını ateşe atmış olmaktadır.

    Ne yapmalı?

    Türkiye kötü ve öngörüsüz yönetimle çağın değiştiği günümüzde var olmanın gereklerini yerine getirmekten uzak kalmıştır. Savunma sanayisi ve ona eklenebilecek birkaç cılız yüksek teknoloji üretimi bir yana bırakıldığında Turizm-İnşaat-Tekstil üçgenine sıkışmış durumdayız. Bu kısır üçgenden gönence katkıda bulunacak sıçrama beklemek hayaldir. Bu uğursuz üçlü olsa olsa “karın tokluğu” sağlar.

    Ayrıca, Türkiye geçtiğimiz çeyrek yüzyıl boyunca “kendi kendisini besleyen” olmaktan çıkmış, besin kaynaklarını aritmetik olarak bile artırmaktan uzaklaşmıştır. Hızla yeniden tarım ve hayvancılık üretkeni olma görevi karşımızda durmaktadır.

    Tüm bunlar bugünden yarına başarılamayacak hedefler olduğuna göre “nüfus planlaması” ve ona mutlaka eklenecek sığınmacıların ülkelerine gönderilmesi ivedi gereklilikler olarak belirmiştir.

    Bunları başaracak bir yönetimin yokluğu önde gelen bir başka sorundur.

    Son Türk devleti ciddi bir krizle karşı karşıyadır.

    Hepimizin bu olumsuzluğa şu ya da bu şekilde katkısı göz ardı edilemez.

    Hiç olmazsa bundan sonra çözüm safında yer almak kaçınılmaz görevdir.

    Demografinin iki tarafı keskin kılıcı soluğumuzu kesmeden…

  • Balkanlar bu konuda yalnız değildir. Ama, hemen her dönemde hiç olmadık yerde kullanılabilen bir bölgedir.

    EURO 2024’te de kullanılıyor.

    Hiç yeri ve gereği yokken Arnavutlar “Sırplara ölüm!” diye haykırdı. Tersi de dillendirilebilirdi. 

    Yugoslavya’nın dilimlenmesiyle yetinmeyen emperyalizm Arnavut etnisitesi üzerinden sürdürüyor etkinliğini.

    Küçültülerek karaya sıkıştırılan Sırbistan’dan bir de Kosova postu çıkartıldı.

    Kosova’nın bağımsızlığını AB, İngiltere ve ABD bayraklarıyla kutladığını anımsayanlar emperyalizmin bu bağlamdaki kararlılığını hiç yitirmediğini bileceklerdir.

    Sırbistan içinde Kosova’yla harlanan bu ateşin Kuzey Makedonya’da da Arnavut etnisitesi aracılığıyla canlı tutulduğunu söyleyebiliriz.

    Bundan 15 yıl kadar önceki Balkan gezimizde yolumuz Kalkandelen’deki Harabati tekkesine düşmüştü. Osmanlı’nın Balkanlarda tutunmasında öncü rol oynayan bu Bektaşi tekkesinin başında dört dörtlük bir yobazın varlığı yaman çelişkiydi. 

    harabatide arnavut, Türk ve ABD bayrağı.jpg

    Tekke yerleşkesindeki yapıda yer almayan Makedonya bayrağına karşılık Arnavutluk, Türk ve ABD bayrakları da yobazı tamamlayan bir başka yaman çelişki olarak belleklerimize işlenmişti.

    Bağımsızlığını kendi bayraklarıyla kutlatan emperyalizm iş başındaydı.

    Futbol bahaneydi.

    Yüzyıllardır birlikte yaşadıkları topluma “ölüm” dedirtmekse şahane!

    “Sü uyur, düşman uyumaz!” sözü bir kez daha belgelendi.

    Emperyalizmi baş düşman bellemek dileğiyle.

  • Ayak topuna akıl katılır mı?

    Elbette…

    Şu sıralarda oynanmakta olan EURO 2024’te kullanılan topların içine şarj edilebilir yonga yerleştirilmiş.

    Böylelikle topun hızı, bir kimseye değip değmediği vb ölçütler hakemlere eşsiz bilgiler sağlıyormuş.

    Ayaktopuna akıl katılması da diyebiliriz bu gelişmeyle kendisini gösteren topa. Top ötesi mi demeli yoksa!

    İlk bakışta şaşırtıcı gibi görünse de içinde bulunduğumuz çağın olağan gelişmesiyle başbaşayız.

    Uzak olmayan gelecekte ayaktopuna görsellik yansıtan kamera yerleştirilirse şaşırmayacağız.

    Topun gözüyle futbol ilginç deneyim olacaktır.

    Ülkemiz futbolu kirlilik üreten, kirlilikten beslenen ortama dönüştü.

    Tutum önlemlerinden payına bir şeyler düşmediği anlaşılan TRT, EURO 2024’ün yapıldığı Almanya’ya kamp kurmuş gibi. Çok sayıda sunucu ve onlardan da çok yorumcuyla futbol geyiğine katkıda bulunuluyor.

    Ayaktopunun bile akıllandığı günümüzde TRT’nin akıldan kopmuşluğu değinmeyi kaçınılmaz kılıyor.

    Yerkürede milyarların ilgisini çeken futbol bu yanıyla ticarete de konu bir olgu.

    Her şeye karşın, futbol Avrupa’da eğlencelik bir etkinlik. Hiç olmazsa gözlerimizin önüne serilen görüntüler bunu doğrular nitelikte.

    Bizdeki “ölmeye, ölmeye geldik” anlayışı EURO 2024’te kendisine yer bulacak gibi görünmüyor.

    İzleyicisi, oyuncusu, hakemi, kulübü ve federasyon yöneticisi açısından baktığımızda Türk futbolu kirlilik kaynağı görünümünde.

    Sonuçları bir yana bırakarak bu kirli kaynağın temiz bir sonuç yaratması ne denli olası?

    Yongalı topun yüzümüze vurduğu gerçek dünyada insanlığa yeni bir kapı açtığıdır kuşkusuz.

    Çok uzak olmayan gelecekte yongalı topun kullanıcısı (müşterisi) olacağımızı öngörürsek yanılmış olmayız.  Bu durum da kimilerince ballandırılarak konulacaktır toplumun önüne.

    Adına futbol denen uyuşturucu yeni bir güç kazanmış olacaktır böylelikle.

    Kim nasıl üretti, bu buluş için nasıl bireyler yetiştirdi sorusu neredeyse aklımıza gelmeyecektir.

    Giderek rahatlayan, gevşeyen eğitim, öğretim ortamımızda öğrencilerimizin gerginlikleri azalacak hiç kuşkusuz. Bu oranda üretici olmaktan çıkacakları, tüketici ordusuna katılacakları da bir o kadar kesindir onların.

    Çağın insanlığa açtığı yeni kapıdan üretici olarak değil tüketici olarak girecekleri acıklı bir durum olsa da uyuşmuşluğun etkisiyle bu acıyı duyumsamaktan uzak kalacağımız söylenebilir.

    Bir de bu düşten uyanması olmasa…

  • Basına yansıyan haberlerden Türkiye’de boğmaca olgularının bildirilmekte olduğunu anlıyoruz.

    Geçmişte kaldığını sandığımız hastalıklar birer birer hortlama eğiliminde.

    Kırk yıl önceki tıp öğrenciliğim sırasında ancak adıyla tanışık olduğum boğmacanın üçüncü binyılın ilk çeyreğinde adının anılacağını aklımdan geçirmezdim.

    Boğmaca hastalığına karşı koruyucu aşı XX. yüzyılın başlarında geliştirilmiş.

    1948’den bu yana DTB üçlüsü olarak aşı programına girmiş.

    Türkiye’de de çocukluk çağı ücretsiz aşı programında yer almaktadır. Aşısı DTB adı altında Difteri-Tetanus-Boğmaca üçlüsü olarak yapılmaktadır.

    DSÖ kestirimlerine göre boğmaca aşısı 2001’de 1.3 milyondan çok kişinin ölümünü engellemiş.

    ABD’deki çalışmalara aşı sonrasında olgu sayısının 157 kat azaltıldığı yansımış.

    Ülkemizde yapılan çalışmalarda ise (1970-2015 arasında) hastalığa rastlanırlıkta % 99.7, ölümcüllükte ise % 98.9 azalma olduğu sonucuna varılmış.

    Bundan 30 yıl kadar önce Türkiye Cumhuriyeti devleti çok başarılı aşılama etkinlikleriyle bu ve benzeri hastalıkların geçmişte kalması doğrultusunda önemli adımlar attı.

    Takvim yaprakları birer birer eksilirken, tıpta parmak ısırtacak gelişmeler sağlanırken ortaçağ hastalıklarının gündemde olması ironik olmanın ötesinde acıklı bir durum olsa gerektir.

    Sağlıkta güncel sorun randevu alamama ve dolayısı ile sağlık hizmetine erişememeyi öne çıkartsa da koruyucu sağlık hizmetlerinin gerilemesi de bir o kadar önemsenmesi gereken yoksunluktur.

    Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte uygulamaya konulan koruyucu sağlık anlayışı bir yandan bireylerin sağlığını korurken diğer yandan da ortaya çıkan hastalığın sağaltımına harcanacak çaba, emek ve paradan tutum sağlamıştır.

    Başka deyişle, koruyucu hekimlik anlayışı aklın ve bilimin önde gelen gereğidir.

    Kızamık salgınının uzunca süredir hem ülkemizin hem dünyanın gündeminde olduğunu biliyoruz.

    Kökü kurutulmuş hastalıklar kol gezmeye başlamış durumda.

    Ülkemizin 10 yılı aşkın süredir demografik işgal altında olduğu da bir başka yalın gerçek.

    Avrupa’nın sınır bekçiliğine soyunan Türkiye dünyanın hemen her ülkesinden sınırsız ve sorgusuz insan alımı yapan konumda. Neredeyse elini kolunu sallayarak gelenlerin bir sağlık taramasından geçirilmesi, varsa hastalıklarının belirlenmesi ve ülkeye girişte aşılanmaları akla bile getirilmiyor.

    Emperyal proje gereğince Türkiye’ye gelenler unuttuğumuz hastalıkların taşıyıcısı olarak da işlev görüyorlar.

    Diğer yandan, aşı gibi çok önemli bir koruyucu hekimlik aracı da hem Türkiye’de hem de dünyada yürütülen akıldan, bilimden ve bilinçten yoksun yaklaşımlarla devre dışı bırakılıyor.

    Bu da aşılanmış nüfus oranlarını olumsuz yönde etkiledi.

    Böylesi ortamda kitlesel insan hareketiyle taşınan hastalıkların yaratacağı tehlikeler katlanmış oldu.

    Unutulmuş hastalıkların dirilmesi kapıdaki önemli tehlike olarak belirmektedir.

    Devletin hemen her alandaki görevlerini unutmuş olması ya da bu görevleri başkalarına bırakmış olmasına alışıldı.

    Hiç olmazsa yargı, güvenlik, eğitim ve sağlıktaki görevlerini unutmasa diye düşünürken toplum sağlığının korunması gibi önemli bir başlığın da görmezden gelinmekte oluşu ürperticidir.

    Her ne kadar bulaşıcı hastalıklar sağlıkla ilgili görünse de sonuçta ulusal güvenlik sorununa yol açabilme potansiyeli taşır.

    Devletin sahneden çekildiği, her şeyi oluruna bıraktığı günümüzde bu bağlamda yaşanacakların sonuna gelinmediği kesindir.

    Not :

    Yazıdaki istatistiksel veriler bağlantıdaki yayından alıntılanmıştır.

    http://www.klimik.org.tr/wp-content/uploads/2019/11/Bogmaca-a%c5%9f%c4%b1s%c4%b1-ali-acar-_compressed.pdf

  • Salvatore (kurtarıcı) adını da hak edecektir amacına ulaşırsa. Jose Maurinho tartışmasız iyi bir hoca olabilir. Derdim bunu tartışmak değil.

    Kişi ayrıntıdır.

    Esas olan olgu ve çok daha önemlisi olaydır.

    Maurinho FB’nin aradığı kan olabilir. Şampiyonluk hasretine son verebilir. Hatta, Avrupa başarılarının yolunu da açabilir.

    Sorun yalnızca Fenerbahçe’nin bir türlü şampiyon olamayışı mıdır?

    Futbolumuzdan birkaç sahne!

    • Sahanın ortasında hakem yumruklayan yönetici.
    • Şampiyonluk kutlamasında sövüp sayan teknik direktör. Çok daha kötüsü bu olaya seyirci olmayı yeğleyerek onay veren yöneticiler.
    • Milli takım uçağında gazeteci döven dünün topçusu, bugünün teknik direktörü.
    • Altyapıyı unutan, iyi birey ve iyi vatandaş yetiştirmeden iyi futbolcu yetiştirebileceğini sanan,  yeri geldiğinde kesenin ağzını açan savurgan ve iş bilmez yönetici.
    • Hemen her maçta futbol alanını yabancı cisimlere boğan sözde izleyiciler.
    • Sporcu sağlığını önemser görünen ama sahaya yağdırılan yabancı cisimleri görmezden gelen hakemler.

    Yukarıdakilere başkaları eklenebilir.

    Bu örnekler bile futbolumuzun yozlaşmış olduğunu, kirlendiğini ve deyim yerindeyse çamur deryasına döndüğünü anlatmaya yeter.

    Salvatore Maurinho FB’yi kurtarmanın yanı sıra futbolumuzu da kurtarabilir mi?

    Bir süredir estirilen Salvatore Maurinho fırtınası dişe dokunur eleştiri almak şöyle dursun yaşamsal konularda bile ortadan ikiye yarılmış görünen toplumu birleştiren bir öğeye dönüşmüş durumda.

    Her kesimden kişi ve elbette basın bu gelişmeyi kutsamaya ant içmiş gibi.

    Bir ya da birkaç kişi olsun aykırı görüş belirtmez mi?

    Aykırı söze ya da görüşe rastlayabilene aşk olsun!

    Özellikle büyük kulüplerimizin başarı elde etmek için yapamayacakları şey yok gibi görünüyor. Bu çabaların birazının Türk futbolunun kurtarılması için harcanmasını istemek ve beklemek en doğal hakkımız olsa gerektir.

    Öyle ya, en anlı, şanlı ve büyük kulübümüz Türk futbolu varsa var, yoksa yok!

    Türk futbolunun içinde düştüğü kısırdöngüden kurtulması hiç de ütopik bir beklenti değildir diyerek sürdürelim.

    Sözü voleybola getirelim.

    Futbol ve voleybol elbette farklı spor dallarıdır.

    Ama, birinin dorukta diğerinin dipte oluşu da bir o kadar ironiktir. İronik olduğu kadar da öğretici. Diptekine gösterilen ilginin doruktakinden esirgenmesi ise toplumsal ayıbımızdır.

    Voleybol aklın, bilginin ve liyakatin her şeyin önüne geçirildiği bir spor dalı olarak ülkemizi doruklarda gezdirmeye başlamıştır.

    Denizaşırı uçak yolculuğuna iki büklüm gönderdiğimiz kadın voleybolcularımız dimdik döndüler geriye.

    Cumhuriyetin kadın devriminin son temsilcileri olarak bizleri bir kez daha sevince boğdular.

    Voleybolda yaşanan ütopya futbolda neden distopyaya dönüştü?

    Doğru yönetim, doğru karar, doğru sonuçlar!

    Türk insanının “kurtarıcı” arayışı hemen her alandaki sorunların çözümünde temel gereklilik olarak görülüyor.

    Voleybol federasyonu Ankara’da açtığı spor lisesinde yetiştiriyor geleceğin sporcularını.

    Eğitimli, öğretimli insanlar önce iyi bireyler oluyor. Sonrasında ise doğal olarak iyi vatandaşlar kazanıyor Türkiye. Bu ortamda iyi voleybolcu olmak değil olmamak zor.

    Bu nitelikte insanın olduğu yerde dövülen hakeme, iş bilmez yöneticiye, sahaya yabancı cisim atan izleyiciye de rastlanmamış oluyor.

    Gururla bezeli gülen yüzler, ülke insanının yüzünü de güldürüyor.

    Futboldaki kirliliği yaratan da Türk insanı, voleyboldaki temizliği, duruluğu ve gururu yaşatan da!

  • Yüzüncü yılların biri diğerini izliyor. Türkiye’de çay tarımının 100. Yılı kutlandı geçtiğimiz günlerde. Yüzüncü yılda çay tarımcısı belirlenen taban fiyattan hoşnutsuzdu. 

    Doğu Karadeniz kıyı şeridinin önde gelen geçim kaynağı çay üretimi her şeye karşın sürüyor.

    Rize’de yapılan bir törende konuşan Rize valisi çay tarımına ilişkin ilin iklimine değinirken Cumhuriyetten dil ucuyla söz etmiş. 

    Kurtarıcının ve kurucunun adını anmamış olması elbette şaşırtıcı değil.

    Ama, Türkiye’de çay tarımının başlatılmasında çok önemli katkısı olan, 1920’de kurulan İktisat bakanlığının ilk Tarım Genel Müdürü olma unvanını da taşıyan Zihni Derin’den söz etmemiş olması hoşgörülür olmasa gerektir. 

    Emeklilik sonrasında da hizmetini sürdüren Zihni Derin’in çaya ilişkin hizmeti Rize’deki büstüyle de ölümsüzleştirilmiş olmasa valinin unutkanlığı deyip geçebilirdik. Ama, valiliğini yaptığı ildeki bu anıttan habersiz olmasını düşünmek olanaksız.

    Ülkemizde daha önce hiç yapılmamış, akla bile getirilmemiş çay tarımını da Cumhuriyet kazanımları listesine eklemek gerekir. 

    Cumhuriyeti kurmadan önce İktisat Kongresi düzenleyen ve böylelikle ekonomik, dolayısı ile de siyasi bağımsızlık yolundaki taşları döşemeye başlayan kurucuların adını anmamak tek sözcükle nitelemek gerekirse değerbilmezliktir. 

    Her ne kadar günümüzde üretim değersizleşirilmiş olsa da çay tarımı bölgenin önde gelen geçim kaynağı olmayı sürdürmektedir.

    Bu arada, bir kaynakta rastladığım bilgi de son derece ilginçti.

    Küresel ölçekte yapılan bir istatistik dünyada en çok çay tüketenlerin Türkler olduğunu ortaya koymuş. 

    A screenshot of a cellphone

Description automatically generated

    Türkiye’de çay tarımı yapılmamış olsa, toplumumuz bu ürünle tanışmasa ve elbette bu pahalılıkta insanımızın çaya erişimi bu denli olası olabilir miydi?

    Dünya çay tüketimindeki birinciliğimizi de Cumhuriyete borçlu olduğumuz açıktır.

    Her ne kadar Rize valisi görmezden gelmiş olsa da…